19 Aralık 2011 Pazartesi

üç küçük oğlan çocuğu




üçü de uzaktan akrabaymış.

the 400 blows / kes / a kid with a bike

18 Aralık 2011 Pazar

ophelia vs. melancholia


1850'lerde yapılan bir tablonun, bugün çekilen bir film karesine ilham olması etkileyici. o tablonun da hamlet'in ophelia'sından ilham alınarak yapılması daha da ilginç. shakespeare->everett millais-> lars von trier.

"hayvanım her şeye benim için ve herkes için katlandı."


bill callahan'ın altı şarkılık apocalypse albümü tam olarak ne zaman çıktı -ya da internete düştü- hatırlamıyorum ancak haziran ayında hep bu albümü dinlediğimi biliyorum. o zaman izmir'e yaptığım yolculuk sırasında bu albümü dinlemiş, bitki örtüsünün değişimini izlerken bill callahan'ın yolculuğuma ne denli uygun düştüğünü düşünmüştüm. albümün bütünü çok güzeldi ancak ben drover şarkısına biraz daha fazla takıldım. albüm bu şarkıyla görkemli bir şekilde açılıyor. apocalypse albümünün ne anlattığını, derdinin ne olduğunu anlamak için bunu dinlemek yeterli. "bu acı ve hüsran benim değil" diyor drover'da, bu lafı modern insan söylüyor.

Bill Callahan - Drover by marginalissimus

drover demek küçükbaş-büyükbaş hayvan ticareti yapan insan demekmiş. türkçe'de celep deniyormuş ve ben bunu yeni öğrendim. bill callahan'in hayvan ticareti yapan bir adamı anlattığı bu şarkısı benim kafamı bir hayli meşgul etti. altı aydır belli aralıklarla albümü dinledim ve her seferinde de şarkıyla ilgili bir sürü şey söylemek istedim. beş dakikalık bir şarkı bana beş yüz sayfalık bir roman okumuşum hissi yaşattı. belki saatlerce bu şarkı hakkında konuşmak istedim ama biriyle değil. benim kafamda ayrı bir yere denk düştü, içinde bulunduğumuz döneme dair hissettiklerimle örtüştü. 2000'lerin başında blur'un out of time şarkısı hakkında böyle düşünmüştüm. ardından pj harvey'in on battleship hill şarkısının da 2000'lerin ikinci on yıllık dönemindeki havayı yansıttığını düşündüm. sanırım şimdi bir de bu şarkı var aynı yere koyduğum. büyük laflar etme kaygısı gütmeden hayata dair büyük laflar eden drover.

"gerçek insanlar gittiler/ ama bir gün daha iyi bir dünya bulacağım/ kendimi ve rüyalarımı terk edeceğim/ sadece hayvanım ve rezonatörüm." diye başlıyor şarkı. etinden, sütünden yararlandığı hayvanını yüceltiyor ve onu önemsiyor. hintlilerin inekleri kutsallaştırması gibi bir nevi. ineği, keçiyi, sığırı mübarek olarak nitelendirmeyip de ne yapacağız? bu hayvanlar olmadan, ağaçlar olmadan insanoğlunun hayatını sürdürmesi mümkün değil. insan efendi değil sadece olayın bir parçası. bir sığırın dünya için önemi neyse insanın da o. ne daha az ne daha fazla.

ardından "kendimi ilkel düşüncelerle avuttum/ saatimi şehrin saatine ters kurdum" diye devam ediyor. insanın ilkel düşüncelere dönmesi kimi zaman o kadar da kötü değil. her şeye basit bakmak bazen ana resmi görmek açısından önemli. beş-on tane daha benzin kuyusu açılıyor çünkü benzin yetmiyor. ne de olsa henüz keşfedilmemiş ama varlığı tahmin edilen rezervler var. mis gibi, el değmemiş. herkesin arabası var ve bu beni sinir ediyor. kimi zaman trafikte bir otobüsün içinde sıkışıp kaldığımda bütün arabaları elimle hallaç pamuğu gibi attığımı hayal ediyorum. arabaların içindeki insanları sağa sola salladığımı ve onların korku dolu gözlerle bana baktığını. "hepiniz direksiyonun başında, arabanın içinde tek kişisiniz." diye öfkemi kusmak istiyorum. arka arkaya yüzlerce araba ve hepsinde de bir kişi. "safları sıklaştırın beyler!" demek istiyorum. hepsi ayrı ayrı zehirli gaz salıyor ve havamı kirletiyor. arabaya bu kadar da mecbur değiliz.

