9 Mayıs 2010 Pazar

ella bana geldi

aylaklıkla öldürecek vaktim vardı. aslında yoktan var ettiğim bir zamandı. amaçsızca dolandım, dükkanlara girdim çıktım. bir şey alacağımdan değil, sadece bir şeylere bakmaktan başım dönene kadar yorulma isteğimden. elim üç beş kere telefona gitti. aklımdan çeşit çeşit isimler geçti. alo merhaba nasılsın, napıyorsun, hadi gel, bir kahve içeriz, istersen yemek yeriz, bak hava ne güzel. yok dedim, telefonu çantama koydum tekrar. biraz daha yürüdüm. havada polenler uçuşuyor, ben elimle yakalamaya çalışıyorum. bir amacı yok, sadece oyun olsun. sonra elim tekrar telefona gitti. sevgili arkadaşım merhaba, umarım bu mesajı vaktinde görürsün, müsaitsen buluşalım, atla gel. peki gönderilsin mi? yok gönderilmesin. peki. yürümeye devam ettim. sanki enseme vuran saçlarım değil de at yelesi. bir an gözümü kapadım, bu rüzgardan başım dönecek, sinüzitim nüksedecek ve kafam yerden hiç kalkmayacak. düşününce korktum, rüzgardan da korktum, hastalanmaktan da. kitap, dergi, albüm, film satan şu büyük üç katlı mağazalardan birine girdim. soğuk ve kişiliksiz bir dükkan. çarkını kafe olarak kullandığı kısımla döndürdüğünü tahmin etmek zor değil. tek bir boş masa bile yok. insanlar diğer masadakilerle bu derece yakın nasıl oturuyorlar diye sormadan edemedim. yan masadakilerin sesinden kendi konuştuğunu duyman imkansız. neyse, ben içeri geçtim. dergilere, kitaplara bakındım. gossip girl kızları bütün dergilerin kapaklarında. sarah jessica parker'ı da unutmamak lazım. doğumdan üç ay sonra eski formuna dönen modeller, yaz diyetleri, efendime söyleyeyim selülitlerden kurtulma rehberi ve daha neler neler. son zamanların çok satan kitaplarını gördüm; "kayıp gül" diye bir kitapmış. lüzumsuz bir kitap olduğunu duymuştum. sonra çok satanlarda elif şafak'ın "fourty rules of love" kitabını gördüm. o da ne ki dedim, baktım; "aşk" romanının ingilizce çevirisiymiş. hem de çok satanlar da. vay anasını dedim. sonra albümlerin olduğu kata çıktım. bakalım yerli müzik piyasasında neler satıyor? albümlere bakınca yazın geldiğini şıp diye anladım. ben yazın geldiğini demet akalın'ın albüm çıkarmasından anlarım. işte yine bütün yaz ülkemizin güzide plajlarında çalacak olan "seni terk ettim/ günümü gün ettim/ ararsan bebeğim/ başka biriyleyim" temalı şarkılar piyasaya çıkmıştı. keşke bu yazdığım dörtlüğe beste de yapabilseydim. belki o zaman paraya para demezdim. ne diyordum, gıcır gıcır bayramlıklar gibi dizilen yazlık albümler. sonra gözüm fiyatlara takıldı. o vakit kaç zamandır cd diye bir şey almadığımı fark ettim. işin kötü tarafı bundan dolayı hiç suçluluk hissetmedim. iyi bir şey yapmıyorum elbet ama müzik endüstrisinin geldiği nokta bu, ben napayım? sonra yeni çıkan albümleri dinlemek için konan kulaklıklara gözüm takıldı. hani kocaman kulaklıkları takarsın ve yeni albümleri dinlersin ya, ben de denemek istedim. artık kaldı mı yahu böyle şeyler diye sordum kendime. düşün, artık bu bile nostaljik bir şey olmuş. vay anasını. hayatımda bir-iki sefer denediğimi hatırlıyorum ama öyle eskide kalmış ki nerede ve zaman olduğunu bilmiyorum. yanımda beraber dinleyeceğim bir jess yok, bir kabinimiz yok, zaten viyana'da da değiliz ama olsun; sırf nostaljik bir şey yapıyormuşum hissine kapılmak için kulaklıkları geçirdim kulağıma. gören sanki gramofondan plak dinliyorum sanacak. hey yarabbim, modern zaman avuntularıma bak benim. üç tane cd koymuşlar, ben eski şarkıların derlendiği cd'yi seçtim. hangi şarkıyı dinlesem diye bakarken tek tanıdık gelen ella fitzgerald oldu. ella "so in love"ı söylüyor. ella! ah ella! elimin ona bu kadar kolay gitmesine şaşırıyorum. kayıtsızım, artık bana kırgın şeyler hatırlatmıyor bu kadın. bağışlamam gerekeni bağışlamışım ve ardından bu kadın benim olmuş, daha önceden hiç olmadığı kadar hem de. bu kadını dinlerken aklıma saflıklarım, aptallıklarım gelmedi. sadece ne kadar umutlu olduğumu düşündüm. bir zamanlar bu kadın benim için umutlu olma halini ifade ediyordu. düşündüm ve kendime hayret ettim. bir zamanlar her şeyi yapabilecek kadar cesaretli hissediyordum. her şeyi yapardım, gecenin bir vakti şehrin bir ucundan gelebilirdim, ıssız sokaklarda yürüyebilirdim. ertesi günün bir öncekinden hep daha güzel olacağına yürekten inanırdım. şimdiyse geleceğin güzel olmasını diliyorum, umudumu korumaya çalışıyorum; ama bir zamanlar ella'yı dinlerken tüm güzellikler içimden kendiliğinden gelirdi. ben arayıp da bulmaya çalışmazdım. hiç susmadan konuşurdum. sonra arada bir durup çok mu konuştum derdim, yok hayır devam et yanıtını alırsam dünyanın en mutlu insanı olurdum. nina simone mu ella fitzgerald mı tartışması yaptığımı hatırlıyorum. ben nina demiştim, belki de o yüzden ella benden çok başkasına ait oldu. ama şimdi bunların hiçbir önemi olmadığını hissettim. ne acı, ne üzüntü, ne kırgınlık. hiçbir şey hissetmediğimi hissedince evrenin sırrına ermişim gibi geldi. kilit noktayı bulmuşum, sorunu çözmüşüm sandım. şarkıları düşünmek bana hiçbir şey çağrıştırmıyordu artık. kayıtsız ve umursamazım. işte bu noktaya erince ella bana geldi. bir baktım, bu kadının isminde kodlanmış bir şey yok benim için. her şey geçip gitmiş, ben bağışlayan olmuşum, "so in love"ı dinlerken tek düşündüğüm "ne kadar da güzel bir şarkı" olmuş. işte bu yüzden hiçbir şey hissetmemek beni korkutmuyor. ne hüzün var, ne heyecan. her şey dümdüz seyrediyor ve bunu fark etmek beni memnun ediyor.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

