25 Ocak 2013 Cuma

tabiata övgü

mount eerie'nin clear moon albümünü ancak yeni dinleyebildim. kitaplarla, albümlerle ve filmlerle bir buluşma zamanın oluyor. kişisel tarihini ve güncel yaşantını, bir albümle/kitapla/filmle denk düşerebildiğin zaman  ancak o şeyi algılayabiliyorsun. en azından bende hep böyle oluyor. sevmeyip de kapattığım birçok albümü/filmi/kitabı, hayatın başka bir evresinde yeniden açıp, derin bağ kurarak sonuna getirdiğim çok olmuştur. mount eerie'nin clear moon albümü de benim için böyle oldu. ancak şimdi dinledim, anlamaya çalıştım. içinden geçtiğim döneme denk düşen bir albüm olduğunu düşündüm. meşgul kafamı dağıttı, hayatımda ne olursa olsun, yatağımda müzik dinleyerek uyumanın kendi kişisel alanım olduğunu bana hatırlattı. bu albümü sevdim mi bilemiyorum. sevdim diyemem ama tuhaf bir şekilde beni içine çekti. tabiata, yeşilliğe, kış mevsimine, kara, ormana yapılan bu güzelleme karşısında kayıtsız kalamadım. hayatımın en zor, en yıpratıcı döneminden geçmeme rağmen kayıtsız kalamadım. en baştan beri hayata asılacağıma söz vermeme rağmen direncimin kırıldığı günler oldu ama asla dış dünyayla ilişkimi kesmedim. biliyordum ki beni iyi eden dış dünya. arkadaşlarımı görmesem halim ne olurdu, bilmiyorum. bir ağacı gördüğümde güzelliğini halen takdir edebiliyorsam, berrak bir kış sabahında nefes alabildiğim için şanslı olduğumu düşünüyorsam, yapılan bir espriye gülebilme yetim halen varsa bütün bunlar hayata asılma isteğimden kaynaklanıyor. clear moon albümünün ilk şarkısı olan through the trees pt.2 şarkısı ise benim şu anda hissettiklerimi anlatıyor. tabiata, yaşamın özüne karşı son zamanlarda duyduğum en güzel şeyler. şarkının bir yerinde şöyle diyor: "bütün şarkılarım ormanın bir resmi değil/ sadece kendime hatırlatmak için/ kısaca yaşadığımı." bazen hayata küsmek istiyorum ama yapamıyorum. yapamıyorum çünkü hep beni  şaşırtacak bir şey çıkıyor. bir şey aklımı çeliyor, beni gülümsetiyor ve bunlara kapımı kapatamıyorum. şarkı "başka bir dünya yok ve hiç de olmadı" diyor. işte kafamdan hiç silmemem gereken bir şey. 

çağrışım denen şey böyle bir şey olsa gerek

clear moon'u dinlerken, bu derece melankolikken yine aynı yoğunlukta tabiata methiyeler düzen bir insan olarak aklıma pavese geliyor. bundan birkaç sene önce ay ve şenlik ateşleri'ni okuduğum zaman aklımdan geçenleri çağırıyorum. o kitap için de aynı şeyi düşünmüştüm. bir başyapıt değil ama çok güzel. okuduğum en iyi kitaplardan biri demem ama benim için güzel olmasının nedeni, son derece depresif olabilecekken tam tersi bir romana dönüşmesiydi. şu anda tam olarak ne anlatıyordu, konu neydi hatırlamıyorum ancak kırsal yaşama, pastoral dünyaya güzellemelerle doluydu. kendimce yaptığım bu çağrışımı, albüm kapağı ve kitap kapağını yan yana koyarak da destekliyorum. 

hayata dair hiçbir şeyden emin değilim. ben de değişiyorum, fikirlerim de. toplasan hayata dair en fazla on şeye dair kesin yargılarla konuşurum. bunlardan biri de tabiatın insanı iyi ettiğini düşünmem. ağaçlar, denizler, gökyüzü, çiçekler, hayvanlar vs. bunların insanı iyileştirici etkisi var. ne zamanki bunlar bir insanı sakinleştiremez olur, işte o zaman alarm çalmaya başlar. neyseki o vakte kadar through the trees pt.2 çalmasını tercih ediyorum.

to the wonder

haneke'nin amour'unu izlemeyi reddetmemin kişisel bir sebebi var. filmi tanıtıcı öyküyü okurken "hastalık döneminde karakterlerin sevgisi sınanıyor" gibi bir ifadeyi gördüğümde işte dedim, haneke bu filminde beni anlatmış. ne diyeyim, kimsenin sevgisi hastalıkla sınanmasın. fakat başka bir filmin trailer'ını sıkıldıkça açıp izliyorum. daha adı bile konmadığı zamandan beri terrence malick'in to the wonder'ını merak ediyordum ve trailer'ı yayınlandığında tam da beklediğim gibi bir şey olduğunu gördüm. venedik film festivalinde yuhalanmışmış, hiçbir şey anlatmıyormuş, aynı tree of life'ın devamıymış gibi eleştiriler okudum ancak ben seveceğimi biliyorum; çünkü tree of life'ı da sevmiştim. bazı filmleri seveceğimi ta izlemeden hissediyorum. duygusal patlama anımı hızlandıracak bir şey bekliyordum, aşağıdaki trailer bunu sağladı. şu geçtiğimiz bir ayda haftada birer kez izledim ve her defasında tam da 44. saniyede döner salıncağı gördüğüm anda gözlerimin dolmasına engel olamadım. müzik ile görüntü ne kadar güzel birleşmişti, o an ne kadar da güzeldi.

a.

anlatmaya neresinden başlayacağımı bilmediğim bir hikaye var ve içimi yiyip bitiriyor. günlük yaşantım şu son iki ayda öyle bir değişti ki bundan öncesi çok eskide kalmış gibi. her şey çok geride kalmış, ben her şeyin uzağında kalmışım gibi. kendimce defterlere yazdığım şeyler beni rahatlatmaya yetmiyor; çünkü deftere yazdığım her şeyde kendimi bir kenara atılmış hissediyorum. adeta tek başına bir adada yaşıyor gibi. bunları çevremdekilerle paylaştığımda zaaflarım hissettiklerimi anlatmama tam manasıyla izin vermiyor. bütün bunları düşündüğüm için kötü bir insan mıyım, kötü bir evlat mıyım ve bu yüzden sevdiklerim benden soğur mu gibi kaygılar bana hep engel oluyor. kendimden şüphe ediyorum. 

annemin hastalığının ağırlığını artık taşıyamıyorum ve bunu düşündüğüm için kendimi suçlu hissediyorum. zar zor sonunu getirdiğim bir okul döneminin ardından kendimi çok yıpranmış ve çok yorulmuş hissediyorum. hem okula hem hasta anneye aynı anda yetişmenin ne kadar zor olduğunu anlatmam mümkün değil. hastaneden çıkıp direk sınava gittiğim gün, hastaneden eve dönüp yapmaya uğraştığım ödevler, sabahın köründe kalkıp okula gitmeden anneme yaptığım öğle yemekleri vs. bütün bunlar sadece küçük ayrıntılar. bir süre geceleri rüyamda mezun olamadığımı gördüm. nedeni de ödevler yetişmiyormuş, derslere gidemiyormuşum, sorumluluklarımı yerine getiremiyormuşum. hastanede kalıp de okula gidemediğim birkaç günde, ortada dolaşan tıp öğrencilerini gördükçe içim gitti. ben niye okuluma gidemiyorum dedim. günlerce hastane havasını, o bunaltıcı sıcağı, hastalık kokusunu soluduktan sonra ilk dersime gittiğimde dünyanın en mutlu insanıydım. olmak istediğim yer burası diye düşündüm. kantinde sohbet eden arkadaşlarımı gördüğümde bir daha ne annemin yanına ne de eve dönmek istedim. inançlı biri değilim ama böyle zamanlarda içimde bir ürperti oluyor. tanrı var mı yok mu bilmiyorum ama eğer varsa beni affetsin. annemin ameliyatı sonrası yaşadıklarımdan, hasta bakımından, yemek yapmaktan, çamaşır-bulaşık yıkamaktan sıkıldığım için kötü bir evlatsam annem de beni affetsin. hayatımın bu zamanına kadar hiç "ah bir babam olsaydı" dememiştim. hayatımda ilk defa bunu kalpten istedim. bir babam olsaydı ve bütün bunlara tek başıma koşmak zorunda kalmasaydım dedim. ya da bir kardeşim olsaydı, yükü paylaşsaydık (yük dediğim için yine kötü biri miyim?). ilk defa aile denen şeyin önemini fark ettim. bunu malesef ancak bu yaşımda anlayabildim. ama benim suçum değil; bana göstermemişler, ben ne yapayım. kurulmayan aile bağlarının sonucunun yalnız kalmak olduğunu onyüzbinmilyonuncu kez tecrübe ettikten sonra hayattaki en büyük korkumun yalnız kalmak olduğunu gördüm. 
.................................
hayatımda en korktuğum şeylerden biri anneme benzemek ve yaşım ilerledikçe bu korkuyu ensemde bir ürperti olarak hissediyorum. ben gerçekten anneme benzemek istemiyorum. onun kadar karamsar biri olmak, hayattan kopmak istemiyorum. bütün bir ömrün boyunca hep ölümü çağırırsan, onun bir şekilde gelip seni bulduğunu gözlerimle görüyorum. bu bir çocuğa yapılacak en büyük kötülük. insanın annesini hep bu şekilde hatırlaması ne büyük üzüntü. ben onun gibi değilim, olmayacağım da. kırk yaşımda da elli yaşımda da hep hayata bağlı olmak için emek edeceğim. hep ölümü isteyen bir annenin, kendi çocuğunun zihninde yarattığı algısını anlatmam mümkün değil. ben de hayattan vazgeçen biri olabilirdim ama asla değilim. gördüğümün tam tersini yapıyorum. anneme benzememek için uğraşıyorum. böyle şeyleri düşündüğümde aklıma hep başka annelerin çocukları geliyor. ne bileyim, mesela ben daha ilk tanıdığım andan itibaren sylvia plath'den ziyade onun çocuklarını düşündüm. dünyanın en büyük haksızlıklarından biri. ya da the hours'da mrs.brown ve oğlunun hikayesi. ya da ne bileyim, ben yavuz çetin'i değil de oğlunu düşünürüm mesela. bu insanların çocuklarında yarattıkları travmanın boyutundan ötürü kendilerine sempati duyamıyorum (objektif olamadığım için kimse beni suçlayamaz). sonra çocukları onları tanımadığı için aslında belki de iyi olmuştur diyorum. bir ömür böyle insanlarla yaşamanın ne kadar kötü olduğunu ne de olsa ben biliyorum. 
.................................
gördüklerimden, yaşadıklarımdan sonra ebeveyn olmaya dair kafamda vardığım bazı yargılar var. en azından stabil bir ruh hali, orta karar bir kendinden memnun olma hali, mutlu olabilme yetisi (bu cidden herkeste yok) gerekiyor. bir çocuğunuz varsa, lütfen mutlu bir insan olmaya çalışın. belli bir yaşa kadar mutsuz bir ruh haliyle gelmişseniz ve genel durum da buysa, dünyanın sizin çocuğunuza ihtiyacı yok, gerçekten. illa her şeyi yapmak zorunda değilsiniz. 
..................

kendimi bildim bileli taşıdığım bir anne gerçeği var. pazar günü perihan mağden'in hürriyet'e verdiği röportajı okudum. röportajın şu kısımları iki-üç gün boyunca aklımdan hiç gitmedi. 

Kitaplarınızda asıl tema anne çocuk ilişkisi. Sizin annenizle ilişkiniz nasıldı? 
 - Hayatımın en önemli ilişkisiydi. Çok ağır yaşadım. Hem çok mutlu hem çok mutsuz... Tek çocuktum. Annem babamdam 10 yaşımdayken ayrıldı. Biz baş başa kaldık. Annemle çok baskın bir ilişkimiz vardı. Aramızdaki bu ilişkiden kızım doğunca kurtuldum. Çünkü kızıma yöneldi. Beni rahat bıraktı. 

Ne yapıyordu, sert miydi? 
 - Şuursuzdu. Beni sevgilisi, kocası, kardeşi yani her şeyi yerine koydu. Bir dünyanın en iyi annesi, bir en kötü annesi olurdu. Hırçınlaşıyorsun. 

...................

bir insanın her şeyi olmak çok büyük bir sorumluluk. babasız çocuk büyüten anneler, fedakarlık yapanın hep kendileri olduğunu düşünüyor ama ilişki asla tek taraflı yürümüyor. bunun üstüne bir de tek çocuk olduğunda işler hastalıklı bir hal alıyor. ben kendimi çalışan, çocuklu bir kadın gibi hissediyorum. anne bu, bakılmaz mı? ama insan annesini seçemiyor. eski güzel, sağlıklı günleri düşünüyorum. gece antrenin yanan ışığı odama süzülürken, annemin elinde bir bardak suyla yatağımın başucuna geldiği günleri zihnimin en derinlerinde saklıyorum.

7 Aralık 2012 Cuma

loser olacakken cool olmak

hayatımdaki bazı insanlar benim daha iyi bir insan olmamı sağlıyorlar. sanki kendimin daha iyi bir versiyonu oluyorum, bir nevi kendimin upgrade edilmiş haline dönüşüyorum. hiç bilmediğim bir yönümü görmemi sağlıyorlar ya da herhangi bir şeyi yapabileceğimi bilmezken, bana yapabileceğimi gösteriyorlar. insanın hayatında böyle kişilerin nadir olduğunu düşünüyorum. 

bu konu üzerine daha önce bu denli kafa yormamıştım. son iki üç senede akıl sağlığını koruyabilen bir insan olmuşsam, bunda iki arkadaşımın payı çok büyük. bir sürü inişli çıkışlı dönemden geçip, okul bırakma raddesine gelip, her şeye sıfırdan başladıktan sonra buralara kadar gelmemde bana destek olan p. ve i.'yi tanımasam, şimdiye çoktan kafayı yemiştim. böyle deyince kulağa abartı gibi gelebilir ama kelimenin tam manasıyla kafayı yemiştim. yataktan çıkmadığım, hiçbir şey yemediğim, ardı ardına kilo kaybettiğim, sınava girip boş kağıt verip çıktığım dönemlerden geçtim. ne zamanki p. ve i. ile tanıştım, işte o zaman  okuduğum şeyi de sevmeye başladım. akademik ortamlarda uzun bir süre loser olarak gezindikten sonra onları bulmamla başka bir döneme girdim. daha iyi bir öğrenciye, okuduğu şeyi seven ve gerçekten öğrenmek isteyen, işini iyi yapmak için çabalayan birine dönüştüm. bunda bu iki kişinin katkısı büyük oldu. okulun ilk iki yılında üçümüz de birbirimizden habersiz dolandıktan sonra bir şekilde yollarımız kesişti. istediğim hocadan istediğim dersi alamayıp da mecburen başka bir hocanın sınıfına düştüğümde ilk ders bir kızın yanına oturdum, sonra da o kız benim bütün üniversite hayatımın özeti haline geldi. hatta resmen çıkageldi. bir gün, bir şekilde çıkageldi, hayatıma girdi. kantinin bir köşesinde lale müldür okuduğunu görünce gidip masasına oturdum. böyle şeyler yapmam ama başladım, "sen de x hocanın dersini alıyorsun değil mi?" falan diye. ondan sonrası bir sürü bir sürü şey. sonra i. geldi ve ardı ardına gülmeler başladı. dıştan bakıldığınca çok normal görünen bir insan nasıl bu kadar ilginç bir kafaya sahip olabilir, şaştım. geçen gün bize yine her zamanki gibi bir tespitinden bahsetti: "anlamadığım şey, 2012'nin son aylarını yaşıyoruz. her şey gelişiyor ediyor. bilgisayarlarımız masanın üstündeyken küçülüp küçülüp cebimize girdi. uzay çağını yaşayacağız ama hala gücü beygirle ölçüyoruz, onunla kıyaslıyoruz ya ilginç geliyor. hp grafikleri okuyoruz, mesala bizim pompamız 7.5 beygir gücünde çıkıyor. inanamıyorum ya hala beygir! beygir neymiş yae? bence bilmem kaç uzay mekiği gücünde falan demeliyiz." diye bir tespitte bulundu. ben kendisinin bütün tespitlerini bir word belgesinde topluyorum. belli bir süre sonra abstract, results, discussion ve conclusion ekleyip, pdf formatında kendim için basacağım. neyse, demek istediğim kendisinin beni hep güldürdüğü, vay anasını dedirttiği. kendi aramızda birkaç kere konuştuk, aslında üçümüz de bunalımlara girip çıkan insanlarız ama bir araya geldiğimizde çok eğleniyoruz. çok az insanla onlarla güldüğüm kadar gülüyorum. bir başımayken depresif eğilimler gösterebiliyorum ama onlarlayken eğlenceli birine dönüşüyorum. yani onlar öyle diyor. ama aslında ben hiç eğlenceli biri değilim, bunun farkındayım. onlar da kendilerinin sıkıcı olduğunu iddia ediyorlar, üç tane eksiden nasıl artı oluyor bilemiyorum ama oluyor işte. hayatımda kendimi hiç onlarlayken hissettiğim kadar cool hissettiğim olmamıştı. cidden çok saçma fikirler üretiyoruz ama hepsinin aynı zamanda çok da cool olduğunu düşünüyorum. 

