bir filmde gördüm, adam kadının göğsüne başını koyuyordu. güzel bir sahneydi ve anın verdiği ilhamla konuşuyordu. bu hissin sadece anlık olduğunu bilmek beni pek çok şeyi düşünmekten alıkoyuyor. birçok şeyin sadece o ana mahsus olduğunu biliyorum ve aksini beklemiyorum. keşke beklesem. beklemek içimden gelmiyor. filmdeki o an güzel ama sonrası yok. izleyici olarak ben daha fazlasını beklemiyorum zaten; çünkü o iki kahramanın alabilecekleri en güzel şeyi aldıklarını, duyabilecekleri en güzel sözü duyduklarını, kurabilecekleri en güzel cümleyi kurduklarını düşünüyorum. sonrası biraz hayatın gidişatına bakıyor. eşyanın tabiatı diye bir laf var ya, ne güzel laf diyorum zaman zaman. benim üzerinde sayfalarca yazmak istediğim kavramı iki kelimede özetliyor, eşyanın tabiatı işte. bazı hallerin, bazı şeylerin kendi gerçekliği var, değişmiyor. eşyanın tabiatı bana her şeyi tek bir kişide bulmanın mümkün olmadığını söylüyor; mantığım başka türlüsünü almıyor. en iyi ihtimalle en çok şeyi bir arada bulabileceğin insan var ve bu da bir kişi değil, hayatın değişik döneminde başka başka kimseler. bu noktada ilişkilerde hiçbir şeyi kutsamadığım gibi adanmışlığı da kutsamıyorum.
hangi şarkı olduğunu söylemeyeceğim ama bir şarkıda bahsedilen bir şey uzun bir süre kafamı meşgul etti. şarkıda diyor ki, hem altın yüzüğüm var hem de gümüş. ama iş onu takmaya gelince, parmağımdan geçmesi için iterken yüzük eskiyiveriyor. bu anlatılan şeyin çok ilham verici olduğunu düşünüyorum. bir şeyin kısa sürede eskimesinin bıraktığı his -hani o eşyanın tabiatı- beni gerçekçi olmaya itiyor.
hangi şarkı olduğunu söylemeyeceğim ama bir şarkıda bahsedilen bir şey uzun bir süre kafamı meşgul etti. şarkıda diyor ki, hem altın yüzüğüm var hem de gümüş. ama iş onu takmaya gelince, parmağımdan geçmesi için iterken yüzük eskiyiveriyor. bu anlatılan şeyin çok ilham verici olduğunu düşünüyorum. bir şeyin kısa sürede eskimesinin bıraktığı his -hani o eşyanın tabiatı- beni gerçekçi olmaya itiyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder