16 Mayıs 2011 Pazartesi

çok medeni bir insanım ve sakallarım var

bu hafta okulun şenlik alanında gökkuşağı bayrakları dalgalanıyordu. daha önce de buna benzer şeyler olmuştu ama sanırım ilk kez okulun gayriresmî lgbt'si bu denli güçlü bir şekilde sesini çıkardı. standlarını açtılar, eğlendiler, homofobiklerin gözü önünde bayraklarını dalgalandırdılar. etkinlik alanında gökkuşağı rengi bayrakları gördükçe başını çevireninden tebessüm edenine kadar birçok insan vardı. dün akşam kampüste yürüyüş yapmışlar, bense şimdi öğreniyorum. internet ortamında yorumlar okuyorum. bazı yorumlara gülsem mi yoksa sinir mi olsam bilemiyorum. "ben de katıldım, cinsel tercihim farklı görünmüş olabilir ama neyseki sakallarım kurtardı" gibisinden bir yorum gördüm. dalga geçtiklerini falan düşündüm ama gerçek. farklı algılanma kaygın varsa katılmazsın, katılıyorsan da açıklama yapma gereği ne? madem rahatsız oluyorsun katılma arkadaşım. bu ultra medeni görünme çabanla en az homofobikler kadar itici oluyorsun.

15 Mayıs 2011 Pazar

mark kozelek günlüğü



bir haftadır ankara'da acayip bir yağmur var. sürekli bulutlu, kapalı bir hava. yağmur birden bastırıyor ve gürültüyle camlara vuruyor. ortalık kararıyor, biraz ürkütücü bir hal alıyor. üstelik sabah evden çıkarken giydiğim şey akşama ince kaçıyor, üşüyorum. daha kalın bir şey giyince de terliyorum. böyle tuhaf bir hava işte. ben de havanın etkisiyle olsa gerek, mark kozelek-bill callahan arasında gidip geliyorum. sokakta başka şeyler dinlesem de eve gelince bu ikisinden başka bir şeye elim gitmiyor. bill callahan çalışırken arka fonda çalıyor, sun kil moon'un admiral fell promises'ini ise uyurken kulağıma geçiriyorum. her seferinde içimde bir şey hissediyorum. biraz heyecan, biraz hüzün gibi. üzülmüyorum, sadece müziğin güzelliği karşısında gözlerim dolar gibi oluyor. bir şeyi ta içimde hissediyorum. ne olduğunu tam olarak dile getiremiyorum ama güçlü bir şey olduğunu biliyorum. bill callahan'ın albümü henüz yeni, bu yüzden ne yazacağımı bilmeden mark kozelek'in admiral fell promises albümünün bana hissettirdiklerini yazmak istiyorum.

eskisine göre albümleri çok çabuk tüketiyorum. dinlemeye başladığım bir albümle geçirdiğim zaman zarfı kısalınca, onunla bağ kurma ihtimalim de azalıyor. geriye dönüp baktığımda hakkında sayfalarca yazı yazabileceğim albümlerin çoğunun, müziğe erişimimin daha zahmetli olduğu zamanlardan kalma olduğunu görüyorum. sanırım 'bir şeye ulaşmak ne kadar zor oluyorsa kıymeti de o kadar artıyor' tespiti doğru. işte çok çabuk dinleyip hızlıca hard diskten sildiğim albümlerin arasında, aylardır kulağımdan çıkarmadığım bir albüm var. admiral fell promises'i sanırım 2010 ağustos-eylül'ünden beri her gün uyurken dinliyorum. böyle söyleyince abartıyor gibi göründüğümün farkındayım ama gerçeği söylüyorum. uzun zamandan beri bu denli bağ kurduğum albüm sayısı azdı. bu albüm de onların arasında benim için çok değerli bir yere sahip oldu. bunun bir nedeni albümün güzelliğiyse, diğer nedeni de mark kozelek'e duyduğum sevgi olmalı. son derece basit ve yalın bir şekilde bu adamı seviyorum.

mark kozelek'in benim zihnimdeki karşılığı, hüznü duygu sömürüsü haline getirmeden müzik yapanlardan biri olması. admiral fell promises hüzünlü mü diye düşündüğümde, bence o kadar da değil. beni üzmüyor ama biraz incitiyor. neden olduğunu açıklayamıyorum ama öyle işte. eski zaman ustalarına benzetiyorum bu adamı; kişiye özel üretim yapan, detaylarda boğulan, ince ince işleyen biri. şarkılar da çok değerli bir ağaçtan yapılma mobilya gibi; sadece sen görüyorsun, sen takdir ediyorsun çünkü sadece senin evinde var. bu albümse elbette bir tek benim evimde yok ama yine de sadece iki taraflı bir bağ kurmaya izin veriyor gibi. ben varım, bir de müzik. bu albümü ne biriyle beraber dinlemek isterim, ne de konser ortamında. benim için fazla öznel, pek paylaşasım yok. "kimse bilmesin" alt metniyle demiyorum bunu, kurduğum bağı paylaştığımda kendimle ilgili de çok şey paylaşacakmışım gibi geliyor, o yüzden de sınırımı koymaya çalışıyorum. tabii ki bunu diyerek şu anda kendimle çelişiyorum. madem öyle, niye o zaman bu albümün hissettirdiklerini anlatmaya uğraşıyorum? ne bileyim, kendi kişisel tarihime bir not düşme amacıyla yapıyorum sanırım.

bu adam sayesinde bilmediğim yerleri, şehirleri öğreniyorum. şarkıların içinde belirli mekanların isimleri geçiyor ve benim hoşuma gidiyor. açıp sam wang hotel’e bakıyorum, sonra seneca’ya ve bir de alesund şehrine. bu albümde en sevdiğim şarkı alesund. öğrendim ki norveç’te bir şehirmiş. alesund'da gittikleri barda ona sahneye çıkmasını öneriyorlar ancak şarkıdaki adam sahne yerine alesund’un deniz kıyısında yürümeyi tercih ediyor. bu şarkıda çok güzel bir yer var: from the crowd i heard/you sing a pretty line/ was it: 'there's so much love - that I wanna cry'
bu kısım beni hep gülümsetiyor.
bir dakika ya, aslında saçma bir iş yapıyorum, şarkı anlatılır mı hiç? anlatılmaz tabii.

neyse, bu albümde müzikten çok sözlere takıldığım doğrudur. gitar müziğine hayran biri hiçbir zaman olamadım, belki biraz da bu yüzden olsa gerek. bilen insanlar bu albümde mark kozelek’in gitar tekniğini de incelemişler. ben o işlerden anlamıyorum. tek bildiğim bu albümü çok seviyor oluşum. samimiyetinden gözlerim doluyor, o derece.


güzel alesund:

Sun Kil Moon - Ålesund by pygmylion

pazar pazar ne yürüyüşü yaee?

sansüre karşı yürüyüş'ün istanbul ayağını izleyince ankara adına üzüldüm. ankara'da toplanan kalabalık, istanbul'dakiyle karşılaştırılamayacak kadar azdı. 500 kişi ya var ya yoktu. ben kendi çevremden edindiğim izlenime göre, ankara'da çok daha az insanın toplanmasını bekliyordum; 500 kişi beklentimin bile üstündeydi. tabii ki de benim bu dediğim tahmini bir sayım; ancak daha fazla değildik orasından eminim. yürüyüş de olmadı bizde, durduğumuz yerde durduk. çok az insan vardı ama gelen insanlardaki çoşkulu halden memnun oldum. bir nevi az ama özdük diyebilirim. benim kafamı meşgul eden ise şu: hani nerede katılacağım diyen onca insan? bazıları kendilerine göre nedenlerle katılmayacağını önceden belirtmişti -ki benim çevremde de sayıca bu insanlardan çok- birçok arkadaşım bu tip eylemlerin kendilerine göre işlevsizliğinden, anlamsızlığından bahsedip, katılmayı reddettiklerini söylediler. ben bu görüşe katılmıyorum. yine de kendileri bilirler. bir şeyi eyleme dökmeden "zaten yapsak ne olacak ki?" demek bence kolaya kaçmak. neyse, bu ayrı bir mevzu. benim derdim daha çok "vaktim var, geleceğim" deyip de üşenenlerle. ben böyle bir fiyaskoyu bekliyordum da, olan "ohoo bütün ankara katılıyormuş, çok kişi olacağız" diyen arkadaşlara oldu.

ama şimdi kime sorsan oradaydı. ne de olsa facebook'unda attending yazıyordu.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

başlık yok - 2

görkem bazen genel anlamda motivasyonunu kaybediyor ve ben onun keyfini yerine getirecek şeylerle ortaya çıkmaya çalışıyorum. geçen gün bana, sen olmasan ne yapardım dedi. son zamanlarda bana söylenmiş en güzel şey buydu, sen olmasan ne yapardım. kendi kendime bunu düşündüm. birkaç gece yatakta yatarken bu cümlenin bana verdiği hissi, benim için ne anlama geldiğini falan analiz etmeye çalıştım. sanırım biri için olmazsa olmaz biri olmak beni tatmin eden bir şeydi. gerçi hangimizi etmez ki? acaba dedim, bütün bu yaptıklarım, çabalarım bunun için mi? birileri için varlığımın sorgulanmaz bir önem teşkil etmesi, sabit eleman olmak, sadık dost olmak falan. bunun altında biraz da kişisel ego tatmini yattığını gizleyemeyeceğim. ama hepsi de yalnızca egodan ibaret değil.

