19 Mart 2010 Cuma

ıspanak yiyerek güçlü olalım

yeni albümümüz vesilesiyle yaptığımız ingiltere ve amerika turundan sonra memleketimiz borçka'ya dönünce hemen kendimizi çimlere attık. grup arkadaşım marc'a dedim ki:" oğlum getir gitarı, ukuleleyi, hep beraber bayırlarda dolanalım". ayıpsın dedi. ninem bir tepsi ıspanaklı börek yapmış. davulcumuz canıtın da termosa çay dolduruvermiş. felekten bir gün çaldık. yahu marc dedim, o kadar yer gezdik, ingiltere, amerika neyim gördük, yine de en güzeli ninemin memleketi be dedim. haklısın bacım dedi.


kalamış'tan bir tatlı huzur almanın ya da gece vakti heybeli'de mehtaba çıkmanın vakti geldi mi? ben hiç bilmem. adalar, modalar... bunlar bana yabancı. bilsem güzel olur, bir vakit bilmek isterim. göreyim, öğreneyim. görülecek, öğrenilecek şeyler hiç bitmez. iyi ki de bitmez. ya bir de bitseydi halimiz nice olurdu? biz çok sıkılırız günlerden, biz derken kendimi kastederim lakin benim gibi sıkılanlar var, bilirim. günler hep aynı, yollar hep aynı. bazen eğlence olsun diye yolumu uzatırım, farklı bir otobüse binerim. bazı güzergahlar bana iç karartıcı gelir. karanlık bir film gibi, yollar kasvetli bir şehirde çekilen iç sıkıcı bir film adeta. dar yolları sevmem, ara sokakları da. geniş yollardan gidince camdan içeri ferahlık sızar. sonra otobüsün tıkış tıkışlığı ferahlık merahlık bırakmaz. böylece dengelenir her şey, nötrleşir. ben de nötrleşirim. kayıtsızlığım yavaş yavaş artar. kayıtsızım desem de iyi şey ile kötü şey; güzel şey ile çirkin şey aynı değildir. mutluluğun verdiği his güzel ama kötü bir şeyle karşılaşınca üzülmek yok. üzülmek diye bir şey yok. hiç olmadı, biz hiç bilmedik. hep iyiyi hep güzeli bildik. öyle olalım zaten. içimi açan müzikler ve içimi açan filmler görmek istiyorum. bir de içimi açan insanlar... en mühimi de insanlar. canım insanlar, güzel insanlar. bazen sevdiğim, bazense nefret ettiğim, şu sıralarsa kayıtsız kaldığım insanlar. vitaminlerimi alsam, taze sıkılmış meyve suyumu içsem, birkaç kültür fizik hareketi, bir-iki de iyi dost sesi... birden hemen dinçleşiveririm. çok güçlü olurum, iyi işler yapmak için şevk gelir. sonra bir bardak taze çay içerim; demli, mis kokulu. veyahut da sert bir kahve. cümleye "veyahut"la başladım, bağlacı cümlenin başına koydum. halbuki olmaaaz. "ama"yla cümleye başlanmaz. "ve" ile de. öyle derdi hocamız. kulakları çınlasın. ne zaman "ve" ile cümleye başlasam aklıma gelir. gelsin, ziyanı yok, severim. bana bir şey öğreteni severim.

"veyahut da sert bir kahve"de kalmıştım. gücümü toplamam gerek. daha yapacak ne çok şey var. bense yorgunum. uykular uyumak, rüyalar görmek isterken ayakta durmak kadar zor olan bir şey yok. bir baktım, herkes ayakta durmakta zorlanıyor. herkeste bir yorgunluk. bahar yorgunluğu mu? baharı bilmem fakat bahaneler hiç bitmez. bahar gelir yoruluruz, yaz gelir yoruluruz, sonbahar ve kışın zaten hep yorgunuz. üstüme bir rehavet çöktü. bulmak istesem milyon tane bahane yaratabilirim. ne de olsa bahaneler hiç bitmez. o yüzden kaldırayım artık şu mazaretleri. çayıra çimene yayılmak için vakit henüz erken.

yahu marc, her şeyi öğrendin de şu "börek"e, "börek" demeyi öğrenemedin. hala böööörek, ısrarla bööörek. ama ne yapalım, sen öyle diyorsan öyle olsun. canın sağolsun ya. o kadar kusur kadı kızında da olur.

5 Mart 2010 Cuma

marissa'nın "frank"i ile slowdive'ın "alison"ı arası bir zaman dilimi


tanıdığım, bildiğim şarkılar bu aralar kulaklarımdan gitmiyor. güvenli bir kovuk gibi sığındığım şarkıların, bana çağrıştırdıklarına dair yazılar yazmak istiyorum. o an içimden güzel bir cümle kuruyorum. sonra bunu unutmayayım diyorum ama dememle unutmam bir oluyor. her şey uçup gidiyor. her şeyin bana gelişi birden oluyor, tıpkı gidişi gibi. bir anda rüzgar çıkıyor ve her şey bir yerlere savruluyor. sonra bir bakıyorum, cümlelerim kaybolunca yerine yenileri gelmiş. işte bu yüzden hiç takmıyorum böyle şeyleri. zaten takma diyorlar. gelip geçer. geçer mi sahi? geçer geçer. hem bana geçmeyen bir şey göster. bir şey göster ki zaman acısını da mutluluğunu da azaltmamış olsun. zamanla bütün acılar diniyor, sen gene bildiğini yaşamaya devam ediyorsun. zamanla bütün mutluluklar sıradanlaşıyor. iki sene önce seni dünyanın en mutlu adamı yapan şey şimdi çok sıradan geliyor. insanlar buna ne diyor, tüketme mi diyorlar? güzellikleri tüketme, sevgiyi tüketme. ama yok, biz her şeyi tüketiriz de dostlukları tüketmeyiz. tüketmeyelim de zaten.

sonra bir de şarkılar var. çok sevdiğim şarkılar. başına "çok" zarfını ekleyince sanki gereksiz yere süslediğimi düşünüyorum. öyle mi ki? eğer öyleyse süslemeyelim. her şeyin sadesi güzel. çayın sadesi, kahvenin sadesi, insanın sadesi. bir tek yılbaşı ağacının süslüsü güzel. süs ona yakışıyor çünkü. hiç süssüz bir yılbaşı ağacı gördün mü? ben gördüm. biz ona çam ağacı diyoruz. kırmızı, sarı, gümüş renginde yuvarlak parlak topları üzerine asınca da ismi değişiyor, yılbaşı ağacı oluyor. benim yılbaşı ağacım olmadı ama bu olmayacağı anlamına gelmez. bir bakalım, yeni yıla ne kadar var? dokuz ay varmış. vay anasını. dokuz ay... göz açıp kapayıncaya kadar geçer. geçer mi? geçer geçer. yıllar geçer, aylar geçer ama sıkıcı anlar bir türlü geçmek bilmez. bir düşün hele, sıkıntıdan bayıldığın bir ders ne kadar uzun sürer. bir de bir yılı düşün. koca bir yılın geçip gittiğini anlamazsın da bir saatlik ders bitmek bilmez. habire saatine bakıp durursun. tabii eğer saatin varsa. bazıları saat takmayı sevmez çünkü. misal ben yazın hayatta saat takmam. hiçbir güç bana yazın saat taktıramaz. eğer ilerde takmam gerekirse saati kolye yapar boynuma asarım da yine de koluma takmam. köstekli saat bulurum da (bizim dedemizden kalma köstekli saatimiz yok arkadaşım) cebime koyarım, yine de koluma takmam. işte benim böyle arkadaşlarım var, saat takmayan. bana kaç dakika var diye soran. yirmi dakika var dediğimde yüzlerinde oluşan hayalkırıklığını görmelisiniz. gerçek anlamda bir hayalkırıklığı. ben hiç sevmem hayalkırıklığını. zaten neyin kırık hali güzeldir ki hayalin kırığı güzel olsun. kulağa biraz kötü geldi değil mi? evet, ben de fark ettim ama üzerinde durmuyorum. onun yerine marissa nadler'in üzerinde duruyorum. onun üzerine olabildiğince zarif bir şekilde eğiliyorum.

müzik kutusunun kapağını kaldırıyorum ve sonra tül perdeler havalanıyor. beyaz perdeler. küçük bir kızken tül perdelerin arasına dolanır, kendimize gelinlik yapardık. sonra bir de duvak. şimdi ise başıma sadece beremi takıyorum, komik beremi. bir arkadaş bana beremin güzel olduğunu söyledi. ben de ona dedim ki doğru söyle, komik mi? o da bana şöyle bir baktı ve dedi ki, bere zaten konsept olarak komik bir şey. o yüzden fazla takılma. seninki güzel. peki dedim, öyle olsun. sonra ben yine marissa'ya döndüm. marissa'yla uykular uyudum, rüyalara daldım. o diyordu ki red is the color of memory, bu şarkıyı koca bir yıldır hiç o gün kulağıma geldiği gibi yorumlamamıştım. benim anılarımın genel bir rengi yoktu ama kırmızı renkli bir anım vardı. tıpkı mavi, yeşil, pembe, sarı, turuncu oldu gibi. frank isminde bir sevgilim de olmamıştı ama ilerde olmayacağını kim bilebilirdi ki? merhaba frank. eğer beni okuyorsan sana sevgilerimi iletiyorum. tabii şimdiki zamanda değil, gelecek zamanda. çünkü bildiğin üzere henüz tanışmıyoruz. marissa'nın bir frank'i varmış. üstelik nadir bulunan adamlardanmış, artık öyle adamlar yokmuş, dying breed'miş kendisi. hangimiz nadir olanı sevmiyoruz ki dedim. türünün son örneğini bulduğunu sanıyor insan, bir an için ama, sadece bir an için. sonra yine sıradanlık safhası başlıyor işte. frank bile sıradanlaşıyor.

mavi gökyüzünün altında, beyaz ipek bir elbiseyle dolaşmak isterdim. çünkü bu kadının şarkıları bana uçuşan kumaşları, ipek elbiseleri, tül perdeleri, kabarık kolları, açık bırakılmış saçları anlatıyor. rüyamda marissa böyle giyinebilirdi, ben de böyle giyinebilirdim ama onun yerine misafirlerim geldi. uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımı gördüm. umarım ben de hala onun arkadaşıyımdır. aksi takdirde üzülürüm. sonra onu gördüm işte. rüyamda bana diyordu ki bill callahan'ın konseri varmış, beraber gidelim mi. kulaklarıma inanamıyordum. dünyanın en mutlu insanı oluyordum. gidelim tabii ya diyordum, gitmez miyiz hiç. sonra uykumdan uyandım ve koca bir hayalkırıklığı kütlesi göğsümün orta yerinde duruyordu. elimi yüzümü yıkarken, kalvaltımı yaparken aklımdan hep o rüya geçiyordu. allahallah diyordum, allahallah... nerden de gördüm ben bu rüyayı. ben rüyamda seni gördüm, sesini duymak istedim diye birini aramak istedim. eğer arasaydım inandırıcı olur muydum? yalan değil ki, rüyamda gördüm işte. meğersem insanlar inceden inceden de özleniyormuş.

marissa sen bana ne yaptın. gözümün önünden renkler geçiyor. birçok şeyi renklerle ifade etmeye çalışıyorum ama beceremiyorum. sonra yine şarkılar, şarkılar. zaten hep şarkılar. başka ne var? meksika yazını da gördük, ankara ayazını da. bazı şeyleri yapacak kadar büyük olduk, bazı şeyler içinse hala küçüğüz. bir insan küçük diye küçük görülür mü hiç? görülüyormuş işte. bunu düşünmeyeyim diyorum, hani sen diyorsun ya, milyon kere düşündüm ve sonra kurtulmaya karar verdim. ben de öyle yapacağım diyorum. sonra diyorum ki canınız cehenneme. sonra başka bir şarkıda öyle bir laf ediyorsun ki bak gene eski komşularım oturmaya geliyor. gece rüyama çaya geliyor, beni konsere davet ediyor. sen gittiği her yerde bir sevgilisi olan kırmızı dudaklı bir kadından bahsediyorsun. oysaki biz ikimiz o kadının aslında ne aradığını biliyoruz. bilmeyenler utansın. mizacımız böyle, insanoğlu böyle işte, her şey yetiyor da sevgi yetmiyor bir türlü. hep daha fazla hep daha fazla. herkesin yanında oturursun da herkesin yanında uyuyamazsın. herkesin yanında gülersin de herkesin yanında ağlayamazsın. herkesin yanında konuşursun da herkesin yanında saatlerce susup oturamazsın. bu yüzden bilirim ben seni marissa. sabahın bir köründe seni yakalayan hayaletleri de tahmin ederim, kirli akan ırmağı da. çok kirli o nehir, ne işin var senin orada? bunu der, uykulardan uyku beğenirim. sana veda ederim gibi gelir ama sadece ara veririm. senden sonra slowdive'a geçerim. bir de onların yanına uğrar gelirim. alison'ın yanında takılırım biraz. maksat vakit öldürelim, maksat akrep ile yelkovanın hareket edişini görmeyelim.
bu arada sana hediye olarak bir müzik kutusu yolluyorum marissa. bir dahaki meksika yazında görüşmek dileğiyle.

21 Şubat 2010 Pazar

ciddi bir adam

(aşağıdaki yazı "spoiler" namına bir şey içermemektedir)

A Serious Man

içime serin hava üfleyen bazı filmler var. zaman zaman karşıma çıkıyorlar. ferahlık desem değil, huzur desem hiç değil ama az biraz dinginlik veriyorlar. içim genişliyor, kafam duruluyor, sonra ben rahat bir uyku uyuyorum. her şey gözüme daha kolay, daha çekilebilir geliyor. bana "ne var ki ben her şeyi yaparım. emek edersem, sabretmeyi becerebilirsem yaparım" dedirtiyorlar. sonra uyanıyorum ve her şey yine aynı görünüyor. yine de olsun diyorum, kısa bir anlığına da olsa ben o ferahlık hissini yaşadım ya. var öyle bir his bilirim, ara sıra hissederim.

a serious man'i izleyeli on günden fazla oluyor. buna rağmen bazı bazı aklıma gelmeye devam ediyor. izlerken benim için özel bir film olacağını bilememiştim. sonradan sonraya sağlam bir yer etti zihnimde. ama başyapıt babında demiyorum. hani olur ya bazen, bir filmi izlersiniz ve anlattığı hikaye sizin hayatınızın o anki dönemine denk düşer. başka zaman olsa belki o kadar da sevmeyeceğiniz filmi o an seversiniz, ortak bir noktada buluşuverirsiniz. bay gopnik'i de bu yüzden sevdim ben. kendisini tanıdım hemen. bana öyle geliyor ki bu adamla karşı karşıya otursam bir şey konuşamam. kahve içsek sadece kahve içeriz. hatta öyleki kahve ilk on dakikada biter, sonra havaya bakarız ama yine de sıkılmayız. çevreyi izleriz, yoldan geçen insanları seyrederiz. "havalar da bu aralar pek sıcak" diye cümleler kurarız. etin kilosu olmuş otuz milyon, ulaşıma da zam geldi falan deriz ama sıkılmayız. velhasılı kelam, o bir fincan kahveyi yalnız içmemek için birbirimizle vakit öldürürüz. ne de olsa yalnız yemek yemek sıkıcıdır, bir kahvecide yalnız kahve içmek sanki herkes size bakıyormuş ve yalnızlığınız göze batıyormuş gibi bir his yaratır içinizde. oysaki herkes kendiyle ilgilidir, yalnız oturmak gayet normaldir ve kahve hep aynı kahvedir. yine de diyorum ki gopnik'le kahve içsem mutlu olurdum. o beni anlar mıydı bilemiyorum lakin ben onu anlardım. hatta ona bilmiş bilmiş derdim ki senin bir tatile ihtiyacın var adamım, git biraz dinlen.

gopnik'in çaresizliği ve bulunduğu çıkmazdaki yardım arayışı bana tanıdık geldi. şimdi ismini hatırlayamadığım birçok şener şen'li, kemal sunal'lı filmleri çağrıştırdı bana. hepimiz bilmez miyiz bunları? ailesini geçindirmeye çalışan aile babalarını, ergen haşarı evlatları, hep daha fazlasını isteyen aç gözlü kadınları... bizim şener şen'li, kemal sunal'lı filmlerde de bunlar anlatılır. belki de o yüzden sevdim gopnik'i. bir pozitif bilimci olmasına rağmen bütün hayatını bir din adamından alacağı öğüde bağlayan bu adamın çaresizliğini anladım. yardım ihtiyacının insana neler yaptırabileceğine hiç şaşırmadım. insanın gücünün tükendiği o anda bütün öğrendiklerini bir kenara bırakıp; tekrardan ona ilk öğretilen şeylere, içinde bulunduğu kültürün dualarına, öğütlerine sığınma içgüdüsünü anladım. düzenli bir yaşantının, seni seven bir aileye sahip olmanın, hayatını idame ettirecek kadar para kazanıp, ayda yılda bir ufak tatillere çıkmanın, bayramda seyranda bir arada olmanın belki de hayatın özü olduğunu düşündüm.

bir de hayatta başımızdan geçen bir olayın, karşılaştığımız bir şeyin en az kendisi kadar zamanlamasının da önemli olduğunu bir kez daha idrak ettim.

ne güzel yapmışsınız coenler.