şelale

diyelim ki kendini bildin bileli hep aynı şekilde algıladığın bir şey var. ismini duyunca gözünde canlanan bir görüntü, o ismin kulağında çınlarken bıraktığı bir melodi var. şimdi sana benim algımdaki şelaleyi anlatmak isterim. belki düden şelalesi'dir, belki niagara. belki doğaldır, belki yapay; ben orasını bilemem. benim tek derdim şelaleyi anlatmaktır. şırıl şırıl akışından mı insanlar ona şelale diye seslenir bilemem. "ş"si baskın, "l"si bol, hareketi çok olsa gerek. şimdi hareket deyince sen bana sudan üretilen enerjiyi anlatırsın, yok anlatma. illa bir şey anlatacaksan senin zihnindeki şelaleyi anlat. senin şelalen de güzel şeyler mi getiriyor aklına? benimkisi öyle. ama birhan keskin'inkisi* öyle değilmiş. okuyunca şaşırdım doğrusu. düşündüm de düşündüm. böyle ipte asılı çamaşır gibi takılı kaldı aklımda. kim bir şelale için "aklıma suyun intiharı geliyordu hep/ şelale deyince / divaneliği söylüyordum" der ki? suyun intiharı olabilir mi hiç? suyun olsa olsa yolculuğu olur, o akar yolunu bulur. bize öyle demediler mi?

hıdırellez

dilek söylenir mi hiç? o zaman gerçekleşmez ki.

bu gece hıdırellez'miş. bir gül ağacı bulsak da dileğimi altına gömsem. kaç gün önceydi, kendi kendime dedim ki bu yıl hıdrellez'i kaçırmayayım, bir şey dileyeyim. ne dileyeyim diye düşünmedim çünkü biliyordum.
böyle şeyler pek güzel. "cemre düşmesi"nden hiç anlamıyorum ama anneanneler diyorsa doğrudur. yaşlı kadınlardan daha çok şey bilecek değiliz ya?
dilden dile anlatılan, içinde masalsı unsurlar bulunan, mistik bir yanı olan hikayeleri dinlemeyi seviyorum. hıdırellez'i seviyorum. çünkü dileğimizi toprağın altına gömüyoruz. bir tek toprak biliyor. ama ketum, dillendirmiyor. o herkesi kucaklıyor. sonracığıma bir de güllerin yaprakları biliyor dileğimizi. bu yolla doğaya dönüyoruz, doğanın kendisiyle bütünleşiyoruz.
niye gül ağacı deniyor bilmiyorum. gül çiçek değil mi, ağaç da nereden çıktı? gerçi eskiler gül ağacı diyorlarsa vardır bir hikmeti. ben sorgulamıyorum, onun yerine dileğimi kağıda yazıyorum. ah bir de gül ağacı bulsaydım.

4 Mayıs 2010 Salı

uyandığımda 'northern lights' şarkısı çalıyordu. elbette ki bir güneyli kuzey ışıklarını bilemezdi.


bazı sabahlar yataktan çıkmak zor geliyor. koca gün daha başlamadan gözümün önünden gelip geçiyor. o vakit kalkmamı kolaylaştıracak bir neden arıyorum. bazen buluyorum, çoğu zaman bulamıyorum. kimi sabah beyaz peynir, ekmek, yanında da çay istediğim için daha kolay çıkıyorum yataktan. bazı sabahlar da saçımı tarayınca nasıl olacağımı görmek istediğimden kalkıyorum. gece yıkadığım ve henüz şampuan kokan saçımı açık bırakınca, gün içinde ara sıra şampuan kokusu burnuma geliyor; kendimi temiz hissediyorum. temizlik hissi içimi ferahlatmaya yetmiyor belki fakat kısa bir anlığına da olsa iyi hissetmemi sağlıyor. bazı günler dersin başlangıcına dek olan o on beş dakikada içtiğim kahvenin beni kendime getirişini seviyorum. yüzüme soğuk su çarpmışım gibi, sabahın köründe buz gibi denize girmişim gibi irkiliyorum. bu sabah sıla'yı arayacağımı bildiğim için yataktan çıkabildim mesela. koskoca bir günü tek bir telefon konuşmasına bağlamanın zavallı bir durum olduğunu düşünebilirsin. beni amaçsız biri gibi görebilirsin. sana katılmadığımı söylerim bir tek, yanlış anlamanı düzeltmeye uğraşmam; çünkü düzeltmeyi istemem. eğer öyle düşünüyorsan bilirim ki hayatının hiçbir döneminde birinin sesinde kaybolmak istememişsin. eğer isteseydin beni anlardın. ben bekledim; arkadaşımla konuşacağım an, bana sabah saatindeki tüm dersleri çekilir kıldı. sadece bir ses aradım. beni rahatlatacak ve bana güven verecek bir sesin içinde kaybolmayı diledim. zaman ve mekan kısıtlaması olmaksızın sevdiğim birinin yanında olmak istedim. bildiğim tüm matematiği unutup sadece tek bir düzlem yarattım. istediğim herkesi kendi düzlemime koymayı tasarladım. bunu nasıl yapacağımı bilemedim ama vazgeçmedim de. neyseki telefon vardı. ya bir de olmasaydı? küçük şeylere bağladım günleri. neyi beklediğimi bilmeden beklemeye koyuldum.

gün geliyor koca evrende bir ses arıyorum. seslendiğimde beni tanıyacak bir komşu istiyorum. gün geliyor bir şarkıdaki söz beynimden hiç gitmiyor. dinlerken benimle aynı yere takılan var mıdır? saçmasapan şeyler hakkında uzun uzadıya konuşmak istiyorum. haberleri dinliyorum, haberler kötü. "önce iyi haber mi yoksa kötü haber mi?" diye sormuyor kimse; çünkü haberler hep kötü hep kötü. o zaman gerçeklikten kaçmayı düşünüyorum. sesler kendi odamı inşa etmeme yardımcı oluyor. ben olmak istediğim yerde oluyorum.

evimiz


yüzümü kime dönsem bilmiyorum. hangi çiçeğe emek edip büyütsem bilmiyorum. düşündüm ama bir yanıt bulamadım. sabrımın sınırı sonsuz değil, ben de âlim değilim ama yavaş yavaş öğrenirim. bir çiçek nasıl büyür görmek isterim. yüzümü dağlara mı dönsem, sulara mı bilemem. dağ gibi güçlü ama bir o kadar da sert yüreklilerden korkarım. su gibiler de elde avuçta durmaz, kaçırırım. oysa bir bilsen benim bağlarım bahçelerim var ki ucu bucağı yok. istersen hepsini sana verebilirim. ben saklamam, gizlemem. eğer sen de saklamazsan öyle güzel olur ki. dünyanın en güzel yeri bastığımız toprak olur. ben derim ki çiçek beni anlasın, beni dinlesin. sonra çiçek bana anlatsın. varlığı toprağıma bereket getirsin. her şey yeşersin, büyüsün. o zaman dağ da o olur, deniz de, en nihayetinde ev de.

25 Nisan 2010 Pazar

bohçacı geldi hanım

başkasını suçlamanın daha kolay olduğunu söylerler. "çuvaldızı kendine iğneyi başkasına batır" derler. oysaki benim için kolay olan kendimi suçlamaktı. suç bende olduğunda her şey daha kolay olurdu. hata benimdi, bundan ders almam gerekirdi. karşıma çıkan benzer durumlarda hayatımın akışı sekteye uğruyorsa bir durup düşünmeliydim. ortak eleman bendim çünkü. ama olsun, bir dahaki sefere yapmam, olur biterdi.
bana, "hesabı kendine çıkarmak"ın psikanalitik açıklamasıyla gelenler oldu; öfkelendiğim onlardı. kırıldıklarım ise kendimi suçlamama izin verenler, tek bir laf etme tenezzülünü bile göstermeyenlerdi. ağır bir suçluluk duygusuyla baş başa kaldığımda etrafta sorularımı soracağım kimse yoktu. o vakit içime sordum, cevabını bizzat bulmaya çalıştım. en sonunda öğrendiğim kendi değerimdi. kendimi değersiz gördüğümde karşımdakini haklı görüyordum. yaptıklarıma saçma deyince karşımdakine mantıklı diyordum. ben yolun başındayken karşımdaki gitmiş de dönüyordu. işte bu nedenle küçük olan bendim. ben az şey bilendim, bana daha fazlasını öğretecek olana kapılır giderdim. sonra sorgulama dönemi gelirdi. en kötüsü de oydu. ben kendimi suçlarken biri de çıkıp, "dur! napıyorsun?!" demedi. ben olsam kesin öyle derdim, bundan eminim. ama ne de olsa başkasını suçlamak kolay olan, kimse çuvaldızı kendine batırmadı; ben hepimiz için yeterince batırdım zaten. en azından bir söz bekledim. bekledim bekledim. "varlık" ile "yokluk", "ses" ile "sessizlik"in ayrımına öyle iyi vardım ki, herkesi kafamda var ettim, herkese söylemesi için muhtemel replikler verdim. kafamın içinde konuşup durdular. sesler sesler... haneye bir galibiyet eklentisi daha. aferin. tebrik ederim. ben anca tebrik ederim, bu saatten sonra söyleyecek başka bir şey gelmez içimden.

23 Nisan 2010 Cuma

ankara'da geçen kaç film biliyorsun ki?


bazı şehirler bazı insanlarla kodlanmış beynime. o şehri düşündüğümde o insan geliyor aklıma. hava raporunu dinlerken o şehrin ismi geçtiğinde o kişiyi düşünüyorum. üşüyecek, ıslanacak ya da güneşin altında gezecek tozacak diyorum. binlerce insan var o şehirde. milyonlarca hikaye. fakat ben sadece birini seçiyorum. kalabalığın içinde yanıp yanıp sönüyor onunkisi. ışıklı, fosforlu. hiç görmediğim, bilmediğim yerleri o başkasının ağzından dinleyince görmüş gibi, gezmiş gibi oluyorum. eğer bir gün o yerleri gidip de görürsem, daha önceden bana anlatılmış olan hikayenin üstüne yeni şeyler koymuş olacağım.

bazen bir şarkının içinde bir şehrin ismi geçiyor ve o şehri o şarkıyla anmaya başlıyorum. ta ki daha güçlü bir uyaran bulana kadar, ta ki o şehri başka bir şeyle özdeşleştirene kadar. aklıma ohio geldi şimdi. ohio, carry me ohio'dur benim için. the national'ın yeni albümünde de bloodbuzz ohio isimli bir şarkı var; fakat yeri çoktan parsellenen ohio'nun benim nazarımda sun kil moon'la bağı var.

sonra bazı kitaplar ve şehirler var. hatta o kadar çok var ki say say bitmez. şimdi bunları sayacak değilim. zaten hemen aklıma gelmez ki. düşünmem gerek. nedense canım işin bu kısmını yapmak istemiyor. benim bahsetmek istediğim başka bir şey. filmler ve şehirler.

sonra bazı filmler ve şehirler var. neden bilmem, bazı oyuncularla bazı şehirleri özdeşleştirmişim. bunu fark etmemi sağlayan taner birsel'dir. taner birsel ankara filmlerine yakışan bir adamdır. kaç tane ankara filminde oynadı da buna karar veriyorsun dersen, ben bir tane izledim, o bana yeter arkadaşım derim. itiraf'ta tunalı'da yürüdüğü bir sahne vardır misal. ben orada koca ankara'nın sıkıcılığını taner birsel'in yüzünde gördüm. belki de kendi sıkılganlığımı gördüm. boktan ankara. beni aksi birine dönüştüren bu şehrin sokaklarında yürüyen bir adamın yüzü bana çok şey ifade etti. böyle gözlerinin kenarları kırışan bir adam. ne derler, mana o kırışıklıklarda gizliymiş. ankaralı olan biri değil de, ille de o işte. ben de düşünmüştüm, ankara'da geçen bir film çeksem içinde taner birsel olmalı diye geçmişti aklımdan. işte sırf bu yüzden bile siyah beyaz'ı merak ediyorum. herkes var evet, ama benim için taner birsel ve ankara ikilisi olması yeter.

22 Nisan 2010 Perşembe

havadar içim

eskiler der ki derdini suya anlatırsan rahatlarmışsın. eğer sırrını açacak kimsen yoksa, insanoğluna güveniyorsan ama yine de o kadar güvenemiyorsan suya anlatmalıymışsın. su akarken senin için ferahlarmış. suyun temizliği kötülükleri alır götürürmüş.
ben bugün suyla konuştum. ilk defa denedim bunu. faydalı oldu mu bilemiyorum. eğer yarın sabah kalktığımda kendimi suçlu hissetmeme neden olan o isteği yine içimde duyar ve yine kötü biri olduğumu düşünürsem, o vakit bileceğim ki suyun bile silemeyeceği kötülükte bir şey geçmiş içimden.
bir film izledim ve o filmin baş karakterini kendime yakın hisettim. sevdiği birinin ölmesini isteyen bu adam bana utanç duyduğum yanımı anımsattı. insanın istediği bir şeyden dolayı vicdan azabı çekmesinin ağırlığını o adam da hissediyordu belki ama ben ikimize yetecek kadar suçluluk duyuyorum. dile getirdiğim an yer yarılacak, gökyüzü yırtılacak, ben dağların altında kalacağım ve bugüne kadar dünya üzerinden geçmiş ne kadar inanç sistemi varsa hepsi beni kınayacak diye düşündüm. tanrının kötü kulu olacağım, dünya üzerindeki günlerim azap içinde geçecek sanıyordum. suya anlattım, dillendirdim ve öyle olmadığını gördüm. yine de yarın nasıl bir güne uyanacağımı bilemem.
böyle bir şeyi en az bir kez aklımdan geçirdiğim ve ta kalpten dilediğim için kötü biri olmadığımı biri dile getirsin istedim. kime anlatsam yeterince yakın değildi; kime anlatsam bu isteğimin nedenini anlayamazdı sanki. anlatmayı düşündüklerim iyi insanlardı, anlamak için çaba sarfederlerdi, bundan emindim ama ya yadırgarlarsa? bir an için bile olsa beni yadırgamalarını kaldıramazdım. benden şüphelenirlerse benim kendime dair şüphelerim yuvarlanan bir kartopu gibi büyürdü. sonra bir çığ düşerdi ve neme lazım, ben altında kalırdım belki.
sonra en korktuğum şey yine nüksederdi. ya tek hissettiğim şey korku olursa? "korku korku git yanımdan!" diyorum ben de. çünkü benim tek istediğim bağışlanmak. bana bağışlayıcı bir yürek gerek. öyle ki bana güç versin. bana korunaklı bir ev versin. insanların zaman zaman böyle şeyleri akıllarından geçirebileceğini, sırf bu nedenle kötü biri olarak addedilemeyeceğimi söylesin. desin ki bizler tıpkı birer dostoyevski kahramanlarıyız. o, bizleri anlatır. içimizde iyi de vardır kötü de. ben senin yüreğini gördüm desin. senin yıllarını ve başından geçenleri biliyor ve sana hak veriyorum desin. bilmem bu yolla feraha kavuşur muyum? ben sadece ferahlık istedim. birinin yok oluşuyla feraha erebileceğimi düşündüm ve hemen ardından kendimden utandım.

19 Nisan 2010 Pazartesi

mahremiyet


sene 2004. büyük bir müzik markette d. ile birlikte cd'lere bakıyoruz. birini alıp birini bırakıyoruz. satın alacağımızdan değil pek tabii, cd'ler dünyanın parası. biz ancak bakıyoruz. gözümüze kestirdiklerimizi sağdan soldan, ankara pasaj camiasından temin ediyoruz; çünkü internetten download işleriyle o kadar içli dışlı değiliz. elim pj harvey'nin "dry" albümüne gidiyor. arkasını çevirince pj'in göğüsleriyle karşılaşıyorum. o an bayağı şaşırdığımı hatırlıyorum. bütün bir 2004 yılı boyunca kulaklarımda sesi olan kadını fazla içselleştirdiğimden midir nedir, göğüslerini görünce az biraz alınıyorum. şimdi o halimi düşünüyorum da, on beş yaşındaki kendime gülmeden edemiyorum. ben kimim ki bir kadının çıplaklığına alınıyorum, ya da neden alınıyorum ki böyle bir şey karşısında? senden beklemezdim mi diyorum acaba kendimce, hani bize öyle öğretildi ya. yadırgamıyorum ama şaşırıyorum.

düşünceler beynimden öyle hızlı geçiyor ki artık beş dakika öncesine göre daha çok seviyorum bu kadını. yanımdaki arkadaşıma gösteriyorum, bak diyorum. o da gülüyor. uzun uzun baktığımı hatırlıyorum o resme. çıplaklığın akılllara ilk gelen anlamından başka şeyler ifade edebileceğini ben o an, tunalı'daki bir müzik markette anlıyorum galiba. göğüsleri görünen bir kadının ortada olan tek şeyinin bedeni değil, aynı anda ciğerleri ve kalbi de olabileceğini idrak ediyorum. röntgenini çektiren bir kadın var o resimde. zaten bütün şarkılarında her türlü acısı ve mutluluğu ortadayken, bedenini görünce yeni bir şey görmüş olmuyorum ki ben. ohoo diyorum, ben onun nelerini nelerini biliyorum. elbette ki bana göstermek istediği kadarını biliyorum ama yine de az şey mi duydum, dinledim sesinden?

o gün geriye dönüp bakınca çocukça bir anı olarak yer ediyor zihnimde. üstüne kendimce yeni fikirler temellendirdiğim bir başlangıç noktası oluveriyor. mahremiyet başka şeylerde diyorum. bir kadının göğüslerini görünce çok da bir şey görmüş olmuyor insan. hatta belki de hiçbir şey görmüş olmuyor. ne de olsa bir kadının iç dünyasını elbise altında aramak on dört yaşındaki ergen oğlanlara mahsus bir şey. umarım?

güzel bir laf edeceğim

ben ayşe'nin kendine has bir rengi olan saçlarını seviyorum. kıvırcık, turuncu saçları var. havuç gibi desem değil, portakal gibi desem hiç değil. ben öyle rengi bir tek onda gördüm. sonra parçadan bütüne gittim, saçlarını severken onu da sevdim. eğer o iyi bir kız olmasa saçlarını sevmeye devam etmezdim. ben onun saçlarını severken o benim neyimi sever bilmiyorum. bana bundan hiç söz etmedi. benim de ona onun saçlarından söz ettiğim pek söylenemez. çoğu zaman utanırım bunu dile getirmeye. belli ederim ama çok da dile getiremem. çünkü güzellikleri dile getirmeyi bazısı yanlış anlar, samimiyetsiz bulur. bense bunu hiç anlamam. güzel olan bir şeyin güzelliğinden bahsetmenin ne sakıncası olabilir ki? sürekli güzel tişörtler giyen bir çocuğa, her giydiği tişört için güzel bir laf etmenin abartıyla bir ilgisi olup olmadığını bilemem. bence yok, sence var mı?