çok uzun süredir herkesin ve her şeyin vazgeçilebilir olduğunu fark etmişken, birinden böyle bir laf duymak beni bir süreliğine gerçekçilikten diğer tarafa (adını bilemedim şimdi. hani böyle daha saf bir inanç hali) kaydırdı. böyle şeylere ne kadar çabuk kapıldığımı fark ettim. güzel sözlerle kandırılmaya son derece meyilliyim ama arkadaşım beni kandırmaz bilirim.

başlık yok

ilkokul kitaplarından başlayarak bize öğretilen bir aile kavramı var. aile önce çekirdek ve geniş olmak üzere ikiye ayrılıyor, ardından da çekirdek aile anne-baba-çocuklar olmak üzere tanımlanıyor. bu tanım çoğunluğu tarif ediyor olabilir; ancak bu şekilde bir genelleme beni düşünmeye itiyor. ben farklı aile yapıları olabileceğine inanıyorum ve çocukların kafasına sadece anne-baba-çocuklar tarifinin yerleştirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. insanlar farklı ailelerin de olduğunu bilmeli. ilkokuldayken bir keresinde bir konuşma sırasında anneme "biz bir aile değiliz ki" gibi bir şey demiştim. annem de o nasıl söz öyle demişti bana. ben de ona ailenin içinde baba olduğunu ama bizim iki kişi olarak bir aile oluşturmadığımızı falan söylemiştim. annemin nasıl üzüldüğünü ve kırıldığını dün gibi hatırlıyorum. sonra da beni karşısına alıp, uzun uzun bizim iki kişi olarak da bir aile olduğumuzu izah etmişti. bunu söylemekteki amacım, uzun yıllar boyunca benim de çocuk aklımla aileyi televizyonda gördüğüm şey sanmamdı. ama değil işte. iki erkekten, iki kadından, iki baba ve bir çocuktan, iki anne ve bir çocuktan da pekala aile olur.

***
eşcinsel çiftlerin evlat edinmesine karşı olmalarını "ama çocuğun iki farklı cins rol modele ihtiyacı var" gerekçesiyle açıklayanlara gülüyorum. ha ben gülerken elimde bilimsel bir kaynağım var mı diye sorarsan yok derim. ben kendi kafamda ölçtüm biçtim ve olmadığına karar verdim. benim için öyle. bu sonuca varırken kendimi de örnek olarak inceledim. beni bir kadın büyüttü, hiçbir erkek rol modelim olmadı. buna rağmen babayla büyüyen bir kız çocuğundan farklı olduğumu düşünmüyorum. bir çocuğun iki anneyle ya da iki babayla da gayet sağlıklı büyüyebileceğine inanıyorum.

***
eşcinsel haklarını savunan kadınlarla ilgili espri yapan, "amaaan bunlara noluyor canım" diyen ya da bu savunma tavrını abartılı bulan erkekleri antipatik buluyorum. erkeklerin karşısında ezilen iki ayrı grubun birbirini desteklemesinden daha doğal ne olabilir? eğer bir yol katedilecekse bu nasıl olur biliyor musun, mağdur olan bir kesimin davasına, o kesimden olmayan birileri de sahip çıkarsa olur. bana ne, beni ilgilendirmiyor diyerek kenara çekilmekle olmaz. bir kadın, erkek egemenliğinden muzdarip herkes bendendir bilincinde olmalı. eğer cinsiyetçi yaklaşımdan şikayetçi olduğumu söylüyorsam, aynı yaklaşıma maruz kalan eşcinsellerin davası da bendendir.

o yüzden bu tavrı abartılı bulan adamlar, oturduğunuz yerden konuşmayın.

13 Mayıs 2011 Cuma

kütahya - gümüşköy

kütahya gümüşköy'ündeki eti gümüş a.ş'ye ait atık barajındaki setlerin çökmesi şu anda halihazırda tartışılan nükleer santral mevzusu kadar önemli. hatta potansiyel tehlike arz ettiği için daha bile önemli. vali yok öyle bir tehlike diyor ama sahi yok mu? elbette var. bu vaka çalışması üzerinden giderek insanlara siyanürle altın arama, atık barajlarını yerleşim yeri yakınlarına kurma gibi şeylerin ne kadar riskli olduğu anlatılmalı. birkaç kanal ilk günlerde bu olayın üzerine bayağı gitti ama sonra sesler kesildi. halbuki bu, tehlikenin boyutunu anlatabilmek için bir fırsat. macaristan'daki atık depolama tesisinin çökmesi sonucu her yere kırmızı çamur aktığını hatırlarsınız, bilimadamları gümüşdere köyündeki olası bir felaketin yirmi kat daha zararlı olacağını söylüyor. halkın muhalif tutumuysa beni memnun ediyor. televizyonda gördüm, bir sürü yaşlı teyze susmayacağız falan diyordu. ne onlar sussun, ne de biz susalım. bu konudaki tehlikeyi kamuoyuyla paylaşmayan akademik insanlar, bence en az önlem almayan yetkililer kadar suçlular. bas bas bağırmaları gerekir, en azından daha çok insan bilinçlensin diye. gümüşdere köyündeki halkın bilincineyse hayran kaldım. birileri tehlikeyi onlara çok doğru bir şekilde anlatmış. bir tane teyze, bizim torunlarımızın gelecekleriyle oynamaya kimin ne hakkı var falan diyordu. aynen öyle; oranın toprağı, ürünü, havası, suyu vs. her şeyi tehlike altında.
***
bu konu birkaç gün önce bir hocamızın dersinde konuşuldu. hocamız -kendisi kadın- eşiyle beraber bir prensipleri olduğunu, alyans takmadıklarını çünkü altın çıkarılırken siyanür kullanıldığını anlattı. sonra da ekledi, altından yapılma takıya karşıyım ve kullanmıyorum dedi. o an ben de ömrüm boyunca altından yapılma takıya karşı oldum. zaten altını sevmiyordum, şimdiyse bilimsel bir nedenim var.

***
kişisel olarak yapabileceğimiz bu tip şeyleri çok önemsiyorum. insanların çevre politikalarına dair prensipleri olmalı ve bilenler bilmeyenlere anlatmalı. "orada koca bir fabrika işlerken, benim katkım ne olabilir ki yaee? battı balık yan gider" tavrına öfkeliyim. böyle insanları gördüm mü direk kafamda bir yere yerleştiriyorum ve o insanlar hakkında ne yaparlarsa yapsınlar silemeyeceğim yargılarım oluyor.

kişisel olarak araba alırken karbon salınımı nispeten az araç tercih edebilirsin, taşlanmış kot almayarak tavrını koyabilirsin, bitmiş pilleri pil atık çöpüne atabilirsin ve tabii ki altından yapılma hiçbir mücevheri takmayarak siyanürle altın aramayı protesto edebilirsin.

paso faşizmi

son zamanlarda beni en çok rahatsız eden şeylerin başında ankara'daki paso faşizmi geliyor. doğma büyüme buralıyım, daha şimdiye kadar böyle bir uygulama görmedim. bunca yıldır öğrenci biletimi alarak toplu taşımayı kullandım, hiç de bir şey olmadı. her yılın ocak ayında bir-iki hafta "paso?" diye sorarlardı, sonra da diretmez, normal işleyişe devam ederlerdi. bu yıl ise belediyenin parası bitmiş olmalı, öğrenciden medet umuyorlar. belediye başkanı -ismini telaffuz etmek istemiyorum- kendisine twitter'dan bu uygulamayı soranlara şöyle bir yanıt vermiş: ego zararda.

kampüs dışından sormayı geçtim, okulun içinden binerken "paso?" diye soruyorlar. okulun içinden biniyoruz, bunu sormanız ayıp diye tepki göstermemizden ve herkese laf yetiştirecek gücü bulamadıklarından çoğu şoför kampüs içinde sormuyor artık. iki gün önce ben de buna güvenerek, elimi kolumu sallayarak okul içinden otobüse bindim ve şoför bana "pason?" diye sordu. okulun içinden biniyorum, ne pasosu diye yanıtladım. "iki kere basacaksın o zaman!" diye çıkıştı bana. basmayacağım dedim, okulun içinden biniyorum. "okulun içinden bindiğini ben de görüyorum" diye bir cevap verdi. e o zaman niye soruyorsunuz dedim, bize de yukarıdan öyle diyorlar dedi. ben de "zaten herkes her yerde soruyor, siz burada sormayabilirsiniz" diye çıkıştım. şoför de bana "ha, idare edin diyorsun yani?" dedi. ben sadece okul sınırları içinde bunu sormanızın mantıksız olduğunu söylüyorum diye yanıtladım ve arkaya doğru ilerledim. çoğu zaman okul içinden bindiğim otobüslerde öğrenciler birbirini kollar ve birine paso sorarlarsa herkes birden şoföre yüklenir. bu yüzden de şoförler kampüs içinde bunu dile getirmekten çekinir oldular. ancak o gün benim bindiğim otobüs pek pasifivize çıktı.

neyse dedim, bu böyle olmayacak, gideyim en iyisi bir paso alayım. bu otobüsten iner inmez metronun altından paso aldım. paso almak da öyle hemen olmuyor. ya okulunun yeni eğitim-öğretim yılı bandrolü olacak ya da öğrenci belgesi. birkaç gün önce paso alırım diye öğrenci belgesi çıkarttırmıştım. onu adama uzattım ve nerede okuduğumu, kaçıncı sınıf olduğumu uzun uzadıya inceledi. daha yeni aldım merak etmeyin dedim, bozuldu ve belgeyi hemen bana verdi. 22 TL'yi haksız bir şekilde pasoya yedirdikten sonra eve gitmek için durağa gittim. nasıl yağmur yağıyor anlatamam. o sırada otobüs geldi ve ben yeni pasomu göstermek için cüzdanımı çıkarttım. tabii ki de şoför hemen "pason?" diye sordu (şoförlerdeki bu sen-li ben-li konuşma rahatlığı da ayrı bir mevzu). cüzdanımı tutarak gösterdim. sonra adam bana demesin mi, "o pasoyu çıkarıp da göstereceksin!" böyle nasıl atarlı ve kaba bir üslubu var. o sırada arkadan da kadınların sesi geliyor, biraz çabuk olur musunuz, ilerleyin artık diye. şoför de onlara "çabuk olalım da işte bizi böyle bekletiyorlar" dedi. işte tam bu noktada benim şalterlerim attı ve birden içimden bir canavar çıktı. daha önce başıma hiç böyle bir şey gelmemişti, birden kendimi otobüsün içinde bağırırken buldum. size pasomu gösterdiğim halde inanmıyorsunuz, yalan mı söyleyeceğim, onu cüzdandan çıkart da ne demek, halen ısrarla soruyorsunuz diye bağırdım. arkaya doğru ilerlerken cüzdanımın içindeki bütün kartlar, kart vizitler her şey yere saçıldı. bir yandan ben toplamaya çalışırken, bir yandan da diğer yolcular yardım ettiler. o sırada şoför hala bana konuşuyordu ve ne dediğini anlamadım ama ben de bağırmaya başladım. "öğrenci olduğum halimden belli olmuyor mu, bakın bu kitaplara! üstelik size pasomu gösteriyorum, halen daha ayrıntılı incelemek istiyorsunuz. ondan sonra da insanlar benim onları beklettiğimi düşünüyor, halbuki siz meşgul ediyorsunuz" diye çıkıştım. o sırada bir sürü yaşlı teyze ve amca tamam kızım sus diyorlardı. hatta bir adam "şşşş!" falan dedi bana. mal herif. şoför de aynadan bana bakarak, bir buraya gelir misin dedi. ben de yanına gittim. bak güzel kardeşim, sen beni yanlış anladın ben sana öyle demedim falan diye birden bire kibar bir insana dönüştü (öğrenciyiz diye kendimizi ezdirecek halimiz yok ya, biri ses çıkartmadıkça bu emir verici tavrı ve kaba tonlamayı bütün öğrencilere uygulamaya devam ediyorlar). adam benden hiç öyle bir şey beklemiyordu sanırım, ben fazla çıkışınca tamam sen haklısın dedi ve ben de arkaya doğru ilerledim. ben ilerlerken bir adam bana oradan laf attı: "madem öğrencisin, kartını gösterip geçmek zorundasın!" dedi. ben de şalter ikinci kere attı. bu devleti, belediyeyi her daim haklı gören, bir paso edinerek vatandaşlık görevini yerine getirdiğini sanan zihniyete gerçekten diyecek laf bulamıyorum. ben de adama bir öğrenci olarak 22 lirayı pat diye çıkarıp vermek kolaydı değil mi diye çıkıştım. benim param bana ancak yetiyor, bir de pasoya mı vereceğim dedim. sizin çocuğunuz var mı diye sordum ve yanıt bekledim. bunun üzerine adam da, "ııı tabii yani hangimizin parası kime yetiyor ki" falan diye bir şeyler geveledi. sonra da "ama şoförler ne yapsın, onlara da idarecileri öyle diyor" dedi. e ben de vatandaş olarak şikayetimi belirtiyorum, bunu da idarecilerine söylesinler o zaman diye yanıtladım adamı. adam bana bir şeyler daha dedi ama cevap vermedim. otobüste bir siyaset meydanı ortamı oldu, herkes birbirine bir şeyler dedi. tabii kız haklı diyenden tut da, e ama paso da lazım diyene kadar çeşit çeşit görüş.

