10 Nisan 2011 Pazar

pj harvey - on battleship hill


kendi kendime düşünmüşümdür, 2000'lerin ilk on yıllık döneminin üzerimde bıraktığı etkiyi tasvir etmem gerekirse hangi şarkıyı seçerdim diye. öyle çok oyalanmadan verebileceğim bir yanıtım var: blur'un out of time şarkısı benim 2000'li yıllar algıma hemen hemen karşılık gelir. think tank'in üzerinden sevdiğim onlarca albüm gelip geçse de, şarkının zihnime kazınan o imajının yerini alabilecek pek az şey oldu sanırım. ya da şöyle diyeyim, elbette oldu ama onları başka şeylerle özdeşleştirdim, çünkü içinde bulunduğum dönemin hissiyatını bir kere out of time ile özdeşleştirmiştim işte. dünyanın dışında bir zaman arayışı, boşluk hissi, karmaşa, başkalarıyla bağ kurma ihtiyacı falan. ne iyimserlik ne kötümserlik, sadece gerçekçiliğin baskın olduğu günler. beklerken sıkılmak nedir, out of time o hali bence güzel bir şekilde anlatır. sonra bugüne döndüğümde, çıktığından beri dinlediğim bir şarkı bana benzer bir soru sorduruyor. 2000'lerin ikinci on yıllık döneminde, ben artık büyümüşken dünyayı nasıl görüyorum? nasıl algılıyorum ve olan-bitenin üstümde bıraktığı ne? kafamda uçuşan kelimeleri, dilimin ucuna gelen ama tam olarak ifade edemediğim şeyleri on battleship hill bana anlatıyor. "hah, tam olarak böyle bir şey işte" dedirtiyor.

let england shake, son yıllarda gördüğüm en muhalif, en politik albüm. pj 90'larda kadın olmak/ilişkiler/cinsellik konularındaki sert, radikal ve eleştirel tutumunu bu sefer de savaş hakkında yazarak sürdürmüş. ırak ve afganistan'dan etkilenmiş. içine de biraz kara mizah katmış. the glorious land şarkısında arkadan kraliyet borazanı ötüyor, anlaşılan kendi memleketiyle dalga geçmiş. dediğine göre önceliği söz yazmaya vermiş. iki yıl boyunca sadece yazmış, müziği sonradan eklemiş. bunu duyunca şarkılardaki yazınsal metinlerin yoğunluğuna ve derinliğine anlam veriyor insan.

albümdeki şarkılar arasında beni başka türlü etkileyen on battleship hill oldu. "kekiğin kokusu rüzgarla taşındı, yüzüne değdi ve sana hatırlattı, zalim doğa tekrar kazandı." diye başladığı an dikkat kesildim. bahsettiği insanoğlunun zalim doğası da olabilirdi ama bende yaptığı ilk çağrışım diğeri oldu. insanın doğa karşısındaki acizliğini düşündüm ve bir süredir ben de buna kafa yoruyordum. şarkının, üzerinden doksan küsur yıl geçmiş bir savaşa bugünden bakması bana yol gösterdi. pj nefret dolu bir şeyin hala var olduğunu söylüyordu. onca yıl sonra bile doğa zalimdi (acaba insan doğası mıydı bahsettiği?). aslında hep öyle değil miydi? biz onu kendimize benzetmeye çalıştıkça, her şeye hükmetme hırsıyla doğaya zarar verdikçe onda nefret birikiyordu. benim doğaya dair ilk öğrendiğim şeylerden biri, bir gün tüm yapılanların hesabını sorabileceğiydi. tabiat her şeyden güçlüydü ve unutmazdı. kesilen her bir ağacın toprağında, kirletilen suda, dağın başında, her şeyde ama her şeyde bir iz kalıyordu. toprağın, suyun, havanın hafızası olduğunu öğrenirken, bir yandan da ona uymak gerektiğini öğreniyordum. eğer bir efendi varsa, o da tabiatın kendisiydi. bu yüzden olsa gerek en mantıklı din paganizm olmalı diye düşündüm. pj de böyle mi düşünür bilmem ama toprağın her zamanki haline döndüğünde hemfikir. "the land returns to how it has always been" diye lafa girdiğinde tüylerim diken diken oluyor. teknoloji ne kadar ileri giderse gitsin, doğayı istediğimiz gibi şekillendirebilme gücüne eremeyeceğimizi bir daha anlıyorum. başkalarının da anlamasını istiyorum; ürettikleri her şeyi övüne övüne pazarlamalarını, ya da aldıkları eğitimle her şeyi başarabilecekleri yanılgısından uyanmalarını istiyorum. ben bu konuda hayalperest bir romantik değilim ama onlar kendilerine hayran budala insanlar.



pj harvey röportajlarında bu albümde birinci dünya savaşını incelediğini anlatıyor. birkaç yerde bu şarkıda bahsedilen tepenin de gelibolu olduğu yazıyor. biraz araştırınca, literatürde battleship hill'in karşılığı olarak gerçekten de gelibolu çıkıyor. hatta conk bayırı diye adres bile gösterebilirim. oradaki insanlık hikayesini düşününce doğanın zalimliğinden bahsedilen kısımlar karşılığını buluyor. ölülerin kokusunu bastırmak için kullanılan bitkilerden haberdar olunca, kekiğin kokusunun rüzgarla taşındığını söylediği cümle anlamlanıyor. bunu öğrenince bir tuhaf oluyor insan, ürperiyor. gelibolu'yu ilk kez gördüğümde düşündüklerimi hatırlıyorum. bir okul gezisiyle gitmiştim ve ummadığım bir güzellikle karşılaşmıştım. gelibolu öyle güzeldi ki, savaşın olduğu cephe gördüğüm en güzel yerlerdendi, insan hayran kalıyordu. hem güzeldi hem de binlerce insana mezar olan bir yerdi. ikisini yan yana koyunca doğanın zalimliği (yoksa insanoğlunun mu demeli?) ortaya çıkıyordu işte. pj harvey'in dediği gibi doğa yine kazanıyordu.

kimileri bu yıllarda dünyada bir uyanışın olduğunu söylüyor, kimileri de güçlünün güçsüzü ezmesinin şiddetlenerek arttığını. benim neyin doğru olduğuna dair kafam karışık ama bildiğim bir şey var, o da bazen dünyanın gidişatından korktuğum. umutsuz değilim, olmak da istemiyorum çünkü önümde koca bir ömür var, daha hiçbir şey yapmadım bile. ama yine de ara sıra korkuyorum. dünyanın insanlardan öç almak için bir gün bir şey yapacağı fikri bana yakın geliyor. bir gün yer yarılacak ve herkesi, her şeyi içine çekecekmiş mesela. sonra toprak yeniden birleşecek ve belki de başka bir uygarlık yükselecekmiş gibi. bu noktada tekrar pj harvey'e dönüyorum. bu şarkıda şöyle benzetme yapmış: "çürümüş bir ağızdaki yarık bir diş gibi." uzun zamandır duyduğum en etkileyici şey.

aşağıda şarkının güzel bir canlı performansı var. aile albümünün sahnedeki yansıması: gitarda john parish, klavyede ve geri vokalde mick harvey. arkadan gelen tok sesiyle mick harvey albümde karizmayı konuşturmuş.


9 Nisan 2011 Cumartesi

atlıkarınca



yazıda spoiler yoktur

aile odaklı filmlere, romanlara özel bir ilgim var. bu kavrama eleştirel yaklaşan her şeyi elimden geldiğince izlemek/okumak hobim. kelimenin tam manasıyla hobim. çizilen o mükemmel aile tablosunun karışık bir şey olduğunu düşünüyorum. herkesi ilgilendiren konuların en başında gelmesi, sıradan bir konu olmasına rağmen değişik katmanlarda incelenmeye müsait oluşu aile kavramını ilgi çekici yapıyor bence. sağlıklı tarafları kadar hastalıklı yanları da olmasına rağmen, bu yanına değinen şeylerin daha radikal/sert olarak değerlendirilmesi ise tuhafıma gitmiyor değil. ailede sadece iyi şeyler olduğunu kim dedi ki?

