aylaklıkla öldürecek vaktim vardı. aslında yoktan var ettiğim bir zamandı. amaçsızca dolandım, dükkanlara girdim çıktım. bir şey alacağımdan değil, sadece bir şeylere bakmaktan başım dönene kadar yorulma isteğimden. elim üç beş kere telefona gitti. aklımdan çeşit çeşit isimler geçti. alo merhaba nasılsın, napıyorsun, hadi gel, bir kahve içeriz, istersen yemek yeriz, bak hava ne güzel. yok dedim, telefonu çantama koydum tekrar. biraz daha yürüdüm. havada polenler uçuşuyor, ben elimle yakalamaya çalışıyorum. bir amacı yok, sadece oyun olsun. sonra elim tekrar telefona gitti. sevgili arkadaşım merhaba, umarım bu mesajı vaktinde görürsün, müsaitsen buluşalım, atla gel. peki gönderilsin mi? yok gönderilmesin. peki. yürümeye devam ettim. sanki enseme vuran saçlarım değil de at yelesi. bir an gözümü kapadım, bu rüzgardan başım dönecek, sinüzitim nüksedecek ve kafam yerden hiç kalkmayacak. düşününce korktum, rüzgardan da korktum, hastalanmaktan da. kitap, dergi, albüm, film satan şu büyük üç katlı mağazalardan birine girdim. soğuk ve kişiliksiz bir dükkan. çarkını kafe olarak kullandığı kısımla döndürdüğünü tahmin etmek zor değil. tek bir boş masa bile yok. insanlar diğer masadakilerle bu derece yakın nasıl oturuyorlar diye sormadan edemedim. yan masadakilerin sesinden kendi konuştuğunu duyman imkansız. neyse, ben içeri geçtim. dergilere, kitaplara bakındım. gossip girl kızları bütün dergilerin kapaklarında. sarah jessica parker'ı da unutmamak lazım. doğumdan üç ay sonra eski formuna dönen modeller, yaz diyetleri, efendime söyleyeyim selülitlerden kurtulma rehberi ve daha neler neler. son zamanların çok satan kitaplarını gördüm; "kayıp gül" diye bir kitapmış. lüzumsuz bir kitap olduğunu duymuştum. sonra çok satanlarda elif şafak'ın "fourty rules of love" kitabını gördüm. o da ne ki dedim, baktım; "aşk" romanının ingilizce çevirisiymiş. hem de çok satanlar da. vay anasını dedim. sonra albümlerin olduğu kata çıktım. bakalım yerli müzik piyasasında neler satıyor? albümlere bakınca yazın geldiğini şıp diye anladım. ben yazın geldiğini demet akalın'ın albüm çıkarmasından anlarım. işte yine bütün yaz ülkemizin güzide plajlarında çalacak olan "seni terk ettim/ günümü gün ettim/ ararsan bebeğim/ başka biriyleyim" temalı şarkılar piyasaya çıkmıştı. keşke bu yazdığım dörtlüğe beste de yapabilseydim. belki o zaman paraya para demezdim. ne diyordum, gıcır gıcır bayramlıklar gibi dizilen yazlık albümler. sonra gözüm fiyatlara takıldı. o vakit kaç zamandır cd diye bir şey almadığımı fark ettim. işin kötü tarafı bundan dolayı hiç suçluluk hissetmedim. iyi bir şey yapmıyorum elbet ama müzik endüstrisinin geldiği nokta bu, ben napayım? sonra yeni çıkan albümleri dinlemek için konan kulaklıklara gözüm takıldı. hani kocaman kulaklıkları takarsın ve yeni albümleri dinlersin ya, ben de denemek istedim. artık kaldı mı yahu böyle şeyler diye sordum kendime. düşün, artık bu bile nostaljik bir şey olmuş. vay anasını. hayatımda bir-iki sefer denediğimi hatırlıyorum ama öyle eskide kalmış ki nerede ve zaman olduğunu bilmiyorum. yanımda beraber dinleyeceğim bir jess yok, bir kabinimiz yok, zaten viyana'da da değiliz ama olsun; sırf nostaljik bir şey yapıyormuşum hissine kapılmak için kulaklıkları geçirdim kulağıma. gören sanki gramofondan plak dinliyorum sanacak. hey yarabbim, modern zaman avuntularıma bak benim. üç tane cd koymuşlar, ben eski şarkıların derlendiği cd'yi seçtim. hangi şarkıyı dinlesem diye bakarken tek tanıdık gelen ella fitzgerald oldu. ella "so in love"ı söylüyor. ella! ah ella! elimin ona bu kadar kolay gitmesine şaşırıyorum. kayıtsızım, artık bana kırgın şeyler hatırlatmıyor bu kadın. bağışlamam gerekeni bağışlamışım ve ardından bu kadın benim olmuş, daha önceden hiç olmadığı kadar hem de. bu kadını dinlerken aklıma saflıklarım, aptallıklarım gelmedi. sadece ne kadar umutlu olduğumu düşündüm. bir zamanlar bu kadın benim için umutlu olma halini ifade ediyordu. düşündüm ve kendime hayret ettim. bir zamanlar her şeyi yapabilecek kadar cesaretli hissediyordum. her şeyi yapardım, gecenin bir vakti şehrin bir ucundan gelebilirdim, ıssız sokaklarda yürüyebilirdim. ertesi günün bir öncekinden hep daha güzel olacağına yürekten inanırdım. şimdiyse geleceğin güzel olmasını diliyorum, umudumu korumaya çalışıyorum; ama bir zamanlar ella'yı dinlerken tüm güzellikler içimden kendiliğinden gelirdi. ben arayıp da bulmaya çalışmazdım. hiç susmadan konuşurdum. sonra arada bir durup çok mu konuştum derdim, yok hayır devam et yanıtını alırsam dünyanın en mutlu insanı olurdum. nina simone mu ella fitzgerald mı tartışması yaptığımı hatırlıyorum. ben nina demiştim, belki de o yüzden ella benden çok başkasına ait oldu. ama şimdi bunların hiçbir önemi olmadığını hissettim. ne acı, ne üzüntü, ne kırgınlık. hiçbir şey hissetmediğimi hissedince evrenin sırrına ermişim gibi geldi. kilit noktayı bulmuşum, sorunu çözmüşüm sandım. şarkıları düşünmek bana hiçbir şey çağrıştırmıyordu artık. kayıtsız ve umursamazım. işte bu noktaya erince ella bana geldi. bir baktım, bu kadının isminde kodlanmış bir şey yok benim için. her şey geçip gitmiş, ben bağışlayan olmuşum, "so in love"ı dinlerken tek düşündüğüm "ne kadar da güzel bir şarkı" olmuş. işte bu yüzden hiçbir şey hissetmemek beni korkutmuyor. ne hüzün var, ne heyecan. her şey dümdüz seyrediyor ve bunu fark etmek beni memnun ediyor.