20 Şubat 2010 Cumartesi

hava yetmiyor

bütün kelimelerin anlamsızlaşması ne kadar eskiye dayanıyor diye kendime sordum. yazma eyleminin anlamsızlaşması, bir şeyi yazmak istememle bunun anında kaybolması sanki evvelden beri içimdeymiş gibi geliyor. artık yazınca rahatlamıyorum, şu an ise hissettiklerimi ifade edemiyorum. "sıkı can"ın hakkını verecek kadar sıkılıyorum. camı açıp hava almak istiyorum ama hava yeterince temiz değil gibi geliyor. ciğerlerim yeterince geniş değilmiş ve bu yüzden yeterli miktarda havayı içime dolduramıyormuşum gibi geliyor. daha derin nefesler alıyorum ama sıkıntım geçmiyor. bütün filmler, bütün kitaplar, bütün müzikler sıkıcı. bütün sokaklar ve evler de. hatta bütün iyi dostlar bile. ama yine de mutlu şeyler yazmak istiyorum. bir filmim olsaydı sonu güzel bitsin isterdim. bir şarkım olsaydı dinleyene havai fişekler patlatsın isterdim (bir şarkı da bana havai fişekler patlatsa ya). bir romanım olsa, her bir cümlesinde okuyana umut aşılasın isterdim. ama hiçbirine sahip değilim, hiçbiri yok. o yüzden ben nasıl mutlu hisettirebilirim ki birini? biri bana iyilik yapsın, ben de ona kat kat karşılığını vereyim. ona güzel pastalar yedireyim, sonra onun anlattıklarını uzun uzun dinleyeyim. belki çiçek neyim yetiştirmeliyim. belki o zaman bir şeyi sabırla, uzun vadede emek ederek büyütmeyi öğrenirim.

6 Şubat 2010 Cumartesi

"i never had the chance to explain exactly what i meant" der beth.

çok şey bilirmiş gibi konuşan adamlar. beni hep yorarlar. anlatırlar anlatırlar ama anlamazlar. ben uzun uzun dinlerim, dinledikçe onları anladığımı düşünürüm. oysaki adamlar beni dinlerken benden sonra kuracakları cümleleri düşünürler. kendi cümlelerini. kendilerini ne çok severler. modern dünyada bir yunan tanrısı olurlar, saçları güzel kokar, saçları parlar. ben bir heykel gibi izlerim. heykel olmadığını bilirim ama yine de izlerim. oysaki onu hiç sevmem. ama o sevdiğimi sanır. inandığım ulvi değerlerden bahsederim, bana gülümser. beni küçümsemesine dayanırım, buna katlanırım ama bana kadınlık öğretmesine katlanamam. öğrenmem gereken şeyleri ard arda dizsem buradan plüton'a yol olur, bilirim. kaç fırın ekmek yemem gerektiğini ise saymaya kalksam sayılar yetmez. ama bunları bir adamdan öğrenecek değilim. benden daha fazla şey bilmesi, daha fazla kadınlık bildiği anlamına gelmez, öfkelenirim. sağlık konusundaki takıntılarımla dalga geçmesine katlanabilirim fakat bunları paranoyaklaşma raddesine getirdiğimi söylemesine tahammül edemem. ne de olsa modern dünyanın ürettiği tıbbi ilaçlara gözüm kapalı güvenecek değilim. en sevdiğim şarkıları bir adama hediye edecek kadar korkusuz olabilirim ama her şey geçip gittikten sonra o şarkıları rahat rahat dinleyecek kadar hissiz olamam. olursam midesiz desinler. olanlara midesiz diyeyim. hiçbir şey olmamış gibi davranabilirim ama nezaketsiz değilim. yaşım küçük olabilir ama yaşı büyümüş-kendi çocuk kalmış bir adamdan iyi durumda olduğuma inanırım. adamların korkak, kadınların kahraman olduğuna inanırım. çok şey bilirmiş gibi konuşan adamlar. bana ne güzel konuşuyorsun derler. bir daha konuşmak isterim, dinlemezler. kafaları hep karışıktır onların. hep karışık. hep korkarlar. kararsızdırlar. bense hiç korkmam ama onlar korktuğumu sanırlar. okudukları kitaplarla alim olurlar, sorunlarımı bir bir sıralarlar. vay be derim, işte bütün ömrüm boyunca beklediğim buydu. kadınlar onları sever, kadınlar peşlerinden koşar. onlarsa hiçbir kadını yeterince kadın bulmazlar. öfkem ağzımdan taşar, duvarlara sandalye çarpmak isterim, tek yaptığım usluca oturmak olur. bana görüşürüz derken görüşmeyeceğimizi bilirim. o ise bildiğimi bilmez. oysaki ben ne çok şey bilirim, onun ruhu duymaz. elime aldığım ilk makasla saçımı kesmek isterim ama ben dengesiz değilim. sadece uzun saç bende yaradır. bir dakika sonra bundan vazgeçerim çünkü ben biraz dengesiz biriyim. dengesizim ama o adamların sandığı şekilde değil. kendi içinde bir dengesi vardır bu halin. anlatmak isterim, dinleyecek adam bulamam. feysbukum olmamasını demode bulur. "popülerse bizden değildir" insanı olduğumu düşünür. oysaki ben isterim ki "işte feysbukun yok diye sen başkasın zaten" desin. bu yüzden ilgimi çektin falan desin. ben ses etmeden gelir, ben ses ettiğimde çeker gider. oysaki bilmez ben ayakbağı olmam. anlatmak isterim ama üşenirim. o bilmediğimi sanır ama her şeyi bilirim. bildiğimi söylemem, bırak o öyle sansın. ona kızarım, bildiğim en ayıp küfürleri sıralarım. hemen ardındansa teşekkür ederim. o bunu da bilmez. kahrolası bilgisayarın dilini bildiği gibi benim dilimi de bilsin isterdim. hesaplarını makinesi yapar, bense bütün hesaplarımı ellerimle yaparım. neymiş bunlar derim, kağıtlarına bakarım. aa ne ilginç bir konu anlatsana derim, anlatır. bana da sorsa ya benim kağıtlarımda neler yazıyor. kadının aklını över, yüceltir ama onun da daha uzun bir bacak gördü mü dibi düşer. ben güler geçerim, hiç kızmam çünkü ben de bakarım. bak bak nereye kadar der, bilgi önemlidir der ama o da rafına koyacağı bir biblo bebek arar. biblo aradığını söylese saygı duyarım ama söylemez. imaj her şeydir çünkü. sonracığıma güzel konuşan adamlar bilirim. beraberken her şey harikaymış gibi davranıp da sonra ilgilenmeyen adamların üzerine sandalye fırlatmak isterim. bütün bunlara rağmen kızdığımı söylemem bile. bunun nedeni eziklik değildir, ben söylemesem anlamayacak kadar duyarsız olduklarını anlamış olmamdır. vakit kaybetmek istemem, onun yerine kahveyi ve çayı azaltmalıyım diye düşünürüm. sonra yatağıma girer uyurum, aynı filmi milyon kere başa sarıp bir daha izlerim. onyüzbinmilyonuncu izleyişimden sonra kendimi suçlamak yerine korkak adamları suçlamayı seçerim. nefret etmek isterim edemem, sadece kırılırım.

4 Şubat 2010 Perşembe

kulaklık

her sabah beraber durakta okul otobüsünü bekliyoruz. her sabah duraktaki insanlar değişiyor ama ben, o, bir de bir kız hiç değişmiyor. üçümüz her sabah hep oradayız. çünkü belli ki üçümüzün de her sabah dersi var. sabahlar zor, erken uyanmak kötü, hele mevsim kışsa dışarısı çok soğuk. o daha bu yıl başlamış okula, hazırlıkta okuyormuş. ilk günlerde ben durakta beklerken babasıyla gelmişti. babası bana demişti ki, kızım okula giden otobüsler buradan mı geçiyor. ben de evet demiştim. hangi saatlerde geçiyor diye sormuştu, ben de saatleri söylemiştim. o zaman o hiç konuşmamıştı. sonra babası devam etmişti, bizim oğlan da bu yıl başladı. şu bölüme girdi, şimdi hazırlık okuyor. hayırlı olsun demiştim. sonra babası devam etmişti, sen hangi bölümde okuyorsun kızım, ben de demiştim şu bölümde. o çocuğa dair aklımdaki ilk görüntü buydu işte, yeni bir okula başlamanın verdiği ürkeklik. herkesin başına gelmedi mi, geldi elbet. sonra sonra gel zaman git zaman bana okulla ilgili bilmediği şeyleri sormaya başladı. benimse hiç aklıma gelmedi, ona ismini sormadım. sonra öğrendim ki on yedi yaşındaymış. ne kadar küçüksün sen dedim, lisede hiç hazırlık okumamış. ben de tam on yedi yaşımda üniversiteye girmek isterdim dedim, ne güzel, şanslısın bence dedim. sonra bir sabah, yine böyle soğuk bir sabah, durakta otobüs bekliyoruz. bekliyoruz bekliyoruz, o sırada saat ilerledikçe ilerliyor. anlıyoruz ki otobüsümüz bu sabah gelmeyecek. bizimse dersimize yetişmemiz gerek. çünkü asistanların çoğu taş kalpli, geç gelene kızıyor; hocaların çoğu ise yufka yürekli, dayanamayıp alıyor. biz de durakta birkaç kişiyiz, saatimizi kontrol edip duruyoruz. gelmeyecek herhalde, hay allah diye kendi kendimize söyleniyoruz. sonra otobüsün gelmeyeceğine hepimiz ikna olduk mu acaba diye birbirimizin onayını alıyoruz. yanımda o çocuk bekliyor, o da diyor ki gelmez artık otobüs. ee ne yapalım o zaman, biz de dolmuşa bineriz diyorum. dolmuşa mı diye soruyor şaşırarak. evet dolmuşa diyorum. niye ki, bizim önce otobüsle kızılay'a gitmemiz gerekmiyor mu diyor. yok yahu diyorum, tam mesai saati, acayip trafik vardır şimdi, eğer kızılay'dan gidersek geç kalırız. bak önce şuraya gideceğiz, oradan dolmuşa bineceğiz diyorum. hıııı diyor, ben bilmiyordum. gel beraber gidelim o zaman diyorum. tamam diyor. beraber dolmuşa bineceğimiz durağa gitmek için ilk önce başka bir dolmuşa biniyoruz. sonra da asıl dolmuşumuza. yan yana oturuyoruz ve paralarımızı uzatıyoruz. dışarıdaki buz gibi soğuğun ardından dolmuş acayip sıcak geliyor, iyi geliyor. sonra yanımdaki çocuk mp3 çalarını çıkarıyor, kulaklığı kulağına takıyor ve kulaklığın bir ucunu da bana uzatıyor. sen de dinler misin diye soruyor. bir an gülümsüyorum, yok sağol, benim de var ama canım müzik dinlemek istemiyor diyorum. sonra o da peki o zaman diyor ve müziğini dinlemeye koyuluyor. sonra benim içime bir güzellik yayılıyor, diyorum ki biriyle kulaklık paylaşmayalı ohooo kaç zaman olmuş. öyle bir şey vardı değil mi diye soruyorum kendime. bazen arkadaşınla, bazen de sevdiğin çocukla paylaşırsın kulaklığını. ne kadar güzeldir o anlar. o çocuğun ince davranışını düşünüyorum, ben o derece ince düşünemezdim herhalde diyorum. ben sıkılmayayım istemiş. ne dinlediğini bilmiyorum, acaba ne dinliyordu ki. bunun hiç önemi olmadığını fark ediyorum. biri senle müziğini paylaşmak istediğinde ne olsa dinlersin ki. onu kırmak istemezsin ki. sonra düşünüyorum düşünüyorum, ben hiç on yedi yaşında bir erkek olmadım. on yedi yaşında bir çocuk olsaydım eğer, müziğimi birileriyle paylaşırken ne hissederdim acaba? on yedi yaşında bir kızken en güzel şarkılarda en sevdiğin çocuğu düşünürsün, bunu bilirim. peki on yedi yaşında bir erkeksen de böyle midir? böyledir herhalde diye düşünürüm.

1 Şubat 2010 Pazartesi

biri gönül koyarsa, gönlünü alın.

gönlünü alın ama sakın kırmayın

o çok sevdiğim bir kız. dedi ki ankara'yı çok özlemişim. ben de seni çok özlemişim dedim. hadi beni simit yemeye götür dedi, tabii ki dedim, sen yeter ki iste. izmir'de boyoz varmış, yağlı mı yağlı bir çeşit börekmiş. çok duydum dedim, ama hiç yemedim. hay allah, bak aklıma gelse getirirdim sana dedi. olsun dedim, canın sağolsun. bir dahaki sefere getirirsin. hem bence hiç de bir numarası yok dedi, milföye benzeyen bir şey. sen öyle diyorsan öyledir dedim, hem bak yağlıymış da zaten. yememek en iyisi. ben ankara'yı çok özlemişim ya dedi. gelmeden önce o kadar çok istemiş ki, ne olur ben oradayken kar yağsın demiş. canım benim. başka bir şey istesen olacakmış dedim. başka bir şey istemiyorum ben, kar olsun yeter dedi. ben de hemen koluna girdim. yürürken birinin koluna girebilmek ne güzel. o yakınlığı hissedebilmek. insan herkesin koluna giremiyor. senin koluna girmeyi özlemişim dedim. hadi şuraya gidelim dedi, orada yiyelim, eskiden ne çok giderdik. tamam dedim, gidelim hadi. yemeklerimiz geldiğinde o bana izmir'i anlatmaktaydı. izmir'e giden bir daha dönemiyormuş dedim, sen de öyle olmayasın diye sordum. hakikaten biraz öyle dedi, izmir buradan öyle farklı ki dedi. nasıl yani diye sordum. bir kere her sabah güneşli bir güne uyanıyorsun dedi. o kadar güzel bir şey ki. burada ise hep bir kasvet var. düşündüm, doğru dedim. sonra devam etti, iklimden dolayı olsa gerek, insanların üzerinde bir rahatlık var, yüzleri daha yumuşak, sokakta gülümseyen insanlar görüyorsun dedi. burayı düşündüm, burada insanların yüzleri hep asık, hep sert. sonra konuştuk, konuştuk. biliyor musun dedim, senin gibi bir çay arkadaşı bulamadım ben daha. yani insanlarla çay içiyorum ama hiçbiri seninki gibi has tiryaki değil. o bana güldü. sonra yine konuştuk, konuştuk. hala bildiğim gibisin dedi. bu lafı hoşuma gitti. evet bak hala bildiğin gibiyim, hala lense geçemedim bir türlü dedim. olsun ya, ben de geçemedim işte dedi. sonra bana lens solüsyonunun bilmem ne bakterisi için ne mükemmel bir besiyeri olduğunu anlattı. hadi ya dedim, bunu söylediğin hiç iyi olmadı, bak şimdi hiç geçemeyeceğim gördün mü dedim. sonra bana dedi ki, hatırlıyor musun, lisedeyken bir gün acayip bir kar yağmıştı, okulun oradaki yokuştan iniyorduk, sen benim koluma girmiştin, birden benim ayağım kaymıştı ve ikimiz birden düşmüştük. hatırlıyorum tabii dedim, o gün bugündür karda kimsenin koluna girmiyorum, hatta elimi cebime bile sokmuyorum. sonra özge geldi, ikisi öyle güzel konuştular ki ben sustum onları dinledim. böyle anlarda karşımdaki bilmez ama ben o anları kaydederim. daha doğrusu kaydedermişim, ihtiyaç duyduğumda hatırlamak için. bir şeyler ters gittiğinde, üzerime bir güvensizlik hissi çöktüğünde çıkarıp çıkarıp izlerim. sözler kulaklarımda yankılanır, cümleler sırayla beynimden geçer. ikisinin konuşmasını da öyle kaydettim. acaba onlar da benimkini etmişler midir? illa o an olması gerekmiyor, bir zaman, bir yerde kaydetmişler midir acaba, merak ettim. sonra konuştuk, konuştuk. yarın yine bir şeyler yapalım dedik. özge dedi ki ben gelemeyebilirim, başkalarına sözüm var. sonra o dedi ki, bak ben taa izmir'den geldim, sen gelemem diyorsun, oldu mu hiç. o zaman özge dedi ki, tamam, önce diğerleriyle buluşurum, sonra oradan erken kaçıp yanınıza gelirim. hah, şimdi oldu işte dedik. çok sevdiğim kız dedi ki, bak muhakkak gel, yoksa sana gönül koyarım bilmiş ol. gönül koymak... nerden bulup çıkarttı şimdi bu lafı diye düşündüm. onun ağzına da ne güzel yakıştı, sanki biz eski zamanlarda yaşıyorduk, birbirimize hep "gönül koyarım"a benzer deyimler kuruyorduk. benim çevremde böyle güzel sözler kullanan insan pek yok. ne kadar ince bir söz, gönül koyarım. bak kızmam ama incinirim mealinde. sevdiğim biri bana böyle bir laf etse iki elim kanda olsa yanına giderim. zaten özge de ertesi gün yanımıza geldi, gelmese olmazdı. sonra o gönül koyuverirdi. sonra ben düşündüm, bu devirde "gönül koyarım"lı cümle kuran kaç kişi vardı ki?

14 Aralık 2009 Pazartesi

iki kat çorap giymek yerine


hava bugün nasıl soğuktu. hele sabah saatin yedi buçuğunda. öyle soğuktu ki iki kat çorap, üç kat üst ve hatta eldiven ile atkı bile beni ısıtmaya yetmedi. neden bilmem içimden geldi, elim beach boys'un california girls'üne gitti. işte o an bir ilüzyonun içine girdiğimi fark ettim. kendi gerçekliğimden daha güzeldi o hal, bunu bildiğimden içime acayip bir ağırlık oturdu. hafiflemedim, memnun olamadım, bilakis daha kötü hissettim kendimi.
geçen yıl yine böyle soğuk bir kış gününde dolmuşta giderken d.'nin mp3 çalarını almıştım ve karşıma çıkan şarkının bu olduğunu görünce çok şaşırmıştım. "aa! bu sabah ben de bunu dinledim!" demiştim. o da çok şaşırmıştı. sonra birbirimizle bayağı dalga geçmiştik bu şarkıyı gizliden gizliye seviyoruz diye. insan kendine itiraf edemediği şeyi bazen arkadaşına ediveriyor işte. sonra biz de istemiştik california sahillerinde bir kız olmayı. güzel kumların üstüne oturup gözümüzü güneşe dikmeyi ama parıltısından hiçbir şey görememeyi. hatta okyanusta yüzmeyi. bu sabah gene aynı şeyleri istedim. bu şarkıyı en son onunla beraber dinlediğimiz aklıma geldi, şimdi d.'nin kilometrelerce ötede olması gerçeği biraz içime oturdu ama kendime dedim ki, rica ederim bu bahsi kapatalım lütfen. o da hemen kapattı. çünkü kimseyi özlemek istemiyordum. bir başlarsam sonu gelmezdi. ohoooo, bazı insanları ne çok özlediğimi ben bilirim. ama bilmemek için düşünmem. düşünmeyince de özlemediğimi sanırım. böylesi daha iyi. o yüzden ben de beach boys'un california girls'ünün üstüne the magnetic fields'ın california girls'ünü açtım. nasılsa bu şarkının içinde sevdiğim biri yoktu. daha iyi gitti. ama sonra yine beach boys'unkine döndüm. ben california sahillerinde bir kız olmayı istemiştim. işte o zaman her şey çok güzel olacaktı.



ben de oduncu gömleğimi giyer, sörfü taşımalarına yardım ederdim. onlar da derdi ki aa olur mu, ne zahmet ediyorsun, sana asla taşıtmayız. ben de mahçup mahçup gülerdim, peki o zaman derdim. sonra içlerinden biri bana derdi ki sen ne güzel bir california kızısın. ben de derdim ki yok ben buralı değilim. bunun üstüne o sorardı nerelisin. çoook uzaktan geldim ben derdim. sonra o merak ederdi, bana sizin oraları anlatsana derdi. ben de derdim ki bizim oralarda okyanus yok, gel şuraya oturalım da okyanusu seyredelim. o da tamam derdi. istersen bir gün seni sörfümle gezdiririm derdi. bir an tereddüt ederdim, sonra gülerek isterim derdim. o zaman bu haftasonu sahilde buluşalım derdi. tamam derdim. beni sörfüyle gezdirdikten sonra beraber hamburgerciye gideceğimizi bilirdim. o haftasonu ve ondan sonraki bütün haftasonları beraber hep sörfle gezecektik ve acıkınca da güzel yemekler yiyecektik. gömleği ne güzeldi.

...

iki kat çorap giymek yerine belime pareo bağlamak isterdim.

12 Aralık 2009 Cumartesi

az laf > çok laf

aslında anlatacak şeylerim vardı ama önemsiz şeyler olduklarını anlamam pek vaktimi almadı. bir an durdum düşündüm ve her şey gözüme öyle anlamsız göründü ki diyeceklerimin hiçbir önemi kalmadı. sabah kalktığımda ne düşündüğümü, günün şarkısı olarak neyi seçtiğimi, pantolonun üzerine bulduğum ilk üstü geçirirkenki sıkılganlığımı anlatmak isterdim fakat hepsini çok gereksiz buldum. bunları anlatmamın ne manası olabilirdi ki? küçük, önemsiz şeyler. dünyada büyük ve önemli o kadar çok şey oluyor ki bu anlattıklarım kum tanesinin milyonda birine bile denk gelmiyor.
kafamdan bir şeyler geçiyor, not almak istiyorum ama tam kalemi elime alınca ne gerek var diyorum. ne gerek var. yazı yazarken içinde "ama, fakat" bağlaçları geçen ne çok cümle kuruyorum. bunun ne anlama geldiğine dair bir fikrim yok. bağlaçlarımı merhaba'larla takas etmek istiyorum. onlar fark etmiyor ama bazı insanlarla ayaküstü iki çift laf etmek bile benim günümü aydınlatmaya yetiyor. öyle anları yakaladığımda diyorum ki umarım onların günü de aydınlanıyordur, ben de birilerini memnun ediyorumdur. işte gün içinde kendimi ait olmadığım sohbetlerin içinde bulduğumda, aklıma o insanlarla ettiğim iki çift lafı getiriyorum. o zaman içinde bulunduğum an bana o denli çekilmez gelmiyor. her şeyin gelip geçtiğini ve o anın da geçeceğini biliyorum.
hem insanlardan sıkılıp hem de insanların arasında olmak istemenin ne tuhaf bir şey olduğu kafama takılıyor. üç-beş insan var, belki onlara rastlarım diye gittiğim muhtelif yerler kütüphane ve yemekhane. arasam buluşuruz ama herkesin vakti kıymetli. öyle kıymetli ki boş ekrana iki saat bakıyoruz ama birbirimize bir saat ayıramıyoruz. biri bana yemek yiyelim mi diyor, çok isterdim ama yapmam gereken bir iş var diyorum. yalan olduğunu ben biliyorum, acaba o da biliyor mudur. yapmam gereken bir şey yok. varsa da yok. niye o kıza yalan söylediğimi düşünüyorum. kendimi hiç suçlu hissetmiyorum, ben o kızdan uzak durmak istiyorum. bazı insanlar bana kendimi kötü hissettiriyor. onlarla birarada olmak istemiyorum. o kızı sevmiyorum. halbuki başta sevmiştim. ondan ayrılıyorum ve yürürken aklımdan geçen tek şey biri olsa da yemek yesek oluyor. arkadaşlarla vakitlerimizi birbirimize uydurduğumuz günlerde öğle yemekleri güzel oluyor, diğer günlerde ise bir an önce geçiştirilmesi gereken sıkıcı bir aktivite. ben de bir an önce bitsin diye çorba içiyorum. çorba çabuk içiliyor ve hemen bitiyor. masadan hemen kalkıyorum.
gözüme bir filmi kestirip, adam bulsam da gitsem dediğimin ertesi günü ayşe'yle karşılaşıyorum. dün bir film izledik çok güzeldi diyor. festivalde mi diyorum, festivalde diyor. "ben de gitmek istedim aslında ama" diye başlayan bir cümle kuruyorum, devamını getirmiyorum. devamını ayşe anlıyor. ya bilsem beraber giderdik diyor. kaç haftadır görüşemiyoruz ayşe'yle. biliyorum ki bu geçmiş-zamandaki-beraber-giderdik-teklifini içten yapıyor. olsun ya, boşver, bir dahaki sefere gideriz diyorum. hayır ya, hemen bu akşam yapalım diyor. biz şu filme gideceğiz, sen de gel diyor. benim pek keyfim yok ama yine de sağ ol diyorum. çok üstelemiyor. umarım ki bir gün ayşe'yle beraber sinemada dünyanın en sıkıcı sanat filmini izleyip hiçbir şey anlamayız. yalnız bunun geleceğe dair lafta kalan tasarılardan olmasını istemiyorum. zaten bu aralar gerçekleşmemiş ne çok hayalim olmuş diye düşünüyorum. nihayete erememiş amma işe girişmişim, kafamda amma şey kurmuşum ama sadece plan aşamasında kalmış.
işte az önce yine içinde ama geçen bir cümle kurdum. bu ama'lar içime koca bir kasvet bulutu getirmekte. geçen gün yine böyle olmuştu. sesinde huzur bulacağım birini aramak istemiştim, aklıma halam gelmişti. ben susayım sadece o konuşsun istemiştim. bana ankara'da havanın nasıl olduğunu sormuştu, ben de gereksiz ayrıntılarla süslemiştim. sabah esinti oluyor ama öğlen güneş çıkınca hava ısınıyor, sonra akşam hava kararınca çok soğuyor, üst üste milyon şey giyiyorum demiştim. sen niye böyle üşüyorsun hep, kansızlık mı var sende, pekmez ye, kuru üzüm ye demişti. tamam olur yerim demiştim. pekmez içmeyeceğimi biliyordum ama halamın gönlü olsun diye tamam demiştim. bak kalın giyin üşüme demişti. halbuki en kalın giyinen ben olmama rağmen en çok üşüyen de bendim. yanımdaki insanlara siz de üşüyor musunuz diye soruyordum ama hayır cevabını alıyordum. derste utanmasam elimi ısıtmak için eldiven bile giyerdim. ama bunun yerine çayla ısıtıyordum elimi. sen hiç bir saat boyunca sıcak kalan kağıt bardak gördün mü? ben de görmedim. o yüzden her ders yeni bir çay mı almam gerekiyor? halamla konuşurken neden bilmem gözlerim doldu. sesimin tonu değişmesin diye havalardan konuşmaya devam ettim. telefonu kapattıktan sonra içinde bulunduğum hassasiyet beni rahatsız etti. bu halimden hiç hoşlanmadım.
şimdiyse bu yazdıklarım gözüme feci anlamsız göründü. ne yapıyorum ben dedim. bir yanıt veremeyince de nokta koysam daha iyi olur gibime geldi. sonra o an çalmakta olan şarkının* üç cümlelik sözü benim üç yüz kelimemden daha değerli geldi. dışarı çıktım dolandım, neden olduğunu bilmiyorum ağlayamadım.