"bu vahşi ülkeyle ilgili bir gerçek/ güçlü bir zihin istiyor/ ve güçlü bir zihni harap ediyor." şarkının burasında bahsettiği sadece amerika olamaz diye düşünüyorum. kendi ülkem de bu cümleye yakışıyor. bahsettiği kapitalist sistem de olabilir, bilmiyorum. ben sadece bana çağrıştırdıklarını anlatıyorum. uzayan çalışma saatleri, sömürülen insan emeği ve bunların hepsini sanayileşen toplum adına yapan kodaman amcalar. apocalypse albümünün geneline bakınca bu düşünce çok da yanlış değil. amerika'nın sanayileşme hikayesi, tüccarlar, toprak sahipleri vs. bunların hepsi bu albümde, gel vatandaş.

bu şarkıyla ilgili internette bir yorum okudum, yazan kişi şarkının paul thomas anderson'un there will be blood filmiyle örtüştüğünden bahsediyordu. bunun mükemmel bir yakıştırma olduğunu düşündüm. şarkının o havası var ve şikayet edilen insanlar filmdeki adam gibiler: "daha çok para kazanalım, toprağın canına okuyalım. nasılsa buralar benim değil mi?" şarkının benim aklıma getirdiği atmosfer de amerika'nın ücra çiftlikleri, sarı-hardal topraklar, kurak iklim, hasat zamanı verimli topraklar, doğu'da hayvancılıkla geçimini sağlayan ve sütünü pastörize süt üreten büyük şirketlere satan çiftçiler.


benim aklımda bu şarkıdan kalan ve kendime sürekli hatırlattığım şu cümle var: "daha azı, bundan daha azı vaktimi harcıyormuşum gibi hissettiriyor." yapmak istediği bir sürü şey olan ama yapamayan bir adamın hikayesi. belki de sığırdan, inekten daha zavallı bir halde. ne de olsa hizmet etmemiz gereken bir sanayi var ve iş beklemez! hayallerini erteleyebilirsin. durmak yok, yola devam.

işte yine geldik "bu acı ve hüsran benim değil" kısmına. ben bunu bu şarkıyı dinleyene kadar fark etmemiştim ancak aynı hissiyatı meğersem ben de paylaşıyormuşum. meğersem bana ait olmayan bir meselenin parçasıymışım, fabrika bacaları tütsün diyeymiş her şey, ben de bu çarkı döndürme üzerine ömrümü adayacağım falan. dışarıdan kendime baktığımda çok güldüğüm zamanlar var. ama şunu da biliyorum, insanlığa hizmet ettiğini söyleyen ve kutsal adledilen işleri yapan insanların da benden çok bir farkı yok. bundan çok eminim. sadece benimki biraz daha fazla göze batıyor ve onlar "kutsallık" maskesi ardına saklanıyorlar. beni kandırmasınlar, yaptıkları işte ünvan-prestij-para cazip değil demesinler. sosyal statü edindikçe üstel olarak artan kibir ve kendini beğenmişlikle, bir sığırı onlara tercih etmekle ne doğru iş yaptığımı bir kere daha anlıyorum. hadi şimdi onlar dünyayı ve insanlığı kurtarmaya devam etsinler. ahaha.

days of heaven

şarkının atmosferi benim aklıma da terrence malick'in days of heaven'ını getirdi. şarkının bitişi de bunu destekledi: "hayvanım her şeye benim için ve herkes için katlandı." o yüzden bu mübarek hayvanlar varken kimse kendini dünya için vazgeçilmez görmesin.

3 Aralık 2011 Cumartesi

elektrik faturası çok gelecek

"lüzumsuzsa söndür" insanı olmasam karanlık çökünce dünya üzerindeki bütün lambaları yakardım. sonra sıcaktan bayılırdık, uzaydan bakanlar dünyadan dumanlar yükseldiğini görürdü. mangal mı yapıyor bunlar diye sorarlardı. çevreci arkadaşlarım beni ayıplardı, diyecek bir söz bulamazdım; çünkü haklı olurlardı. yine de bütün bunları bir kenara koyup, bir hayalimden bahsetmek isterim. hayalim ışıl ışıl sokaklardır.
***
lambaların beni mutlu ettiğini istiklal'de dolaşırken tekrar hatırladım. bunu öyle uzun bir süredir unutmuşum ki ışıklı bir caddede yürürken içim aydınladı. gözüm onlarca renk gördü, lambaların kıymetini anladım. halbuki ben lambaları ne kadar severdim, onlara mektup yazardım ve resimlerini yapardım; çünkü sevmediğim şeylerin başında karanlık gelir. bu yüzden lambalar ve fenerler gözüme güzel görünür. lava lambasına ve japon fenerlerine ayrı ihtimam gösteririm. istiklal deyince de gözümde böyle bir yer canlanır. resmen parlak bir ışık gözümün önünde patlar. geçen hafta istiklal parlak bir ışık gibi gözümün önünde patlayınca, lambalara dönmem gerektiğini fark ettim. insanın içi kararmamalıydı, mümkün olsa iç organlarımı elektriğe bağlar, sürekli aydınlatırdım.
***
bu bağlamda beş yıllık kalkınma planım içerisinde şöyle bir insan olmak var:

30 Kasım 2011 Çarşamba

sözüm sana kate



kardan adam dediğinin boynu bükük olmamalı. ama kate bush ne yapmış öyle, kadın ile kardan adamı ayırmış. oldu mu şimdi? 2011'den giderayak bu albüm geldi. halbuki üzülmek kitabımızda yoktu. hay allah.

kimi gezegenlerin gelenekleri pek güzel


annemlerin selamını getirdim
"uzay hatırası: anne-baba-çocuk e.t ve ben"

bu sefer de uzayın kuş uçmaz kervan geçmez bir yerine çıkmış tayinimiz. ne yapalım, başa gelen çekilir deyip yola çıktık. yola çıktık diyorsam, yola çıktım demek istediğimden. kimi zaman çoğul konuşmak dil alışkanlığından, yoksa son derece tekil eylemlerden bahsediyorum. neyse, ne diyordum, bu sefer de uzayın derinliklerinde bir yere düştü yolumuz. bavulumu hazırladım, halamın ördüğü kazakları ve bulabildiğim en kalın hırkaları bavula doldurdum. kahvemi, çayımı, efendime söyleyim bitki çaylarımı yanıma aldım. ne olur ne olmaz, gittiğim yerde ne içtiklerini bilmiyorum, çay bulamazsam güne başlayamam. güne başlayamazsam çalışamam ve faydalı bir insan olamam. hep buradakilere faydalı olduk, biraz da oradaki kardeşlerimize yardımımız dokunsun. yardım etmekten bahsediyorum ama asıl onların yardımına ihtiyaç duyan benim, kimsenin haberi yok. insanlar çok sıkıcı, biraz da e.t kardeşlerimle takılmak istiyorum. hem e.t'yi evimde en son misafir edişimin üzerinden bir hayli uzun zaman geçti, iade-i ziyaret bizim kültürümüzde var.

kendime çay aldım ama onlara eli boş mu gideceğim? elbette ki hayır. yeşil fasulye, bamya, kereviz ve bulabildiğim diğer yeşil sebzelerden aldım. yeşil renkli ne varsa pek seviyorlar. erik de götürmek isterdim ancak mevsimi değil, onu da annem yollar artık. patlıcan da olsa iyi olurdu ama onun da mevsimi değil. ben ne yapacağım patlıcansız diye düşününce biraz canım sıkıldı fakat orada yeni tatlar deneyeceğimi düşünerek memnun olmaya çalıştım. ne de olsa misafirperver olduklarını biliyorum, beni rahat ettirirler. zahmet etmeyin dememe rağmen e.t ve ailesi beni karşılamaya roket istasyonuna kadar gelmişler. burası ilk indiğim an çok soğuk geldi ama şimdi alıştım. ankara'dan da soğuk olacak hali yok ya. neyse, inince maaile beni selamladılar. onlarda bir gelenek varmış, uzaktan gelen misafirin kafasını elleriyle okşuyorlar. zaten e.t'nin anne ve babasının boyu çok uzun, benimki de kısa olunca kafamı okşamaları pek kolay oldu. e.t de benden kısa olunca ben de onun kafasını okşadım. sonra yanağından öptüm.

şu anda sıcak sütümü içiyorum, tadı biraz değişik ama dünya'dakine hiç benzemiyor da değil. şimdilik bu kadar. çok yorgunum, uyuyacağım. burada günler yirmi dört saat değil, alışmak biraz zor olacak ama henüz bir şikayetim yok.

21 Kasım 2011 Pazartesi

gelse de gitsek



şöyle bir konser istiyorum. avuç içim acıyana kadar el çırpmak, bu şarkıya tempo tutmak istiyorum.

19 Kasım 2011 Cumartesi

hayatımdaki cool insanlar

m.
arkadaşım m.'nin hayata karşı takındığı cool tutum, bana bazı insanların gerçekten de övgüyü, takdiri ya da birileri tarafından onay görmeyi çok da takmadıklarını gösteriyor. böyle bir şeyi yakın çevremde bizzat gözlemliyorum. evet diyorum, böyle bir insan var, takdir görmek umrunda değil, ne yapıyorsa sadece iyi yapmak için yapıyor. m. hep bölüm birincisi oluyor ama hiçbir ödül törenine gitmiyor. rektörlük yüksek ortalamalı öğrencilere yemek düzenliyor, o katılmıyor. bütün bunları havalı durmak için yapmıyor, zaten öyle olsaydı bir kere yapardı, iki kere yapardı; dört sene boyunca da yapılmaz ki. insanlar üniversite başarı belgelerini -olanlar tabii, benim yok mesela- özenle saklarken, m.'nin almaya bile tenezzül etmemesi sanırım benim için hayata karşı takınılan cool tavrın yansımalarından biri. düşünüyorum, onun yerinde ben olsam aynı şeyi yapar mıydım, bilmiyorum. onu liseden beri tanımasam, bu kadar yıldır arkadaşım olmasa belki de bunların gerçek olduğunu düşünmezdim. ama öyle, bunların hiçbirini önemsemediğini biliyorum. başkalarının övgüsüne, takdirine bu kadar önem verilen bir dünyada onun böyle şeyleri umursamaması hoşuma gidiyor. sanırım kendisi bu tutumunu mezun olurken kürsüye çıkmayarak, efendime söyleyeyim dekanın elinden diplomasını almayarak taçlandıracak. yani bilmiyorum, öyle yaparsa hiç şaşırmam.

e.
e. bana yapmak istediklerini anlatırken onun duyduğu heyecanı, isteği ve tutkuyu fark edebiliyorum. resmen gözleri parlıyor. bir amacı var ve yapmaya çalıştıklarına uzaktan tanık oluyorum. adım adım ilerliyor ve başkaları saçma işler yaptığını düşünse de o vazgeçmiyor. "nasıl istiyorsan öyle yap" diyen nadir insanlardan olduğumu söylüyor ve bu yüzden yaptıklarını benle paylaşıyor. kendisi son senesinde tus'a hazırlanmak yerine başka bir sınava hazırlanıyor. başka bir yere gitmek için uğraşıyor. eğer geçimini sağlayacak parası olsa yeryüzü doktorlarına ya da sınır tanımayanlara falan katılacağını biliyorum. onu tanımasam bundan emin olmazdım ama tanıdığım için biliyorum. sadece gezmek istiyor, birbirimize gezi hayallerimizden bahsediyoruz. hocaları "salak mısın kızım?" gibisinden şeyler söylüyormuş. bense neden olmasın diyorum, anlattığı bana yabancı bir disiplin ama ben yine de neden olmasın diyorum. bence bu ne hayal ne de saçmalık. evet, onun yolunun birçok insanın güvenli gelecek planı arasında olmadığı kesin. ama o da güvenli olanı istemiyor ki zaten, bunun farkındayım. "okuldakiler bana hayalperestsin diyorlar" diye anlatıyor. ben de diyorum ki "ben okuldaki arkadaşlarından biri değilim, bilmiyor olabilirim ama seni anlıyorum." bazen insanın tek ihtiyacı olanın yorum yapmadan onu dinleyecek biri olduğunu biliyorum. ben e.'yi hem dinliyorum hem de onu anlıyorum. akşam karanlığında kızılay'da yürürken gitmek istediğimiz memleketlere dair sohbetler ediyoruz. içine sıkıştığı tek yollu gelecek planının, onun hayattan beklediği şey olmadığını biliyorum. bir benzerini farklı bir alanda da olsa ben de yaşıyorum ve onun bu radikal kararını cesurca buluyorum.

