14 Mayıs 2011 Cumartesi

başlık yok - 2

görkem bazen genel anlamda motivasyonunu kaybediyor ve ben onun keyfini yerine getirecek şeylerle ortaya çıkmaya çalışıyorum. geçen gün bana, sen olmasan ne yapardım dedi. son zamanlarda bana söylenmiş en güzel şey buydu, sen olmasan ne yapardım. kendi kendime bunu düşündüm. birkaç gece yatakta yatarken bu cümlenin bana verdiği hissi, benim için ne anlama geldiğini falan analiz etmeye çalıştım. sanırım biri için olmazsa olmaz biri olmak beni tatmin eden bir şeydi. gerçi hangimizi etmez ki? acaba dedim, bütün bu yaptıklarım, çabalarım bunun için mi? birileri için varlığımın sorgulanmaz bir önem teşkil etmesi, sabit eleman olmak, sadık dost olmak falan. bunun altında biraz da kişisel ego tatmini yattığını gizleyemeyeceğim. ama hepsi de yalnızca egodan ibaret değil.

çok uzun süredir herkesin ve her şeyin vazgeçilebilir olduğunu fark etmişken, birinden böyle bir laf duymak beni bir süreliğine gerçekçilikten diğer tarafa (adını bilemedim şimdi. hani böyle daha saf bir inanç hali) kaydırdı. böyle şeylere ne kadar çabuk kapıldığımı fark ettim. güzel sözlerle kandırılmaya son derece meyilliyim ama arkadaşım beni kandırmaz bilirim.

başlık yok

ilkokul kitaplarından başlayarak bize öğretilen bir aile kavramı var. aile önce çekirdek ve geniş olmak üzere ikiye ayrılıyor, ardından da çekirdek aile anne-baba-çocuklar olmak üzere tanımlanıyor. bu tanım çoğunluğu tarif ediyor olabilir; ancak bu şekilde bir genelleme beni düşünmeye itiyor. ben farklı aile yapıları olabileceğine inanıyorum ve çocukların kafasına sadece anne-baba-çocuklar tarifinin yerleştirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. insanlar farklı ailelerin de olduğunu bilmeli. ilkokuldayken bir keresinde bir konuşma sırasında anneme "biz bir aile değiliz ki" gibi bir şey demiştim. annem de o nasıl söz öyle demişti bana. ben de ona ailenin içinde baba olduğunu ama bizim iki kişi olarak bir aile oluşturmadığımızı falan söylemiştim. annemin nasıl üzüldüğünü ve kırıldığını dün gibi hatırlıyorum. sonra da beni karşısına alıp, uzun uzun bizim iki kişi olarak da bir aile olduğumuzu izah etmişti. bunu söylemekteki amacım, uzun yıllar boyunca benim de çocuk aklımla aileyi televizyonda gördüğüm şey sanmamdı. ama değil işte. iki erkekten, iki kadından, iki baba ve bir çocuktan, iki anne ve bir çocuktan da pekala aile olur.

***
eşcinsel çiftlerin evlat edinmesine karşı olmalarını "ama çocuğun iki farklı cins rol modele ihtiyacı var" gerekçesiyle açıklayanlara gülüyorum. ha ben gülerken elimde bilimsel bir kaynağım var mı diye sorarsan yok derim. ben kendi kafamda ölçtüm biçtim ve olmadığına karar verdim. benim için öyle. bu sonuca varırken kendimi de örnek olarak inceledim. beni bir kadın büyüttü, hiçbir erkek rol modelim olmadı. buna rağmen babayla büyüyen bir kız çocuğundan farklı olduğumu düşünmüyorum. bir çocuğun iki anneyle ya da iki babayla da gayet sağlıklı büyüyebileceğine inanıyorum.

***
eşcinsel haklarını savunan kadınlarla ilgili espri yapan, "amaaan bunlara noluyor canım" diyen ya da bu savunma tavrını abartılı bulan erkekleri antipatik buluyorum. erkeklerin karşısında ezilen iki ayrı grubun birbirini desteklemesinden daha doğal ne olabilir? eğer bir yol katedilecekse bu nasıl olur biliyor musun, mağdur olan bir kesimin davasına, o kesimden olmayan birileri de sahip çıkarsa olur. bana ne, beni ilgilendirmiyor diyerek kenara çekilmekle olmaz. bir kadın, erkek egemenliğinden muzdarip herkes bendendir bilincinde olmalı. eğer cinsiyetçi yaklaşımdan şikayetçi olduğumu söylüyorsam, aynı yaklaşıma maruz kalan eşcinsellerin davası da bendendir.

o yüzden bu tavrı abartılı bulan adamlar, oturduğunuz yerden konuşmayın.

13 Mayıs 2011 Cuma

kütahya - gümüşköy

kütahya gümüşköy'ündeki eti gümüş a.ş'ye ait atık barajındaki setlerin çökmesi şu anda halihazırda tartışılan nükleer santral mevzusu kadar önemli. hatta potansiyel tehlike arz ettiği için daha bile önemli. vali yok öyle bir tehlike diyor ama sahi yok mu? elbette var. bu vaka çalışması üzerinden giderek insanlara siyanürle altın arama, atık barajlarını yerleşim yeri yakınlarına kurma gibi şeylerin ne kadar riskli olduğu anlatılmalı. birkaç kanal ilk günlerde bu olayın üzerine bayağı gitti ama sonra sesler kesildi. halbuki bu, tehlikenin boyutunu anlatabilmek için bir fırsat. macaristan'daki atık depolama tesisinin çökmesi sonucu her yere kırmızı çamur aktığını hatırlarsınız, bilimadamları gümüşdere köyündeki olası bir felaketin yirmi kat daha zararlı olacağını söylüyor. halkın muhalif tutumuysa beni memnun ediyor. televizyonda gördüm, bir sürü yaşlı teyze susmayacağız falan diyordu. ne onlar sussun, ne de biz susalım. bu konudaki tehlikeyi kamuoyuyla paylaşmayan akademik insanlar, bence en az önlem almayan yetkililer kadar suçlular. bas bas bağırmaları gerekir, en azından daha çok insan bilinçlensin diye. gümüşdere köyündeki halkın bilincineyse hayran kaldım. birileri tehlikeyi onlara çok doğru bir şekilde anlatmış. bir tane teyze, bizim torunlarımızın gelecekleriyle oynamaya kimin ne hakkı var falan diyordu. aynen öyle; oranın toprağı, ürünü, havası, suyu vs. her şeyi tehlike altında.
***
bu konu birkaç gün önce bir hocamızın dersinde konuşuldu. hocamız -kendisi kadın- eşiyle beraber bir prensipleri olduğunu, alyans takmadıklarını çünkü altın çıkarılırken siyanür kullanıldığını anlattı. sonra da ekledi, altından yapılma takıya karşıyım ve kullanmıyorum dedi. o an ben de ömrüm boyunca altından yapılma takıya karşı oldum. zaten altını sevmiyordum, şimdiyse bilimsel bir nedenim var.

***
kişisel olarak yapabileceğimiz bu tip şeyleri çok önemsiyorum. insanların çevre politikalarına dair prensipleri olmalı ve bilenler bilmeyenlere anlatmalı. "orada koca bir fabrika işlerken, benim katkım ne olabilir ki yaee? battı balık yan gider" tavrına öfkeliyim. böyle insanları gördüm mü direk kafamda bir yere yerleştiriyorum ve o insanlar hakkında ne yaparlarsa yapsınlar silemeyeceğim yargılarım oluyor.

kişisel olarak araba alırken karbon salınımı nispeten az araç tercih edebilirsin, taşlanmış kot almayarak tavrını koyabilirsin, bitmiş pilleri pil atık çöpüne atabilirsin ve tabii ki altından yapılma hiçbir mücevheri takmayarak siyanürle altın aramayı protesto edebilirsin.

paso faşizmi

son zamanlarda beni en çok rahatsız eden şeylerin başında ankara'daki paso faşizmi geliyor. doğma büyüme buralıyım, daha şimdiye kadar böyle bir uygulama görmedim. bunca yıldır öğrenci biletimi alarak toplu taşımayı kullandım, hiç de bir şey olmadı. her yılın ocak ayında bir-iki hafta "paso?" diye sorarlardı, sonra da diretmez, normal işleyişe devam ederlerdi. bu yıl ise belediyenin parası bitmiş olmalı, öğrenciden medet umuyorlar. belediye başkanı -ismini telaffuz etmek istemiyorum- kendisine twitter'dan bu uygulamayı soranlara şöyle bir yanıt vermiş: ego zararda.

kampüs dışından sormayı geçtim, okulun içinden binerken "paso?" diye soruyorlar. okulun içinden biniyoruz, bunu sormanız ayıp diye tepki göstermemizden ve herkese laf yetiştirecek gücü bulamadıklarından çoğu şoför kampüs içinde sormuyor artık. iki gün önce ben de buna güvenerek, elimi kolumu sallayarak okul içinden otobüse bindim ve şoför bana "pason?" diye sordu. okulun içinden biniyorum, ne pasosu diye yanıtladım. "iki kere basacaksın o zaman!" diye çıkıştı bana. basmayacağım dedim, okulun içinden biniyorum. "okulun içinden bindiğini ben de görüyorum" diye bir cevap verdi. e o zaman niye soruyorsunuz dedim, bize de yukarıdan öyle diyorlar dedi. ben de "zaten herkes her yerde soruyor, siz burada sormayabilirsiniz" diye çıkıştım. şoför de bana "ha, idare edin diyorsun yani?" dedi. ben sadece okul sınırları içinde bunu sormanızın mantıksız olduğunu söylüyorum diye yanıtladım ve arkaya doğru ilerledim. çoğu zaman okul içinden bindiğim otobüslerde öğrenciler birbirini kollar ve birine paso sorarlarsa herkes birden şoföre yüklenir. bu yüzden de şoförler kampüs içinde bunu dile getirmekten çekinir oldular. ancak o gün benim bindiğim otobüs pek pasifivize çıktı.

neyse dedim, bu böyle olmayacak, gideyim en iyisi bir paso alayım. bu otobüsten iner inmez metronun altından paso aldım. paso almak da öyle hemen olmuyor. ya okulunun yeni eğitim-öğretim yılı bandrolü olacak ya da öğrenci belgesi. birkaç gün önce paso alırım diye öğrenci belgesi çıkarttırmıştım. onu adama uzattım ve nerede okuduğumu, kaçıncı sınıf olduğumu uzun uzadıya inceledi. daha yeni aldım merak etmeyin dedim, bozuldu ve belgeyi hemen bana verdi. 22 TL'yi haksız bir şekilde pasoya yedirdikten sonra eve gitmek için durağa gittim. nasıl yağmur yağıyor anlatamam. o sırada otobüs geldi ve ben yeni pasomu göstermek için cüzdanımı çıkarttım. tabii ki de şoför hemen "pason?" diye sordu (şoförlerdeki bu sen-li ben-li konuşma rahatlığı da ayrı bir mevzu). cüzdanımı tutarak gösterdim. sonra adam bana demesin mi, "o pasoyu çıkarıp da göstereceksin!" böyle nasıl atarlı ve kaba bir üslubu var. o sırada arkadan da kadınların sesi geliyor, biraz çabuk olur musunuz, ilerleyin artık diye. şoför de onlara "çabuk olalım da işte bizi böyle bekletiyorlar" dedi. işte tam bu noktada benim şalterlerim attı ve birden içimden bir canavar çıktı. daha önce başıma hiç böyle bir şey gelmemişti, birden kendimi otobüsün içinde bağırırken buldum. size pasomu gösterdiğim halde inanmıyorsunuz, yalan mı söyleyeceğim, onu cüzdandan çıkart da ne demek, halen ısrarla soruyorsunuz diye bağırdım. arkaya doğru ilerlerken cüzdanımın içindeki bütün kartlar, kart vizitler her şey yere saçıldı. bir yandan ben toplamaya çalışırken, bir yandan da diğer yolcular yardım ettiler. o sırada şoför hala bana konuşuyordu ve ne dediğini anlamadım ama ben de bağırmaya başladım. "öğrenci olduğum halimden belli olmuyor mu, bakın bu kitaplara! üstelik size pasomu gösteriyorum, halen daha ayrıntılı incelemek istiyorsunuz. ondan sonra da insanlar benim onları beklettiğimi düşünüyor, halbuki siz meşgul ediyorsunuz" diye çıkıştım. o sırada bir sürü yaşlı teyze ve amca tamam kızım sus diyorlardı. hatta bir adam "şşşş!" falan dedi bana. mal herif. şoför de aynadan bana bakarak, bir buraya gelir misin dedi. ben de yanına gittim. bak güzel kardeşim, sen beni yanlış anladın ben sana öyle demedim falan diye birden bire kibar bir insana dönüştü (öğrenciyiz diye kendimizi ezdirecek halimiz yok ya, biri ses çıkartmadıkça bu emir verici tavrı ve kaba tonlamayı bütün öğrencilere uygulamaya devam ediyorlar). adam benden hiç öyle bir şey beklemiyordu sanırım, ben fazla çıkışınca tamam sen haklısın dedi ve ben de arkaya doğru ilerledim. ben ilerlerken bir adam bana oradan laf attı: "madem öğrencisin, kartını gösterip geçmek zorundasın!" dedi. ben de şalter ikinci kere attı. bu devleti, belediyeyi her daim haklı gören, bir paso edinerek vatandaşlık görevini yerine getirdiğini sanan zihniyete gerçekten diyecek laf bulamıyorum. ben de adama bir öğrenci olarak 22 lirayı pat diye çıkarıp vermek kolaydı değil mi diye çıkıştım. benim param bana ancak yetiyor, bir de pasoya mı vereceğim dedim. sizin çocuğunuz var mı diye sordum ve yanıt bekledim. bunun üzerine adam da, "ııı tabii yani hangimizin parası kime yetiyor ki" falan diye bir şeyler geveledi. sonra da "ama şoförler ne yapsın, onlara da idarecileri öyle diyor" dedi. e ben de vatandaş olarak şikayetimi belirtiyorum, bunu da idarecilerine söylesinler o zaman diye yanıtladım adamı. adam bana bir şeyler daha dedi ama cevap vermedim. otobüste bir siyaset meydanı ortamı oldu, herkes birbirine bir şeyler dedi. tabii kız haklı diyenden tut da, e ama paso da lazım diyene kadar çeşit çeşit görüş.

e ben zaten pasomu göstermiştim ki? bir de illa ellerine alıp inceleyecekler polis gibi.

birkaç yaşlı teyze dışında bana hak veren olmadı pek. teyzeler, öğrenciler de bu aralar çok stresli. zaten sınavda da şifre çıkmış falan dediler. çocuk da pek stresli diye beni gösterdiler. bir de ergen liseli olduk. peh.

otobüsü birbirine katma olayıncan acayip zevk aldım, çok rahatladım. bu sosyal deneyimimde benim en çok garibime giden, e ama paso olmak zorundasın diyen devlet yalakası heriflerdi. kraldan çok kralcı, başkan çok başgancı.

neyse, sonuçta ben 22 liralık pasomun 16.75 lirasını bu yolla belediyeden çıkardığımı düşünüyorum. eylemlerim sürecek.

8 Mayıs 2011 Pazar

kolaj

tom waits mi?
ankara'nın postmodern simgelerinden olan, armada'nın karşısında yer alan tuhaf yapının* iki-üç kolonunda şöyle yazıyor: "tom waits ankara'yı seviyor, ankara tom waits'i seviyor." bu yazıyı otobüsün camından bakarken fark ettim ve bayağı güldüm. bir anlam veremedim fakat komik olan da o anlam verememe haliydi zaten.

paso
ankara'da belediye otobüslerinde öğrenciye paso sorma uygulaması artık iyice sevimsiz olmaya başladı. çevremdeki herkes yavaş yavaş paso sahibi oluyor ve bu eğilim beni de paso almaya itiyor. bu konuda sürü psikolojisiyle hareket eden bir insanım; kimse almadığı için ben de almıyordum ve bunu da bir nevi protesto olarak görüyordum. fakat insanların belediye başkanı karşısındaki dirençleri kırılmış, bütün kaleler düşmekte. bense kendimi şu sıralar bir başkaldırma eylemine çok yakın görüyorum, direncim yerinde. öğrenci kimliğimi gösterdiğim halde "ama yine de paso almalısın!" cevabını reddediyorum. bu konuda çok doluyum. herkese kimlik gösterme mecburiyeti beni rahatsız ediyor. bu hafta bir otobüse bindim, kimliği gösterdim ve adam kimliğimi eline aldı, uzun uzun inceledi. çok rahatsız ediciydi. günlük yaşantıda bile bu derece kontrol edilme hissi beni öfkelendiriyor. ego kartı alırken kimlik göster, her otobüse bindiğinde kimlik göster. yahu günde iki kereden (duruma göre dört de oluyor) haftanın yedi günü otobüs kullanıyorum ben, her seferinde kimliğimi sormaları ne demek?!

üstelik verilen toplu taşıma hizmetinin, insanları konserve gibi sıkıştırmaktan farklı olmadığını görünce bir de pasoya mı para vereceğim diye isyan ediyorum. başka ülkelerde benzer uygulamalar olduğuna dair şeyler okudum ancak benim yaşadığım şehirde ve koşullarda bu tip bir uygulamaya maruz kalmak beni sinirlendiriyor, kuralları ihlal etmek istiyorum. vatandaşına, öğrencisine azami saygısı bile olmayan bir belediyeden bahsediyoruz. başkanın yaptıkları bana artık komik bile gelmiyor, her şeyinden iğreniyorum.

ne de güzel yazarmış
ismini vermeyeyim, ana akım bir gazetede müzik yazarı sıfatıyla yıllardır yazılar yazan bir adam var. internette falan da pek tutuyorlar. bu adama nasıl itibar ediyorlar benim aklım hafsalam almıyor. bugün bir haber başlığı gördüm, tıklayınca bir baktım, kendisinin yazısı. ilk üç-beş cümlesini okumam kendisiyle ilgili olumsuz düşüncelerimi pekiştirmeye yetti. yuh artık dedim, müzik yazısı diye neler yazıyorlar. hadi yazdılar diyelim, gazeteler de bunları basmaktan hiç çekinmiyorlar, artık nasıl oluyorsa.

hiç güzel müzik yazısı yazan insan görmemiş olsak neyse diyeceğim de, bir kere iyisini okuyunca kötüsü iyice sırıtıyor.

algılayamadığım mizah
hani şu püskevit muhabbeti var ya, bana hiç de komik gelmedi. gerçekten komik gelmedi.

kütüphanede yer yoksa
sınav dönemi başlayınca okuldaki kütüphanede yer bulmak mümkün olmuyor. ya erkenden gidip yer tutacaksın, ya da bir arkadaşın senin yerine tutacak. cuma günü ders çıkışı gittiğimde üç katın üçünde de tek bir boş yer bile bulamadım. sonra dedim ki, şu kırmızı koltuklara oturayım da boşalan yerleri takip edeyim, bir tanesine geçerim. taktım kulağıma müziğimi, sırtımı yasladım koltuğa. sonra bir baktım, uyumuşum, hem de bir saat boyunca.

değişiklik olsun diye
hayatımız o kadar sıkıcı ki bu monotonluğu kıralım diye bir gün kütüphanenin alt katında çalışıyoruz, bir gün üst katında. bir gün cam kenarında, bir gün duvar tarafında. günler o derece sıkıcı.

hıdırellez
bu arada hıdırellez'i kaçırmışım ya. kimse de bana söylemedi. halbuki bu yıl ne planlarım vardı.

bahar
bugün baharın geldiğini fark ettim ve mutlu oldum. buna cidden sevindim.

*resim, tandirda thunder nickli yazarın ekşi sözlük'teki "armada'nın karşısındaki ucube yapı" entrysinden alınmıştır.

3 Mayıs 2011 Salı

tabelalar iyi, klişeler kötü

ne zaman canım sıkılsa, içim kararsa banyo yapmak istiyorum. banyo yapınca her şeyin iyi olacağına inancım tam. sıcak su her şeye iyi geliyor, sanki iç sıkıntım dağılıyor ve tahliye deliğinden akıp gidiyor. belki de gitmiyor ama ben öyle olduğunu düşünmek istiyorum. iyi düşünelim iyi olsun, aksini yaptığımız zamanlar olmadı mı sanki? pekala da oldu. hemen uyumak istedik. gündüzler boyunca uyuduk, geceler boyunca oturduk da ne oldu? şimdi de diğer seçeneği deniyorum ve şikayetçi değilim. iyi düşünelim iyi olalım.

şampuana, sıcak suya ve yumuşak havluya methiyeler düzmek isterim ama gerek görmüyorum. onun yerine başka şeyleri övesim var. bugün gördüğüm bir şey beni memnun etti. sokağımızda hep aynı yere park eden bir araba vardı ve engelli birine aitti. yaklaşık üç yıldır o arabayı görüyordum. bu akşam eve geldiğimde arabanın olduğu yere özel bir trafik tabelası dikildiğini gördüm. tabelada engelli park yeri yazıyordu ve böyle bir şeyi görmek beni gülümsetti. arabanın sahibinin kendi çabası mı, yoksa site yönetiminin bir düşüncesi mi bilemiyorum ama sonuçta güzel bir şey olmuş. daha önce çevremdeki yerleşim yerlerinde benzeri bir şeye denk gelmemiştim, toplumca bu konulara duyarsız olduğumuz için olsa gerek. bir şey olacaksa da engellilerin kendi mücadeleleriyle oluyor böyle şeyler; çünkü bizdeki anlayış genelde şu: önce insanları uzun süre mağdur etmeliyiz, ardından günlük hayattan soyutlamalıyız ve sonra belki vaktimiz olursa onların sorunlarıyla da ilgileniriz. genel algının böyle olduğu bir memlekette, kendi muhitimde gördüğüm bu uygulama beni memnun etti. ardından geçen yıllarda basına yansıyan bir haberi anımsadım. engelli bir vatandaşın tekerlekli sandalyesini merdivenlerden çıkartabilmesi için apartmanın girişine rampa koyan ailesini, apartmanın diğer sakinleri şikayet ediyor ve sonuçta rampa kaldırılıyordu. bununla karşılaştırınca tabela olayı bana umut verdi. küçük ama önemli bir adım.
***
gün içinde biri aklıma gelirse veya kafama takılırsa, akşam onu rüyamda görüyorum. bilinçaltım beni etkilemeyi iyi beceriyor. ertesi sabah uyandığımda kahvaltı yaparken rüyanın etkisi altında oluyorum. sonra kendi kendime bu bir rüyaydı diye telkinde bulunuyorum ve rüya analizlerinden kaçınıyorum. işte yine uzun süredir görmediğim bir arkadaşımı aylar evvel rüyamda görmüştüm ve onu rüyamın içinde bill callahan konserine davet etmiştim. o da "tabii ki gelirim" deyip gelmişti. sonra sabah olduğunda kendimi kötü hissetmiştim çünkü artık onunla hiç görüşmüyorduk. hatta bu rüyadan o kadar etkilenmiştim ki buraya bununla ilgili bir post bile yazmıştım. üstelik kendisinin rüyamdaki hayalî konsere gelmesi çok şaşırtıcıydı çünkü -sormadım ama tahmin ediyorum- arkadaşım muhtemelen bill callahan müziğini bayık olarak nitelendirirdi. dolayısıyla bu birbirinden ayrı iki insanı rüyamda buluşturmam benim için ilginçti. bir nevi kendimle yüzleşme gibi. yani ben onu bayık bulacağı bir konsere davet ederek, aslında kendimi onun karşısında tam olarak ifade etme imkanı buluyordum. "bak, sen benim dinlediğim müziklere bayık diyorsun ama ben seviyorum işte" diyordum bir nevi. bütün şarkıları birbirine benzeyen albümler, melankolik sesli adamlar, hüzünlü ve yalnız insanlar, benim bu adamların müziğini sevmem... bütün bunlara kibirle yukarıdan bakan arkadaşımı ben niye önemsiyordum, işte orasını bilmiyorum. insan birinin yanında kendi gibi olamayacaksa ne anlarım ben o arkadaşlıktan? rüyamda da onu burun kıvıracağı bir konsere davet ederek kişiliğimi ortaya koydum (artık nasıl içime oturduysa). sevdiklerim beni yansıtan şeylerin bir parçasıysa, sevdiğim bir şeyi dile getirmekten niçin çekineyim ki? zaman zaman aptal olabilirim, dengesiz ve çekilmez olabilirim, ya da ne bileyim, aklıma gelmeyen bir sürü olumsuz şey olabilirim ama en azından olmadığım biri gibi olamam. olmadığım biri gibi de görünmem. yanlış yaptığım bir sürü şeyin içinde doğru olduğuna kesinlikle inandığım şeylerin başında işte bu geliyor.

birkaç gündür bunu düşünüyorum; çünkü bill callahan'ın yeni albümünü dinliyorum ve aklıma bu rüyayla ilgili hissettiklerim geliyor. insan kendi gibi olamadığı birinin yanında niye zaman geçirir ki diye soruyorum. sevdiğim müzikleri etiketleyen ve gitarıyla-şarkı-söyleyen-tok-sesli-adamları sevdiğim için beni klişe bulan bir insanla niye arkadaşlık yapmışım ki diye kendime söyleniyorum. sonra da diyorum ki demek ki öğreneceğim şeyler varmış.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

yıllarca bir arada çalmak

dorset

pj harvey, john parish ve mick harvey'in yıllardır bir arada müzik yapmaları üzerine bir şeyler yazmak istedim. yıllarca aynı ekiple müzik yapan, dönüşerek devam eden ve halen yaratıcılıklarını koruyan ekipleri seviyorum. beraber müzik yapan iki sevgili kadar, ya da arcade fire gibi bir aile kadar şirin başka ne var diye düşününce, müzik hayatlarına başladıkları zamandan bu yana beraber çalan bir ekip derim. hepsi kendi ismiyle yoluna devam ederken sürekli bir komşuculuk haliyle birbirlerine konuk olmalarını çok sevimli buluyorum. her birinin albümünde her enstrümanın sahibi hemen hemen aynıyken birbirinden bu kadar farklı işler çıkartabilmelerini ilham verici buluyorum. bu ekipte insanlar birbirinin yaratıcılığını kamçıladıkça ortaya samimi işler çıkmaya devam ediyor, en azından kendilerini sevdiğim için ben öyle düşünüyorum. her kafa ayrı ayrı güzelken, bir arada daha da güzel. üstelik bunu neredeyse yirmi yıldır yapıyorlar.

let england shake vesilesiyle mick harvey'in dönem dönem dinlediğim ve sonra unuttuğum albümlerine döndüm. en son çıkardığı two of diamonds'ı sevmiştim ama uzun süre dinlememiştim, unutup gitmişim. o albümden en dikkatimi çeken parça photograph olmuştu -ki kendisinin benim nazarımdaki cool ve karizmatik adam imajını birebir yansıtan bir parçadır. müzikle ilgili teknik bilgim yok, kendi halinde bir dinleyiciyim ama düzenleme denen şeyi bu parçada çok net algılayabiliyorum. iki-üç haftadır two of diamonds'ı yeniden dinliyorum ve zamanında hak ettiği ilgiyi göstermediğimi düşünüyorum. beni en çok şaşırtan şeyse, slow-motion-movie-star şarkısını sayısız kere dinledikten sonra nette araştırırken, şarkının pj harvey tarafından yazıldığını öğrenmem oldu. önce çok şaşırdım, vay anasını dedim. sonra düşündüm ve ben bunu daha önce nasıl fark edemedim diye kendime sordum. şarkı acayip pj harvey kokuyordu.

işte bunların ardından da yaptığım şey, aile gibi yıllarca bir arada çalmak üzerine düşünmeye başlamak oldu.

10 Nisan 2011 Pazar

pj harvey - on battleship hill


kendi kendime düşünmüşümdür, 2000'lerin ilk on yıllık döneminin üzerimde bıraktığı etkiyi tasvir etmem gerekirse hangi şarkıyı seçerdim diye. öyle çok oyalanmadan verebileceğim bir yanıtım var: blur'un out of time şarkısı benim 2000'li yıllar algıma hemen hemen karşılık gelir. think tank'in üzerinden sevdiğim onlarca albüm gelip geçse de, şarkının zihnime kazınan o imajının yerini alabilecek pek az şey oldu sanırım. ya da şöyle diyeyim, elbette oldu ama onları başka şeylerle özdeşleştirdim, çünkü içinde bulunduğum dönemin hissiyatını bir kere out of time ile özdeşleştirmiştim işte. dünyanın dışında bir zaman arayışı, boşluk hissi, karmaşa, başkalarıyla bağ kurma ihtiyacı falan. ne iyimserlik ne kötümserlik, sadece gerçekçiliğin baskın olduğu günler. beklerken sıkılmak nedir, out of time o hali bence güzel bir şekilde anlatır. sonra bugüne döndüğümde, çıktığından beri dinlediğim bir şarkı bana benzer bir soru sorduruyor. 2000'lerin ikinci on yıllık döneminde, ben artık büyümüşken dünyayı nasıl görüyorum? nasıl algılıyorum ve olan-bitenin üstümde bıraktığı ne? kafamda uçuşan kelimeleri, dilimin ucuna gelen ama tam olarak ifade edemediğim şeyleri on battleship hill bana anlatıyor. "hah, tam olarak böyle bir şey işte" dedirtiyor.

let england shake, son yıllarda gördüğüm en muhalif, en politik albüm. pj 90'larda kadın olmak/ilişkiler/cinsellik konularındaki sert, radikal ve eleştirel tutumunu bu sefer de savaş hakkında yazarak sürdürmüş. ırak ve afganistan'dan etkilenmiş. içine de biraz kara mizah katmış. the glorious land şarkısında arkadan kraliyet borazanı ötüyor, anlaşılan kendi memleketiyle dalga geçmiş. dediğine göre önceliği söz yazmaya vermiş. iki yıl boyunca sadece yazmış, müziği sonradan eklemiş. bunu duyunca şarkılardaki yazınsal metinlerin yoğunluğuna ve derinliğine anlam veriyor insan.

albümdeki şarkılar arasında beni başka türlü etkileyen on battleship hill oldu. "kekiğin kokusu rüzgarla taşındı, yüzüne değdi ve sana hatırlattı, zalim doğa tekrar kazandı." diye başladığı an dikkat kesildim. bahsettiği insanoğlunun zalim doğası da olabilirdi ama bende yaptığı ilk çağrışım diğeri oldu. insanın doğa karşısındaki acizliğini düşündüm ve bir süredir ben de buna kafa yoruyordum. şarkının, üzerinden doksan küsur yıl geçmiş bir savaşa bugünden bakması bana yol gösterdi. pj nefret dolu bir şeyin hala var olduğunu söylüyordu. onca yıl sonra bile doğa zalimdi (acaba insan doğası mıydı bahsettiği?). aslında hep öyle değil miydi? biz onu kendimize benzetmeye çalıştıkça, her şeye hükmetme hırsıyla doğaya zarar verdikçe onda nefret birikiyordu. benim doğaya dair ilk öğrendiğim şeylerden biri, bir gün tüm yapılanların hesabını sorabileceğiydi. tabiat her şeyden güçlüydü ve unutmazdı. kesilen her bir ağacın toprağında, kirletilen suda, dağın başında, her şeyde ama her şeyde bir iz kalıyordu. toprağın, suyun, havanın hafızası olduğunu öğrenirken, bir yandan da ona uymak gerektiğini öğreniyordum. eğer bir efendi varsa, o da tabiatın kendisiydi. bu yüzden olsa gerek en mantıklı din paganizm olmalı diye düşündüm. pj de böyle mi düşünür bilmem ama toprağın her zamanki haline döndüğünde hemfikir. "the land returns to how it has always been" diye lafa girdiğinde tüylerim diken diken oluyor. teknoloji ne kadar ileri giderse gitsin, doğayı istediğimiz gibi şekillendirebilme gücüne eremeyeceğimizi bir daha anlıyorum. başkalarının da anlamasını istiyorum; ürettikleri her şeyi övüne övüne pazarlamalarını, ya da aldıkları eğitimle her şeyi başarabilecekleri yanılgısından uyanmalarını istiyorum. ben bu konuda hayalperest bir romantik değilim ama onlar kendilerine hayran budala insanlar.



pj harvey röportajlarında bu albümde birinci dünya savaşını incelediğini anlatıyor. birkaç yerde bu şarkıda bahsedilen tepenin de gelibolu olduğu yazıyor. biraz araştırınca, literatürde battleship hill'in karşılığı olarak gerçekten de gelibolu çıkıyor. hatta conk bayırı diye adres bile gösterebilirim. oradaki insanlık hikayesini düşününce doğanın zalimliğinden bahsedilen kısımlar karşılığını buluyor. ölülerin kokusunu bastırmak için kullanılan bitkilerden haberdar olunca, kekiğin kokusunun rüzgarla taşındığını söylediği cümle anlamlanıyor. bunu öğrenince bir tuhaf oluyor insan, ürperiyor. gelibolu'yu ilk kez gördüğümde düşündüklerimi hatırlıyorum. bir okul gezisiyle gitmiştim ve ummadığım bir güzellikle karşılaşmıştım. gelibolu öyle güzeldi ki, savaşın olduğu cephe gördüğüm en güzel yerlerdendi, insan hayran kalıyordu. hem güzeldi hem de binlerce insana mezar olan bir yerdi. ikisini yan yana koyunca doğanın zalimliği (yoksa insanoğlunun mu demeli?) ortaya çıkıyordu işte. pj harvey'in dediği gibi doğa yine kazanıyordu.

kimileri bu yıllarda dünyada bir uyanışın olduğunu söylüyor, kimileri de güçlünün güçsüzü ezmesinin şiddetlenerek arttığını. benim neyin doğru olduğuna dair kafam karışık ama bildiğim bir şey var, o da bazen dünyanın gidişatından korktuğum. umutsuz değilim, olmak da istemiyorum çünkü önümde koca bir ömür var, daha hiçbir şey yapmadım bile. ama yine de ara sıra korkuyorum. dünyanın insanlardan öç almak için bir gün bir şey yapacağı fikri bana yakın geliyor. bir gün yer yarılacak ve herkesi, her şeyi içine çekecekmiş mesela. sonra toprak yeniden birleşecek ve belki de başka bir uygarlık yükselecekmiş gibi. bu noktada tekrar pj harvey'e dönüyorum. bu şarkıda şöyle benzetme yapmış: "çürümüş bir ağızdaki yarık bir diş gibi." uzun zamandır duyduğum en etkileyici şey.

aşağıda şarkının güzel bir canlı performansı var. aile albümünün sahnedeki yansıması: gitarda john parish, klavyede ve geri vokalde mick harvey. arkadan gelen tok sesiyle mick harvey albümde karizmayı konuşturmuş.


9 Nisan 2011 Cumartesi

atlıkarınca



yazıda spoiler yoktur

aile odaklı filmlere, romanlara özel bir ilgim var. bu kavrama eleştirel yaklaşan her şeyi elimden geldiğince izlemek/okumak hobim. kelimenin tam manasıyla hobim. çizilen o mükemmel aile tablosunun karışık bir şey olduğunu düşünüyorum. herkesi ilgilendiren konuların en başında gelmesi, sıradan bir konu olmasına rağmen değişik katmanlarda incelenmeye müsait oluşu aile kavramını ilgi çekici yapıyor bence. sağlıklı tarafları kadar hastalıklı yanları da olmasına rağmen, bu yanına değinen şeylerin daha radikal/sert olarak değerlendirilmesi ise tuhafıma gitmiyor değil. ailede sadece iyi şeyler olduğunu kim dedi ki?

ilksen başarır'ın ikinci filmi atlıkarınca, konusunu daha duyar duymaz ilgimi çekti. filmi kesinlikle görmek istedim. aile içi cinsel istismarı konu edinen film, seyircinin filme mesafeli durma ihtimaline rağmen yapılmış; bunu bilmek bile emeği geçenlere saygı duymamı sağladı. türk sinemasında daha önce bu konuya değinilmediğini sanıyorum (atmayım emin değilim). dünya sinemasından aklıma gelen birkaç örnek var fakat benim izlediklerim olayı başka bir boyutta değerlendiriyordu. ebeveyn-çocuk ilişkisinin aşk-şefkat boyutu, ya da olgun adam/kadın olup da rıza dahilinde kurulan ilişkiler vardı. belki bir tek buna yakın the war zone'u sayabilirim o kadar. edebi metinlerde ilk akla gelen kral oidipus olsa da, ben onu burada bahsedilen durumla ilişkilendirmek istemiyorum, çünkü kan bağından haberdar olmamak ve olduktan sonraki kısım vs. oidipus hikayesinin daha karışık bir boyutu var. edebiyattan aklıma gelen bir-iki roman olsa da onlarda ana konunun bu olmamasından dolayı derin bir inceleme söz konusu değildi. eğer bitirebilseydim george bataille'in annem'ini anlatmak isterdim ama yarım bıraktığım bir roman olarak kişisel tarihimde yerini aldı. lafı fazla dolandırdım ama sonuç olarak bu filmin işlediği konu itibariyle önemini vurgulamak istiyorum.

filme gitmeden önce ilksen başarır ve mert fırat'ın röportajlarına denk geldim. yaptıkları filmi anlatırken kullandıkları dile, hassasiyetlerine hayran kaldım. hatta her yerde tekrarladıkları bir cümle var, "eleştirdiğimiz şeye dönüşmekten kaçınmaya çalıştık" mealinde. bunu bu derece başarılı bir şekilde filme döktüklerini tahmin edememiştim. daha doğrusu, sadece onlarla ilgili değil, bu konudan bahseden her tür materyalin duygu sömürüsüne kaçmadan, teşhirciliğe kaymadan, kaş yapayım derken göz çıkarmadan işin içinden çıkması çok zor. gayri ihtiyari bu tip şeylere kaymak öyle olası ki. ama atlıkarınca bunların hiçbirine bulaşmadan soğukkanlılıkla derdini anlatan bir film. sırf bu yüzden bile takdir ediyorum ve başarıları karşısında diyecek söz bulamıyorum.

ilksen başarır-mert fırat ikilisi, bu olayın sadece belli bir sosyokültürel kesime mal edilmemesine ve yer/mekan/zaman göstererek "aa bunlar bize benzemiyor!" denmemesine çalıştıklarını söylüyorlar. tam olarak dediklerini yapmışlar, harfi harfine. çünkü ekranda izlediğiniz aile aynı sizin aileniz gibi. bu kadarını beklemediğimi itiraf ediyorum; çünkü ben ilk filmleri başka dilde aşk'ı beğenenlerden değildim.

atlıkarınca çok sade bir film, gereksiz hiçbir şey yok. hani sanki karla kaplı dağ başında kırmızı montuyla dolaşan biri nasıl dikkat çekerse, bu filmde de sadece hareket noktası ön planda tutuluyor. kağıt üzerinde çok çalışıldığını anlamak için sadece filmi görmek yeterli. her şey ince ince işlenmiş ve bu hassasiyet bir izleyici olarak bana da kendimi değerli hissettiriyor.

filmle ilgili yorumlarda, "böyle bir konunun da olduğunu gösterdikleri için" diye başlayan cümleler kuranlar var ve bu insanlara sinirleniyorum. ensest elbette ki var, bu gerçekliğin kendilerinin çok uzağında olduğunu sananlar hangi güzel küçük dünyalarında yaşıyorlar acaba? çocuğuna tecavüz eden babaların, toplumda yaşayan sadece bir avuç hastalıklı insan olduğunu düşünenlere gülüyorum. onlar ne bir avuç, ne de sizin çok uzağınızdalar.

benzetmek gibi olmasın ama filmin üzerimde bıraktığı his, bana 4 ay 3 hafta 2 gün filmini anımsattı. spoiler vermek istemediğim için ayrıntıları paylaşmıyorum ama kafamda ikisini yan yana koydum bile. tıpkı o filmdeki gibi bir soğukkanlılık, el değmemişlik, hamlık. hamlık derken kesinlikle kötü anlamda söylemiyorum. az pişen sebzenin en vitaminli ve en güzel olması gibi bir şey kastettiğim. yıldırım türker "ken loach filmi gibi" bir yorumda bulunmuş; vay anasını, dilime gelmeyen buymuş dedim.

bu filmi tek başıma izlemek istedim. filmi izlediğim salonda on kişi ya vardı ya yoktu. film bitti, film sonu ekibi yazıları aktı, ışıklar yandı ama kimse yerinden kalkamadı. abartmıyorum, üç-dört dakika herkes öylece oturdu. yerimden kalktığımda dizlerim çözülmüş gibiydi ve eve gitmek zor geldi.

