31 Aralık 2008 Çarşamba

mühendis olabilecekmiş gibi dururken aynı zamanda olamayacakmış izlenimi de verebilen mühendislik öğrencisi

yeni yıla girmemize yaklaşık 30 saat var.
üç lise arkadaşı oturmuş, bugünümüzü ve yarınımızı sorguluyoruz. bir kişi halinden memnun, iki kişi kendini mm binasından atmaya meyilli. bir kişinin sınıfta kalmasına ramak var, bir kişinin bütün umudu finallerde; bir kişinin durumu daha parlak, umut vaad ediyor. bir kişi doğru yaptığını düşünüyor, bir kişi doğru yapıp yapmadığından emin değil, bir kişi doğru yapmadığını biliyor. bir kişi "aman boşver takma kafana" diyor, bir kişi kafaya takmıyor gibi görünüp takıyor, bir kişi bu durumu feci kafaya takıyor. oturmuş halimizden konuşuyoruz. neyi sevip sevmediğimizi anlatıyoruz. bu okul dört senede nasıl biter onu hesap ediyoruz. "hadi bitti diyelim, önümüzdeki otuz sene böyle geçer mi?" diyor biri. "ben bu işi yapmayacağım ama diplomamı alacağım" diyor bir kişi. "ben bu işi seviyorum" diyor ikinci kişi. "yok, ben galiba ne bu işi yapacağım, ne de bu okulu bitireceğim" diyor üçüncü kişi. sonra diyoruz ki biz lisede böyle değildik, ne oldu da değiştik. ip nerede koptu? araya üç-beş anı giriyor karabiber-tuz niyetine. sonra bir sessizlik oluyor. kim bilir aklımızdan neler geçiyor. sonra biri: "oof ooof! sanırım ben mühendis olamayacağım…"diyor./ biri: "mühendislik bana göre değil" diyor/ diğeri: “ben seviyorum mühendisliği ya" diyor. ardından başlıyoruz kimin dersi daha ağır, hangimizinki daha zor biter diye yarışa. yok senin circuit vardı, senin termo, onun da operational research. şu dersin şunu bağlar; hadi bir kalsan bundan, bir üst seneki dersi değil, babayı alırsın artık.

yeni yıla girmemize yaklaşık 28 saat var.
hava buz gibi soğuk. ayaz var, donuyoruz. u3’e devrim arabaları filmini izlemeye gidiyoruz. liseden beri birlikte film izlemeyeli epey olmuş, biz de epey değişmişiz o günden beri.
devrim arabaları diyoruz, bir grup mühendisin yoktan var etme çabasını anlatıyor. ilk yerli üretim otomobil. sıfırdan üretilen ilk yerli motor. bir grup mühendisin hikayesiymiş, amfiyi dolduran bir grup mühendis adayıyla izleyeceğiz.

filmde şöyle bir sahne var ki bizi bizden alıyor. sırf biz değil, bütün amfi aynı yerde gülüyor.

24 yaşında taze bir mühendis, projenin ilk iş günü için çok şık giyinmiş. kapıdan çıkarken karısına soruyor:
-mühendise benziyor muyum?
-benziyorsun benziyorsun.


o an yanımdaki arkadaşım diyor ki:
-mühendise benziyor muyum?
-sen daha çok kalmışa benziyorsun be abi.


arka sıralardan milletin birbirine aynı soruyu sorduğunu duyuyorum.

yeni yıla girmemize yaklaşık 26 saat var.
hava buz gibi, atkı ve eldivene sarınmamıza rağmen donuyoruz. hızlı hızlı yurtların oradaki dolmuş duraklarına yürüyoruz. arkadaşın bayağı içine oturmuş:
- sizce ben neye benziyorum?
-mühendis olabilecekmiş gibi dururken aynı zamanda olamayacakmış izlenimi de verebilen birine benziyorsun.

-o ne demek be?!

kızılay’a gelmişiz, durakta otobüs bekliyoruz. artık konu değişmiş, bunalım havasını atmışız çünkü yaklaşık olarak 10 saat sonra tekrar derse gireceğiz, tipimiz her ne kadar andırmasa da. her ne kadar dersler üzerimizde şık durmasa da. bir arkadaş seinfeld’den ve friends’den bahsediyor hararetle. anlattıklarına gülüyoruz. veda edip ayrılıyoruz sonra. en son söz de şu oluyor: "şimdi başlasam çalışmaya, finallere kadar konular yetişir mi?"












hiç alakası yok biliyorum ama şimdi empire state'in tepesinde olmak geçti içimden. aşağıya bir baksaydım. yükseklik korkum depreşirdi belki. adrenalin.

28 Aralık 2008 Pazar

sanırım aklımdan bir şeyler geçiyor - 2


-yüzyılımızın yükselen trendi "kaçıp gitme isteği"ni şu yaşadığımız dünyada eminim herkes en az bir defa içinde duymuştur. hani filmlerde olur ya, balıkçı kasabasına giderler, ya da ne bileyim el değmemiş bir sahil yerine; "ben de şu an orada olsam" derim bazen. bunu bu yaşta demem ironik bir durumdur. daha çalışmaya başlamadan emekli olmayı istemek gibi. fakat yine de bunu benim demem, on yaşındaki bir çocuğun demesi kadar ironik olamaz.

-bir iki gün önce internette şuna rastladım:
www.maceraya.com
kazananı uzaya gönderiyorlarmış. "beni de gönderseler" dedim -ki uzaya üstüne para verseler gitmem. bence korkunç. yani küçükken herkes astronot olmak ister ama büyüyünce işler değişir. benim kabusum ucu bucağı olmayan uzay olabilir. hele uzayda seyahat etmek...
ama ilk defa şu absürd siteyi görünce böyle düşünmedim, bu aralar üzerimdeki dengesiz ruh halinden olsa gerek. resmen güldürdü beni. hemen ardından düşündüğüm şeye de güldüm. hem hayatta hem de insanların uzağında olacağın bir olay uzaya gitmek.
içimdeki boşluk hissi bambaşka.

-uzaya dair hissettiğim bu tedirgin ruh halini bozan yegane şey, spiritualized'ın ladies and gentlemen we are floating in space şarkısı. yukarıda saydıklarımın aksine çok güzel bir huzur doluyor içime bu şarkıyla. sanki bir grup seçilmiş(?) insanı uzay aracına bindirmişler, gizli bir yere götürüyorlar. şu an her yer karanlık ama birazdan aydınlığa çıkacak her şey, içimiz dahil. başında da hostesimiz konuşuyor.

-bazen anlık bir sıkılma hissi duyuyorum. o an diyorum ki "yaşadığım şehre yakın bir sayfiye yeri olsaydı keşke." hani izmir'de ya da muğla'da olup da, canın sıkılınca yakındaki yerlere kaçabilme olasılığına sahip olmak isterdim.
bulunduğum yeri ışınlanma vasıtasıyla değiştirmeyi ciddi ciddi istiyorum. olamayacağını bilince de uçamayacağını anlayan çocuk gibi hayalkırıklığına uğruyorum. çok koyuyor.

