9 Nisan 2011 Cumartesi

atlıkarınca



yazıda spoiler yoktur

aile odaklı filmlere, romanlara özel bir ilgim var. bu kavrama eleştirel yaklaşan her şeyi elimden geldiğince izlemek/okumak hobim. kelimenin tam manasıyla hobim. çizilen o mükemmel aile tablosunun karışık bir şey olduğunu düşünüyorum. herkesi ilgilendiren konuların en başında gelmesi, sıradan bir konu olmasına rağmen değişik katmanlarda incelenmeye müsait oluşu aile kavramını ilgi çekici yapıyor bence. sağlıklı tarafları kadar hastalıklı yanları da olmasına rağmen, bu yanına değinen şeylerin daha radikal/sert olarak değerlendirilmesi ise tuhafıma gitmiyor değil. ailede sadece iyi şeyler olduğunu kim dedi ki?

ilksen başarır'ın ikinci filmi atlıkarınca, konusunu daha duyar duymaz ilgimi çekti. filmi kesinlikle görmek istedim. aile içi cinsel istismarı konu edinen film, seyircinin filme mesafeli durma ihtimaline rağmen yapılmış; bunu bilmek bile emeği geçenlere saygı duymamı sağladı. türk sinemasında daha önce bu konuya değinilmediğini sanıyorum (atmayım emin değilim). dünya sinemasından aklıma gelen birkaç örnek var fakat benim izlediklerim olayı başka bir boyutta değerlendiriyordu. ebeveyn-çocuk ilişkisinin aşk-şefkat boyutu, ya da olgun adam/kadın olup da rıza dahilinde kurulan ilişkiler vardı. belki bir tek buna yakın the war zone'u sayabilirim o kadar. edebi metinlerde ilk akla gelen kral oidipus olsa da, ben onu burada bahsedilen durumla ilişkilendirmek istemiyorum, çünkü kan bağından haberdar olmamak ve olduktan sonraki kısım vs. oidipus hikayesinin daha karışık bir boyutu var. edebiyattan aklıma gelen bir-iki roman olsa da onlarda ana konunun bu olmamasından dolayı derin bir inceleme söz konusu değildi. eğer bitirebilseydim george bataille'in annem'ini anlatmak isterdim ama yarım bıraktığım bir roman olarak kişisel tarihimde yerini aldı. lafı fazla dolandırdım ama sonuç olarak bu filmin işlediği konu itibariyle önemini vurgulamak istiyorum.

filme gitmeden önce ilksen başarır ve mert fırat'ın röportajlarına denk geldim. yaptıkları filmi anlatırken kullandıkları dile, hassasiyetlerine hayran kaldım. hatta her yerde tekrarladıkları bir cümle var, "eleştirdiğimiz şeye dönüşmekten kaçınmaya çalıştık" mealinde. bunu bu derece başarılı bir şekilde filme döktüklerini tahmin edememiştim. daha doğrusu, sadece onlarla ilgili değil, bu konudan bahseden her tür materyalin duygu sömürüsüne kaçmadan, teşhirciliğe kaymadan, kaş yapayım derken göz çıkarmadan işin içinden çıkması çok zor. gayri ihtiyari bu tip şeylere kaymak öyle olası ki. ama atlıkarınca bunların hiçbirine bulaşmadan soğukkanlılıkla derdini anlatan bir film. sırf bu yüzden bile takdir ediyorum ve başarıları karşısında diyecek söz bulamıyorum.

ilksen başarır-mert fırat ikilisi, bu olayın sadece belli bir sosyokültürel kesime mal edilmemesine ve yer/mekan/zaman göstererek "aa bunlar bize benzemiyor!" denmemesine çalıştıklarını söylüyorlar. tam olarak dediklerini yapmışlar, harfi harfine. çünkü ekranda izlediğiniz aile aynı sizin aileniz gibi. bu kadarını beklemediğimi itiraf ediyorum; çünkü ben ilk filmleri başka dilde aşk'ı beğenenlerden değildim.

atlıkarınca çok sade bir film, gereksiz hiçbir şey yok. hani sanki karla kaplı dağ başında kırmızı montuyla dolaşan biri nasıl dikkat çekerse, bu filmde de sadece hareket noktası ön planda tutuluyor. kağıt üzerinde çok çalışıldığını anlamak için sadece filmi görmek yeterli. her şey ince ince işlenmiş ve bu hassasiyet bir izleyici olarak bana da kendimi değerli hissettiriyor.

filmle ilgili yorumlarda, "böyle bir konunun da olduğunu gösterdikleri için" diye başlayan cümleler kuranlar var ve bu insanlara sinirleniyorum. ensest elbette ki var, bu gerçekliğin kendilerinin çok uzağında olduğunu sananlar hangi güzel küçük dünyalarında yaşıyorlar acaba? çocuğuna tecavüz eden babaların, toplumda yaşayan sadece bir avuç hastalıklı insan olduğunu düşünenlere gülüyorum. onlar ne bir avuç, ne de sizin çok uzağınızdalar.

benzetmek gibi olmasın ama filmin üzerimde bıraktığı his, bana 4 ay 3 hafta 2 gün filmini anımsattı. spoiler vermek istemediğim için ayrıntıları paylaşmıyorum ama kafamda ikisini yan yana koydum bile. tıpkı o filmdeki gibi bir soğukkanlılık, el değmemişlik, hamlık. hamlık derken kesinlikle kötü anlamda söylemiyorum. az pişen sebzenin en vitaminli ve en güzel olması gibi bir şey kastettiğim. yıldırım türker "ken loach filmi gibi" bir yorumda bulunmuş; vay anasını, dilime gelmeyen buymuş dedim.

bu filmi tek başıma izlemek istedim. filmi izlediğim salonda on kişi ya vardı ya yoktu. film bitti, film sonu ekibi yazıları aktı, ışıklar yandı ama kimse yerinden kalkamadı. abartmıyorum, üç-dört dakika herkes öylece oturdu. yerimden kalktığımda dizlerim çözülmüş gibiydi ve eve gitmek zor geldi.

Hiç yorum yok: