kendi kendime düşünmüşümdür, 2000'lerin ilk on yıllık döneminin üzerimde bıraktığı etkiyi tasvir etmem gerekirse hangi şarkıyı seçerdim diye. öyle çok oyalanmadan verebileceğim bir yanıtım var: blur'un out of time şarkısı benim 2000'li yıllar algıma hemen hemen karşılık gelir. think tank'in üzerinden sevdiğim onlarca albüm gelip geçse de, şarkının zihnime kazınan o imajının yerini alabilecek pek az şey oldu sanırım. ya da şöyle diyeyim, elbette oldu ama onları başka şeylerle özdeşleştirdim, çünkü içinde bulunduğum dönemin hissiyatını bir kere out of time ile özdeşleştirmiştim işte. dünyanın dışında bir zaman arayışı, boşluk hissi, karmaşa, başkalarıyla bağ kurma ihtiyacı falan. ne iyimserlik ne kötümserlik, sadece gerçekçiliğin baskın olduğu günler. beklerken sıkılmak nedir, out of time o hali bence güzel bir şekilde anlatır. sonra bugüne döndüğümde, çıktığından beri dinlediğim bir şarkı bana benzer bir soru sorduruyor. 2000'lerin ikinci on yıllık döneminde, ben artık büyümüşken dünyayı nasıl görüyorum? nasıl algılıyorum ve olan-bitenin üstümde bıraktığı ne? kafamda uçuşan kelimeleri, dilimin ucuna gelen ama tam olarak ifade edemediğim şeyleri on battleship hill bana anlatıyor. "hah, tam olarak böyle bir şey işte" dedirtiyor.
let england shake, son yıllarda gördüğüm en muhalif, en politik albüm. pj 90'larda kadın olmak/ilişkiler/cinsellik konularındaki sert, radikal ve eleştirel tutumunu bu sefer de savaş hakkında yazarak sürdürmüş. ırak ve afganistan'dan etkilenmiş. içine de biraz kara mizah katmış. the glorious land şarkısında arkadan kraliyet borazanı ötüyor, anlaşılan kendi memleketiyle dalga geçmiş. dediğine göre önceliği söz yazmaya vermiş. iki yıl boyunca sadece yazmış, müziği sonradan eklemiş. bunu duyunca şarkılardaki yazınsal metinlerin yoğunluğuna ve derinliğine anlam veriyor insan.
albümdeki şarkılar arasında beni başka türlü etkileyen on battleship hill oldu. "kekiğin kokusu rüzgarla taşındı, yüzüne değdi ve sana hatırlattı, zalim doğa tekrar kazandı." diye başladığı an dikkat kesildim. bahsettiği insanoğlunun zalim doğası da olabilirdi ama bende yaptığı ilk çağrışım diğeri oldu. insanın doğa karşısındaki acizliğini düşündüm ve bir süredir ben de buna kafa yoruyordum. şarkının, üzerinden doksan küsur yıl geçmiş bir savaşa bugünden bakması bana yol gösterdi. pj nefret dolu bir şeyin hala var olduğunu söylüyordu. onca yıl sonra bile doğa zalimdi (acaba insan doğası mıydı bahsettiği?). aslında hep öyle değil miydi? biz onu kendimize benzetmeye çalıştıkça, her şeye hükmetme hırsıyla doğaya zarar verdikçe onda nefret birikiyordu. benim doğaya dair ilk öğrendiğim şeylerden biri, bir gün tüm yapılanların hesabını sorabileceğiydi. tabiat her şeyden güçlüydü ve unutmazdı. kesilen her bir ağacın toprağında, kirletilen suda, dağın başında, her şeyde ama her şeyde bir iz kalıyordu. toprağın, suyun, havanın hafızası olduğunu öğrenirken, bir yandan da ona uymak gerektiğini öğreniyordum. eğer bir efendi varsa, o da tabiatın kendisiydi. bu yüzden olsa gerek en mantıklı din paganizm olmalı diye düşündüm. pj de böyle mi düşünür bilmem ama toprağın her zamanki haline döndüğünde hemfikir. "the land returns to how it has always been" diye lafa girdiğinde tüylerim diken diken oluyor. teknoloji ne kadar ileri giderse gitsin, doğayı istediğimiz gibi şekillendirebilme gücüne eremeyeceğimizi bir daha anlıyorum. başkalarının da anlamasını istiyorum; ürettikleri her şeyi övüne övüne pazarlamalarını, ya da aldıkları eğitimle her şeyi başarabilecekleri yanılgısından uyanmalarını istiyorum. ben bu konuda hayalperest bir romantik değilim ama onlar kendilerine hayran budala insanlar.