en incesinden şiş, sayısını bilmediğim kadar çok da yumak alacaktım

Joseph Rodefer DeCamp (1858 – 1923)

bu resmi bright star filminden bir kareye benzettim. ne kadar da onu andırıyor. kendimi de içine koydum, ne de çok bana benziyor. devam etmek bazen zor geliyor ama devam etmem gerektiğini biliyorum. yorgunluğumu mevsime, erken kararan havaya, çokça da soğuğa yoruyorum. kendime "hadi" diyorum, öyle hissetmiyorum ama diyorum. çünkü öyle olması gerektiğine inanıyorum. sanki bir problem çözüyorum, sonucun ne olduğunu önceden bilmeme rağmen bir türlü o sonuca ulaşamıyorum; ama yine de cevap olarak onu yazıyorum. umarım hoca gidiş yoluna puan verir falan diyorum. tıpkı bunun gibi hissediyorum. ilgimi ve sevgimi odaklayacak bir nokta bulamayınca bütün bunlar zarar verici bir hale dönüşüyor. emek edecek şeyin ne olduğunu halen kestirebilmiş değilim. hissetmem gereken şeyin güven mi yoksa başka bir şey mi olduğunu da bilmiyorum. güven duyduğum şeyleri/kimseleri sorgulamayıp, onlara dair hissettiğim güveni sınırsız bir krediyle sürdürdüğümü fark ettiğim an, artık onlara güvenemediğimi fark ettiğim ana denk geliyor. bir gerçeğin farkına varıyorum, duvar gibi yüzüme çarpıyor: hangi şekilde olursa olsun birini/bir şeyi köklü ve derin bir şekilde sevmek zorlaşıyor. zaman geçtikçe zorlaşıyor. işte bu nedenle eskilere sarılıyorum ve onları halen sevdiğim önkabulünü yapıyorum. ama gördüğüm şu ki, artık birçoğuna olan sevgim azalmış. öyle azalmış ki kendime şaşıyorum. halbuki içimde kocaman bir kaynak var, akıp duruyor ama birilerine/bir şeylere yönlenmiyor. kavram olarak, konsept olarak sevebilmek güzel. güzel ama teoride. sevdiğimi düşündüğüm insanlara olan hislerim, geçirdiğimiz uzun zaman zarfında -ki bu yıllara tekabül ediyor- değişikliğe uğramış. bunu bir fonksiyon olarak kabul edersek, bir sürü değişkene bağlı bir hal almış. halbuki başlangıçta hiçbir değişken yoktu. ben onları sorgusuz sualsiz kabul etmiştim, sevmiştim. severken düşünmüyorsun ki. yılların ardından fonksiyona bir sürü başka şeyin girdiğini gördüm: kimi zaman sevginin kökleştiğini kimi zamansa eskidiğini, değiştiğini. bütün bunlar artık hayatıma yeni birilerini alırken onları hep yüzeyde tuttuğumu fark ettirdi. belki de yaş almak böyle bir şey, bilemiyorum. elimdeki hayatla ne yapacağımı bilememek bir yana, bazen kenarda köşede kaldığımı hissetmek de beni üzüyor. kendimi unutulmuş gibi hissediyorum ama kimin unuttuğunu bilmiyorum. bazen ücra bir yerde olduğum hissine kapılıyorum, sanki kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeymişim gibi bir his beliriyor içimde. bir süredir kendimi yerleştirdiğim resmi gördüğümde hemen tanımamın nedeni de bu işte. kendimi örgü ören bir kadına benzetiyorum. sonuçta ne çıkacak bilmiyorum ama işleyen/diken/ören kadını bu aralar kendime yakın hissediyorum.

16 Kasım 2011 Çarşamba

buttercup ya da düğün çiçeği



marissa nadler'in bu kaydı ekim ayında finlandiya'da verdiği bir konserden. bu şarkısı da benim onu tanıdığım şarkısı, thinking of you. orjinal halinden daha kırgın bir versiyon olmuş. hani gönül koymak denir ya -ki ne kadar ince bir deyimdir, ne kadar güzeldir- işte öyle gönül koyan bir kadın olarak söylemiş bu şarkıyı. hani darılırsın da konuşmak istemezsin ya da artık bir önemi kalmaz ya, sanki öyle söylemiş. gitarın tellerine biraz sertçe dokunuyor, r'leri bastırarak söylüyor. "şimdi kimlerle geziyorsun?" diyor ama bir yandan da buttercup diyerek şefkatlice sevmeye devam ediyor. buttercup'un sevgi ifadesi olduğunu bilirdim de, bir çiçek olduğunu bilmezdim. meğersem düğün çiçeği demekmiş. şöyle bir çiçek. bir kadının bir adama buttercup deyişi üzerine düşündüm. bu kadını böyle şeyler dediği için sevdiğimi anladım. anlattığı son derece ilham verici bir şeydi.

şarkının sonunda elleriyle yüzünü siliyor. sanırım benim de bir mendile ihtiyacım var.