-dostlukları uzun yıllar sürdürebilmek çok büyük bir başarıdır. hatta hayattaki gerçek başarılardan biri budur.

-banyo yapmak güzel bir şey. fakat ardından saçlarımı kurutmak işkence gibi geliyor. hatta bazen tepem atıyor, "kestireceğim bu saçları!" diyorum. sonra vazgeçiyorum tabii. ama her banyo sonrası en az yirmi dakika saçlarımı kurutmak için uğraşmam gerektiği gerçeği hiç değişmiyor, değişmeyecek.

-bazen bir insanın çok ufak bir hareketinde, bir sözünde çok sevdiğim başka bir arkadaşımın izini görüyorum sanki. sonra da o insana, kendisini arkadaşıma benzeterek bakmaya başlıyorum. bir nevi yanılsama. aradan biraz zaman geçiyor, o insan öyle bir şey diyor ya da yapıyor ki "ama bu benim arkadaşım olamaz ki!" diyorum.
halbuki o zaten benim arkadaşım değildi ki. olsa olsa onun kötü bir kopyası olabilirdi ancak.

şimdiye kadar bu "benzetme" hatasından hiç ders almadım. bir kere bile olsun sonu güzel bitmedi. hep "ama bu benim arkadaşım değil ki!" diye uyandım. aptal mıyım neyim?

-manevi bağ kurduğum bardaklarım var benim. illa çayı onlarda içmeliyim. kırılırsa üzülürüm. okulda üç sene boyunca kullandığım "canım öğretmenim" bardağım kırılınca çok üzülmüştüm. gerçekten üzülmüştüm. sonra arkadaşım bana yeni bir bardak almıştı da "bundan sonra bunda çay iç" demişti. şimdi o bardağı kırılır diye kullanmıyorum.

-küçükken, saf bir şekilde olmayacak şeylerin olabileceğine inanır ya insan -üstelik gayet sağlam bir inançtır bu- şimdi de bir şeylere öyle inanabilmek istiyorum. hayatta her daim sonsuz bir inançla tutunacak bir dal olmalı.

-bir şey olur ve kafanda bir müzik çalmaya başlar bazen. bir şarkı. her zaman olmaz, nadir olur. bence bu çok kıymetli bir durumdur bu. değerini bilmek lazım.

(resim, barzin isimli tek kişilik projeden, yavaş müzik icra ediyor kendisi.
hazır benim de içimde sessiz müzikler çalıyorken.)

27 Aralık 2008 Cumartesi

lazım olan insanlar

biri gözümün içine bakıp "mutsuzum" dese, orada dağılabilirim herhalde. hani hayatta kaldıramayacağın laflar olur ya, ben bunu kaldıramam işte. en savunmasız haliyle, tüm içtenliğiyle sana "mutsuzum" diyen bir kişi kadar insanı çaresiz bırakan pek az şey vardır. elin kolun bağlı, durursun öyle. sadece durursun. çünkü o an ne yaparsan yap, mutsuzluğa ilaç olacak bir şey bulamazsın. ah çaresizlik ah.

ama kimse kimsenin gözünün içine bakmıyor artık. kimse de birinin mutsuzluğunu gözlerinden okuyabilecek denli dikkatle bakmıyor karşısındakine; hatta bakmaktan özellikle kaçınıyor. yalandan da olsa mutlu insanlar görmeyi tercih ediyor herkes çevresinde. mutsuzluk bulaşıcı çünkü. insanlar "bulaşıcılık" halini hissedebiliyorlar. gerçek mutsuzluğa gözlerini kapayıp sorun yokmuş gibi güne devam ediyorlar. televizyonda çıkan iç karartıcı bir haberden kumandaya basarak kurtulabildikleri gibi en yakınlarındakilerin mutsuz hallerinden de o insana kafalarını çevirerek kurtulabileceklerini sanıyorlar. yalan söylemeyi iyi bilenler bu işte de başarılı oluyor. aferin onlara.

insanların göz ardı ettiği sadece mutsuzluk değil elbette, ne yazık ki gerçek mutluluğu kaldırabilecek kadar da güçlü değiller. zaman zaman kıskanç, zaman zamansa avutulmayı bekleyen bir çocuk gibi şımarık yaklaşıyorlar başkalarının mutluluklarına. kim kendi mutlu değilken bir başkasının mutlu olmasını en içten, ta içinden ister ki? işte erdem bunu istemeyi becerebilen insanlardadır ve herkesin çevresinde annesi haricinde böyle bir-iki insan bulunmalıdır. sağlıklı bir hayat için.

şimdi böyle deyince aklıma little miss sunshine geldi.
oradan da bu sahne. katıksız bir mutsuzluk.
ama onu küçücük yüreğiyle anlayan miniminnacık bir kız var yanında. başını onun omzuna yaslamış ve mutsuzluğu paylaşmış. sessizce. bir insan daha ne ister ki?

24 Aralık 2008 Çarşamba

bir adamı kar bile iyi edemiyorsa


bazen iplerin kontrolünün senin elinden çıktığını hissediyorsun. bir yolda gidiyorsun ama aslında gitmemen gerek çünkü o yolda gidecek kadar becerikli değilsin. gitmek istemediğini söyleyemiyorsun çünkü kimse seni dinlemiyor. herkes kendi kısıtlı algısında seni değerlendirip, yargılıyor. belki sen bile şikayetçi olduğun bu davranışı başkaları için uyguluyorsun, kendinle çeliştiğin anlar yaratıyorsun. yolda gidiyorsun ama her an biri seni yoldan atabilir. hiç şaşırmazsın buna çünkü tehlikenin farkında olmana rağmen önlem almaktan yoksunsun.
bir istesen. istesen denersin ama istemiyorsun. durdurma düğmesi olsa da biraz dinlensen. ileri/ geri sarma tuşları koyalım mı deseler, hiç itiraz etmezsin. her gün gördüğün insanların senin yüzündeki anlamı okuyamamaları ne kadar garip. sen olsan buna beceriksizlik dersin. hem gerçek beceriksizlik nedir ki zaten? kimse senden dünyayı kurtarmanı beklemiyor. kendini içindeki sıkıntıdan kurtar, biraz da iyi olmayı öğren, yeter.
her zaman bir geri dönüş var mıdır, merak ediyorsun. cevabını en merak ettiğin soru bu. gökyüzünde karadelikler açılırken, acaba bu karanlığın sonu aydınlığa çıkar mı diye düşünüp duruyorsun.
sessizlik anında aklından milyon tane düşünce geçiyor. kendine yabancılaştığını anlıyorsun. yeni seni tanımak için sorular soruyorsun. aldığın yanlış yanıtlarda yanlış insanla konuştuğunu fark ediyorsun. içindeki bir başkasının sesi uzun zamandır. olmak istemediğin birine dönüştüğünü gördükçe yorganı başına çekip uyuyasın geliyor. tam gündüz canavarlarından kaçtım derken, gece yaratıklarına yakalanıyorsun bu sefer. her biri korkunç. hepsi de duymak istemediğin şeyleri dile getiriyor. uyku korku verdikçe uyku saatlerin azalıyor. ne tam uyanık, ne de tam uykulu.
hep kendini suçluyorsun. bir kere olsun bağışlamıyorsun kendini. zihnini yorduğunu biliyorsun, kendine yüklendikçe her şeyin çözüme ulaşacağını sanıyorsun. bazen böyle yanlış sanılara kapılıyorsun işte, ne yapılabilir ki? kendi bildiğini okumak gibi bir huyun var. eskiden kızardım ama artık hak veriyorum sana. bazı şeylerden sonra kendi bildiğini inadına yapmanın senin için daha iyi sonuçlar doğurduğuna inandım. keşke o yoldan hiç çıkmasaydın.
bazen öyle şeyler yapıyorsun ki kendini bulmaya çalıştığını ta buradan görebiliyorum. her seferinde yeni şeylerle karşılaşıyorsun ve hiçbir şeyin tanıdık olmama hissi seni bezdiriyor.
olanlara alışmak kendine ihanet gibi geliyor. kendine acımasızlık seviyesinde bile olsa gerçekleri söylemek istiyorsun. söyleyince de karadeliğe yuvarlanıyormuşsun hissi beliriyor içinde.
tekrar yoldasın. tekrar sağından solundan trafik akıyor. gözlerin kocaman açılıyor, elinle ağzını kapıyorsun. sanırım buna şok diyorlar. ben nerden geldim buraya diyorsun. araba kullanmasını bilmem, daha ehliyetim bile yok benim. ben nerdeyim böyle?

ayrıca gün boyu zihninde neden flowers from the man who shot your cousin'dan lay down your arms çaldı durdu ki? bu konuya daha sonra değineceksin sanırım.

12 Aralık 2008 Cuma

bulutları fotoğraflayan muhabir


aklıma saçma bir şey geldi şimdi. insan nasıl balık tutmak için saatlerce bekliyorsa, bulutları fotoğraflamak için de saatlerce bekleyebilir. yani o kadar vaktin varsa beklersin. güzel bir iş çünkü. tam bu noktada ne kadar lüzumsuz da olsa şu sonucu çıkartmak istiyorum: "bulutları fotoğraflamak, balık tutmak gibidir"

zamanın daha yavaş aktığı hayali bir dünyada ben bulutları fotoğraflıyorum. oradaki işim bu. gece gündüz onları izliyorum. rahatsız olmuyorlar benden çünkü beni tanıyorlar. çevremdeki insanlardan daha çok tanıyorlar belki de. üstelik onları incitmeyeceğimi de biliyorlar. kırmam asla hiçbirini.

aslında fotoğrafları çok sevdiğim söylenemez. yani çok sevmeyi istemem işin doğrusu. görüntüleri zihnime kazırım daha çok. gözümü kapatıp, güzel anları karanlıkta canlandırmaya çalışırım genelde. bazen görmek istediğim şeyi göremem, zorlarım o zaman kendimi. kimi denemem başarıyla sonuçlansa da hüsrana uğradığım anlar da olur haliyle. o zaman tek bir noktadan bütüne gitmeye çalışırım. bu iyi bir yöntemdir, tavsiye ederim. fakat net hatırladığım bir noktadan, resmin bütününe ulaşmaya çalışmak bazen sıkıntı verici bir eyleme dönüşür; bu esnada kendime kızarım. çünkü derim, “demek ki zihnine tam manasıyla aktaramamışsın.” o yüzden sonradan hatırlamak isteyeceğimi düşündüğüm görüntüleri, karşıma çıktıkları an dikkatlice fotoğraflarım. başarıyla yapabildiklerimi sonradan defalarca gözümün önüne getirebildiğim olmuştur. hoşuma gidiyor böyle anlar, yapabildiğimi görmem beni memnun ediyor. gittikçe kendimi geliştiriyorum bu hayali fotoğrafçılık alanında. kendime güzel anlardan meydana gelmiş bir fotoğraf albümü yaratıyorum böylelikle. sadece benim bildiğim, benim sevdiğim görüntülerden ibaret.

bulutlar diyordum, salakça bir mutluluk veriyor bana. bugün akşamüstü mutfak penceresinden bu resmi çekerken bir ses duydum. dedi ki bana: "sana da bir esinti geliyor mu? okyanus esintisi gibi bir şey?" . "hayrola?! iyi misin sen?” dedim; "kafan güzel herhalde" . "böyle bir ferahlık, ne bileyim her zamankinden farklı bir güzellik var işte" dedi bana. "bu bozkırın ortasında mı duydun okyanus esintisini, ilahi! sanırım seni yere indirmem gerek." dedim ona.

2 Aralık 2008 Salı

dinazor ve diş fırçasının büyük buluşması


bazen üstüme hiç geçmeyeceğini sandığım bir sıkıntı çöküyor. gitmesi için uğraşmıyorum çünkü o zaman beni daha fazla yoruyor. işte bu sıkıntıyı hissedince pek bir şeyle ilgilenemiyorum. sanki her şey benim dışımda gelişiyor ve ben sadece oradan geçen herhangi biri oluveriyorum. garip bir dinginlik oluyor bu durumda. huzurla kel alaka ama hani insan kendini huzurlu hissettiğinde zaman yavaş akar ya, ben de bu sıkıntıyı hissedince saatler yavaşlıyor sanki. çevremde koşturan insanlar olsa bile her şey bana ağır çekim geliyor. sadece camdan dışarı bakmak istiyorum. ağaçları, gökyüzünü falan izleyeyim istiyorum. müzik sesi duyayım sadece, ilgilenmediğim konuşmaları dinlemek zorunda kalmayayım. insanlarla fazla muhattap olmadan takılayım bir köşede.


işte yukarıdaki karalamaları da böyle bir ruh halinde, bugünkü fizik dersinde a4 kağıdına yaptım. her telden çalan bir kompozisyon. bunları çizerken iyi ki yanımda kahvem vardı da her şey az biraz katlanılır oldu benim için.


"fizik: bilinçaltınızdaki hayvanları, lise biyolojisinden arta kalanları ve hayalinizdeki esnek başlıklı diş fırçasını ortaya çıkarır. güle güle kullanın."