ilksen başarır'ın ikinci filmi atlıkarınca, konusunu daha duyar duymaz ilgimi çekti. filmi kesinlikle görmek istedim. aile içi cinsel istismarı konu edinen film, seyircinin filme mesafeli durma ihtimaline rağmen yapılmış; bunu bilmek bile emeği geçenlere saygı duymamı sağladı. türk sinemasında daha önce bu konuya değinilmediğini sanıyorum (atmayım emin değilim). dünya sinemasından aklıma gelen birkaç örnek var fakat benim izlediklerim olayı başka bir boyutta değerlendiriyordu. ebeveyn-çocuk ilişkisinin aşk-şefkat boyutu, ya da olgun adam/kadın olup da rıza dahilinde kurulan ilişkiler vardı. belki bir tek buna yakın the war zone'u sayabilirim o kadar. edebi metinlerde ilk akla gelen kral oidipus olsa da, ben onu burada bahsedilen durumla ilişkilendirmek istemiyorum, çünkü kan bağından haberdar olmamak ve olduktan sonraki kısım vs. oidipus hikayesinin daha karışık bir boyutu var. edebiyattan aklıma gelen bir-iki roman olsa da onlarda ana konunun bu olmamasından dolayı derin bir inceleme söz konusu değildi. eğer bitirebilseydim george bataille'in annem'ini anlatmak isterdim ama yarım bıraktığım bir roman olarak kişisel tarihimde yerini aldı. lafı fazla dolandırdım ama sonuç olarak bu filmin işlediği konu itibariyle önemini vurgulamak istiyorum.

filme gitmeden önce ilksen başarır ve mert fırat'ın röportajlarına denk geldim. yaptıkları filmi anlatırken kullandıkları dile, hassasiyetlerine hayran kaldım. hatta her yerde tekrarladıkları bir cümle var, "eleştirdiğimiz şeye dönüşmekten kaçınmaya çalıştık" mealinde. bunu bu derece başarılı bir şekilde filme döktüklerini tahmin edememiştim. daha doğrusu, sadece onlarla ilgili değil, bu konudan bahseden her tür materyalin duygu sömürüsüne kaçmadan, teşhirciliğe kaymadan, kaş yapayım derken göz çıkarmadan işin içinden çıkması çok zor. gayri ihtiyari bu tip şeylere kaymak öyle olası ki. ama atlıkarınca bunların hiçbirine bulaşmadan soğukkanlılıkla derdini anlatan bir film. sırf bu yüzden bile takdir ediyorum ve başarıları karşısında diyecek söz bulamıyorum.

ilksen başarır-mert fırat ikilisi, bu olayın sadece belli bir sosyokültürel kesime mal edilmemesine ve yer/mekan/zaman göstererek "aa bunlar bize benzemiyor!" denmemesine çalıştıklarını söylüyorlar. tam olarak dediklerini yapmışlar, harfi harfine. çünkü ekranda izlediğiniz aile aynı sizin aileniz gibi. bu kadarını beklemediğimi itiraf ediyorum; çünkü ben ilk filmleri başka dilde aşk'ı beğenenlerden değildim.

atlıkarınca çok sade bir film, gereksiz hiçbir şey yok. hani sanki karla kaplı dağ başında kırmızı montuyla dolaşan biri nasıl dikkat çekerse, bu filmde de sadece hareket noktası ön planda tutuluyor. kağıt üzerinde çok çalışıldığını anlamak için sadece filmi görmek yeterli. her şey ince ince işlenmiş ve bu hassasiyet bir izleyici olarak bana da kendimi değerli hissettiriyor.

filmle ilgili yorumlarda, "böyle bir konunun da olduğunu gösterdikleri için" diye başlayan cümleler kuranlar var ve bu insanlara sinirleniyorum. ensest elbette ki var, bu gerçekliğin kendilerinin çok uzağında olduğunu sananlar hangi güzel küçük dünyalarında yaşıyorlar acaba? çocuğuna tecavüz eden babaların, toplumda yaşayan sadece bir avuç hastalıklı insan olduğunu düşünenlere gülüyorum. onlar ne bir avuç, ne de sizin çok uzağınızdalar.

benzetmek gibi olmasın ama filmin üzerimde bıraktığı his, bana 4 ay 3 hafta 2 gün filmini anımsattı. spoiler vermek istemediğim için ayrıntıları paylaşmıyorum ama kafamda ikisini yan yana koydum bile. tıpkı o filmdeki gibi bir soğukkanlılık, el değmemişlik, hamlık. hamlık derken kesinlikle kötü anlamda söylemiyorum. az pişen sebzenin en vitaminli ve en güzel olması gibi bir şey kastettiğim. yıldırım türker "ken loach filmi gibi" bir yorumda bulunmuş; vay anasını, dilime gelmeyen buymuş dedim.

bu filmi tek başıma izlemek istedim. filmi izlediğim salonda on kişi ya vardı ya yoktu. film bitti, film sonu ekibi yazıları aktı, ışıklar yandı ama kimse yerinden kalkamadı. abartmıyorum, üç-dört dakika herkes öylece oturdu. yerimden kalktığımda dizlerim çözülmüş gibiydi ve eve gitmek zor geldi.

8 Nisan 2011 Cuma

hayata dönüş

birkaç gündür kafamda dönüp duran şeyler var. birkaç kare görüntü gözümün önünden gitmiyor ve beni düşünmeye sevk ediyor. ben on bir yaşındayken olan hayata dönüş operasyonunu yeni öğreniyorum ve kendi kafamda olayı oturtmaya çalışıyorum. bu olaydan, bu hafta ortaya çıkan görüntülerle haberdar olmamın nedeninin sadece benim cahilliğim ya da toyluğumun olduğunu düşünmüyorum. suçu; olan biteni, katliamları, haksızlıkları unutma geleneği üzerine kurulu toplumsal hafızaya da atıyorum. birileri bahsetmeye çalışırken üzerini çok güzel örtüyorlar, insanları susturuyorlar ve böylece on bir yıl önce yaşanan bir katliamdan haberdar olmamız gecikiyor. biraz utanıyorum bunları yazarken, biraz kendime kızıyorum, çokça da bunları yapanlara. muhtemelen aklım bir şeylere ermeye başladığı zamanlarda bu operasyonun ismini duyup da olumlu bir şey olduğunu falan düşünmüşümdür, dikkatimi çekmemiştir. bu haftaysa olayla ilgili haberleri okudum, televizyon izledim. duyduklarıma-gördüklerime hiç şaşırmadım, nasıl olur demedim. nasıl bir ortamda yaşadığımızı, devletin hangi koşullarda varlığının sürdüğünü az çok biliyorum çünkü. kimlerin ortadan kaldırılmak istendiğini, hangi oluşumların yok sayılmaya çalışıldığını görmemek mümkün değil. bu ülkenin ne kadar kolay adam öldürebildiği gerçeği midemi bulandırıyor. bir haber var o tarihlerden, şöyle başlıyor: "terörist örgütlerin sığınağı haline gelen ve 10 yıldır girilemeyen cezaevlerine devlet nihayet girdi." o zaman basında her şey öyle anlatılmış ki, yapılanın gerekliliği ve nasıl da içerinin temizlendiği açıklanmış. "zorunluydu, lazımdı, mümkün olduğunca az kan akmasına çalışıldı" diye yazılar var. en çok da sonuncusu midemi bulandırdı: az kan.

kan akıtmaya ne meraklıymışsınız.

bu hastalıklı düşünce yapısını kafam almıyor. kendi vatandaşlarının bir kısmına üvey evlat muamelesi yapıp, onları gözden çıkarmak nasıl bir şey? bunca yıl yok saymak, dinlememek, burnu büyüklük yapıp karşılıklı masaya oturmamak vs. bunların çözümsüzlüğü devam ettirdiğini görmemek için aptal olmak gerek. eğer bir yol sonuca varmıyorsa demek ki o yolda bir hata var, başka bir şey denenmeli. devlet ise yıllardır dersini almamış olacak ki yolundan, yönteminden emin. çok şükür, hamdolsun kendilerine güveniyorlar. bütün siyasi partiler bir demokratiklik tutturmuşlar gidiyor. ama kendileri gibi düşünmeyeni öldürmekten, içeri atmaktan, hatta içeride bile ortadan kaldırmaktan çekinmiyorlar. bir toprağın kimin daha çok malı olduğunu tartışmak geride kalmadı mı? bu katliam haberlerini bugün izlerken ve konuşurken duygusal şeyler çevresinde dolanmak da sadece vakit kaybı, bunu yapmak istemiyorum. gözümün önünden gitmeyen bir kare var, zayıflıktan bitap düşmüş bir kadın 'biz kazandık biz kazandık' diye bağırıyor. o görüntü içimi sıkıştırıyor. aradan onca yıl geçmiş ve sorumlular yargılanmamışken benim pek çok şeye güvenim zedeleniyor. insanların üzerlerine gaz sıkılarak öldürüldüğü, yakıldığı, kıyıldığı bir ülkenin geçmişinden gelen kan kokuları mide bulandırıyor.


birileri bunları anlatmaya devam etmeli diyorum. benim gibiler öğrensin diye. bilmeyen bilsin, unutmaya çalışan da unutamasın. 90'lı yılların başında diyarbakır'da öldürülen gazetecileri sedat yılmaz'ın press filmiyle öğrendim. ankara'da sadece bir sinemada gösterilmesine ise hiç şaşırmadım. sonra üstüne bu geldi. öğrenecek daha ne kadar çok ülke gerçeği olduğunu gördüm. en kötüsü de bunların devam ettiğini biliyor olduğumdu.


yine aynı gazete haberinden:

dönemin adalet bakanı hikmet sami türk demiş ki: "(...) bundan sonra da cezaevlerimizde devletin hakimiyeti ve cezaevlerinde insan haklarına saygı, en yüksek ölçüde gerçekleştirilecektir. bu örgütlerin insanları acımasızca ölüme sevk ettiklerini inkara zorladığını dikkate alırsanız, onların mücadelelerinin insan hakları adına olmadığını açıkça görürsünüz. ben, buradan kurtarılanlara 'geçmiş olsun' diyorum. evlatları cezaevlerinde bulunan anne babalardan devlete güvenmelerini istiyorum".

7 Nisan 2011 Perşembe

duvarları seyrederken dinlemiştim

eskiden dinlediğim birçok şeyi artık dinlemiyorum. tükettiğim ya da değersizleştirdiğim için değil ama artık o müziği dinleyecek kafada olmadığımdan sanırım. belki buna da bir nevi tüketmek desem yanlış olmaz. o albümlerin içine o kadar çok şey kodlanmış ki, artık o müziği dinlemek sadece "müzik dinlemek" eyleminden başka şeyler ifade etmeye başlıyor. birini hatırladığım için değil de kendimi hatırladığım için; o şarkılardan sıkıldığım için değil de kendimden sıkıldığım için dinleyemiyorum mesela. bir zamanlar yatağıma soktuğum müzikleri şimdi hard disc'imde bile barındırmak istemiyorum. o albümlerin bana tecrübe ettirebileceği şeyleri bir kenara koymuşum gibi, artık dahasına lüzum yok. aynı karanlık dönemlerin içinde dolaşmaya tahammülüm yok. şu anda olduğum kişi olmama etkilerini yadsıyamam ama bu o şarkıları sonsuza kadar dinleyebileceğim anlamına gelmiyor. zamanla yolları ayırıyoruz, bir çoğu belli bir yaşa ve ruh haline adanmış olarak arkamda kalıyor. benimle birlikte gelenler de var ama bıraktıklarım sayıca daha fazla, şu anda onu görüyorum.

zamanında bazı albümleri dinlerken gereksiz yere ne kadar üzüldüğümü düşünüp gülüyorum. içim sıkışır gibi oluyordu. ergenlikte her şeyi abartma halinin benim için müzik dinleme eylemine yansıdığını anca şimdi analiz edebiliyorum. her ufak şeye bir şey kodlama, her parçanın belli bir ruh haline tekabül etmesi falan, böyle şeylerde üstüme yokmuş. şarkıları birbirinden ayrı düşünmem bile imkansız, bir şarkıdan sonra hangisi geldiğini adım gibi biliyorum. bir önceki ve bir sonrakiyle beraber muhteşem üçlü olarak kazınmışlar beynime. zamanla pek çoğunu düşünmez oldum, duymaz oldum; pişman değilim. iyi ki de ergen günlerim geride kalmış.

nerdeyse yarım saattir beş-on farklı without you i'm nothing performansı izliyorum youtube'dan. yaklaşık beş senedir falan dinlemiyorum placebo; çünkü şu anda tahammül edemiyorum. ama on beş yaşımdayken az zaman geçirmedim albümleriyle. nerden esti bilmiyorum, sabah kalktığımda bu şarkı çalıyordu beynimde. akşam eve gelince youtube'un başına geçtim, bu şarkıyı dinledim durdum. milyon tane şey geldi aklıma. para biriktirip, without you i'm nothing albümünü almıştım tunalı pasajı'ndaki müzik dükkanından. halen bile en alternatif şeyleri satan orasıdır -bayağıdır gitmiyorum, duruyor mu emin olamadım. dicle'yle az vakit geçirmedik orada, bir ara habire uğrardık. zaten ankara'daki pasaj kültürü de ayrı bir konu. pasaj camiası bana the smiths, patti smith, joy division, mum falan öğretti. o nasıl bir pasajsa artık?! lise hazırlıktı -2004 yılı- para biriktirip ben without you i'm nothing aldım, dicle de the cure'un birkaç albümünü. uzun bir süre değiş tokuş ederek dinledik durduk. şimdi dinlediğim birçok şey öznelken, o zaman kulaklarımızda çınlayan üzerine çok konuştuğumuz şeylerdi. hangi cure albümü daha iyi diye muhabbet ettiğimizi hatırlıyorum. önce wish'ti, zamanla disintegration kafasına girdik. sonra dilimize disintegration kafası tabiri yerleşti. tüketme değil dedim ama bunları biraz da tükettiğimizi görüyorum. ergenlikteki güzel şarkıların içini güzel şeylerle olduğu kadar çer çöple de doldurduğumuzu inkar edemem. lise hezeyanları kolay atlatılmıyor ne de olsa, bir süre duvarları seyretme evresinden geçiyor her insan. duvarları seyrederken dinlediklerimin artık hard disc'imde yer almıyor olması beni bir nevi özgür kılıyor. bu şarkıların anlamına anca zamanda yolculuk ettiğimde varıyorum. artık ne tunalı pasajına gidiyorum, ne birileriyle uzun uzadıya dinlediğim şeylerin tahlilini yapıyorum, ne de albüm kapaklarına dalıp gidiyorum. uzun uzun dinlemeye tahammül edemiyorum, baygınlık geliyor ama o albümlerle geçirdiğim zamanlara hürmet ediyorum.

3 Nisan 2011 Pazar

başlamadan bitirmek

'bir öyküyü yazmak için aklıma birçok fikir geliyor ama bunları daha ayrıntılarıyla düşünmeye başladıktan sonra artık bana yazmaya değer gelmiyorlar çünkü onları şimdiden "yapmış" gibi hissediyorum kendimi; yani kötü oldukları için değil, daha o andan itibaren geçmişe ait oldukları ve onlara duyduğum ilgiyi kaybettiğim için yazmaya değer bulmuyorum. düşüncelerim çok çabuk bayatlıyor benim için. bazı şeylere fazlasıyla erken başlayarak mahvetmiş oluyorum. öbürleriniyse kafamda o kadar yoğun evirip çevirmiş oluyorum ki daha başlamadan bitiyorlar. projeler bir saniye içinde tamamlanmamış puslu bir düş olmaktan çıkıp kurtarılmaya değmez eski bir tarih oluveriyor.'