6 Aralık 2009 Pazar

başımın üstünde yerin var


her gün güzel bir şarkıya denk gelsem günler daha güneşli olur. kulaklarımda yeni bir heyecan olsa ne güzel olur. ben öyle şarkıları sanki yeni tanıştığım ama hemen sevip kaynaştığım biri gibi sevip bağrıma basarım. yani eğer denk gelirsem yaparım. denk gelmezsem de bu isteğimi unutur giderim. taa ki o şarkılar karşıma pat diye çıkana, günümün ortasına güm diye düşene kadar. sonra kulaklarımda hep onlar çalar, ben kendi kendime rekor denemeleri yaparım. her gün beni gülümseten bir şarkı dinleyeceğimi bilsem yataktan daha kolay kalkarım. gene mi sabah olmuş, ne çabuk olmuş demem. onun yerine derim ki iyi ki sabah olmuş, pek güzel olmuş. arada uzun cümleler kurmak isterim ama ne zaman girişini yapsam gelişmesi gelmez bir türlü. ben de o vakit cümlelerimi sonuca ulaştırırım. fakat kahvaltı yaparken kendi kendime uzun cümleler kurarım. en güzel cümlelerim kahvaltı masasında kurduklarımdır, aynı bütünlüğü günün diğer saatlerinde de yakalamayı umarım. en güzel kahve yapan değil ama en güzel taze fasulye yapan olmak isterim. fasulyeyi ateşe verdikten sonra mutfağın penceresinden bakarım. ışıklarını yakmış döne döne gelen bir uzay aracını görürüm, gelir balkonuma iner. içinden de bir e.t iner. ona selam veririm ve kendisine "do you speak english?" diye sorarım. "yes i do" diyeceğinden o kadar eminimdir ki cevabını beklemem bile, gider sofraya bir tabak daha koyarım. koskoca e.t derim, onca yolu aşıp gelecek arabası var da ingilizcesi mi olmayacak derim. tövbe tövbe. tabağını tepeleme fasulyeyle doldururum. evime ta uzaklardan misafir gelmiş, hiç aç bırakır mıyım ben onu diye düşünürüm. uzun yol yormuştur onu derim, üstüne bir de yorgunluk kahvesi ikram ederim. bak e.t. derim, kendini evinde gibi hisset. eğer banyo yapmak istersen hiç çekinme, ben sana yeni havlu çıkarırım derim. gider ona yatak hazırlarım. gece belki susar diye başucuna bir bardak su koyarım. mutfağa geri döndüğümde e.t'nin masanın üstüne bir hediye paketi bıraktığını görürüm. bu ne e.t derim. open it der. utanarak paketi açarım. bir de ne göreyim, sen de on, ben diyeyim yirmi adet cd. kapaklarına bakarım, hiçbir şey anlamam. what are these derim. they are for you der. just a little present imiş. ne gerek vardı e.t derim, senin gelmen bir hediye zaten. sonra cd'leri daha dikkatli incelerim, müzik cd'leri olduğunu anlarım. sonra e.t açıklamaya başlar. meğersem benim müzik sevdiğimi öğrenmiş de bana bir sürü güzel şarkı getirmiş. ardından bana sen bunları hiç duymamışsındır, bunlar bizim oraların şarkıları der. sonra elini sırtıma koyar ve sana bunları getirdim ki her güne yeni bir şarkı dinleyerek başlayasın dünyalıcığım der. günlerin daha güneşli olsun. ben şaşırırım. peki ama sen bunu nerden öğrendin diye soracak olurum, e.t bana der ki bundan sonra sabahları güzel uyan. bak sana o kadar şarkı getirdim. hem de taa nerelerden. doğru diyorsun derim, onu başımla onaylarım. sonra e.t devam eder, hadi şimdi yatalım da yarın sabah erken kalkıp güzel bir kahvaltı yapalım, kendi kendine kurduğun cümleleri biraz da bana kur der. peki o zaman allah rahatlık versin sana derim, e.t'nin yanaklarından öperim ve yorganı üstüne örter, odasının ışığını kapatır giderim.