29 Kasım 2008 Cumartesi

mızıkalı şarkılar koleksiyonu


büyük şehirlerde yaşarken trafikte o kadar çok zaman geçiriyoruz ki o geçen zamanları toplasam burdan plüton'a yol olur, eminim. eskiden kafama çok takardım bu vakit kaybı meselesini. ama artık alıştım, hatta artık bu durumu seviyorum bile diyebilirim. en güzel şarkıları ve albümleri bu şehiriçi yolculukları sırasında dinlediğimi düşünürsem, günlük alınması gereken bir vitamin gibi günlük dinlenmesi gereken asgari müziği bu yollarda dinliyorum ben. işte yine günlerden böyle bir gün -dün- trafiğin kitlendiği bir anda bir şey fark ettim. o an dinlediğim şarkıda mızıka vardı. genel olarak üflemeli, özel olarak ise mızıka ve ney benim ruhumu okşayan enstrümanlar, ikisine karşı bir zaafım olduğunu saklayamayacağım. ne diyordum, o an dinlediğim şarkıda mızıka vardı ve düşündüm: "acaba şu anda mp3 çalarımda içinde mızıka olan beş şarkı bulabilir miyim?" dedim. hiçbir şarkıyı özellikle içinde mızıka var diye yüklemedim mp3 çalara. o an kendi kendime bu soruyu sorana kadar da mızıkalı şarkılar koleksiyonu yaptığımı fark etmemiştim işin aslı. meğersem ufak çapta bir şov yapabilirmişim kendime. bilgisayarı bir kenara koyuyorum, sadece mp3 çalarımda 8 tane mızıkalı şarkı buldum o an. ben beş tane bulabilir miyim derken sekiz tane çıkması beni memnun etti. şimdi de kendiliğinden playlistimde bitiveren o sekiz adet şarkıyı sekizden bire doğru sıralıyorum. sıralama kıstası neye göre diye sorarsanız, yakın zamanda dinlediğimde (son bir hafta yaklaşık) beni etkileme katsayılarına göre diye yanıtlarım. muhtemelen üç-beş ay önce yapsaydım bu sıralama farklı olurdu. fakat bugün böyle. yoksa hepsinin yeri ayrı. hepsi güzel şarkı.


8)This old House-Madrugada

norveç'in bağrından kopup gelen, nick cave sesli abimiz sivert hoyem'in grubu madrugada özellikle gecenin geç saatlerinde, bünyeye çöken günün yorgunluğunu hafifletebilmek için iyi bir alternatif. yanında kahve ya da süt iyi gidiyor. bu şarkı ise birazdan aşağıda sıralayacağım şarkılara nazaran içlerinde en pozitif olanı. çünkü şimdiden uyarayım, sıralama yukarılara çıktıkça şarkıların hüzün yoğunluğu artıyor.
ne demiştim, şarkı mutlu evet. sevgilisiyle kimselerin onları bulamayacağı eski bir evdelermiş sivert beyler, güzel yani.

aklıma ne geldi? bu şarkıda bahsedilen eski ev, joel ile clementine'ın karlı bir kış gününde gittikleri sahil evi olmasın? bence çok süper olur. (eternal sunshine of the spottless mind)


7)Piano Man-Billy Joel

şarkının adının piano man olduğuna bakmayın siz; mızıka da hatırı sayılır bir rol üstleniyor burada. hatta benim kulağım mızıkaya gidiyor daha çok. cumartesi akşamı anılarını tazelemek isteyen insanların müzikholumsü bir yere toplanıp, "hadi bize bir melodi çal, içinde hüzünlü anılar olsun." dedikleri bir şarkı. billy abinin sesinin berraklığına hayran olmamak elde değil.
ne güzel abimizsin sen billy joel ya.
artık böyle şarkılar yapılmıyor biliyor musun? 80'ler bence pek güzel sayılmaz ama hatırın için, bu şarkı için şimdi selam yolluyorum o tarihlere.


6)For What It's Worth-Cardigans

cardigans dinleyen biri olmadığım için kendileriyle kurduğum bir manevi bağ yok. lakin bu şarkılarını gerçekten severim. içinde mızıka (sanırım buradaki değişik bir model, ismini bilmiyorum.) olduğu için mi, yoksa klibinde hüzünlü tavşanlar olduğu için mi seviyorum bu şarkıyı bilemiyorum. geçmişten beri tavşanlar öyle bir tasvir edilmiş ki hep hüzünlü şeyleri çağrıştırıyor bana. içimde şefkat duygusu uyandırıyor. ayrıca bir de alice in wonderland sağolsun, hayal alemiyle de ilişkilendiriyorum tavşanları.
neyse, konuyu dağıtmadan toparlayım. bu şarkının sözleri de güzel. neye mal olursa olsun seni seviyorum diyen bir abla var. takdir ettim.


5)Pissing In The Wind-Badly Drawn Boy

peşinen söylüyorum, bu şarkıyla derin bir manevi bağım var. ilkokul beşte falan olmalıyım, böyle yabancı müzik dinliyorum diye mtv'yi açtığım zamanlar. düşünün artık; backstreet boys mu, yoksa n'sync mi tartışmaları yapıyoruz. (o anki müzik algımı tahmin edebilmeniz için bu önbilgileri veriyorum.) işte o sıralarda bataklıkta(?) açan bir çiçek gibiydi badly drawn boy benim için. kendisini fark etmem, tabii ki de o yaştaki bir çocuğun ilgisini çeken klip unsuruyla olmuştu. halen bile düşünürüm, bana sorsalar ki izlediğin en güzel klipler hangileri, kesinlikle bu şarkının klibi o cevabın içinde yer alır. öyle güzeldir benim için. youtube açık olsa linkini koyardım ama eğer vaktiniz olursa dns midir, yoksa tünel midir bilmem, bir izlemenizi öneririm.
ayrıca rüzgarda çiş yapma metaforu da insanı salak salak tebessüm ettiriyor. tebessüm ediyorum etmesine de bu şarkı tam bir kaybeden şarkısı yahu. ecnebiler loser diyor ya, ondan işte.


4)Yağmurla Gelen-Anima

önümüz kış. yağmurlu ve karlı günler bizi bekliyor. kara bulutlar şehre yerleştiler ve bundan hiç şikayetçi değilim. buyursun gelsinler. işte bulutlardan ötürü ben de bu şarkıyı tekrardan yükledim mp3 çalarıma. her an yağmur yağabilir, sıkıcı günlük hayatıma her an bir soundtrack gerekebilir. gerçi sırf bu yüzden değil elbet bu şarkıyı sevmem, hem de ta dördüncü sıraya yerleştirmem. ilkin, başındaki su sesiyle birlikte içime bir ferahlık yayılıyor. herkese günahları kadar yağmur yağması fikri hoşuma gidiyor. gerçi sormuyor değilim, ıslanmayı seven insanlar ne olacak peki? neyse, onu şimdilik geçiyorum. gökgürültüsüyle birlikte şarkı yön değiştiriyor ve kararıyor. hiç beklemediğiniz bir yöne kayıyor. ters köşeye yatırması güzel. sonra tekrardan yumuşuyor ve hayatımda dinlediğim şarkılar içinde "en güzel bitişe sahip olanlar" listemde üst sıralarda kendine yer buluyor. biterken ne güzel şeyler söylüyor öyle.


3)La Dispute-Yann Tiersen

evet, geldik ilk üçe.

üçüncü sırada amelie soundtrackinden la dispute yer alıyor. zaten bu filmin müzikleri kimi etkilemedi der, girizgahı kısaca geçerim.

bu şarkı bana yalnızlığı çağrıştırıyor. kimse bu kadar yalnız olmamalı diyorum. kendini harap edeceğin, acı çekeceğin bir yalnızlık değil lakin bu. bir yere oturup çayını içerken çevredeki insanları seyredalıp, birden onyüzbinmilyon ışık yılı öteye gidebildiğin bir yalnızlık. kalabalık bir evrende, ruhani yalnızlığın gözlerini azıcık doldurması belki de. hiçbir insan böyle yalnız kalmasın lütfen.


2)Le Moulin-Yann Tiersen

kimse aynı listede, hem de üst üste, aynı isimden iki şarkı olamayacağını söylememişti değil mi?
ben yaptım oldu. zaten liste de benim kıytırık listem değil mi? olur tabii, yeter ki yann tiersen bey sevinsin.

bu şarkının bende tek kelimelik bir karşılığı var: aşk.
tek kelimeyle tanım yapmak istemem ama gerçekten bana hissettirdiği bu. bahsettiğimiz mutlu mesut bir aşk değil. zaten bunu şarkıyı dinlerken de hissediyor insan. kafamdaki tasviri size aktarırsam, demek istediğim daha iyi anlaşılır sanırım.

amelie'de beni çok etkileyen bir sahne vardı. filmi düşündüğümde de aklıma ilk gelen şey her zaman bu sahne oluyor. amelie, sevdiği adama mutfakta kek çırparken birden bir esinti oluyor. mutfak kapısına asılı boncuklu şey rüzgardan şıngırdıyor ve amelie heyecanla arkasına dönüyor. gün içinde o kadar çok düşünüyor ki adamı, birden adam yanında sanıyor. ama dönüp baktığında boncuklara sürtünen kediyi görüyor sadece.

daha büyük bir hayalkırıklığı olabilir mi diyorum.


1)Flowers in December-Mazzy Star

işte geldik listenin zirvesine ve benim bu listeyi yapmama neden olan şarkıya. bu şarkıyı dinlerken fark ettim ben kendi mızıkalı şarkılarımı. bu yüzden eğer listenin bir numarasına koymasaydım ona ayıp etmiş olurdum. hoş, buna gerek yok çünkü zaten şarkı kendiliğinden beni ele geçiriyor. bunu kulağıma taktığımda dış dünyadan soyutlanıyorum adeta. böyle tuhaf ama güzel bir ruh haline bürünüyorum.
ilkin ismini seviyorum bu şarkının çünkü aralık ayı benim en sevdiğim aydır. (hayır, aralık ayında doğmadım) hatta iki gün sonra aralık'a giriyoruz ve ben başka hiçbir ayda duymadığım o küçük heyecanı duyuyorum yavaştan. seni seviyorum aralık.
ikinci olarak ise çok zarif bir şarkı olduğunu düşünüyorum, hope sandoval'ın sesinin etkisinden olsa gerek. ilişkiler hakkında söylecek lafları var şarkının. ama büyük laflar değil, bildiğimiz şeyler. benim özellikle dikkat çekmek istediğim kısmı ise şarkının başında fısıltı halinde "i wanna get my home monica" diyor hope sandoval. buraya takılıyorum. takılıyorum çünkü bildiğim herkes evine gitmek istiyor, evindeyken bile. çünkü ev sadece bir çatı değil, bunu anlıyorum. ev aslında beraber olmak istediğin insanın/insanların yanı. gerçek ev bu. sevgiden öte bir şey değil.

evet, listemi burda sonlandırırken kendime küçük bir eğlence olsun diye yaptığım bu aktiviteyi "ilk yazılı listem" olarak kayıtlara geçiyorum. ayrıca bana bunları düşünme imkanı veren emektar otobüse de teşekkür ediyorum. ey başkent trafiği, sen nelere kadirsin.

26 Kasım 2008 Çarşamba

kimselerin görmediği filmler çektim ankara'da


bu sabah fizik hocası derse biraz geç geldi. herkes elinde çayı, kahvesi muhabbete koyuldu fırsattan istifade. benim oturduğum sırada da beş altı kişilik bir grup oturuyor. adlarını bilmiyorum çünkü adını sanını bilmediğim milyon tane insan var. sadece sabahları günaydın falan diyoruz birbirimize o kadar. her neyse, yok şu dersin notu yok bu dersin sınavı derken birden yanımdaki kızla muhabbet ederken buldum kendimi. konu birden derslerden ankara'ya geldi, nasıl geldi hatırlamıyorum. kız izmir'den gelmiş ve ankara'yı sevmemiş. bunu der demez yanındaki iki üç arkadaşı da "evet ya! ankara ne sıkıcı!" diye atıldılar -ki muhabbeti dinlediklerini bile bilmiyordum- meğersem hepsi izmir'den gelmiş. hatta kızın biri "başkent başkent diyorlar, ben de bir şey sanıyordum. hiçbir şey yok ki burda ya! siz nasıl yaşıyorsunuz?" diye sordu bana. sanırım şaka yapıyor olmalı, dedi içimdeki ses. yani bir an için öyle umdum. ne demek nasıl yaşıyoruz? yaşıyoruz işte. yani ne cevap vereceğimi bilemedim. "alışveriş merkezi ve resmi binadan başka bir şey yok ki burda!" dedi kız bana. "izmir buradan milyon kat daha güzel." eveeet, dedim içimden. en son ilkokuldan bu yana hiç kimseyle hiç bir şeyimi yarıştırmamıştım. ama karşımdaki kız konuşmayı öyle bir yana sürüklüyordu ki sanırım ankara vs izmir düellosu yapma isteği vardı içinde. hiç uğraşamam dedim içimden. bana ne. "alışamamışsındır da ondandır" dedim sadece. fakat kız, izmir'in ankara'dan daha güzel olduğunu kanıtlayacağı bir ankaralı arıyordu sanırım. tabii o kurban niçin ben oldum, bilemiyorum. gerçi ankara'yı ta en içimden bir yerlerden sevdiğimi bilse, sanırım doğru adamı seçtiği için kendisiyle övünürdü bile. ama bunların hiçbirini öğrenemedi tabi. yaptığı en son hamleyle düelloyu kendisinin kazandığını düşündü büyük ihtimalle. denizi olan her şehirden gelen her insan gibi, sanki ilk defa kendisi fark etmiş de söylemiş gibi, büyük bir gururla şu lafı etti en son: "ankara'nın denizi bile yok ya, nesini seveyim." neyseki tam bu sırada hoca geldi de bu lüzumsuz tek taraflı konuşmadan kurtuldum. fizik dersinin günlük hayatta can kurtardığını da görmüş oldum böylece, evet.


aklımdan geçenlerin hiçbirini söylemedim kıza çünkü anlayabileceği bir durum yok ortada. çünkü çoğu zaman kendim bile toparlayamıyorum kafamda. henüz bu şehre geleli üç ay olmuş bir insana ankara'yı anlatmak ona hiçbir şey ifade etmez. hiçbir şey yaşamamış bu şehirde. hiç en derinlerine attığı bir şeyler olmamış bu şehre dair. üstelik bir şehri sevmek için, orada deniz olması gerektiğini söylecek kadar da farklı bakıyoruz bu şehir olayına. kusura bakma konuştuğum kız, belki suçluyorum seni ama gerçekten çok yüzeyselsin! (sanırım burada önyargının kötü bir şey olduğunu içimdeki sesin bana hatırlatması gerekiyor. ama umrumda değil, o ayrı)


ankara'yı bir çırpıda kenara atıvermelerine alındım, evet. hayatta çok şeyi sahiplenmeye çalışmam, bir şeyin sahibi olma hissi çoğu zaman ters teper. ama ankara'ya ta derinlerden bir aidiyetle bağlıyım. derinlerdedir çünkü yüzeye çıktığı vakit ucuzlar sanki. çünkü ankara ortada reklamı yapılacak bir şehir değildir. sadakatin ve vefan hep içindedir; bu yüzden de ona duyulan sevgi asildir.


şehrimi tam da şu yüzden severim işte: denizi olmadığı için ve denizi olmadığı halde onu sevebileceğim kadar özel olduğu için. denizi olan şehri sevmek kolaydır azizim, mühim olan bir şehri denizi olmadığı halde sevebilmektir. ankara'yı sevmek emek ister. bu yüzden birçokları yolun başında vazgeçer; gider istanbul'u, izmir'i seçer. bu şehrin gözalıcı ışıkları, mükemmel manzaraları, bir bakanı bir daha baktıracak harikaları yoktur evet ama bir film karesini andıran hayaller kurabilmeni sağlayacak bütün imkanları sunar sana. dışa dönük değil, içe dönük olursun burada. kendini tanırsın, başka bir denize ihtiyacın kalmaz anca kendi içinde boğulmamaya uğraşırsın. düşünebilmek için mükemmel anlar yaratır ankara. binlerce insanın arasından geçerken bütün insanlar gri bulutların altında kaybolabilir birden bire. sadece sen kalabilirsin. bu ilüzyonu ne istanbul yaratabilir sana, ne de izmir.


daimi bir kasvet vardır ankara'da. zihnin, doğu avrupa filmlerini andıran resimler çekebilir herhangi bir kış gününde. hawaii adalarına değil fakat izlanda'ya gittiğini düşünebilirsin ara sıra. ben mesela gözümü kapattığımda karın kokusunu duyabiliyorum bazı kış sabahları. denizin kokusunu çağıramıyorum ama karın kokusu gel dediğimde kırmıyor beni. çoğu kış günü, gri bir şehre uyanıyorum burada. bulutlar güneş'i, ay'ı, yıldızları saklıyor çoğu zaman. sırf bu yüzden yaz gelince fazla güneş sıkıyor beni. "hadi denize koşalım" gelmiyor içimden. alışmışım ben bir kere gri renge. gözüm fosforlu renklere karşı hassas, hemen uyum sağlayamıyor yaz mevsiminde. sonra soğuğun içime işlediği güçlü rüzgarlar oluyor ankara'da. ayaza dönüyor bazen. kat kat çorap giyiyorum ama hiç dert etmiyorum. çünkü kendimi bir filmin kadın kahramanı yerine koyabiliyorum o rüzgarlarda. hani bazı sahneler vardır ya, kadın yavaş ama kendinden emin adımlarla cadde boyunca yürür. o sırada saçları esen rüzgarda dalgalanır. yönetmen de bilir tabii bu karedeki şiirselliği, kadına aşık olacağımızı bile bile gider de o kareyi çeker. iddia ediyorum, ankara'nın rüzgarlarını seven her kişi en az bir kere bu filmi çekmiştir kendi kendine.
(aklıma geldi şimdi: dali'nin memleketinde çok sert rüzgarlar esermiş. insanlar delirirmiş adeta. orda yaşayan insanların hep akıl sorunları olurmuş, hatta dali'nin garipliğinin bir kaynağını da buna bağlayanlar var. her neyse, oranın nasıl karakteristik rüzgarları varsa, buranın da aynı şekilde karizmatik esen rüzgarları var, evet.)


ankara'nın içinde hep tuhaf bir ironi olduğunu düşünürüm. yani başkent olmasına başkenttir ama istanbul daha bir başkenttir gibi gelir herkese. iki çocuklu bir ailede, gözlerin her zaman tek bir çocuğun üzerinde olması durumu söz konusudur istanbul-ankara ilişkisinde. trajik bir hikayedir bu. en sevilen çocuğun bir başkası olması, bizim çocuğu üzer çünkü.

gerçi kulvarları farklıdır. istanbul çekici ve cazibeli bir kadınken, ankara mütevazı ve içine kapanık oğlandır. istanbul öyle bir kadındır ki, girdiği ortamda hemen fark edilir, tüm başlar ona çevrilir. bütün adamlar ona hayrandır; bütün kadınlar onun gibi olmaya özenir. herkesi avucunun içine alıp da savunmasız bırakabilecek denli güçlüdür bizim kadın. hiçbir erkek hayır diyemez ona, bildiğim tüm adamların ortak zaafı olan kadındır çünkü o. aynı anda birkaç sevgilisi olabilir, sonra hepsini kapı önüne koyabilir. yine de güçlü ve gururlu ifadesi kaybolmaz yüzünden. işte burda aklıma bir şey daha geliyor. vakti zamanında birinden bir laf duymuştum. bu lafın bir sahibi var mı, yoksa anonim bir şey mi bilemiyorum. eğer sahibi varsa beni affetsin artık.

"bir sevgilisi olan kadın sıradandır. iki sevgilisi olan şeytandır. üç sevgilisi olan kadın ise gerçek bir kadındır."

işte ne zaman istanbul desem, eş zamanlı olarak üç sevgilisi olan o dişi geliyor aklıma. sanırım kendisi istanbul olmalı. merhaba, tanıştığımıza memnun oldum matmazel.


kulvarları farklı demiştim ya, ankara kalın montunun ardına saklanan mütevazı oğlandır benim gözümde. hatta bildiğim en mütevazı oğlandır. kalabalıklar içinde fark edilmeyen biri; tıpkı sen, ben gibi sıradan biri işte. o yüzden kendime yakın hissettiğim ve tanıdıkça sevdiğim çocuktur. istanbul'un aksine, seni pat diye kapı önüne koymaz. gözü kapalı güvenebilirsin ona. sırtını yaslayıp uyuyabilirsin yanında. birçok şeyden emin olamam ama ankara'nın seni yarı yolda bırakmayacağından emin olabilirim. ben onu bırakmadıkça o beni bırakmaz. ben gitmedikçe, o sırtımdaki elini çekmez hiç. kimi zaman bir baba gibi kollar beni, çatısı altına girerim; kimi zaman bir romanın en ağır abisi olur, onu dinlerim. konuşmayı pek sevmez. istanbul'un kahkahalarının aksine ankara'nın küçük tebessümleri vardır. bir avuç gözyaşına bir-iki tutam tebessüm ölçekli bir karışımdır bu, yaşayan bilir. sonra herkes tarafından fark edilmez demiştim ya ankara, bu özelliğini ayrı severim bu şehrin. herkes sevmesin zaten, kıskanırım. ben seveyim, benle beraber birkaç kişi daha. yeter. zaten ankara sevgidir, istanbul tutku. uzun vadede önemli olan sevgidir, tutkunun zamanla yitirilebilme ihtimali vardır ne yazık ki. bu arada, herkesin sevdiği insanları sevmek, onlara aşık olmak acı vericidir. insan kendini özel hissetmek ister. ankara'da insan kendini özel hissedebilir.
neyse, bu kadar anlatımda ben rahatladım. bana yetti sanırsam.

