gelip geçici güzelliklere elimden geldiğince takılmamayı becerebiliyorum. sadece gördüğüm bir güzelliğin peşinden gitmek biraz boş beleş geliyor. en azından artık böyle geldiğini rahatça söyleyebilirim. karşımda duran şeyi kendi çabamla anlamlandırıyorum; hem kendi çabamla hem de ortak çabamızla. olmaz değil ama; hiçbir elbisenin peşinden ölesiye koşacak değilim. enerjimi başka şeylere harcamayı yeğlerim. tıpkı bu anlayışla, sırf saçları güzel diye bir adamı yere göğe sığdıramamak da hiç bana göre değil. artık o yaşları çoktan geçtik azizim. en fazla beğenirim, birkaç kere hayran hayran bakarım o kadar.
böyle diyorum demesine de, kapağına bakıp kaset satın almak gibi ya da isminden etkilenip romana başlamak gibi bir şey yaptım yakın zamanda. yukarıdaki resmi gördükten sonra bu adamın müziğiyle tanıştım. bu resmi gördüğümde kurt vile'in saçlarına bir süre baktım; "ne kadar güzel saçlar böyle" diye düşündüm. sonra döndüm bir daha baktım. bu güzel saçları onun sahibinden bağımsız olarak sevdim. ardından bende yarattığı etkiyi anlamlandırabilmek için kendisinin müziğini dinlemek istedim. önce saçlarını, tanışınca da müziğini sevdim. smoke ring for my halo albümünü dinleyip durdum. bir pazartesi sabahı evden çıktığım gibi kulaklarıma taktığım bu albümün daha ilk şarkısını duyar duymaz, bir şeyi parçadan bütüne gider gibi sevmenin mümkün olduğunu hatırladım.
bu albüm kapağında hep bir eksiklik yok muydu? vardı elbet.
2000'li yılların sanat akımı paint-art'ın temsilcilerinden olan ankaralı mandy varol açıkladı: "sanatımda politik göndermelere yer vermiyorum; orak-çekiç sadece figür olarak estetik bulduğum şeyler."
vogue 2011: "janis gözlükleri, savaş boyası ve kızılderili başlığı bu yaz hiç moda değilmiş."
doğaya karşı yaşamaktansa doğayla beraber yaşamayı tercih ediyorum. ona hükmetmeye çalışmak saçma bir uğraş. doğaya rağmen değil, doğayla birlikte hayat sürer. mühendis arkadaşlar, hesapları verdikleri hata payı aralığında çıkmayınca yenildiklerini kabul etmeliler. bu ne hükmetme arzusudur böyle? insanı doğayla uyumlu yaşamaya yöneltmek yerine, doğayı insana göre şekillendirme anlayışının artık beni sıktığına karar verdim. nükleer enerjinin ne kadar yararlı olduğunun anlatıldığı bir dersim var corç, enerji sorunu yaşadığında oraya iki reaktör koyuveriyorsun; hooop diye çözülüveriyor sorun. bunları yaparken sadece bilgilerine güveniyor insanlar, doğaya hürmet ettikleri yok. oysaki benim en çok inandığım ağaçlar. bazılarınınsa altlarındaki jipleri. çoğu zaman içimden arabaları sivri bir şeyle çizmek geliyor, hele de hayvan gibi jipleri. evrende o koca arabasıyla koca bir yer kaplama lüksünü kendinde gören insanlara tahammül edemiyorum. jipi olan insanları daha tanımadan sevmiyorum. onların ne kadar bencil olduğuna dair bir önyargım var. bir de o koca arabalarıyla güç gösterisinde bulunduklarına dair bir izlenimim. "koca bir fabrikanın yanında bir adet jipin havayı kirletme miktarı nedir ki?" gibi şeyler ise bana inandırıcı gelmiyor. birey olarak üstüne düşeni yapmadıktan sonra ve o koca jipten vazgeçemeyecek kadar kendini şımartan bir insan olduktan sonra sana karşı önyargımı ortaya attığın hiçbir tez değiştiremeyecektir corç. neyse, ben bana ilham veren şeylerin yardımıyla doğa hakkında düşünmeye devam edeceğim. kızılderili başlığım, let england shake albümüm ve doğayla uyumlu tişörtüm ile uzaklardan selam ederim. nükleer yanlısı bilim dünyasının ise alacağı olsun.
bu nükleer enerji denen şey evrim mevzusu gibi bir şey. bilen de konuşuyor bilmeyen de. benimse akşam haberlerinde dinlediğim bir şey aklımdan çıkmıyor. fukushima nükleer tesislerinde yaklaşık elli işçi santraldeki sorunu halletmeye çalışıyormuş. çevredeki binlerce insan tahliye edilirken elli işçi oraya kapanmış çalışıyor. içim çok tuhaf oldu. bu, birilerinin birilerini kurtarmak için kendini feda etmesi, ya da ettirmesi demek. bunun adı resmen ölüme razı gelmek.
şili'deki maden işçilerinin aylar sonra yeraltından kurtarılması olayında insanlığa inancım artmıştı. hem yeraltı hem de yerüstündeki insanların azmi büyüleyiciydi. insanın hayatta kalma isteğinin büyüklüğünü bana öyle bir gösterdi ki diyecek bir şey bulamadım. şimdiyse aynı şeyi tekrar görüyorum. insanlığın tehlike içindeki bir kısmı hayatta kalsın diye elli kadar adam kendini nükleer santrale kapıyor.
ha tabii, nasıl olsa koruyucu kıyafetleri var, bir şey olmaz.
"nobel ödülünü kazanan ilk kadın oldu ve bu ödülü iki kez kazandı.
sorbonne'un ilk ve uzun yıllar boyunca da tek kadın profesörü oldu.
ve daha sonra, bu dünyayı terk ettiğinde, erkek olmamasına ve polonya'da doğup büyümüş olmasına rağmen fransa'nın büyük adamlarına ayrılan olağanüstü pantheon'a kabul edilen ilk kadın oldu.
on dokuzuncu yüzyılın sonlarında, marie sklodowska ve kocası pierre curie uranyumdan dört yüz kez fazla radyasyon yayan bir element keşfettiler. marie'nin ülkesine atfen ona polonyum adını verdiler. kısa bir süre sonra radyoaktivite sözcüğünü icat ettiler ve uranyumdan üç bin kez daha güçlü bir element olan radyumla deneylerine başladılar. ve birlikte nobel ödülünü kazandılar.
pierre'nin daha o zamandan şüpheleri vardı: onlar acaba cennetten mi yoksa cehennemden mi bir armağan getirmişlerdi? stockholm'deki konuşmasında, bizzat dinamitin mucidi alfred nobel'in davranışının bir örnek teşkil ettiği konusunda uyarıda bulundu:
-güçlü patlayıcılar insanlığın hayranlık uyandıran projeleri gerçekleştirmesini sağladılar. ama bunlar halkları savaşa sürükleyen büyük canilerin ellerine geçtiklerinde korkunç yıkım araçlarına dönüşmektedirler.
kısa bir süre sonra, pierre dört ton askeri malzeme taşıyan bir at arabasının altında kalarak öldü.
marie yaşamaya devam etti ve bedeni bilimsel alanda elde ettiği başarıların bedelini ödedi. en sonunda kan kanserinden ölene dek, maruz kaldığı radyasyon bedeninde yanıklara, yaralara ve şiddetli ağrılara neden oldu.
yeni radyoaktivite krallığındaki buluşlarıyla yine nobel ödülü kazanan kızı irene'i ise lösemi öldürdü."
ne inception beni o kadar etkiledi ne de black swan’i sevebildim. popüler olandan uzak durma kaygısı değil benimki, sadece sevemedim. benim sinemadan beklentim bana yoğun bir hikaye anlatması; bulmaca çözmek değil. onun da güzel olduğu anlar var elbet ama benim için genel bir tercih olduğu söylenemez. bir de samimiyet unsuru var. bir şey samimi gelmeyince önyargılarıma engel olamıyorum ve –ne yazık ki- işin iyiliğini göz ardı ettiğim olabiliyor. bu kısmı da darren aronofsky için diyorum. kendisinde bana samimi gelmeyen bir yan var ve sanırım bu saatten sonra onu sevmem olası görünmüyor. black swan’i kendisine dair önyargılarımı bir kenara koyarak izledim, üstelik de ilgiyle izledim ama üstünden birkaç gün geçmeden benim için uçup gitti. onun o her şeyi hesaplayan ve planlayan halini sevemiyorum. çok da açıklamama gerek olduğunu düşünmüyorum. ben bunu söyleyince filmlerinden rahatsız olduğumu ve bunun da onun iyi bir yönetmen olduğunun kanıtı olduğunu söyleyen birkaç kişi oldu. ben onu trier kadar rahatsız edici bulmuyorum mesela. trier bin kat daha rahatsız edici ama seviyorum. aronofsky’i ise iyi bir yönetmen ama sevdiğim bir yönetmen değil. ne bileyim, inarritu’nun biutiful filmi beni çok daha fazla rahatsız etti ve günlerce aklımdan çıkmadı örneğin. üzerinden günler geçtikçe ne kadar iyi bir film olduğuna daha çok kani oldum.
vermek istediğim başka bir örnek de, büyük bir fenomen olacak gibi sunulan, sağda solda her yerde resimleri, fragmanı paylaşılan ve insanı etkileyici olduğu izlenimine kaptıran blue valentine filmi. çok çok zayıf bir film çıktığını söylersem yine tepki mi alırım bilmiyorum. üstelik oyuncuları taa dawson’s creek zamanlarından gönlümde yer eden michelle williams ve övgüye ihtiyacı bile olmayan ryan gosling olmasına rağmen. ne yapalım, bazen olmayınca olmuyor.
bunlar uzun bir süredir ifade etmek istediğim şeylerdi. insanların yere göğe koyamadıkları bu filmleri sevemeyince bayağı bir düşündüm. gerçekten. üstelik ne kadar önyargısız baktğımı anlatamam bile. ama yine de elimden fazlası gelmedi. en son bu kadar garip hissettiğim sinema filmi, coen’lerin a serious man’iydi. ben onu bir başyapıt olarak görürken, camiada fazla underrated kalmıştı ve fazlaca kötülenmişti. niye olduğunu halen anlayabilmiş değilim.
bu şarkıyı icra eden kafaya bayıldığımı söylemek istiyorum. son zamanlarda gördüğüm en eğlenceli şey. rock star damla genel, justin bieber'e 10^10000 kere basar. (hell yeah rock'n roll!)
"kuuuurabiye adam benim peşimde, beni yemeye çalışıyor. nedeeeen, ama nedeeeen?"
gençliğe dair söylemek istediğim şeyler bitmemiş olacak ki, bu konu hakkında ikinci bir yazı yazıyorum. kafamdaki gençlik imgesi ile örtüşmediğimi gördükçe içimde beliren o tuhaf hissi yenmem mümkün olmuyor. günlerim bir film olsaydı ben izlemek istemezdim, bu ne sıkıcı film falan derdim. bunu burada yazmaktan çekinmiyorum ya da saklama güdüsü duymuyorum çünkü hissettiğim şey bu. bir sürü salak şey yapıyor olabilirim ama en azından olmadığım biri gibi görünme kaygısı içinde değilim.
sözleşmiş gibi çıkan albümler
bu sene dinlediğim müzikler gençlik konsepti üzerine kuruluydu. beni bu konu hakkında düşünmeye sevk eden büyük ihtimalle onlar oldu. onlar geçmişe dönüp bakarken ben de kendime baktım. beach house gençlik hayallerine güzellemeler yazmış, onlarla daldığım rüyalardan the national'la uyandım. kendileri eve dönüşten bahsederken ben de döndüm kendi şehrime baktım. sorrow şarkısında bahsettikleri şehir ankara'nın ta kendisi olabilirdi. hatta hayat gailesini bir kenara bıraksan; ankara'da şair, yazar, ne bileyim, sanatçı olabilirdin. o derece depresif, o derece karamsar bir şehir. şehrimden gittikçe uzaklaşıyorum ve bir vakit ona sadece ana ocağına döner gibi dönmek istiyorum. belki ben de o vakit eve dönüşle, kredi ödemeleriyle ya da ne bileyim, kötü giden ilişkilerle ilgili bir şeyler yazarım. sonra bir de the suburbs var, unutmam mümkün değil. bu yıl gençlik konseptini kafamın bir kenarına kazımam arcade fire ile oldu sanırım. onlar gençlikten bahsederken kafalarını çevirip de arkaya bakmışlar çünkü her şey geride kalmış gibi konuşuyorlar. oysa ben böyle olmasını istemiyorum, istediğim bu değil. benim geriye bakmama gerek yok ama yine de gözüm arkaya kayıyor. bir zamanlar iyi arkadaşın olan insanlarla hayat telaşesi içinde eskisi kadar görüşememek gibi şeyleri biliyorum. geceleri uyuyamayan benim ve bana öğüt veren de onlar, ileride geceleri niçin uyuyamadığımı anlayacakmışım, öyle diyorlar. hadi bakalım diyorum ben de, yıllar sonra bir çocuk doğurmak istersem dönüp de bu şarkıyı dinlerim. belki o zaman daha iyi anlarım.
arcade fire gençliğe uzaktan bakarken wild nothing tam kalbinden bakıyor. bense kendimi arcade fire'a yakın hissediyorum, wild nothing dinlerken ise hatırlıyorum. hoplamak zıplamak istiyorum, kan ter içinde kalasıya dek dans etmek istiyorum. gençlik dediğin tutku, ter, hormondan ibaret ne de olsa. yüzeyselleştirdiğimi inkâr etmiyorum ama bu üçünün hiçbir kötülüğünü göremiyorum.
yıllar önce bu yaşları düşündüğümde zihnimde canlanan görüntüler şimdikiler değildi. sanırım her şeyin daha eğlenceli olacağını zannediyordum. sanki tek ihtiyacım olan şey, yaşla beraber gelen özgürlüktü ve onu elde ettiğim zaman hiçbir engel kalmayacaktı, kimse beni tutamayacaktı. şimdi anlıyorum ki o zamanlar hesap etmediğim bir şey varmış; bir şeyi yapabilir olma haline erişince, çoğu zaman yapma heyecanın kalmıyormuş. bunu o vakit akıl etmem mümkün değildi, şimdiyse yaşayarak öğreniyorum.
bazen dinlediğim müzikler bana gençliğin nasıl bir şey olduğunu hatırlatıyor, nasıl olması gerektiğini. ileride, zamanında yapamadığım şeyler için pişmanlık duymamam gerektiğini hissettiriyor, içime biraz korku salıyor ve beni tedirgin ediyor. daha çok zaman var diye diye geçermiş yıllar, bunu bu yaşımda ben bile biliyorum. bazen zamanı kaçırmak korkusunu içimde hissediyorum. işte bu da yeni çıktı, son birkaç aydır ara sıra beni yoklayan bir şey. bana gençliği çağrıştıran müzikler dinleyince nedense içime bu his çörekleniyor. pek bir şey yapmadan, anca okula git, ödev yetiştir, sınava gir ile geçen ömrümden duyduğum tatminsizliği hatırlatıyor. iki satır yazı okusam, iki sayfa roman okusam diyorum. kelimelerim kurudu ve cümlelerim kısaldı. kendimi ifade etme yetim azalmış bile olabilir; daha az kelime, daha çok formül ve hesap.
ıskaladığımı düşündüğüm bütün bu şeyleri dinlediğim müziklerde buluyorum. gençliği ve eğlenceyi, hezeyanları ve mutlulukları, sonra umutları ve kalp kırıklıklarını. sevdiğin çocuğu uzaktan gördün diye mutlu olmayı ya da onunla bir kere merhabalaştın diye bütün gün ağzın kulaklarında gezmeyi. bunlar hep on beş yaşında kalan şeyler. eskiler ama değerliler. şimdilerde bunlardan daha fazlasının hiçbir anlam ifade etmediği oluyor. çoğu zaman bir türlü istenilen o yakınlık kurulamıyor. birinin yanındasın ama kendin olarak değil, kalbin de yerinden çıkacak gibi atmıyor. öyle ki kalbin kahve içtiğinde daha çok atıyor.
yine de düşünüyorum, gençliği anlatan dopdolu bir şarkıyla karşılaştığımda heyacanlanmadan edemiyorum. örneğin bu yıl, wild nothing'in live in dreams şarkısını dinlemeseydim gerçekten çok şey kaçırırmışım. kafamı meşgul eden, kendimi hakkında sorguladığım "gençlik" konseptiyle örtüşen bir şarkı. olmak istediğim ama geride kalmış gibi gelen, bir yandan özendiğim bir yandan küçümsediğim o hali anlatıyor. kulaklarımda gençlik yankılanıyor ama ben oturuyorum. öyle ki sadece ellerimle tempo tutuyorum. oysaki bu şarkıyla dans etmek geliyor içimden, belki biraz da nerede olduğumu unutsam fena olmaz. nerede olduğumu unutmak istiyorum ama gece dönerken evin yolunu hatırlamak zorunda olduğumdan kendimi kaybetmiyorum.
bazen günlerimi küçük şeylere bağlıyorum; bazı şarkılara, bazı albümlere, haftasonu vizyona girecek bir filme falan, live in dreams de günlerimi bağladığım şarkılardan oldu. bu yıl dinlediğim, beni heyecanlandıran, gençliği damarlarımda hissettiren, "evet, her şeyi yapabilirim" dedirten bir şarkı. "iyi ki yaşıyorum da bu şarkıyı dinledim" dedim pek çok kere. sonra tıpkı bu şarkı gibi bana iyi ki yaşıyormuşum dedirtecek başka şarkılarla karşılaşma ihtimalimi düşündüm.