16 Kasım 2009 Pazartesi

ufunet. yani afakan gibi bir şey.

bir kız gelip yanıma oturdu. sınava yarım saat var, kantinde oturmuşum, son bir kez kitabı gözden geçiriyorum. bana bir şeyler anlatıyor ama pek ilgilenmiyorum. ilgileniyormuş gibi de yapmıyorum. bir şeyler diyor, birer-ikişer kelimeyle yanıtlıyorum. sonra şöyle bir cümle kurduğunu işitiyorum: "öff! bana ufunet bastı!". birden kafamı dikkatle gömdüğüm kitaptan kaldırıyorum. "ne bastı ne bastı?!" diyorum, "ufunet bastı" diyor. yani afakan bastı gibi bir şey diye açıklıyor. ufunet lafı bana öyle uzak bir laf geliyor ki sanırım bu lafı ilk kez duyuyorum diyorum. böyle antika lafları çok seviyorum. üstelik yanımda oturan kız ufunet lafını öyle bir söylüyor ki bu laf üstünde hiç emanet durmuyor. sanki kırk yıldır ona ufunet basıyor ve sanki kırk yıldır o kız bu cümleyi kuruyor. o lafı söyleyişi öyle hoşuma gidiyor ki kendi kendime ufunet diye tekrarlıyorum. evet, sanırım ben bu lafı ilk kez duyuyorum. çok derinlerden belli belirsiz bir tanıdıklık hissi var, o kadar. bu lafı bence ya anneanneler ya da belli bir yaşın üstündeki menopoz teyzeler kullanıyor olmalı. bir de o kız. o an o kızı sevebileceğimi düşünüyorum. üstelik sadece böyle bir laf etti diye. sonra kendi kendime yok artık daha neler diyorum. ama en azından şu noktada karar kılıyorum, bu kızla bir şeyler konuşabiliriz. hatta konuşurken eğlenebiliriz bile. fakat şundan da eminim ki bu hissim sadece o ana mahsus olacak. o kızı sevebilme ihtimalim birkaç dakika sonra kaybolacak.

bir sürü küçük şeyi düşünüyorum. küçük şeyler nedeniyle sevdiklerimi ve sevmediklerimi bulmaya çalışıyorum. ne gibi küçük şeylerden insanlar hayatıma girdi? ya da ben hangi küçük şeylerden dolayı başkalarınınkine girdim diye soruyorum kendi kendime. çoğuna bir yanıt bulduğum söylenemez. belki uzun düşünsem en azından bir şeyler diyebilirim ama bir anda aklıma gelmiyor. çünkü biliyorum ki küçük şeyler uzun vadede birleşip büyük şeylere dönüşüyor ve sebepleri birbirinden ayırt edemez hale geliyorsun. eşini dostunu sevme sebebini düşünüp de bulamıyorsun, sadece her şeye uzaktan bakıyorsun ve parçalara değil de bütüne odaklanıyorsun. ama işte gel gör ki ufunet lafını son derece doğal söyleyen birinin sıradan biri olamayacağını düşünüyorum. sonra geçen gün kütüphanede çalışırken karşımdaki sandalyeye oturan kişinin de sıradan biri olabileceğini sanmıyorum. çünkü öyle büyük bir incelikle sandalyeyi çekiyor ve çantasını açıyor ki en ufak bir ses bile duymuyorum. o an anlıyorum ki beni rahatsız etmemek için böyle küçük hareketlerde bulunuyor. çantasının fermuarını yavaşça açıyor, kitaplarını yavaşça çıkarıp masanın üstüne koyuyor. kalem kutusunu bile yavaşça açıyor. halbuki artık kimseler bu denli kibar hareket etmiyor.

sonra aklıma okuduğum bir şey geliyor. okuyup da beynimin rafına kaldırdığım bir paragraf birdenbire kendini hatırlatıyor. tezer özlü, leyla erbil'e yazdığı mektupların birinde son kocasıyla nasıl tanıştığını anlatıyor. yurtdışında bir barda, bir gece otururken, gözü yeşil montlu bir adama takılıyor. adamı sadece arkadan görüyor, yeşil montundan etkileniyor. montun yeşili göz alıcı bir yeşil ve bu renk tezer özlü'nün öyle hoşuna gidiyor ki, bu renk bir mont giyen adamın sıradan biri olamayacağını düşünüyor ve kalkıp adamın yanına gidiyor. böylece tanışıyorlar işte.

geçen yıl bu zamanlar google vasıtasıyla bir gruba denk geldim. grubun ismi lanterns on the lake. kendi kendime zevk olsun diye google'a lantern yazıp arattım. maksat fener çeşidi görelim. pek seviyorum lambaları, ışıkları, fenerleri. sonra bu grubun resimlerine denk geldim. isimleri öyle hoşuma gitti ki kim olduklarını merak ettim, dinlemek istedim. o an şöyle düşündüm: fenerleri, ışıkları seven; bunları gölün üstüne koymayı düşünen insanları ben de severim herhalde. sevmem muhtemeldi. isimlerini "lanterns on the lake" yapan birileriyle aynı yerlerde geziniyor olmalıydık. sonra dinledim ve önsezilerimin beni yanıltmadığını gördüm. ben onları dinlemeden sevmiştim ki.


küçük şeyler bazen büyük şeyler için bir nevi referans olsa da her zaman doğru sonuç alınmıyor. "bunu diyen biri iyi biri olmalı", "bunu seven insanı ben de severim" dediğim zamanlar olsa da bu önsezilerimin geri teptiği de olmuyor değil. flowers in december şarkısını dinlettiğimde şarkının sözlerine hayran kalan, gözlerini kapayıp uzun süre sessiz kalan birinin merhametli biri olacağını düşünürken, aradan zaman geçince şarkıdaki teoriyi ispatlayan biri olduğunu anladım. sonuçta her adamın kalbinde kör bir nokta var, evet. bu şarkıyı çok sevmesi bu gerçeği değiştirmiyormuş.

bir kadın bir adamın montuna vurulabilir, ben de bir grubun ismine. hatta bir kızın ufunet kelimesini kullanışı ve o kelimenin beynimde yankılanışı bile hoşuma gidebilir. ama bunların ne kadarına güvenebileceğimi hiçbir zaman bilemem. en azından devam etmeden, yaşayıp görmeden öğrenemem. tabii her şeyi yaşayıp görmek de istemem. her şeyin peşinden koşmanın ne lüzumu var? bazı şeyler o anda kalmalı, öylece o noktada asılı durmalı. bazen insanoğlunun bu tip küçük şeylerden medet umması bana çok zavallıca gelse de çok güçlü varlıklar olmadığımızı bildiğimden kendimi de mazur görüyorum. herkesin zaafı var. kimi zamanla kontrol etmesini öğreniyor, kimi de gidip defalarca aynı yanılsamanın içine düşmeye devam ediyor.

15 Kasım 2009 Pazar

masamın üstündeki çay habitatı


bazen bazı şeylerin sadece var olduğunu, orada olduğunu bilmek bana yetiyor. kendisinden daha çok "olması" fikri benim için kafi geliyor. örneğin gün içinde çay alıyorum, çay demliyorum, kahveler doldurup hemen akabinde lavaboya boşaltıyorum. çayın orada, masamda durması ve üstünde dumanının tütmesi iyi hissetmeme yetiyor. üstünde dumanı tüten bir şey gördüm mü içimde garip bir his beliriyor. huzur gibi desem değil, mutluluk desem o da değil. tam olarak nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum ama iyi bir his olduğunu söyleyebilirim. gerçi şu sıralar ne içtiğim çaydan ne de kahveden tat alabiliyorum, o yüzden de içmeyip sadece bardakta duruşunu seyrediyorum. çay bardakları ve kahve kupaları ikişer-üçer masamın üstünde çoğalıyor. hepsi de yarım yarım içilmiş, hatta yarıdan bile az. ne zamanki bu görüntü beni rahatsız ediyor, o an bardakları toplayıp mutfağa götürüyorum ve hepsini pril'le bir güzel yıkıyorum. bardaklar temizlikten parladıkça benim de içim açılıyor. sonra bununla da yetinmiyorum, kafamı rahatlatmak için dolaplarımı düzenliyorum. her şey düzene girdikçe içim de düzene giriyormuş gibi geliyor.

ama şu sıralar sadece bardakları seyretmiyorum, bir de onları içenleri seyrediyorum. sadece çay ve kahve içenleri mi? hayır. sigara içen arkadaşlarımı da seyrediyorum. sohbet ederken karşımdakinin bir sigara daha yaktığını görünce o an anlıyorum ki sohbetimiz daha sonlanmamış, daha konuşacak şeylerimiz var. ne güzel diyorum. ben yemeğimi bitiriyorum, hatta üstüne yüz saatte içtiğim ve bir türlü bir tad alamadığım kahveyi bile bitiriyorum ama arkadaşım sigarasını bitirmiyor. demek ki bir süre daha burdayız. içimden oley diyorum. çünkü şu anda sadece konuşmak ya da konuşulanı dinlemek istiyorum. ama öylesine konuşulanları değil. öylesine konuşanları da değil. sadece bazı insanlarla konuşmak ve sadece bazı insanları dinlemek istiyorum; çünkü insanlara olan tahammül eşiğim son zamanlarda düştükçe düşüyor. bazen sinirli oluyorum ve bunu kontrol etmeye çalışırken karşımdakiyle aramdaki mesafe arttıkça artıyor. bir bakıyorum aramıza denizler, okyanuslar ve hatta kıtalar girmiş. öyle soğuk bir insan oluyorum ki soğukluğum beni bile donduruyor. sonra sevdiğim bir arkadaşımı görüyorum, ya da sesini duyuyorum, ya da hiç beklemediğim bir anda attığı bir mesajı görüyorum, birden dünyanın en sıcak insanı oluveriyorum. ama sıcaklık hissettiğim insanlara sıcak oluyorum, gerisine hep soğuk hep soğuk. yakın zamanda tanıdığım biri bana dedi ki, ilk tanıştığımızda benim soğuk bir insan olduğumu düşünmüş. hadi ya dedim, gerçekten dedi. şimdi öyle gelmiyormuşum ama o zaman öyle gelmişim. bunun üstüne ben de oturdum kendimi düşündüm. insan herkese kendini yakın hissedemiyor ki, bu nedenle ilk tanıştığında karşındakine soğuk gelmen gayet normal dedim. ilk andan itibaren sıcak bir iletişim kurduğun insan istisnadır bence, mesafeli olman gayet normal diye düşündüm.

sonra arkadaşım bir sigara daha yaktı. anladım ki daha oturacağız. ben de bir çay daha alayım bari dedim. çayı aldım ama hiç içesim yok. bu soğukta çayı elini ısıtmak için kullanmak daha mantıklı. benim de amacım bu zaten, elimi ısıtmak. arkadaşımın ise tek derdi düzgün yanan bir çakmak. halbuki evde onun için aldığım bir çakmak var. neredeyse üç ay oldu çekmecemde duruyor. neden bilmiyorum, bir türlü içimden ona bunu vermek gelmiyor. yeşilaycılıkla da alakası yok, sadece ona şu sıralar bir hediye vermek istemiyorum sanırım. sırf aldım diye de vermek istemiyorum. çünkü artık bir şey yapacaksam gerçekten istediğim için yapmak istiyorum. sırf 'öyle olsa daha iyi olur' olduğu için değil; öyle olmasını istediğim için olsun istiyorum. o yüzden de çayları içmek yerine yarım yarım biriktiriyorum, sonra da gidip döküyorum.


11 Kasım 2009 Çarşamba

misafirim var

mamüllerimiz günlüktür ve kişiye özeldir

İçimden bir yarışma olsa da katılsak diye bir cümle geçti. Ama bu yarışma eğlenme amaçlı olanlardan olsundu. Mesela kim en uzun süre simiiiiit diye bağırabilecek, on dakika içinde kim en fazla sosisli sandviç yiyebilecek, kim ayağına çuval geçirip en uzağa zıplayabilecek vs. gibisinden yarışmalar. Maksat beraber bir şeyler yapmak, beraber bir şey yaparken o şeyin güzelliğine varmak. Sadece o şeyin mi, her şeyin ve hepsinin.

Sonra aklımdan bir fikir geçti. Sevdiğim insanları bir masanın etrafına toplayıp, onlara güzel güzel yemekler yapmak istedim. O kadar insana yetecek çeşitte yemek yapmayı bilmiyorum ama olsun, öğrenirim ki. Hele onlar geliriz desin, ben çok çalışır, iki günde yirmi dokuz adet yemek yapmayı öğrenirim. Üstüne on dokuz adet tatlı çeşidini bile öğrenirim ki. Gerekirse hiç uyumam. Sonra bunun üstüne bir de hayal kurdum. Sabah oluyor, sevdiğim insanlar mışıl mışıl uyuyor. Ben erkenden kalkmışım, kek yapıyorum. Kekin kokusunu duyan birer birer kalkıyor, odaların kapıları birer birer açılıyor. Öyle güzel bir kek olmuş ki nasıl kabardığını anlatamam. Ocakta çay demleniyor, çayın buharı tütüyor ve ben oyun olsun diye buharın üstüne elimi tutuyorum. Buharın havada süzülüşünü izliyorum. Kekim on dakika içinde bitiyor. Yarın sabah gene yap nolur, diyorlar. Tabii ki de yaparım, lafı mı olur diyorum, siz yeter ki isteyin. Ertesi sabah aynı kekten yine yapıyorum. Bir de o günün şanslı insanını seçmişim, ayrıyeten onun sevdiği kurabiyelerden yapıyorum. Sevdiğim birinin benim yaptığım bir şeyi yerken aldığı keyfi görüyorum. Bunun bu kadar güzel bir şey olduğunu hiç bilmiyordum.

Bence kesinlikle bir yarışmaya katılmalıyız. Bir önerim var, geçen yıl bir yarışma görmüştüm, gördüğüm en güzel yarışmaydı (halbuki yarışmanın güzeli mi olur?). Bu yarışma kağıt uçağı en uzağa kim uçurabilir yarışmasıydı. Kulağa ne güzel geliyor değil mi? Katılan insanları izledim, katılalım diyen insanları dinlemedim. Keşke azıcık dinleseymişim. Ben kağıt uçağı uzağa uçuramam ama bu denememek için bir neden değil ki. Uçuramayabilirim ama takım arkadaşlarıma çok güzel destek olurum. Eğer bu sene bu yarışmanın bir ikincisi düzenlenmezse ben tertip edeceğim. Kendi aramızda kağıt uçak yapar uçururuz, sen merak etme hiç. Ama benim bu önerime karşılık senden şöyle bir yanıt alsam hiç fena olmaz: “Bana böyle güzel önerilerle gelerek beni nasıl mutlu ettiğini anlatmaya kalksam anlatamam.”

Sonra bize ayrılan sürenin sonuna geldik, çalar saat çaldı ve benim bu hayalleri kurma sürem bitti ya, işte o zaman yine içim sıkıldı. Tarifi imkansız bir ağırlık çöktü üstüme. İçimden hiçbir şey yapmak gelmedi. Zaten bir baktım hava acayip karanlık, acayip yağmurlu. Bir de üstüne soğuk mu soğuk. Halbuki daha üç gün önce telefonda dünyanın başka bir yerindeki arkadaşım denize girdiğini söylemişti. Bense sıcak-soğuk ayarını tam tutturamadığım banyoya giriyorum. Ama olsun, bu gece yine aynı hayali kurmayı planlıyorum. Bir de pasta yapasım var.

17 Ekim 2009 Cumartesi

yapmadığım iyilikler, bir de içinden şehir geçen şarkılar

Bu hafta Ohio'daydım

Zaman algım zaman zaman beni şaşırtıyor. Ne zaman kendi saatimin dünyanın saatiyle eş gitmediğini fark ediyorum, işte o zaman durup bir düşünüyorum. Dönüp arkama bakıyorum, sonra da başımı kaldırıp gökyüzüne. Ne de olsa istikbal orada ve ben ona ne kadar yakın olduğumu bilemiyorum. Bilemiyorum dediysem zaman olarak. Yoksa kilometre cinsinden az çok bir tahmin yapabiliyorum. Ama ben istiyorum ki mevsim ölçü birimiyle, efendime söyleyeyim tatil ölçü birimiyle ya da en olmadı "yatcaz kalkcaz" ölçü birimiyle de bilebileyim. Geçmişi düşünüyorum, geçmişi mevsimlere bölünce her şey daha kolay oluyor benim için. "İki kış önce şöyleydi, üç bahar önce böyleydi" diye hatırlayınca her şey nasıl da berrak, nasıl da net. Olan biteni tatil ölçü birimine çevirince her şey ne kadar az, ne kadar kısa. "Geçen tatilde şu olmuştu. Yaz tatilinde bu, bayram tatilinde şu". Bu kadar işte, çok net. Ama üç ay-beş ay-on iki ay önce diye hatırlayınca her şey karışık ve sisli. Öyle ki ay hesabı yaptığımda oluşan sisten önümü göremiyorum. Aklım karışıyor, bana çok eskiden olmuş gibi gelen şeylere bir bakıyorum, bir-iki sene önce olmuş meğersem. Allahallah diyorum, allahallah. Zaman ne çabuk geçiyor, dünya ne hızlı dönüyor, her şey ne çabuk değişiyor. Ama sonra diyorum ki hava bile bir saat arayla önce güneşli, ardından yağmurlu oluyorsa her şeyin değişmesine şaşmamak gerek. Geçen gün yağmur yağdı misal ama ben hiç şaşırmadım; çünkü bir gece önceden biliyordum. Tedbirli olmak böyle bir şey olsa gerek. Bu aralar tedbirli olmayı önemsiyorum. Sonradan hayıflanmamak için eşeğimi sağlam kazığa bağlıyorum. Dolayısıyla yağmurun yağdığı gün de şemsiyemi yanıma almıştım. Islandım ama çok değil. Okul durağında otobüs beklerken yanımda bekleyen kimse benden daha çok ıslandı. Üzülmedim değil, üzüldüm ama bencil bir şekilde ona onunla şemsiyemi paylaşmayı teklif etmedim. Aslında düşünmesine düşündüm ama reddedilme çekincesi beni düşüncemden alıkoydu. Çünkü bir yaz mevsimi evvel yine böyle yağmurlu bir günde, yine böyle durakta otobüs beklerken, yanımda yağmurdan sırılsıklam ıslanmakta olan biri vardı da "isterseniz ıslanmayın" diye şemsiyemi göstermiştim de birden aşırı bir panikle "yok hayır, teşekkürler" demişti. Olabilir, belki ıslanmak istiyordur diye düşünmüştüm de bu düşündüğüme kendim bile inanmamıştım. Neyse, o da kendisi bilir elbette, ben bilecek değilim ya. İşte o günden bugüne ben de tanımadığım kimselere iyi niyetli teklifler yapmıyorum pek. En azından bir süreliğine. Halbuki zamanında birkaç kere dolmuşta ayakta giderken, oturan teyzeler bana demişlerdi ki "ver çocum, çantanı alayım". "Çok teşekkür ederim, zahmet olmasın size" demiştim ama ısrar etmişti teyze, ben de vermiştim. İçimden nasıl sevmiştim teyzeyi nasıl sevmiştim anlatamam. Kendi kendime demiştim ki, bana öyle büyük bir iyilik yaptın ki teyzeciğim, biri de sana böyle bir iyilik yapsın isterim. Sonra bu ağır çantayı tutmayı teklif etmenin hem yükte (fiziksel) ağır (ama oturduğun için hafif), hem de pahada (manevi) ağır bir şey olduğunu fark ettim. Manevi olarak ağır dediysem, yani manevi olarak büyük, önemli, efendime söyleyeyim güzel bir şey olduğunu kastetmek istedim. Benim daha önce hiç fark etmediğim bir şeydi bu . Yaşlı teyze de belki kendi çocuğunu falan düşünmüştür benim çantamı alırken. İşte buna x değişkenini alabildiğine değiştirin biliminde yerine koyma metodu deniyor. Ben de bir keresinde yerine koyma metodunu uygulayım dedim, gene reddedildim. Allahallah dedim, allahallah. Ben de gidip böyle insanları buluyorum yahu. Yapmayacağım artık iyilik miyilik. Kızın birinin elinde bir sürü defter, kitap. İçimden dedim ki "kızım daha büyük bir çanta kullansana, ne o öyle küçücük çanta. Bak hiçbir şeyin sığmıyor". Dışımdan dedim ki "isterseniz kitapları tutabilirim". Hani ben oturuyorum ya, o bakımdan söyledim. O da dedi ki "gerek yok, teşekkürler". Peki madem, sen bilirsin. Ama Meydan Larousse hacimli kitaplarını tutmaya çalışırken harcadığın enerjiyi ben bile görebiliyorum dedim, o derece. Eee, insan böyle reddedilince bir dahakine temkinli oluyor tabii. Her şey kendini daha iyi ve daha güvende hissedebilmek için, dolayısıyla boşuna değil tedbirli olmaya çalışmam da. Hem temkinli tem tedbirli olmak lazım. Şehiriçi yolculuklarımda sadece bunları düşünmüyorum tabii ki. Bazen öyle şeyler geliyor ki aklıma, kendime döndüğümde bir bakıyorum ineceğim durağa gelmişim. İşte bu anlarda da zaman algım sekteye uğruyor. "Daha demin binmiştim ben?" diyorum, tam da o an otobüsten iniyorum. Otobüs yolculuğum sırasında öyle uzak yerlere gitmişim, öyle mesafeler katetmişim ki kendimi yorgun hissediyorum. Beynim yoruldu, eve gidip uyusam diyorum. Bu haftaki yorgunluğumun ve dalgınlığımın müsebbibi önceden dinlediğimde dikkat etmediğim, anlamına bu hafta erdiğim Sun Kil Moon şarkısı Carry Me Ohio. Gideceğim yere bu şarkıyı beş defa dinleme süresinde vardım. Bir beş kere daha dinleyecek yolum olsaydı hiç bıkmazdım, yine dinlerdim. Madem yolum azdı, bana yetmedi, ben de bu hafta bütün yollarımda bu şarkıyı dinledim. Sabah yollarımda ve akşam yollarımda, geçmiş yolculuğunda ve gelecek yolculuğunda. Bak aklıma ne geldi, geçmiş iyi ki de geçmiş. Şimdi'nin şimdi olmasından o kadar memnunum ki. Ne birkaç sene öncesine dönmek isterim, ne geçen yıla, ne de altı ay öncesine. Hem şimdi'nin nesi var ki? Bence zaman yolculuğuna çıkıp da şimdi'ye haksızlık etmenin bir anlamı yok. Öyle değil mi Ohiolu dostum Mark? Satır satır inceliyorum şarkıyı, cümle cümle çözümlüyorum. Şair burada kime seslenmiş sorusunu yanıtlıyorum. Hocam olsa benle gurur duyardı, öyle güzel açıklıyorum edebi sanatları. Beynimde oradan buradan çağrışımlar dolanıyor; bir sınava girip, bu şarkıyı açıklayıp çıkmak istiyorum. Eminim hocam bana iyi bir not verirdi. Çok çalıştım çünkü. "Hocam, şair burada sevdiğini sandığı sevgilisini sevmediğini anlıyormuş" derdim. Ya da artık eskisi gibi sevmediğini. "Olur mu öyle şey yavrucuğum?" diye sorarsa da "her şey mümkün hocam, niye olmasın" derdim. "E niye o zaman ta Ohiolara çağırıyor?" diye sorup da beni sıkıştırırsa da "dengesiz de o yüzden" derdim. Halbuki ben bir şarkı yazsam kimseyi Ankara'ya çağırmazdım. Atlası elime alırdım ve o günün tarihini göz önüne alarak iklim koşullarının güzel olduğu bir yere çağırırdım. Bence böylesi bir durumda melankoliye hiç gerek yok, ben olsam güzel ve güneşli bir yere davet ederdim. Tamam ben Ankara’dayım ama seyahat etmeyi severim, hiç üşenmezdim, kalkar giderdim. Tam bunu düşünürken gözümün önünde hardal sarısı tarlalar beliriyor ama sonradan anlıyorum ki o sarılığın nedeni üstünde hareket etmekte olduğumuz yol. Yol asfalt değil ve yerden kalkan toz camı kirletiyor. Ben de sanmıştım ki, hani gözlüğümü takmadım ya, o yüzden net göremiyorum da şarkıyı dinlerken tarlalar, çöller geçiyor gözümün önünden. Ohio'ya ne lüzum var; tarla istiyorsan, ova istiyorsan burada da var. Orta Anadolu, düzlük memleket. Hani Amerikan filmlerinde olur ya, üstü açık araba, güneş batmaktadır, yanda da kuru topraklar. Öyle bir manzara geldi aklıma ama sonra şarkı bitti, ben indim otobüsten. Bir baktım biri sesleniyor. Kulağımda kulaklık olduğu için duymamışım. "Sanki benim ismim?" diyorum, dönüp arkama bakıyorum. Bakmamla bana seslenen tanıdık insanın bana "hiç bakmadan geçiyorsun!" diye sitem etmesi bir oluyor. Aaa diyorum. Gözlüğüm yok ya, o yüzden görememişim diyorum. Hem nasıl tanısaydım ki seni, yüzün sakaldan görünmüyor ki diyorum. Derslerden ilgilenemiyorum ki diyor. Hadi ordan diyorum, böyle bahane mi olur. Çok çalışıyorum diyorsun yani, öyle mi diye soruyorum, gülüyor. Sonradan düşünüyorum, insanlar da çeşit çeşit yahu. Herkes yoğun/sıkıntılı/yorucu dönemlerini farklı şekillerde atlatıyor. Mesela bu arkadaş dersler başlayınca sakal uzatmış. Ama altı senedir tanıdığım bir arkadaşım var, ne zaman kötü bir döneme girse, sevgilisinden neyim ayrılsa, ya da sınav dönemi başlasa, berbere gidip saçını asker traşı yaptırıyor, sakal traşını da damat traşı oluyor. Ama ne zaman tatile giriyoruz, ya da kendisi sevgilisiyle falan barışıyor, mutlu mesut dolanıyor ortalıklarda, o zaman da saç sakal birbirine karışıyor. Kendisine de dedim, bu nasıl bir iş dedim, nasıl bir tezatlık anlamıyorum seni dedim; ben de bilmiyorum içimden öyle geliyor, dedi. Kendisini, tanıdığım-en-ilginç-insanlar listemde ilk ona koydum. Sonra kendi yoğun/sıkıntılı/sıkıcı dönemlerimde ne yaptığımı düşündüm de pek bir istikrar göremedim. Tertipli olduğum da oluyor, pasaklı olduğum da.

11 Ekim 2009 Pazar

Sevgili Noel, sana katılıyorum. Bence de herkesin bir Wonderwall'u olmalı.


Geçen gün otobüste Noel Gallagher’i gördüm. Ben ona "bir öğrenci" dedim, o da bana biletimi verdi. Tabii o beni tanımadı ama ben onu hemen tanıdım. Gerçi kardeşi olsa dönüp bakmazdım fakat Noel iyi bir adam. Geçtim, cam kenarında bir yere oturdum ve o anın şerefine Wonderwall’u açtım. “Tesadüf bu ya! Mp3 çalarımda Wonderwall vardı” diyebilirdim ama demeyeceğim; çünkü Wonderwall hep oradaydı ki. Yol boyunca dinledim. Dinledim de bıkmadım. Bu şarkıyı hep uzun zaman aralıklarıyla dinlerim de her seferinde aklımdan aynı şey geçer; ne kadar da güzel bir şarkıdır, hiç eskimez. Vardır ya hani öyle şarkılar, sen büyürsün o büyümez. Otobüste camdan dışarıyı seyrettim, seyrederken şarkı defalarca çaldı, aklımdan neler geçti. Ben bu şarkıya iki kere çarpıldım. İlki Liam söylerkendi, ikincisi Ryan Adams. Ne kadar da güzel bir coverdı öyle. Böyle güzel coverlar pek azdı, hatta orjinaliyle yarışacak coverlar daha da nadirdi. Ryan Adams versiyonundan haberdar olduğum gün geçti gözümün önünden, ilk dinlediğim günü hatırladım. Beni tanıştıran arkadaşımı, onunla arkadaşlığımızın son derece yüzeysel oluşunu ve bu yüzeysellikten ikimizin de rahatsız olmayışını düşündüm. Yüzeysel derken samimiyetsizlik değildi, sadece imkan olmasına rağmen çok derine inmeyen bir arkadaşlıktı. O niye kaçındı arkadaşlık bağından bilmiyorum ama ben niye kaçındığımı biliyorum. Bana göre bazı insanlar vardır ve yüzlerinde şöyle bir ifade asılı durur: ona bir şey anlatsanız dinliyormuş gibi yapacak ama dinlemeyecek, manasız manasız yüzünüze bakacak. Örnek vermek gerekirse Ajda Pekkan. Ajda Pekkan bende hep böyle bir izlenim yaratır. Belki de artık kaybettiği mimikleri yüzündendir, bilemiyorum. Farz et ki yakınız Ajda'yla, ben ona bir derdimi anlattım, bende öyle bir his var ki bu kadın beni gerçek anlamda dinlemeyecek. O kimi dinler ki, belki kendisini. Bu yanlış bir izlenim olabilir -ki buna önyargı diyorlar-, tamam, Ajda için düşündüğüm şey önyargı olabilir ama bahsettiğim arkadaşım için olan önyargı değil, algıladığım şey doğrultusunda oluşmuş bir yargı. Bu arkadaşımın sadece bana karşı değil, başka insanlara karşı da böyle bir hali olduğunu düşünürüm eskiden beri. Ama yine de geçmişte kendisiyle paylaştığımız şeyler olmadı değil, güzeldi hepsi de. Ben etkileyici bir aşk filmi izlediğimde ertesi gün ona bundan bahsettim, çünkü biliyordum ki aşk filmlerini seviyor. Müzik zevklerimiz siyah ile beyaz kadar farklı olsa da yumuşak vokalli şirin şarkılar dinlediğimde bak sen seversin diye ona da dinlettim, ne de olsa sınıfta sıralarımız yakındı. Kolumu uzatsam kulaklığımı alabilecek mesafedeydi. O da bana güzel şarkılar dinletti sen seversin diyerek, başka zaman olsa muhtemelen daha dinlemeden burun kıvırırdım o şarkılara. Kötü andığım hiçbir şey yok kendisine dair. Şimdi ise ona karşı nötr hisler besliyorum. Bana hiçbir kötülük yapmadı, hiç zarar vermedi. Ama ben onu hiçbir zaman çok sevmedim. Sevdim ama çok değil. Birbirimize bir şeyler anlattık kendimize dair; ama çok değil, derin değil.

Çok güzel bir kızdı. Halen de öyle. Ama o zamanlar sevdiğim bir arkadaşım olduğu için gözüme çok daha güzel görünürdü. Şimdi ise öyle değil, normal görünüyor. Sanırım insan sevdiği birine bakarken, ona ondaki güzellikleri görecek şekilde bakıyor. Çok sevdiğim insanlar gözüme hep çok güzel görünüyor. Şimdi de belli aralıklarla görüşüyoruz o arkadaşımla, okulda rastlaşıyoruz bazen. Ama ona izlediğim filmlerden bahsetmiyorum, zaten artık etkileyici bir aşk filmini birine anlatasıya kadar etkileyiciliği falan kalmıyor, uçuveriyor, büyüdük mü nedir? Ya da şartlar bizi bir araya getirmeyince aklıma dahi gelmiyor kendisi. Demek ki arkamda/çaprazımda oturmayınca paylaşacağımız bir şey kalmıyormuş kendisiyle. Meğersem bu yüzden her şey yüzeysel oluyormuş. Ama yine de benim için tüm bu önemsiz ayrıntılar onun sayesinde Wonderwall’u Ryan Adams’tan dinlediğim gerçeğini değiştirmiyor. Bir gün sınıfta test çözüyorduk, kendisinin iPod’unu aldım. Karıştırmaya başladım sırayla. Bu şarkıyı gördüm. Dinlemeye başladım. Sayısız kere dinledim. Sonra heyecanla “ne güzelmiş bu!” dedim. "Hangisi?" dedi. Meğersem daha önce hiç dikkatli dinlememiş şarkıyı. Ben şarkıya çarpıldım ama bu sadece benim için bir anlam ifade ediyordu. İnsanın dinleyebileceğinden fazla kapasiteli mp3 çalara sahip olmasının dezavantajı, cihazın içinde dinlemediği/dinlemeyeceği bir sürü şarkı taşımasıydı. Arkadaşım da bu durumdan muzdaripti. iPod’unda kendisinin bile bilmediği şarkılar bulunuyordu. O gün onun iPod’unu ben sahiplendim. Eve gelince kimmiş bu adam dedim, Ryan Adams’ı öğrendim. Ben nasıl o arkadaşım sayesinde bir şarkıya takıldıysam, ilerleyen zamanlarda da o benim vasıtamla bir şarkıya takıldı. Bir gün de o benim mp3 çalarıma el koydu, öğle arası falan olmalıydı. "Bu ne güzel şarkıymış!" diye heyecanlandı. "Hangisi?" dedim, "Said Sadly" dedi. Veruca Salt’un bendeki tek şarkısıydı. O da şarkıya James İha eşlik ediyor diyeydi. Bütün gün o şarkıyı dinledi. Sonra yolladım ona Said Sadly'i. Şimdi merak ediyorum acaba hatırlar mı o şarkıyı diye de, nedense hiç ihtimal vermiyorum. Eminim benim Ryan Adams’lı Wonderwall’a çarpılışımı da hatırlamıyordur. Ama bunun yerine yanımda ıslak mendil taşıdığımı hatırlıyor. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilemedim şimdi.

Benim otobüste Noel Gallagher’i görmemdem birkaç gün sonra arkadaşlarla toplanıyoruz. Aslında bu otobüs hikayesinden, benim tekrardan Ryan Adams’ın Wonderwall’una dönüşümden bahsetmek isterdim kendisine ama aklıma bile gelmiyor anlatmak. Halbuki ben sevdiğim insanlara aklıma onları çağrıştıran şeyler geldi mi anlatmak isterim. Her zaman anlatamam belki ama içimde böyle bir istek belirir. Ama o arkadaşımı görmeme rağmen aklıma gelmiyor otobüs olayı. Şimdi yazarken düşünüyorum neden aklıma gelmemiş olabilir diye, belki de kalabalık bir buluşma akşamında kendisinin sürekli iPhone'nuyla Facebook’a giren bir kişiye dönüşmüş olmasındandır diyorum. Halbuki ben onu bu halde görüp de kendisine sinir olmak istemezdim. Oysaki geçen kış havanın buz gibi olduğu bir akşam Kızılay’a beraber dönmüştük. Kar yağıyordu. Buket Uzuner’in İki Yeşil Susamuru kitabından laf açılmıştı. Ben o kitabı ortaokulda okumuştum. Küçük bir kızken aklıma bir bölümü öyle bir kazınmıştı ki sanki dün okumuşum gibi netti. Öyle güzeldi. Güzel olmasının nedeni benim yaşımın küçük oluşuydu. Üstelik o bölümden kimseye bahsetmemiştim hayatım boyunca, utanmıştım. O akşam Kızılay’a dönerken yolda ona o bölümden bahsettim uzun uzun. Bence bütün kızlara küçükken o bölümü okutmalılar ki ilerde korkmasınlar bir adamı sevmekten, kötü anmasınlar yaşanılan şeyi demiştim. O da bana evet doğru, ama bence biz kız olduğumuz için bu kadar duygusal yaklaşıyoruz bu olaya demişti. Ben de evet galiba demiştim, ona hak vermiştim, tıpkı Noel'e hak verdiğim gibi.

3 Ekim 2009 Cumartesi

iadeli taahhütlü

Sevgili Cancağızım,

Sen çok iyi bir kızsın, biliyor musun? Bence biliyorsundur. Burayı ise iyi ki okumuyorsun, bilmiyorsun. Yoksa utanırdım bak. Senin hakkındaki düşüncelerimi sana açık açık anlatmadım ama her şeyin söze dökülmesine gerek yok zaten değil mi? Bence sen, benim senin ne kadar iyi bir kız olduğunu düşündüğümü biliyorsundur. Başkalarına da bana olduğun kadar iyi misin bilemem. Hangimiz herkese iyiyiz ki? İnsan bazı insanlara göre iyidir, bazılarına göre de kötü. Çünkü biri ne tam manasıyla iyidir, ne de tam manasıyla kötü. Ama biliyorum ki bana denk gelen senin iyi tarafın. Sana denk gelen de benim iyi tarafım. Yoksa nasıl dost olalım değil mi?

Bugün bir şey oldu, aklıma sen geldin. Bugün birinin birine “kuzum” diye seslendiğini duydum. Çok güzel, sevgi dolu bir kuzumdu. Hani "umarım iyisindir kuzum?/ Bir sıkıntın varsa bana söyle, hemen koşar gelirim kuzum./ Sen benim için mühim bir kimsesin kuzum./ Bak ben herkese kuzum demem, sana diyorsam sen gerçekten kuzu gibisindir kuzum." gibi bir kuzumdu. Dediğim gibi, hemen aklıma sen geldin. Çünkü sen de bana hep kuzum dersin. Bana kuzum diyen tek kimsesin. Mesela annem, beni sevmek için başka kelimeleri vardır, aramızda kalsın ama her annenin kullandığı kelimelerdir. Olsun ama çok güzeldir, annen der de güzel olmaz mı zaten. Benim de annemi sevmek için kelimelerim vardır, övünmek gibi olmasın yaratıcı olduğunu düşünürüm. Üstelik bir tane değil, iki tane değil, üç tane değil. Ohoooo. Çok tane. Aynı sözlere takılı kalmak istemem, her gün yeni bir şey bulurum. Tamam her gün olmasa da haftada birkaç tane bulduğum olur. Günler zaten gayet monoton, bari kelimelerim monoton olmasın diye düşünürüm. Nasıl, iyi ediyor muyum? Arkadaşım olarak "evet iyi ediyorsun, çok haklısın, aslansın, kaplansın" demeni bekliyorum. Ama bir dakika, aslansın olmadı, sen kuzum dersin. Üstelik tee ne zamandan beri. Tanışıp da kaynaştığımızdan beri. Seninle ilk tanıştığımızda boyun benden uzundu. Senin boyun hep uzundu. Sen annenden uzun olarak mı doğdun? Acaba çok mu süt içmiştin eskiden, bunu merak ettim. Bir de ne öğreneyim? Meğersem sen süt ve süt ürünlerini ağzına koymuyormuşsun. Olur mu öyle şey hiç? Annem bana süt iç ki boyun uzasın demişti, içtim de ne oldu? Peki sen içmeden nasıl bu kadar olmuşsun? Hadi süt içmiyorsun, insan peynir de mi yemez? Hem peynir sevilmez mi? Napalım artık, boyum uzun değil belki ama ilerde kemik erimem olmayacak inşallah diye avutayım ben de kendimi senin yanında. Uzun olmana rağmen hala birazcık daha uzun olsaydım demene çok sinirlenirim. Ama arkadaşımsın, hoş görürüm. Hem iyi arkadaşlar birbirini hoş görmeli değil mi? Yani her anlamda. Misal, bir hata yaptığında seni hoş görebilirim; aynı şekilde güzel giyindiğinde, süslenip püslendiğinde de seni hoş görebilirim. Gerçi süslenip püslenmesen seni yine hoş görürüm. Sen arkadaşım değil misin, ben seni her halinle severim.

Sevgili cancağızım, hemen sesini duymak istedim. Bütün gün kafamın içinde kuzum lafın yankılandı durdu. Sen kuzum deyince çok hoşuma gidiyor. Bu lafa seni kodladım. Bu laf benim sözlüğümde senin isminin yanında duruyor. Şimdi böyle sana sarılırken ayak uçlarımda yükselmem gerekiyor ya, hani senin yanında ufak kalıyorum ya, o yüzden kuzum diyorsun değil mi? Çünkü başka kızlara böyle dediğini duymadım. Eğer diyorsan kıskanmam bak. Tabii demesen daha iyi olur. İsterim ki senin sözlüğünde de bu lafın yanında benim ismim yazıyor olsun. Gerçi senin bu ay bir yeğenin doğdu. O daha bebek. Kuzum lafını ona da kullanabilirsin. Yani kullanıyorsundur muhtemelen. Kullan tabii. Ama çok kişiye kullanma. Sen kuzum deyince, attığın mesaja 'başladı mı okulun kuzum?' yazınca içime bir sıcaklık yayılıyor ki sorma. Sanki kuzum kelimesindeki u’lar birer gülen surat oluyor. U'ları "ü" yapıp, onları gözleri olan birer u’ya çeviresim geliyor. Zaten noktalı harfleri çok seviyorum. Ama sana bundan bahsettiğimi hatırlamıyorum. Hem senin isminde de nokta var. Bir sürü insanda noktalı harf var, peki bende niye yok. Bence olmalıydı. Böylece kulağa daha yumuşak gelebilirdi. Ben noktalı harfleri severim, sen de pembe rengini. Acaba beni de mi bu yüzden seversin diye düşünmedim değil. Ben sevmem pembe rengini, senin sevmene de anlam veremem. Kızım sen büyümedin mi hiç, çocuk musun?! Ama olsun, demek ki sen pembeyi o kadar çok seviyorsun ki en sonunda evren sana pembe bir arkadaş yollamış. Yoksa secret neyim mi yaptın? Benim de istediğim birtakım şeyler var, secret yapsam tutar mı?

Anlatmak istediklerim bu kadardı. Biraz laubali oldu ama kusura bakma artık. Son bir şey daha eklemek isterim. Okuyamayacağın bu mektubun sonunda demek isterim ki insanın özlediğinde, özlediğini söyleyecebileceği birilerinin olması güzel bir şey. "Seni rüyamda gördüm" diye aramanın ne demek olduğunu ben anladım. Tabii herkesi aramayacaksın öyle. Çünkü herkesi çok özlemiyorsun o derece. İnsanın bu hissin ne menem bir şey olduğunu bilmesi mi daha güzel, yoksa bilmemesi mi emin değilim. Hem zaten hayatımız boyunca kaç kişiyi tam manasıyla özlüyoruz ki? 4-5? 3-4? 2-3? Ben de kendi adıma mutluyum ki zaman geçtikçe sevdiğim insanlara sevgimi de özlemimi de utanmadan sıkılmadan ifade etmeye başladım. Artık becerebiliyorum, yüzüm kızarmıyor. Zaten kaç kişi oluyor ki hayatında böyle, onda da cimrilik etmemek lazım.

sana alfabeden güzel harfler seçen arkadaşın,
ben.

