birkaç gündür kafamda dönüp duran şeyler var. birkaç kare görüntü gözümün önünden gitmiyor ve beni düşünmeye sevk ediyor. ben on bir yaşındayken olan hayata dönüş operasyonunu yeni öğreniyorum ve kendi kafamda olayı oturtmaya çalışıyorum. bu olaydan, bu hafta ortaya çıkan görüntülerle haberdar olmamın nedeninin sadece benim cahilliğim ya da toyluğumun olduğunu düşünmüyorum. suçu; olan biteni, katliamları, haksızlıkları unutma geleneği üzerine kurulu toplumsal hafızaya da atıyorum. birileri bahsetmeye çalışırken üzerini çok güzel örtüyorlar, insanları susturuyorlar ve böylece on bir yıl önce yaşanan bir katliamdan haberdar olmamız gecikiyor. biraz utanıyorum bunları yazarken, biraz kendime kızıyorum, çokça da bunları yapanlara. muhtemelen aklım bir şeylere ermeye başladığı zamanlarda bu operasyonun ismini duyup da olumlu bir şey olduğunu falan düşünmüşümdür, dikkatimi çekmemiştir. bu haftaysa olayla ilgili haberleri okudum, televizyon izledim. duyduklarıma-gördüklerime hiç şaşırmadım, nasıl olur demedim. nasıl bir ortamda yaşadığımızı, devletin hangi koşullarda varlığının sürdüğünü az çok biliyorum çünkü. kimlerin ortadan kaldırılmak istendiğini, hangi oluşumların yok sayılmaya çalışıldığını görmemek mümkün değil. bu ülkenin ne kadar kolay adam öldürebildiği gerçeği midemi bulandırıyor. bir haber var o tarihlerden, şöyle başlıyor: "terörist örgütlerin sığınağı haline gelen ve 10 yıldır girilemeyen cezaevlerine devlet nihayet girdi." o zaman basında her şey öyle anlatılmış ki, yapılanın gerekliliği ve nasıl da içerinin temizlendiği açıklanmış. "zorunluydu, lazımdı, mümkün olduğunca az kan akmasına çalışıldı" diye yazılar var. en çok da sonuncusu midemi bulandırdı: az kan.
kan akıtmaya ne meraklıymışsınız.
bu hastalıklı düşünce yapısını kafam almıyor. kendi vatandaşlarının bir kısmına üvey evlat muamelesi yapıp, onları gözden çıkarmak nasıl bir şey? bunca yıl yok saymak, dinlememek, burnu büyüklük yapıp karşılıklı masaya oturmamak vs. bunların çözümsüzlüğü devam ettirdiğini görmemek için aptal olmak gerek. eğer bir yol sonuca varmıyorsa demek ki o yolda bir hata var, başka bir şey denenmeli. devlet ise yıllardır dersini almamış olacak ki yolundan, yönteminden emin. çok şükür, hamdolsun kendilerine güveniyorlar. bütün siyasi partiler bir demokratiklik tutturmuşlar gidiyor. ama kendileri gibi düşünmeyeni öldürmekten, içeri atmaktan, hatta içeride bile ortadan kaldırmaktan çekinmiyorlar. bir toprağın kimin daha çok malı olduğunu tartışmak geride kalmadı mı? bu katliam haberlerini bugün izlerken ve konuşurken duygusal şeyler çevresinde dolanmak da sadece vakit kaybı, bunu yapmak istemiyorum. gözümün önünden gitmeyen bir kare var, zayıflıktan bitap düşmüş bir kadın 'biz kazandık biz kazandık' diye bağırıyor. o görüntü içimi sıkıştırıyor. aradan onca yıl geçmiş ve sorumlular yargılanmamışken benim pek çok şeye güvenim zedeleniyor. insanların üzerlerine gaz sıkılarak öldürüldüğü, yakıldığı, kıyıldığı bir ülkenin geçmişinden gelen kan kokuları mide bulandırıyor.
birileri bunları anlatmaya devam etmeli diyorum. benim gibiler öğrensin diye. bilmeyen bilsin, unutmaya çalışan da unutamasın. 90'lı yılların başında diyarbakır'da öldürülen gazetecileri sedat yılmaz'ın press filmiyle öğrendim. ankara'da sadece bir sinemada gösterilmesine ise hiç şaşırmadım. sonra üstüne bu geldi. öğrenecek daha ne kadar çok ülke gerçeği olduğunu gördüm. en kötüsü de bunların devam ettiğini biliyor olduğumdu.
yine aynı gazete haberinden:
dönemin adalet bakanı hikmet sami türk demiş ki: "(...) bundan sonra da cezaevlerimizde devletin hakimiyeti ve cezaevlerinde insan haklarına saygı, en yüksek ölçüde gerçekleştirilecektir. bu örgütlerin insanları acımasızca ölüme sevk ettiklerini inkara zorladığını dikkate alırsanız, onların mücadelelerinin insan hakları adına olmadığını açıkça görürsünüz. ben, buradan kurtarılanlara 'geçmiş olsun' diyorum. evlatları cezaevlerinde bulunan anne babalardan devlete güvenmelerini istiyorum".
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder