-call me by your name'in kitabını okuyup bitirdikten sonra bu konuya dair tekrar bir şeyler demek istedim.
yazarak bitmedi, aklıma geldikçe düşünerek tüketemedim, bir döngünün içine girdiğimi fark ettim ve bunu inkar edecek değilim. bu halin biraz da hoşuma gittiğini itiraf etmeliyim. bir müzik grubunun hayranı olup da posterini odasının duvarına asan bir ergenin hissiyatına sahibim. böyle bir hayranlık seviyesine en son ne için ya da kim için geldim hiç hatırlamıyorum. fakat şimdi buradayım.
-bence call me by your name'i üç farklı şekilde değerlendiren bir master tezi yazılabilir. eminim birilerinin aklına gelmiştir. romanın yazarı andré aciman, romanı senaryoya dönüştüren james ivory ve filmin yönetmeni luca guadagnino'nun bakış açılarını karşılaştıran bir tezi ben büyük bir zevkle okurdum. zaten malzeme alabildiğine geniş. belki de bu yüzden bir tez olmaz, bilemiyorum. yani zaten her şey tarafların ağzından bizzat dillendirilmiş.
(hayatımın bu aşamasında her şeyi bir tez olarak görüyorum. vizyonum daraldı.)
-film hiç çekilmemiş olsaydı romanı yine böyle beğenir miydim, emin değilim. yani romandan ve andré aciman'dan film vesilesiyle haberdar olmuş biri olarak, esere sempatiyle yaklaştığımı itiraf ediyorum. roman oldukça iyi kurgulanmış ve son derece akıcı. bana estetik hisler verdiği kadar zanaate dair şeyler de düşündürdü. bu konuda daha yetkin ve bilgili okurlar benim yapacağımdan daha iyi benzetmeler yapabilir ancak ben de aklıma geleni eklemek istiyorum. andré aciman'in bana verdiği işçilik hissini orhan pamuk'un işçiliğine benzettim. buna ek olarak, kendisini araştırdığımda karşıma çıkan figür; edebiyata akademik yaklaşan, üniversitede hoca, üç-dört anadilli (tıpkı filmdeki aile gibi) bir figürdü ve kendisini elitist olarak tanımlıyordu. hatta ben kendisinin röportajlarını okuduktan sonra aciman'ın elio karakteri'nin babası olan profesöre ne kadar benzediğini düşündüm. meğersem gençliğindeki ilgi alanlarını, edebiyata düşkünlüğünü ve bir başına sanat kitapları okuyarak geçirdiği çağlarını elio ile özdeşleştirdiğini kendisi söylemiş. hatta bu noktada oldukça net bir şekilde elio ile oliver, başka bir sosyokültürel sınıftan gelseydi bu hikaye ile hiç ilgilenmeyeceğini belirtiyor. aristokrasi, burjuvazi, yüksek zümre, artık ne derseniz, aciman'ın ilgisini çeken bunlar. bir proust uzmanından başka türlüsünü beklemek şaşırtıcı olurdu sanırım. benim bununla bir sorunum yok [tam karşısında emile zola, orhan kemal (aklıma ilk gelenler) gibi yazarlar duruyor olsa gerek]. açıkçası ben de andre beyle birlikte aristokrasinin içine girmekten çok memnun kaldım. bunun dışında andré aciman'ın röportajlarını okuduğumda gördüğüm ilgi alanları (mesela çok dillilik), metinlerindeki temalar, sanattan-müzikten beslenen edebiyatı benim ilgimi çekti. her yazar bu hissi vermiyor fakat bence çok matematiksel bir tarzı var. en azından cmbyn'de edindiğim izlenim bu. yazmak için acı çeken bir tarz değil de; olaya son derece pragmatik yaklaşıp, bundan nasıl bir metin çıkar der gibi. diğer kitaplarını da okumak istiyorum ama orjinal dilde kitap almamız haziran itibariyle pahalanmış, bu da günün haberi olsun. artık ziyaretlerde bavulu kitapla dolduracağım ya da gelen dostlardan rica edeceğim.
-james ivory'nin romanı senaryolaştırma fikri, süreci ve yaşadıkları da ayrı bir hikaye. başta ilgimi çeken buydu ancak kendisinin hayat boyu hem partneri hem de işortağı olan ismail merchant ile ilişkisine dair yaptığı yorumlar, bu ilişkiye dair anlattıkları en az filmdeki elio-oliver ilişkisi kadar ilgi çekici ve ilham verici.