iris murdoch. kara prens. ayrıntı yayınları

eşyanın tabiatı

bir filmde gördüm, adam kadının göğsüne başını koyuyordu. güzel bir sahneydi ve anın verdiği ilhamla konuşuyordu. bu hissin sadece anlık olduğunu bilmek beni pek çok şeyi düşünmekten alıkoyuyor. birçok şeyin sadece o ana mahsus olduğunu biliyorum ve aksini beklemiyorum. keşke beklesem. beklemek içimden gelmiyor. filmdeki o an güzel ama sonrası yok. izleyici olarak ben daha fazlasını beklemiyorum zaten; çünkü o iki kahramanın alabilecekleri en güzel şeyi aldıklarını, duyabilecekleri en güzel sözü duyduklarını, kurabilecekleri en güzel cümleyi kurduklarını düşünüyorum. sonrası biraz hayatın gidişatına bakıyor. eşyanın tabiatı diye bir laf var ya, ne güzel laf diyorum zaman zaman. benim üzerinde sayfalarca yazmak istediğim kavramı iki kelimede özetliyor, eşyanın tabiatı işte. bazı hallerin, bazı şeylerin kendi gerçekliği var, değişmiyor. eşyanın tabiatı bana her şeyi tek bir kişide bulmanın mümkün olmadığını söylüyor; mantığım başka türlüsünü almıyor. en iyi ihtimalle en çok şeyi bir arada bulabileceğin insan var ve bu da bir kişi değil, hayatın değişik döneminde başka başka kimseler. bu noktada ilişkilerde hiçbir şeyi kutsamadığım gibi adanmışlığı da kutsamıyorum.

hangi şarkı olduğunu söylemeyeceğim ama bir şarkıda bahsedilen bir şey uzun bir süre kafamı meşgul etti. şarkıda diyor ki, hem altın yüzüğüm var hem de gümüş. ama iş onu takmaya gelince, parmağımdan geçmesi için iterken yüzük eskiyiveriyor. bu anlatılan şeyin çok ilham verici olduğunu düşünüyorum. bir şeyin kısa sürede eskimesinin bıraktığı his -hani o eşyanın tabiatı- beni gerçekçi olmaya itiyor.

25 Mart 2011 Cuma

saçların


gelip geçici güzelliklere elimden geldiğince takılmamayı becerebiliyorum. sadece gördüğüm bir güzelliğin peşinden gitmek biraz boş beleş geliyor. en azından artık böyle geldiğini rahatça söyleyebilirim. karşımda duran şeyi kendi çabamla anlamlandırıyorum; hem kendi çabamla hem de ortak çabamızla. olmaz değil ama; hiçbir elbisenin peşinden ölesiye koşacak değilim. enerjimi başka şeylere harcamayı yeğlerim. tıpkı bu anlayışla, sırf saçları güzel diye bir adamı yere göğe sığdıramamak da hiç bana göre değil. artık o yaşları çoktan geçtik azizim. en fazla beğenirim, birkaç kere hayran hayran bakarım o kadar.

böyle diyorum demesine de, kapağına bakıp kaset satın almak gibi ya da isminden etkilenip romana başlamak gibi bir şey yaptım yakın zamanda. yukarıdaki resmi gördükten sonra bu adamın müziğiyle tanıştım. bu resmi gördüğümde kurt vile'in saçlarına bir süre baktım; "ne kadar güzel saçlar böyle" diye düşündüm. sonra döndüm bir daha baktım. bu güzel saçları onun sahibinden bağımsız olarak sevdim. ardından bende yarattığı etkiyi anlamlandırabilmek için kendisinin müziğini dinlemek istedim. önce saçlarını, tanışınca da müziğini sevdim. smoke ring for my halo albümünü dinleyip durdum. bir pazartesi sabahı evden çıktığım gibi kulaklarıma taktığım bu albümün daha ilk şarkısını duyar duymaz, bir şeyi parçadan bütüne gider gibi sevmenin mümkün olduğunu hatırladım.

albümdeki en sevdiğim iki şarkıdan biri: runner ups
diğeriyse my baby's arm

albüm kapağı

bu albüm kapağında hep bir eksiklik yok muydu? vardı elbet.