onları tanımasam da elbet  bir şekilde hayatıma devam ederdim. ama yaptığım şeyden bu kadar zevk alır mıydım, bilmiyorum. yaş aldıkça daha az kimseyle bağ kurabildiğimi düşününce, benim için iki dost üniversite için çok bile. yani onlarca yüzlerce insan içinde benim gibi resim yapmayı seven bir insanla karşılaşmam cidden şans. beni yemeğe çağırmak için bana resim yapan bir arkadaşım var, ben daha ne isteyim? böyle bir kafayı nasıl sevmeyim? bir de özenmiş bezenmiş renkli kalemlerle falan çizmiş. bulutların arkasına saklanan güneş bile çizmiş, düşün artık.

vedot milor style : cartlak kebabı denen şeyi yeni keşfettik. ağzına sakatat koymayan bir insan olarak hayatımda ikinci ya da üçüncü kere ciğer yedim. sevdim.

1 Aralık 2012 Cumartesi

#18

bir türk yazarının tuğladan hallice meşhur kitabını okuduğumda liseye gidiyordum. o zaman o kitabı okuyunca insanın kendi boynuna ipi geçireceğini düşünen bir hocam vardı. kitabı bitirince allahallah ya, ben okudum ama hiç de ölesim gelmedi diye düşünmüştüm. şimdi olsa o kadar kısa sürede o kitabı hayatta bitiremem ama maalesef ki kişisel zayıflıklarımızdan biri olan ego tatmini dediğimiz şeyi, "ben vakti zamanında o kitabı okudum" diyerek yapabilirim. geçenlerde nedense aklıma bu kitap geldi. o zaman değil ama şimdi okusam belki önümde uzanan yıllar için umutsuzluğa düşer ve bunalıma girebilirdim. o yüzden iyi ki henüz hiçbir şeyden haberim yokken okumuşum. 

kendime çokça soruyorum, bu gittiğim yol istediğim yol mu diye. istediğim mi bilmiyorum ama en iyi bildiğim yol bu olduğu için devam ediyorum. iyi kötü bir şekilde emek verdim diyerek devam etmek kolayıma geliyor.  bu bahsettiğim yazarla aynı eğitim disiplininden geçmiş biri olarak, hayata karşı takındığı gerçekçi ve karamsar tavrı anlayabildiğimi düşünüyorum. belki de yine bir ego tatmini sağlayarak, kendimle yazar arasında ortak bir nokta yakalamaya çalışıyorum. rasyonaliteye, denklemlere, input-output ilişkisine gömüldükçe aslında ne kadar yalnız olduğumuzu fark ediyorum. rasyonaliteyle törpülenen zihnimde; almadan vermek, karşılıksız sevmek, bir ömür beklemek gibi kavramlar anlamsızlaşıyor. kendimi değerli hissetmediğim arkadaşlık ilişkilerinden uzaklaşıyor, olmayacağını bildiğim bir şeyin peşinden gitmiyorum. 

p. ile ideallerimiz ve yapacaklarımızın çok da örtüşmediği hayatlarımız üzerine konuşurken, aslında istediğimiz şeylerin son derece basit şeyler olduğunu fark ettik. ne zenginlik ne de itibar umrumuzdaydı. zaten elini sallasan mühendise denk geldiğin bir ülkede böyle şeylerin gerçekten hiçbir önemi yoktu. meslek hayatının beşinci yılında işinden istifa edip dünyayı gezen bir adamın hikayesini bizzat arkadaşından dinledikten sonra, gelecekte olmak istediğim insanı buldum. yazar gibi ölüm üstüne yazabilirdim ama henüz hayallerimden vazgeçmiş değilim. zaten tek bir hayalim var, başka bir şey de umrumda değil. para da bunun için lazım.

18 Kasım 2012 Pazar

#17

heather woods broderick'in  from the ground albümünü dinledikçe, kendi kişisel tarihimi dinlediğim müzikleri yan yana koyarak oluşturabileceğimi düşünüyorum. milyon tane farklı şey dinlesem de kendimi dönüp dolaşıp bir tanecik enstrümanıyla bir başına şarkılar söyleyen müzisyenlerin yanında buluyorum. artık pek az kimseyle pek az müziği paylaşıyorum. ergenlik heyecanıyla dinlediğim her şeyi koşup hemen arkadaşlarımla paylaşmak isterken, yaşım ilerledikçe bütün şarkıları kendime saklıyorum. eskiden bir albümün üstüne dakikalarca konuşabilirken, şimdi artık böyle şeyler içimden gelmiyor. bunun asla "sevdiğim şey bana kalsın" bencilliğiyle alakası yok. şunu fark ettim ki, sevdiğim müziklerden bahsetmek aslında çokça kendimden bahsetmek demekmiş. artık bunu istemiyorum. içimi açtığım sayılı insan, ömrümün sonuna dek bana yetermiş gibi geliyor. düşünüyorum, ömrümün sonuna kadar görüşmeyi sürdüreceğim insan sayısı o kadar az ki. duygu durumum sabitlendikçe gerçekliğin önündeki sis perdesi kalkıyor ve iki derece miyop gözlerime rağmen uzağı çok net seçiyorum. 

heather woods brodercik'i bir süredir geceleri dinliyorum, uyurken kulağımda unutuyor ve sabah kalktığımda kaldığım yerden dinlemeye devam ediyorum. beni öyle sakinleştiriyor ki güç aldığım şey gördüklerim karşısında sisteme duyduğum öfke değil, her şeyin hallolabileceğine dair duyduğum inanç oluyor. bir şekilde hep aynı isimlerin çevresinde döndüğümü görüyorum. en önce hangisini dinlemiştim de oradan diğerlerine geçmiştim hatırlamıyorum. şu arkadaş ortamı ne ilginç bir ortam; olafur arnalds, peter broderick, nils frahm, sharon van etten, efterklang ve heather broderick bir şekilde kendimi sevmemi ve kendimi kabul etmemi sağlıyorlar. bu toplulukta heather broderick'in solo müziğini daha önce hiç dinlememiştim. dinleyince hepsini birbirine bağlayan o şeyi bir kez daha gördüm.