ankara sevgimin birden bire nasıl bu kadar depreştiğini ben bile anlamadım aslında. kızın tekinin birkaç cümlesiyle bütün bunları yazabilmeme şaşırdım. çünkü artık alışmıştım bu duruma. kendisiyle kurduğum yakın ilişkide, onu neden sevdiğimi analiz etme faslını geçmiştim çoktan. ama sanırım bir şeyleri hatırlamanın vakti gelmiş. buna vesile olduğu için o izmirli kıza sağol bile diyorum şu anda. bana ev hissi veren bozkıra bir vefa yazısı yazmış oldum bahaneyle. onun bana sunduğu hayal aleminin yanında benim şu birkaç paragrafımın lafı mı olur?

eve geldim şarkımı dinledim sayısız defa. vega'dan ankara. dinledim dinledim de, şekerli kar kokusu tabiri neden benim hiç aklıma gelmemiş de istanbulluların gelmiş diye hayıflandım. ne de güzel yazmışlar dedim. gerçek ankara bu işte. dışarının bembeyaz olduğu bir kış gününde, kahvaltı yaparken duyduğun huzur ve güven. kar kokusu. gri bulutlar. sert esen rüzgarlar. soğuk. bere-atkı-eldiven. renk renk hayaller. resmî binaları zihnimde en uçuk renklere boyuyorum ben be, başbakanlığın kapısına fil falan çiziyorum. file de hawaii gömleği ve güneş gözlüğü takıyorum. elimde meyve kokteyli, sohbet ediyoruz karşılıklı.


ha bu yazıda izmir nerede diye soracak olursanız, o da istanbul'un küçük şımarık kızkardeşi olsun der, giderim.

[ayrıca metin altıok bir şey demiş. neresi için yazdığını bilmiyorum ama okuyunca aklıma ankara geliyor. paylaşmadan duramadım:

"Bir kentin ortasında/Odasında bir evin/Serilir ayaklarının ucuna/Bozkır ıssız ve derin/Ne zaman yanına konsa/Ayrılık bir özlemin."]




20 Kasım 2008 Perşembe

son model ışıklar ve bulutlar



insan başına gelen bazı şeylere isyan eder. an olur bağırıp çağırmak ister, an olur ses çıkarmaz ve o rahatsız edici sessizlikte içindeki öfkeyi boşaltabileceği bir yer arar. ikisi de bir şekilde insanın olaylara tepki verdiğinin göstergesidir. bir de üçüncü alternatif vardır ki o nokta artık bantın koptuğu yer olabilir, bilemiyorum. o nokta kayıtsızlıktır.



kayıtsızlık bir seçenek değil aslında. eylem de değil. ne olduğuna dair bir fikrim yok, eğer olsaydı kendimi hayata karşı kayıtsız hissetmezdim muhtemelen. yalnız şunu biliyorum ki yorgunlukla beraber gelen bir hal. ya da yorulduğun için kayıtsız oluyorsun. en nihayetinde sanki hiçbir şey beni ilgilendirmiyor, dışarıyı merak ettiğim de söylenemez. hiçbir şeye kızmıyorum, gelen her şeye "e peki madem, geç buyur" diyebilecek kadar sözde rahat görünümün altında, hücrelerimde içime gömülen bir şeylerin ağırlığı var. yani mümkün olsa içimi tümüyle boşaltacağım. bir türlü derinden çıkamadığımdan, gerçek dünyayla olan randevumu sürekli erteliyorum. o zamana kadar ne kadar kalabilirsem kardır diyerek, benmerkezlizaman'ımın içinde kalıyorum. gerisi benim olmayan anlara tekabül ediyor sanki. boşa geçen zaman gibi, iyi değerlendirilememiş anlar gibi. aradan uzun zaman geçtikten sonra geriye dönüp de "hiçbir şey yapmamışım" diyebileceğin mükemmel boşluklu anlarım var. ne üzülürüm diye, ne de pişman olurum diye korkuyorum. sanırım şimdilik gelecek zamandan kaçıyorum. nereye saklanacağım bilmiyorum fakat beynimden geçen düşünceler en azından gün içinde beni oyalamayı başarıyor. gerisiyle ilgilenemiyorum. yani istesem bile olmuyor. yorgunluktan önümü göremiyorum, kulaklarım çınlıyor bazen aşırı müzikten. gözlerim acıyor bazı sabahlar. evden otobüs durağına yürürken, ufak güzel şeyleri düşünmeye çalışıyorum. o zaman bulutlar dağılır gibi oluyor gökyüzünde. salaklaşıyorum resmen. o salak halim iyi ki resmî halim değil diye düşünüyorum sonra da. çünkü o acemi mutlulukla direksiyonu ne yöne kıracağımı kestiremem heralde diyorum. işte o zaman sonradan utanabileceğim şeyler yapabilirim. düşününce pişman olacağım sözler söyleyebilirim. gene her şeyi kontrol etmek isteği doğar içimde, beceremem, şimdikinden beter olurum. halbuki şu anda her şeyin benden bağımsız olma halini seviyorum. her şey olası, her şey ihtimaller dahilinde. ben istesem de istemesem de milyon tane şeyle karşılaşmaya devam ediyorum. pek az şey şaşırtıyor artık beni, pek az şey heyecanlandırıyor. işte o ufacık şeyleri olabildiğince muhafaza etmek istiyorum içimde. en kıymetli şeylerimmiş gibi korumak istiyorum onları. sabahın köründe düşünüp, memnun ediyorum kendimi. sonra unutmak istiyorum eskimesinler diye. yıpranmalarından korkuyorum ufak güzel şeylerin. lüzumsuz derecede gökyüzüne bakıyorum son zamanlarda. sonra aklımdan saçma saçma şeyler geçiyor. acaba tam da şu anda aynı buluta baktığım birileri var mıdır falan diyorum. hava kaç gündür kapalı, bulutlar fırçayla çizilmiş gibi koyu tonda. şehrin üstünü örtmüş, neredeyse elimi uzatsam tutabilirmişim gibi geliyor. isim bile taktım onlara. nuri bilge ceylan bulutu olmuşlar adeta. üç maymun filmindeki bulutların ankara halini düşünün. daha siyah, daha gri olanını. sabah güneşinin önüne çıkan tabelalar gibi olmuş bulutlar. buyrun, burdan ankara'ya doğabilirsiniz, yazıyor birinin üstünde. benim gözümün içine gir, diyorum o zaman güneşe. lütfen beni gör. hani bazen güneş tam gözünün içine girer ya, gözün kamaşır, belki bir iki saniyelik garip ışıklar yanar söner gözünün önünde. ne olduğunu bilemezsin, anlam veremezsin. öyle olsun istiyorum, gidip geleyim bir saniyeliğine ışıkların yanına. ya da onlar gelsin. gözüm kamaşsın kısa bir süre. insanın gözü ne zaman kamaşır ki diyorum. kendi kendime soru soruyorum. söyle bakalım, insanın gözü ne zaman kamaşır? biraz bekliyorum. düşünüyorum. çok kıymetli bir soru gibi geliyor. uzun zamandır bu kadar mana ifade eden bir soruyla karşılaşmamıştım diyorum. sonra cevabı buluyorum. insanın gözü sadece üç şeyden kamaşır gibi geliyor. birincisi güneş diyorum. ikincisi ay. üçünsü de aşk. güneş ve aya rastlama ihtimalin daha çok; rastlarsan da hemen resmini çek, zihnine kazı, diye öğüt veriyorum. ama aşk için aynı şeyi söyleyemeyeceğim maalesef, diyorum. en güçlü ışık, aşık olunca yanar herhalde lakin bu düşük bir ihtimal; güneşin onca insan arasından seni seçip de gözünün içine girebilme ihtimalinden bile daha düşük aşk ışıklarının yanma ihtimali diyorum. dikkat et de ampuller patlamasın diye iğrenç bir geyik yapıyorum sonra da. aksi takdirde hepten karanlığa gömülürsün diye de ekliyorum.
sen onu bırak şimdi, hani ileriyi düşünmüyordun; bırak, onu da zamanı gelince düşünürsün diyorum kendime. ışıkmış, ampülmüş boşver diye uyarıyorum içimdeki elektrik tesisatçısını. boşver sen onu, şimdiye dön; her şey sırayla. sırası gelsin, bulursun sen içgüdülerin yardımıyla yapacağın şeyi diyorum. bu cümleyle kendime laf çarpıyorum. "hani inanmıyordun ya bilime, dönmüştün metafiziğe hani?" demek istiyorum aslında. salaksın kızım sen, salaksın diyorum. ama sonra perdeyi aralıyorum ve kolilenmiş hislerimi görüyorum. paketlerden birinde umut da var, evet. o an anlıyorum ki insan umut edecek pek bir şey bulamayınca belki'lere saldırıyor. çünkü gerçekler nşa'da hep aynı sonuçları veriyor, bense bilinmeyeni bekliyorum. kötünün iyisi bir durum işte.