2000'li yılların sanat akımı paint-art'ın temsilcilerinden olan ankaralı mandy varol açıkladı: "sanatımda politik göndermelere yer vermiyorum; orak-çekiç sadece figür olarak estetik bulduğum şeyler."

24 Mart 2011 Perşembe

"bir fabrikanın yanında bir jip havayı ne kadar kirletebilir ki yae?"

vogue 2011: "janis gözlükleri, savaş boyası ve kızılderili başlığı bu yaz hiç moda değilmiş."

doğaya karşı yaşamaktansa doğayla beraber yaşamayı tercih ediyorum. ona hükmetmeye çalışmak saçma bir uğraş. doğaya rağmen değil, doğayla birlikte hayat sürer. mühendis arkadaşlar, hesapları verdikleri hata payı aralığında çıkmayınca yenildiklerini kabul etmeliler. bu ne hükmetme arzusudur böyle? insanı doğayla uyumlu yaşamaya yöneltmek yerine, doğayı insana göre şekillendirme anlayışının artık beni sıktığına karar verdim. nükleer enerjinin ne kadar yararlı olduğunun anlatıldığı bir dersim var corç, enerji sorunu yaşadığında oraya iki reaktör koyuveriyorsun; hooop diye çözülüveriyor sorun. bunları yaparken sadece bilgilerine güveniyor insanlar, doğaya hürmet ettikleri yok. oysaki benim en çok inandığım ağaçlar. bazılarınınsa altlarındaki jipleri. çoğu zaman içimden arabaları sivri bir şeyle çizmek geliyor, hele de hayvan gibi jipleri. evrende o koca arabasıyla koca bir yer kaplama lüksünü kendinde gören insanlara tahammül edemiyorum. jipi olan insanları daha tanımadan sevmiyorum. onların ne kadar bencil olduğuna dair bir önyargım var. bir de o koca arabalarıyla güç gösterisinde bulunduklarına dair bir izlenimim. "koca bir fabrikanın yanında bir adet jipin havayı kirletme miktarı nedir ki?" gibi şeyler ise bana inandırıcı gelmiyor. birey olarak üstüne düşeni yapmadıktan sonra ve o koca jipten vazgeçemeyecek kadar kendini şımartan bir insan olduktan sonra sana karşı önyargımı ortaya attığın hiçbir tez değiştiremeyecektir corç. neyse, ben bana ilham veren şeylerin yardımıyla doğa hakkında düşünmeye devam edeceğim. kızılderili başlığım, let england shake albümüm ve doğayla uyumlu tişörtüm ile uzaklardan selam ederim. nükleer yanlısı bilim dünyasının ise alacağı olsun.

16 Mart 2011 Çarşamba

fukushima

bu nükleer enerji denen şey evrim mevzusu gibi bir şey. bilen de konuşuyor bilmeyen de. benimse akşam haberlerinde dinlediğim bir şey aklımdan çıkmıyor. fukushima nükleer tesislerinde yaklaşık elli işçi santraldeki sorunu halletmeye çalışıyormuş. çevredeki binlerce insan tahliye edilirken elli işçi oraya kapanmış çalışıyor. içim çok tuhaf oldu. bu, birilerinin birilerini kurtarmak için kendini feda etmesi, ya da ettirmesi demek. bunun adı resmen ölüme razı gelmek.

şili'deki maden işçilerinin aylar sonra yeraltından kurtarılması olayında insanlığa inancım artmıştı. hem yeraltı hem de yerüstündeki insanların azmi büyüleyiciydi. insanın hayatta kalma isteğinin büyüklüğünü bana öyle bir gösterdi ki diyecek bir şey bulamadım. şimdiyse aynı şeyi tekrar görüyorum. insanlığın tehlike içindeki bir kısmı hayatta kalsın diye elli kadar adam kendini nükleer santrale kapıyor.

ha tabii, nasıl olsa koruyucu kıyafetleri var, bir şey olmaz.