#16

son zamanlarda kendimi/yaptıklarımı sorgulamadığımda dengeli ve tutarlı bir ruh haline sahip olabildiğimi gördüm. nihai amaç bu mu bilmiyorum fakat kendimi bir şeyi başarmış gibi hissediyorum. sanki kendime söz geçirebiliyor, roller-coaster ruh haline bürünmeden hayatımı devam ettirebiliyorum. karşıma çıkan güzel şeylerin kıymetini bilmeye çalışıyor, fazlasını aramıyorum. ne zaman ki kafama bir soru işareti takılır gibi oluyor, hemen o konudan, o ortamdan uzaklaşıyorum. üstelik bunun kaçmak olduğunu düşünmüyorum. sadece beni huzursuz edeceğini düşündüğüm şeylere hiç bulaşmadan kendi yoluma gidiyorum. dışarıdan bakıldığında bu tavrım garanticilik gibi görülebilir ancak öyle değil. hayatımda garanticilikten bu denli uzak olduğum bir dönem daha olmamıştı. kaybedeceğim şeyleri umursamayarak, çok yeni-hiçbir bilgimin olmadığı alanlara atlayabilecek denli garanticilikten uzağım. ilk defa bu denli başka insanların düşüncelerini umursamıyor ve sadece kendime bakıyorum. ne birileriyle yarışıyor ne de kendimi başkalarına bakarak konumlandırıyorum. büyük riskler alabileceğimi hissediyorum.

15 Kasım 2012 Perşembe

#15

okuldan-eve, evden-okula geçen hayatım, sabah 8:40'ta ilk derse girmemle başlıyor, ardından gece 12'de eve gelmemle noktalanıyor. böyle deyince uzay mekiği yaptığımızı sanan arkadaşlarım var ama maalesef ay'a gitmiyoruz, sadece bitirme projesi yapıyoruz. güzel fikirlerimiz var ama keşke ali ağaoğlu bize de baksa. neyse, cebimizde bir milyon dolarımız olmadığına göre yaptığımız her şey teoride kalmaya devam edecek. kısmet. 

bütün bu koşturma içerisinde kendimden bu kadar nefret ettiğim bir dönem daha olmadığını görüyorum. bütün gün bilgisayar başında oturuyor, sürekli kahve tüketiyor ve düzensiz besleniyorum. son iki ayda yaptığım maksimum hareketin, dördüncü kattaki evime inip-çıkmak olmasından ötürü de kilo alıyorum ve bu da beni mutsuz ediyor. deadline'larla geçen günlerimde bir durup hayattan ne istiyorum diye düşünmeye vaktim olmuyor. her şeyi erteledikçe erteliyorum. seneye bu zamanlar ne yapmak istediğime henüz karar vermiş değilim. önümde milyon tane yol var ama benim istediğim hangisi, bir fikrim yok. şu da geçsin, bu da geçsin derken okulların başvuru tarihlerini kaçırmaktan korkuyorum. ayrıca tek derdim bu da değil, burnu büyük akademisyenlerin vermedikleri referanslarıyla önümü kestiklerini de düşünüyorum. kitap bile okuyamadığım bir hayat istemiyorum ancak kitap bile okuyamadığım hayatımda emeğimin karşılığını alamama kaygısı beni korkutuyor. travmatik öğrencilik hayatım bana boyun, bel ve sırt ağrısından, bozuk gözden ve gastritten başka bir şey vermedi. 

13 Kasım 2012 Salı

uzun öğleden sonraları


küçüklüğümün yaz mevsimlerindeki uzun öğleden sonralarını hatırlıyorum. kanepeye uzanıp, rüzgardan havalanan beyaz tül perdeleri izlediğimi hatırlıyorum. demek o kadar bol zamanım varmış ki perdeleri izliyormuşum. bir daha hiç o kadar çok zamana sahip olmadığımı düşünüyorum. şu anda her şeyi dar zamanlara sıkıştırmışken, bir vakitler karıncaların yürüyüşünü, çaydanlığın dumanını, çamaşır makinesinde dönen çamaşırları izlediğim anları gözümün önüne getiriyorum. şimdi böyle şeyleri izlediğimde akıp giden hayatın dışında kalıyormuşum gibi geliyor. halbuki kalsam ne olacak? büyüdükçe, o uzun yaz öğleden sonralarını kaybettiğimi biliyorum. hayat koşturmacası içinde neler elimizden uçup gitti diye düşünüyorum. kafamdan bunlar geçerken hiç üzülmüyorum, aksine bütün bunları gerçekçilikle kabulleniyor ve hatta hayatı kucaklamak istiyorum. bütün bir öğleden sonranın olabilecek en yavaş şekilde geçtiği o günlere tekrar sahip olabilsem, yine kanepeye uzanır perdeleri izlerdim, pişman değilim. şimdilerde bir şeyleri uzun uzadıya izlemeye kalksam "aklım bir karış havada" ya da "kafam başka yerde" olmakla suçlanırım. oysaki bazı müzikler var ki ne zaman dinlesem kafam hep başka yerde, aklım hep bir karış havada. a dancing beggar sayesinde aklım hep uzun yaz öğleden sonralarında. sanki sonsuz vaktim varmış gibi, yapılması gereken şeyleri belli olmayan bir tarihe ertelemişim gibi. ne güzel ki internetin bana sunduğu en önemli şeylerden biri, harika müzikler keşfetmek, başka kulaklar vasıtasıyla güzel müziklere ortak olmak. a dancing beggar'dan haberdar olduğumdan beri başka bir şeyi düşler oldum. sadece bana ait, gerçekçi ama aynı zamanda bu tarz müziklerin hepsinde olduğu gibi polaroid resimlerle ifade edilen bir görüntü bu. polaroid resmi hüzünlü mizacımıza bir gönderme olarak değil, daha çok hayallerimize bir gönderme olarak algılıyorum. 