pj harvey röportajlarında bu albümde birinci dünya savaşını incelediğini anlatıyor. birkaç yerde bu şarkıda bahsedilen tepenin de gelibolu olduğu yazıyor. biraz araştırınca, literatürde battleship hill'in karşılığı olarak gerçekten de gelibolu çıkıyor. hatta conk bayırı diye adres bile gösterebilirim. oradaki insanlık hikayesini düşününce doğanın zalimliğinden bahsedilen kısımlar karşılığını buluyor. ölülerin kokusunu bastırmak için kullanılan bitkilerden haberdar olunca, kekiğin kokusunun rüzgarla taşındığını söylediği cümle anlamlanıyor. bunu öğrenince bir tuhaf oluyor insan, ürperiyor. gelibolu'yu ilk kez gördüğümde düşündüklerimi hatırlıyorum. bir okul gezisiyle gitmiştim ve ummadığım bir güzellikle karşılaşmıştım. gelibolu öyle güzeldi ki, savaşın olduğu cephe gördüğüm en güzel yerlerdendi, insan hayran kalıyordu. hem güzeldi hem de binlerce insana mezar olan bir yerdi. ikisini yan yana koyunca doğanın zalimliği (yoksa insanoğlunun mu demeli?) ortaya çıkıyordu işte. pj harvey'in dediği gibi doğa yine kazanıyordu.
kimileri bu yıllarda dünyada bir uyanışın olduğunu söylüyor, kimileri de güçlünün güçsüzü ezmesinin şiddetlenerek arttığını. benim neyin doğru olduğuna dair kafam karışık ama bildiğim bir şey var, o da bazen dünyanın gidişatından korktuğum. umutsuz değilim, olmak da istemiyorum çünkü önümde koca bir ömür var, daha hiçbir şey yapmadım bile. ama yine de ara sıra korkuyorum. dünyanın insanlardan öç almak için bir gün bir şey yapacağı fikri bana yakın geliyor. bir gün yer yarılacak ve herkesi, her şeyi içine çekecekmiş mesela. sonra toprak yeniden birleşecek ve belki de başka bir uygarlık yükselecekmiş gibi. bu noktada tekrar pj harvey'e dönüyorum. bu şarkıda şöyle benzetme yapmış: "çürümüş bir ağızdaki yarık bir diş gibi." uzun zamandır duyduğum en etkileyici şey.
pj harvey röportajlarında bu albümde birinci dünya savaşını incelediğini anlatıyor. birkaç yerde bu şarkıda bahsedilen tepenin de gelibolu olduğu yazıyor. biraz araştırınca, literatürde battleship hill'in karşılığı olarak gerçekten de gelibolu çıkıyor. hatta conk bayırı diye adres bile gösterebilirim. oradaki insanlık hikayesini düşününce doğanın zalimliğinden bahsedilen kısımlar karşılığını buluyor. ölülerin kokusunu bastırmak için kullanılan bitkilerden haberdar olunca, kekiğin kokusunun rüzgarla taşındığını söylediği cümle anlamlanıyor. bunu öğrenince bir tuhaf oluyor insan, ürperiyor. gelibolu'yu ilk kez gördüğümde düşündüklerimi hatırlıyorum. bir okul gezisiyle gitmiştim ve ummadığım bir güzellikle karşılaşmıştım. gelibolu öyle güzeldi ki, savaşın olduğu cephe gördüğüm en güzel yerlerdendi, insan hayran kalıyordu. hem güzeldi hem de binlerce insana mezar olan bir yerdi. ikisini yan yana koyunca doğanın zalimliği (yoksa insanoğlunun mu demeli?) ortaya çıkıyordu işte. pj harvey'in dediği gibi doğa yine kazanıyordu.
aşağıda şarkının güzel bir canlı performansı var. aile albümünün sahnedeki yansıması: gitarda john parish, klavyede ve geri vokalde mick harvey. arkadan gelen tok sesiyle mick harvey albümde karizmayı konuşturmuş.