yönetmenden uyarı alıyorum sonra. "yeter artık, mahzenlerde fazla kaldın" diyor bana. "peki, siz bilirsiniz, çıkayım o zaman" diye yanıtlıyorum onu. itiraz edecek gücüm yok. o denli enerji fakiriyim. kayıtsızlık denizinde boğulsam çıkmak için uğraşmam sanki. hah, işte bilemediğim bir şey daha! emin olmak nasıl bir histi acaba?

16 Kasım 2008 Pazar

bazı şeyler insanın yüzünde yazıyormuş anlaşılan


geçen akşam dolmuş duraklarına b. ile beraber yürüdük. hava buz gibiydi ve donduk. dolmuşa bindik ve muhabbete koyulduk. o sırada arkamızdan bir kız bana "acaba ıslak mendiliniz var mıydı?" dedi. (burda kızın soruyu b.'ye değil de direk bana yönelttiğine dikkatinizi çekerim) b. ordan hemen atıldı: "tam adamına sordunuz!" hemen çıkardım verdim kıza ıslak mendili. sonra b.'yi bir gülme aldı ki yol boyu susturamadım. önce o sordu bana: "bak mesela, niye bana sormadı da sana sordu? ha, bir düşün istersen" falan dedi. düşündüm, gerçekten niye bana sordu? yanında aynı anda hem normal mendil, hem ıslak mendil, hem de bilimum hijyenik kolonyalı mendiller taşıyan bir tipim mi vardı acaba?

aslında benim ömrüm millete hep mendil yetiştirmekle geçti. lisede her gün herkes benden mendil isterdi. aradan yıllar -dikkat çekerim, yıllar!-geçtikten sonra millete kızmaya başladım. artık yanıma mendil için gelenlere bağırıyordum. belli bir zamandan sonra bu davranışım ben hariç herkesi korkutmaya başladı. adeta iki farklı karaktere sahiptim. ikincisi sadece "mendil" mevzubahis olduğunda ortaya çıkıyordu. şimdi düşünüyorum da kıytırık bir mendil üzerinden kendimi tanımlamışım resmen! yuh bana!

bu olayın üstüne bu konuyla ilintili iki şey daha yaşadım. bunlar birer işaret mi? aman yarabbi!


birinci olay:
ertesi gün amfide bana yer tutmasını söylediğim arkadaşım m.' nin yanına oturduğumda sıranın üzerine ceplerimi boşaltmaya başladım. (montun cebi çuval gibi neyseki) cebimden antibakteriyel ıslak mendil çıktı. m. hemen atıldı ve antibakteriyel yazısını gözüne yaklaştırarak defalarca okudu. bana gösterdi, tekrar güldü, tekrar gösterdi. sinirle kaptım elinden paketi, attım çantama.


ikinci olay:
hani bahsettiğim ilkokul arkadaşım vardı ya (kader bizi tekrar buluşturmuştu hani) onunla karşılaştık yine. tam konuşuyorduk, çantasının ön gözünü açtı telefonunu çıkartmak için. o sırada gözüme bir şey ilişti. o da nesi?! ıslak mendil! (hatta buraya milyonlarca ünlem koymak istiyorum) hemen dedim ki: "aa sen de hala mendil taşıyorsun!" o da bana dedi ki: "ayıpsın! tabii ki hala taşıyorum!" işte birbirimize böyle bol ünlemli cümleler kurduk. hatta iki dakikada lisedeyken milletin ondan da mendil otlandığını öğrendim. gerçi o benden daha akıllıymış ve durumun ayırdına daha erken varmış ama olsun. artık birbirimizi bulmuştuk. resmen, ortak noktaları çıkan komik kadınlar gibi birbirimize "aa bende!" gibisinden sözler ettik.

işte o beni hala anlıyordu.

insanlar nasıl değişmez onca yıl? ya da uzak mesafelerde olsalar bile nasıl olur da aynı yöne evrilirler, hem de hiç ama hiç görüşmedikleri halde? ilginç.

neyse. hepsini geçtim. benden artık kimse mendil istemiyor. henüz beni tanımadıkları için heralde. kendimi saklayabildiğim kadar saklayacağım. gerçi nasıl olacaksa? yüzümden anlayıp beni gene buluyorlar.