8 Nisan 2011 Cuma

hayata dönüş

birkaç gündür kafamda dönüp duran şeyler var. birkaç kare görüntü gözümün önünden gitmiyor ve beni düşünmeye sevk ediyor. ben on bir yaşındayken olan hayata dönüş operasyonunu yeni öğreniyorum ve kendi kafamda olayı oturtmaya çalışıyorum. bu olaydan, bu hafta ortaya çıkan görüntülerle haberdar olmamın nedeninin sadece benim cahilliğim ya da toyluğumun olduğunu düşünmüyorum. suçu; olan biteni, katliamları, haksızlıkları unutma geleneği üzerine kurulu toplumsal hafızaya da atıyorum. birileri bahsetmeye çalışırken üzerini çok güzel örtüyorlar, insanları susturuyorlar ve böylece on bir yıl önce yaşanan bir katliamdan haberdar olmamız gecikiyor. biraz utanıyorum bunları yazarken, biraz kendime kızıyorum, çokça da bunları yapanlara. muhtemelen aklım bir şeylere ermeye başladığı zamanlarda bu operasyonun ismini duyup da olumlu bir şey olduğunu falan düşünmüşümdür, dikkatimi çekmemiştir. bu haftaysa olayla ilgili haberleri okudum, televizyon izledim. duyduklarıma-gördüklerime hiç şaşırmadım, nasıl olur demedim. nasıl bir ortamda yaşadığımızı, devletin hangi koşullarda varlığının sürdüğünü az çok biliyorum çünkü. kimlerin ortadan kaldırılmak istendiğini, hangi oluşumların yok sayılmaya çalışıldığını görmemek mümkün değil. bu ülkenin ne kadar kolay adam öldürebildiği gerçeği midemi bulandırıyor. bir haber var o tarihlerden, şöyle başlıyor: "terörist örgütlerin sığınağı haline gelen ve 10 yıldır girilemeyen cezaevlerine devlet nihayet girdi." o zaman basında her şey öyle anlatılmış ki, yapılanın gerekliliği ve nasıl da içerinin temizlendiği açıklanmış. "zorunluydu, lazımdı, mümkün olduğunca az kan akmasına çalışıldı" diye yazılar var. en çok da sonuncusu midemi bulandırdı: az kan.

kan akıtmaya ne meraklıymışsınız.

bu hastalıklı düşünce yapısını kafam almıyor. kendi vatandaşlarının bir kısmına üvey evlat muamelesi yapıp, onları gözden çıkarmak nasıl bir şey? bunca yıl yok saymak, dinlememek, burnu büyüklük yapıp karşılıklı masaya oturmamak vs. bunların çözümsüzlüğü devam ettirdiğini görmemek için aptal olmak gerek. eğer bir yol sonuca varmıyorsa demek ki o yolda bir hata var, başka bir şey denenmeli. devlet ise yıllardır dersini almamış olacak ki yolundan, yönteminden emin. çok şükür, hamdolsun kendilerine güveniyorlar. bütün siyasi partiler bir demokratiklik tutturmuşlar gidiyor. ama kendileri gibi düşünmeyeni öldürmekten, içeri atmaktan, hatta içeride bile ortadan kaldırmaktan çekinmiyorlar. bir toprağın kimin daha çok malı olduğunu tartışmak geride kalmadı mı? bu katliam haberlerini bugün izlerken ve konuşurken duygusal şeyler çevresinde dolanmak da sadece vakit kaybı, bunu yapmak istemiyorum. gözümün önünden gitmeyen bir kare var, zayıflıktan bitap düşmüş bir kadın 'biz kazandık biz kazandık' diye bağırıyor. o görüntü içimi sıkıştırıyor. aradan onca yıl geçmiş ve sorumlular yargılanmamışken benim pek çok şeye güvenim zedeleniyor. insanların üzerlerine gaz sıkılarak öldürüldüğü, yakıldığı, kıyıldığı bir ülkenin geçmişinden gelen kan kokuları mide bulandırıyor.


birileri bunları anlatmaya devam etmeli diyorum. benim gibiler öğrensin diye. bilmeyen bilsin, unutmaya çalışan da unutamasın. 90'lı yılların başında diyarbakır'da öldürülen gazetecileri sedat yılmaz'ın press filmiyle öğrendim. ankara'da sadece bir sinemada gösterilmesine ise hiç şaşırmadım. sonra üstüne bu geldi. öğrenecek daha ne kadar çok ülke gerçeği olduğunu gördüm. en kötüsü de bunların devam ettiğini biliyor olduğumdu.


yine aynı gazete haberinden:

dönemin adalet bakanı hikmet sami türk demiş ki: "(...) bundan sonra da cezaevlerimizde devletin hakimiyeti ve cezaevlerinde insan haklarına saygı, en yüksek ölçüde gerçekleştirilecektir. bu örgütlerin insanları acımasızca ölüme sevk ettiklerini inkara zorladığını dikkate alırsanız, onların mücadelelerinin insan hakları adına olmadığını açıkça görürsünüz. ben, buradan kurtarılanlara 'geçmiş olsun' diyorum. evlatları cezaevlerinde bulunan anne babalardan devlete güvenmelerini istiyorum".