-james ivory'nin romanı senaryoya uyarlarken yaptığı sadeleştirme, bazı yerleri hiç katmaması, özellikle filmi kestiği nokta gibi detaylar bence filmin daha çok sevilmesine sebep olan dokunuşlar. örneğin, hep beraber gittikleri deniz kazısı ve gölden çıkan heykel sahnesi james ivory'nin eklediği noktalar. romanda böyle bir olay olmuyor. bir de james ivory ve andré aciman'ın birbirini daha çok tuttuğunu düşünüyorum. ikisinin de bazı noktalarda luca guadagnino'ya ufak tefek eleştirileri var. aslında andré aciman açıkça bir şey demiyor ama james ivory diyorsa doğrudur, diye ekliyor. söz konusu mesele de filmdeki cinselliğin yeterince açık bir şekilde gösterilmemesi. bense guadagnino'nun bu işi çok estetik ve ince bir şekilde yansıttığını düşünüyorum. yine de işin dedikodu kısmının zevkli olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.
-andre aciman, romanda yazarken en zorlandığı bölümün, elio ve oliver'ın kasabada, savaş anıtı çevresinde dolanırken aralarında geçen "to speak or to die" konseptli sohbetin olduğunu söylüyor. elio aslında hiçbir şey demezken her şeyi söylüyor, bunu yazmak benim için çok zordu ve çok uğraştım diyor. ayrıca bu sahnenin romanda da bir anıt içerdiğini görünce çok şaşırdım. yani tamamen farklı bir kasabadalar ama yine bir anıt var. gerçi italya'da her kasabada bir anıt varmış, yazar öyle diyor.
-filmin sonuna doğru babası ile elio arasında geçen diyaloğun bire bir kitaptan alıntılandığını görünce, romanın ne kadar güzel yazılmış bölümler barındırdığını düşündüm. yani tüm kitap aynı şekilde değil ancak birkaç bölüm var ki işçilik anlamında inanılmaz güzel. babanın monoloğu da bunlardan biri.
-tam bir fangirl olarak filmle ve romanla ilgili nette birçok yorum ve inceleme okudum. pek çok kişi, elio ile oliver'ın ilk kez birlikte olmalarından sonraki gün elio'nun oliver'a karşı neden garip davrandığına anlam veremiyor. ben bu "anlam verememe" haline şaşırıyorum. andré aciman bu ruh halini inanılmaz yakalamış. hem de belli bir yaşı geçtikten sonra geriye dönüp de bunu anımsaması ve yazabilmesi müthiş. yani insanlar neyini anlamıyor diye kızmak istiyorum. bu ruh halinin romanda daha detaylı işlendiğini kabul ediyorum ama filmdeki de oldukça tasvir edici bence. bazı şeyleri açıkça ifade etmek gerekmiyor ve insanın ruh halindeki tuhaf kara delikleri görmek beni hem onlardan uzaklaştırıyor hem de ortak bir nokta yakaladığım için kendimden daha az soğumama vesile oluyor. çeşitli sebeplerden kendimi sevemediğim oluyor, kendimden sıkılıyorum, hoşlanmıyorum ama tüm insanlar böyle diyorum. hepimiz böyleyiz.
-romanda en güzel kısımlardan biri olarak nitelendirdiğim yerlerden biri de elio ile oliver'ın üç günlük seyahatlerinin anlatıldığı kısım. romanda roma'da geçiyor. ama bu kısmı okuyunca luca guadagnino'yu andım ve kendisine şu yüzden hayran kaldım: o seyahatte rüya ile gerçek arasında geçen kısmı filmde kırmızı bir negatif görüntü ile yansıtmıştı. bence yazılı metindeki olayı bu şekilde ifade etmesi bir yönetmenin görsel dehasını anlatan bir nokta.
-aslında diyeceğim çok şey olabilir. yani şunları yazmadan önceki saatler böyle şevkli ve heyecanlı değildim. sonra ev arkadaşıma bitirdiğim romanı anlatmaya koyuldum, spoiler vererek detaylara girdim. sonra gözümden kalpler çıkmış olabilir, kendimi durdurabilmek için bunları yazmak istedim. aslında daha pek çok şey yazabilirim ama bu kadarı yeterli.