e ben zaten pasomu göstermiştim ki? bir de illa ellerine alıp inceleyecekler polis gibi.

birkaç yaşlı teyze dışında bana hak veren olmadı pek. teyzeler, öğrenciler de bu aralar çok stresli. zaten sınavda da şifre çıkmış falan dediler. çocuk da pek stresli diye beni gösterdiler. bir de ergen liseli olduk. peh.

otobüsü birbirine katma olayıncan acayip zevk aldım, çok rahatladım. bu sosyal deneyimimde benim en çok garibime giden, e ama paso olmak zorundasın diyen devlet yalakası heriflerdi. kraldan çok kralcı, başkan çok başgancı.

neyse, sonuçta ben 22 liralık pasomun 16.75 lirasını bu yolla belediyeden çıkardığımı düşünüyorum. eylemlerim sürecek.

8 Mayıs 2011 Pazar

kolaj

tom waits mi?
ankara'nın postmodern simgelerinden olan, armada'nın karşısında yer alan tuhaf yapının* iki-üç kolonunda şöyle yazıyor: "tom waits ankara'yı seviyor, ankara tom waits'i seviyor." bu yazıyı otobüsün camından bakarken fark ettim ve bayağı güldüm. bir anlam veremedim fakat komik olan da o anlam verememe haliydi zaten.

paso
ankara'da belediye otobüslerinde öğrenciye paso sorma uygulaması artık iyice sevimsiz olmaya başladı. çevremdeki herkes yavaş yavaş paso sahibi oluyor ve bu eğilim beni de paso almaya itiyor. bu konuda sürü psikolojisiyle hareket eden bir insanım; kimse almadığı için ben de almıyordum ve bunu da bir nevi protesto olarak görüyordum. fakat insanların belediye başkanı karşısındaki dirençleri kırılmış, bütün kaleler düşmekte. bense kendimi şu sıralar bir başkaldırma eylemine çok yakın görüyorum, direncim yerinde. öğrenci kimliğimi gösterdiğim halde "ama yine de paso almalısın!" cevabını reddediyorum. bu konuda çok doluyum. herkese kimlik gösterme mecburiyeti beni rahatsız ediyor. bu hafta bir otobüse bindim, kimliği gösterdim ve adam kimliğimi eline aldı, uzun uzun inceledi. çok rahatsız ediciydi. günlük yaşantıda bile bu derece kontrol edilme hissi beni öfkelendiriyor. ego kartı alırken kimlik göster, her otobüse bindiğinde kimlik göster. yahu günde iki kereden (duruma göre dört de oluyor) haftanın yedi günü otobüs kullanıyorum ben, her seferinde kimliğimi sormaları ne demek?!

üstelik verilen toplu taşıma hizmetinin, insanları konserve gibi sıkıştırmaktan farklı olmadığını görünce bir de pasoya mı para vereceğim diye isyan ediyorum. başka ülkelerde benzer uygulamalar olduğuna dair şeyler okudum ancak benim yaşadığım şehirde ve koşullarda bu tip bir uygulamaya maruz kalmak beni sinirlendiriyor, kuralları ihlal etmek istiyorum. vatandaşına, öğrencisine azami saygısı bile olmayan bir belediyeden bahsediyoruz. başkanın yaptıkları bana artık komik bile gelmiyor, her şeyinden iğreniyorum.

ne de güzel yazarmış
ismini vermeyeyim, ana akım bir gazetede müzik yazarı sıfatıyla yıllardır yazılar yazan bir adam var. internette falan da pek tutuyorlar. bu adama nasıl itibar ediyorlar benim aklım hafsalam almıyor. bugün bir haber başlığı gördüm, tıklayınca bir baktım, kendisinin yazısı. ilk üç-beş cümlesini okumam kendisiyle ilgili olumsuz düşüncelerimi pekiştirmeye yetti. yuh artık dedim, müzik yazısı diye neler yazıyorlar. hadi yazdılar diyelim, gazeteler de bunları basmaktan hiç çekinmiyorlar, artık nasıl oluyorsa.

hiç güzel müzik yazısı yazan insan görmemiş olsak neyse diyeceğim de, bir kere iyisini okuyunca kötüsü iyice sırıtıyor.

algılayamadığım mizah
hani şu püskevit muhabbeti var ya, bana hiç de komik gelmedi. gerçekten komik gelmedi.

kütüphanede yer yoksa
sınav dönemi başlayınca okuldaki kütüphanede yer bulmak mümkün olmuyor. ya erkenden gidip yer tutacaksın, ya da bir arkadaşın senin yerine tutacak. cuma günü ders çıkışı gittiğimde üç katın üçünde de tek bir boş yer bile bulamadım. sonra dedim ki, şu kırmızı koltuklara oturayım da boşalan yerleri takip edeyim, bir tanesine geçerim. taktım kulağıma müziğimi, sırtımı yasladım koltuğa. sonra bir baktım, uyumuşum, hem de bir saat boyunca.

değişiklik olsun diye
hayatımız o kadar sıkıcı ki bu monotonluğu kıralım diye bir gün kütüphanenin alt katında çalışıyoruz, bir gün üst katında. bir gün cam kenarında, bir gün duvar tarafında. günler o derece sıkıcı.

hıdırellez
bu arada hıdırellez'i kaçırmışım ya. kimse de bana söylemedi. halbuki bu yıl ne planlarım vardı.

bahar
bugün baharın geldiğini fark ettim ve mutlu oldum. buna cidden sevindim.

*resim, tandirda thunder nickli yazarın ekşi sözlük'teki "armada'nın karşısındaki ucube yapı" entrysinden alınmıştır.

3 Mayıs 2011 Salı

tabelalar iyi, klişeler kötü

ne zaman canım sıkılsa, içim kararsa banyo yapmak istiyorum. banyo yapınca her şeyin iyi olacağına inancım tam. sıcak su her şeye iyi geliyor, sanki iç sıkıntım dağılıyor ve tahliye deliğinden akıp gidiyor. belki de gitmiyor ama ben öyle olduğunu düşünmek istiyorum. iyi düşünelim iyi olsun, aksini yaptığımız zamanlar olmadı mı sanki? pekala da oldu. hemen uyumak istedik. gündüzler boyunca uyuduk, geceler boyunca oturduk da ne oldu? şimdi de diğer seçeneği deniyorum ve şikayetçi değilim. iyi düşünelim iyi olalım.

şampuana, sıcak suya ve yumuşak havluya methiyeler düzmek isterim ama gerek görmüyorum. onun yerine başka şeyleri övesim var. bugün gördüğüm bir şey beni memnun etti. sokağımızda hep aynı yere park eden bir araba vardı ve engelli birine aitti. yaklaşık üç yıldır o arabayı görüyordum. bu akşam eve geldiğimde arabanın olduğu yere özel bir trafik tabelası dikildiğini gördüm. tabelada engelli park yeri yazıyordu ve böyle bir şeyi görmek beni gülümsetti. arabanın sahibinin kendi çabası mı, yoksa site yönetiminin bir düşüncesi mi bilemiyorum ama sonuçta güzel bir şey olmuş. daha önce çevremdeki yerleşim yerlerinde benzeri bir şeye denk gelmemiştim, toplumca bu konulara duyarsız olduğumuz için olsa gerek. bir şey olacaksa da engellilerin kendi mücadeleleriyle oluyor böyle şeyler; çünkü bizdeki anlayış genelde şu: önce insanları uzun süre mağdur etmeliyiz, ardından günlük hayattan soyutlamalıyız ve sonra belki vaktimiz olursa onların sorunlarıyla da ilgileniriz. genel algının böyle olduğu bir memlekette, kendi muhitimde gördüğüm bu uygulama beni memnun etti. ardından geçen yıllarda basına yansıyan bir haberi anımsadım. engelli bir vatandaşın tekerlekli sandalyesini merdivenlerden çıkartabilmesi için apartmanın girişine rampa koyan ailesini, apartmanın diğer sakinleri şikayet ediyor ve sonuçta rampa kaldırılıyordu. bununla karşılaştırınca tabela olayı bana umut verdi. küçük ama önemli bir adım.
***
gün içinde biri aklıma gelirse veya kafama takılırsa, akşam onu rüyamda görüyorum. bilinçaltım beni etkilemeyi iyi beceriyor. ertesi sabah uyandığımda kahvaltı yaparken rüyanın etkisi altında oluyorum. sonra kendi kendime bu bir rüyaydı diye telkinde bulunuyorum ve rüya analizlerinden kaçınıyorum. işte yine uzun süredir görmediğim bir arkadaşımı aylar evvel rüyamda görmüştüm ve onu rüyamın içinde bill callahan konserine davet etmiştim. o da "tabii ki gelirim" deyip gelmişti. sonra sabah olduğunda kendimi kötü hissetmiştim çünkü artık onunla hiç görüşmüyorduk. hatta bu rüyadan o kadar etkilenmiştim ki buraya bununla ilgili bir post bile yazmıştım. üstelik kendisinin rüyamdaki hayalî konsere gelmesi çok şaşırtıcıydı çünkü -sormadım ama tahmin ediyorum- arkadaşım muhtemelen bill callahan müziğini bayık olarak nitelendirirdi. dolayısıyla bu birbirinden ayrı iki insanı rüyamda buluşturmam benim için ilginçti. bir nevi kendimle yüzleşme gibi. yani ben onu bayık bulacağı bir konsere davet ederek, aslında kendimi onun karşısında tam olarak ifade etme imkanı buluyordum. "bak, sen benim dinlediğim müziklere bayık diyorsun ama ben seviyorum işte" diyordum bir nevi. bütün şarkıları birbirine benzeyen albümler, melankolik sesli adamlar, hüzünlü ve yalnız insanlar, benim bu adamların müziğini sevmem... bütün bunlara kibirle yukarıdan bakan arkadaşımı ben niye önemsiyordum, işte orasını bilmiyorum. insan birinin yanında kendi gibi olamayacaksa ne anlarım ben o arkadaşlıktan? rüyamda da onu burun kıvıracağı bir konsere davet ederek kişiliğimi ortaya koydum (artık nasıl içime oturduysa). sevdiklerim beni yansıtan şeylerin bir parçasıysa, sevdiğim bir şeyi dile getirmekten niçin çekineyim ki? zaman zaman aptal olabilirim, dengesiz ve çekilmez olabilirim, ya da ne bileyim, aklıma gelmeyen bir sürü olumsuz şey olabilirim ama en azından olmadığım biri gibi olamam. olmadığım biri gibi de görünmem. yanlış yaptığım bir sürü şeyin içinde doğru olduğuna kesinlikle inandığım şeylerin başında işte bu geliyor.