hiçbir zaman 1979'un klibindeki gençler gibi olmadım, onun yerine a dancing beggar'ın müziğindeki genç gibi oldum. kendi odasında müzik yapan birini dinlemeyi birçok virtüözü dinlemeye yeğledim. bu şarkıyı yüzbinmilyon kere dinledim, hiçbirinde de sarı güneş ışığından baskın bir şey görmedim. şarkıların adlarını tek tek düşündüm, ne de güzellerdi.

5 Kasım 2012 Pazartesi

kafamdaki hawaii

flipper, balık dilinle kafamı karıştırmışsın. biz türkçe'de ona "yalnızlık çekmemek" deriz.

bu gece soğukta otobüs beklerken, yanımdaki iki arkadaşıma bir hayalimden bahsettim. şimdi bir otobüs gelse diye başlayan cümlemi, "gelse ve üçümüzü de tek tek evimizin kapısına kadar bıraksa" diye tamamlayan arkadaşıma; hayır, onu demeyecektim dedim. bir otobüs gelse ve biz o otobüse bindiğimizde kafamızın içindeki yere gitsek dedim. mesela bizi alsa ve hawaii'ye götürse. bunun üstüne "işte bunu beklemiyorduk" diyen arkadaşlarıma hayalimi anlatmaya başladım. birden sıcak bir yere insek, boynumuza çiçek kolyeler taksak, hawaii etekli ve gömlekli insanlar çevremizde dolaşsa ve ananas yesek. bunları daha önce hiç düşünmemiştim, zaten hayalimde sıcak yerlere gitmek hiçbir zaman olmadı. ama nedense o an içimden bunlar geçti. hayali bir otobüsle, kafamın içindeki yere gitmek, sonra da bir süre dönmemek. bazen içinde koştuğum hayatın benim amaçlarıma hizmet etmediğini düşünüyorum ve böyle zamanlarda tek sığınağım, beynimin içi oluyor. iyi ki beynimiz en hızlı bilgisayardan daha hızlı çalışıyor, yoksa cidden günler çok sıkıcı olurdu diyorum. ne zaman içim daralsa, kendi hawaiime kaçabilme özgürlüğümün olması çoğu zaman bana devam etme gücü veriyor. beynimin içinde sakladığım bazı güzel anlar var ve her istediğimde onlara dönebiliyorum. bir gece soğukta otobüs beklerken, sevdiğim iki insanın kahkahaları kulaklarımda çınladığında ertesi sabah için yataktan kalkma gücü buluyorum. kafamda kurduğum absürd hikayeleri onlara anlatıyorum ve bulduğum her resmin üzerine eklemeler yapıyorum. yorucu geçen günlerin ardından, eve dönerken otobüste dinlediğim şarkılar bana yaşama şevki veriyor. adeta bir organım da mp3çalar'ın kulaklığı. on beş yaşımda da böyleydi, bu yaşımda da böyle. bazı şeyler hiç değişmiyor; yolda giderken mi müzik dinliyorum, yoksa müzik dinlemek için mi yolları kendime bahane ediyorum, hala anlayabilmiş değilim.