birkaç gündür bunu düşünüyorum; çünkü bill callahan'ın yeni albümünü dinliyorum ve aklıma bu rüyayla ilgili hissettiklerim geliyor. insan kendi gibi olamadığı birinin yanında niye zaman geçirir ki diye soruyorum. sevdiğim müzikleri etiketleyen ve gitarıyla-şarkı-söyleyen-tok-sesli-adamları sevdiğim için beni klişe bulan bir insanla niye arkadaşlık yapmışım ki diye kendime söyleniyorum. sonra da diyorum ki demek ki öğreneceğim şeyler varmış.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

yıllarca bir arada çalmak

dorset

pj harvey, john parish ve mick harvey'in yıllardır bir arada müzik yapmaları üzerine bir şeyler yazmak istedim. yıllarca aynı ekiple müzik yapan, dönüşerek devam eden ve halen yaratıcılıklarını koruyan ekipleri seviyorum. beraber müzik yapan iki sevgili kadar, ya da arcade fire gibi bir aile kadar şirin başka ne var diye düşününce, müzik hayatlarına başladıkları zamandan bu yana beraber çalan bir ekip derim. hepsi kendi ismiyle yoluna devam ederken sürekli bir komşuculuk haliyle birbirlerine konuk olmalarını çok sevimli buluyorum. her birinin albümünde her enstrümanın sahibi hemen hemen aynıyken birbirinden bu kadar farklı işler çıkartabilmelerini ilham verici buluyorum. bu ekipte insanlar birbirinin yaratıcılığını kamçıladıkça ortaya samimi işler çıkmaya devam ediyor, en azından kendilerini sevdiğim için ben öyle düşünüyorum. her kafa ayrı ayrı güzelken, bir arada daha da güzel. üstelik bunu neredeyse yirmi yıldır yapıyorlar.

let england shake vesilesiyle mick harvey'in dönem dönem dinlediğim ve sonra unuttuğum albümlerine döndüm. en son çıkardığı two of diamonds'ı sevmiştim ama uzun süre dinlememiştim, unutup gitmişim. o albümden en dikkatimi çeken parça photograph olmuştu -ki kendisinin benim nazarımdaki cool ve karizmatik adam imajını birebir yansıtan bir parçadır. müzikle ilgili teknik bilgim yok, kendi halinde bir dinleyiciyim ama düzenleme denen şeyi bu parçada çok net algılayabiliyorum. iki-üç haftadır two of diamonds'ı yeniden dinliyorum ve zamanında hak ettiği ilgiyi göstermediğimi düşünüyorum. beni en çok şaşırtan şeyse, slow-motion-movie-star şarkısını sayısız kere dinledikten sonra nette araştırırken, şarkının pj harvey tarafından yazıldığını öğrenmem oldu. önce çok şaşırdım, vay anasını dedim. sonra düşündüm ve ben bunu daha önce nasıl fark edemedim diye kendime sordum. şarkı acayip pj harvey kokuyordu.

işte bunların ardından da yaptığım şey, aile gibi yıllarca bir arada çalmak üzerine düşünmeye başlamak oldu.