28 Eylül 2009 Pazartesi

saçlar


Bana bir şey söyle. Öyle bir şey olsun ki bir bütünün parçaları olsun. Tek başına bir şeyde çıkarsa kötü, diğer kardeşlerle bir araya gelirse dünyanın en güzel şeylerinden biri olsun. Benim aklıma bir tane geldi: saç. Düşündüm; bir adetken insanın midesini bulandıran, topluluk halindeyken ise insanın içini hoş eden ikinci bir şey daha gelmedi aklıma. Eğer senin gelirse söyle, merak ederim. Saç ne güzel bir şey değil mi? Çeşit çeşit. Şimdi çeşitlerini sayarak bildiğin şeyleri sana anlatacak değilim. Ben kafamdakileri anlatmak isterim. Böylece saça dair zihnimde uçuşan cümlecikleri hizaya sokabilirim. Böylece biraz rahatlarım, düzeni seven mizacım rahatlar. Temiz saçlara meylimin ise düzenle alakası yoktur. Çünkü kimi zaman saçımı taramaya üşendiğim günler olur. Artık daha az üşeniyorum çünkü ayıp olduğuna dair duyumlar aldım. Ama temiz olduktan sonra ne önemi var değil mi, aramızda bir tarağın lafı mı olur? Mesela bazı filmlerde kadın karakterin arkasından rüzgar eser, saçları önüne düşer. Saçlarının uzunluğu mühim değildir, rüzgar esince yüzünü örtecek uzunlukta olması kâfidir. Öyle sahneleri pek severim. Bence o sahneyi çeken yönetmen tam da o sahnede o kadına aşık olmuştur. O sahnede kim aşık olmaz ki? Hangimiz olmadık ki? Rüzgar ayrı bir hava katar tam o an kadının saçlarına. Adeta ağaç dalları gibi olur. Yapraklar gibi olur. Ormanlar gibi olur. Ağaçları çok severim, saçları ağaçlara benzetirim. İnsanın kafası da doğal yaşam gibi olmalı. Hem içi hem dışı doğayla uyumlu olmalı. Bazıları saçının şekil almadığından, kabardığından yakınır. Oysaki onun doğal yaşamı o demek ki. Bir bilse o haliyle ne kadar güzel. Bir bilse başka hiçbir şey yapmasına gerek yok. Mesela Ayşe bilmiyor. Ayşe benim Ayşe ismindeki ilk ve tek arkadaşım. Tanışalı bir sene oluyor. Ayşe ismi kulağımagüzel geliyor, eskiden de gelirdi ama bu isimle sesleneceğim birini hiç tanımamıştım ki. Şimdiyse Ayşe deyince aklıma gelen biri var. Ne güzel. Üstelik saçlarıyla birlikte. Hem o benim için sadece ismiyle değil, saçlarıyla da tek. Hayatımda arkadaş olduğum ilk ve tek turuncu saçlı insan. Bütün boyalardan, bütün portakal/mandalina/havuç turuncularından daha güzel turuncu saçları var. Derse geç kaldığı günlerde kabarık saçlarıyla geliyor. Sonra da hep söyleniyor, şikayet ediyor. Ben diyorum ki saçların asıl böyle güzel. Bana inanmıyor, vallahi billahi daha güzel diyorum, öyle mi diyor. Valla öyle diyorum, inanıyor. Hep böyle yap diyorum, çınk diyor. Demek ki tam inandıramıyorum. Sonra başka bir arkadaşım var, benimle beraber sınırsız çay içme potansiyeline sahipti. Lisede birlikte çay içerdik. O başka bir şehre gidince çaylarımın tadı azaldı, sohbetler acılaştı. Saçını radikal ölçülerde kestirdiğini hiç görmedim. Öyleki lisenin ilk günü hangi boydaysa lisenin son günü de aynı boydaydı. Senin bu istikrarın beni sıkıyor derdim ona, çınk derdi, kestirmeyeceğim. O zaman hep kızardım ona. Bari modelini değiştir ne bileyim; katlı kestir, şöyle yap böyle yap. Çınk derdi, ikna edemezdim. Saç renklerimiz benzerdi ve bana derdi ki bak sen de uzat, benimki gibi olur. İlginç örgü modellerini benim üzerimde deneyen başka bir arkadaşım da onu desteklerdi, evet bak uzatırsan aynı onunki gibi olur. Şimdi bakıyorum da, evet aynı onunki gibi olmuş. Bu benzerlik hoşuma gidiyor. Canım arkadaşım. Sonracığıma başka bir arkadaşım daha var. Saçları hep numaralı. Yani numaralı dediysem üç, dört, beş numara diye modeller var ya, onlardan. Ben bilmediğim için numarasını kestiremiyorum, erkek olsam bilirdim. Saçları bildim bileli hep aynı kısalıkta ama ona yakışıyor. Evet, saçları rüzgarda deli taylar gibi koşmuyor ama ona çok yakışıyor. Ben eğer yönetmen olsaydım, arkadaşımı yukarıda bahsettiğim saçları-rüzgarda-dalgalanan-kadının yanına koyardım, güzel olurdu. Kadın küfrederdi belki, saçlarım bozuldu derdi ama ben derdim ki böyle daha güzel. Arabada giderken camı aç, bak o zaman daha da güzel oluyor diye eklerdim. Ama sinüzitin varsa dikkat et diye de tembihlerdim. Misal benim var. Nasıl bir ağrı olduğunu sana anlatamam. Saçını hep kurutman gerek. Ne zaman kurutmaya üşensem ve azıcık beklesem şakaklarımda balonlar şişiyor sanki, vücudumun ağırlık merkezi yukarı doğru kayıyor adeta. İşte bu yüzden saçımızı hep kurutmalıyız. Yaz-kış fark etmez. Mevsimsel bütünlüğe saygı duymalı, her işin başı sağlıktır lafını ciddiye almalıyız. Sonra bir de saç kurutma makinelerini sevmelisin ve onlara gözün gibi bakmalısın. Ben kendisinin ne denli kıymetli olduğunu yakın bir zamanda idrak ettim. Elimde motoru bozulmuş bir makineyle kalakalınca sinüzit ağrılarım beni şöyle bir yokladı. Günler sonra 1600 wattan 2000 watt’a terfi edince teknolojinin önemini bir kez daha anladım. Teknolojiyi, efendime söyleyeyim hızlı dönen motorları, eskisine göre daha çok hava üfleyip, saçı daha çabuk kurutan aletleri takdir ettim. Bunun saça zararlı olabileceğini de düşündüm ama elimden başka bir çözüm yolu gelmedi, napalım artık dedim. Sonra bir de şampuanlar var anlatmak istediğim. Çeşit çeşit. Şimdi çeşitlerini sayarak bildiğin şeyleri sana anlatacak değilim. Ben kafamdakileri anlatmak isterim. Aslında şampuanlar öyle zararlı öyle zararlı ki kullandığın en zararlı şeyler listesinde üst sıralara oynar. İçinde neler neler var anlatmak istemem. Eğer yapabilirsem uzun vadede şampuanı bırakıp, başka şeylere dönmek isterim. Tabii eğer yapabilirsem. En iyisini ninelerimiz ve dedelerimiz yapıyormuş aslında; doğal sabunlar, yeşil sabunlar, ev yapımı sabunlar kullanarak. Peki biz ne yapıyoruz? Saçımıza iyilikten çok kötülük ediyoruz. Şampuan dedim aklıma bir şey geldi. Geçmişte şöyle bir şey olmuştu; bir keresinde birinin saçları öyle güzel öyle güzel kokuyordu ki şampuanını sordum. Verdiği cevap "a" olsun. Ben de dedim ki: benimki de "b". Sonra eve geldim bir baktım, meğersem benim şampuanım da "a" imiş. Ben "b" isimli şampuanı bırakalı iki-üç sene oluyormuş. Ama ben o an bunu hatırlayamayacak kadar aptal olmuşum. Çünkü o saçlarını açtığında karşımda güzel ormanlar gibi bir çocuk duruyormuş. Saçları benim o zamanki saçlarımdan uzunmuş, benim hiç o kadar uzun saçlarım olmamış. Saçları dalga dalgaymış, ne de güzel bukleler. Oysa benimkiler sıkıcı şekilde düzmüş. Saçlarının güzelliğinden bahsetmiştim ona, halbuki alışıktı bu tip övgülere. O da benim saçlarıma güzel şeyler söylesin istemiştim, onun yerine başka şeylerden bahsetmişti. Bana kendime dair sevmediğim bir şeyi sevdirmişti, bu da çok mühim bir şeydir biliyor musun? Biri sayesinde insanın kendine dair bir şeyi sevip, kabullenmesi. Mesela ben de Ayşe’ye kabarık saçlarını sevdirmeye çalışıyorum ama olmuyor. Hep çınk diyor. Eğer saçları güzel kokan çocuk da benim saçlarıma methiyeler düzseydi, o zaman anlardım ki benim saçlarım da ona göğe uzanan ağaçlar gibi, güzel ormanlar gibi geliyor. Sonra bir gün Ayşe beni dinliyor, amfide sunum yapacağı gün okula saçları kabarık olarak geliyor; beni dinlediği için seviniyorum. Sonracığıma yakın bir arkadaşım bana yakın zamanda bir fular hediye etti. Geçen kış ona demişim ki boynundaki ne güzel. Hiç hatırlamıyorum. Aynısından bulamadım ama sana bunu aldım dedi. Çok şaşırdım. Gözlerim doldu. Nasıl hatırladın dedim. Güldü. Sanırım fil hafızası diye buna diyorlar. Demek ki benim arkadaşım fil hafızasına sahip bir kız. Hemen açtım paketi. Rengi ne kadar güzel dedim. Ne kadar güzel bir renk bu böyle. Saçına uyar diye düşündüm dedi. İçim bir tuhaf oldu. Demek ki bu fuları alırken benim saçlarımı düşünmüş. Böyle özene bezene almış. Düşüne düşüne seçmiş. Canım arkadaşım. Hele bir havalar soğusun, hep takacağım fuları boynuma.

9 Eylül 2009 Çarşamba

patchwork


Hayatta dönem dönem bazı hisler baskın oluyor, ya da bazı haller. Örneğin bazen hayata karşı daimi bir öfke beliriyor içinde, boşaltacak yer arıyorsun. Bazen de acayip bir kayıtsızlık hali baş gösteriyor, kolunu kaldırmak dahi istemiyorsun. Bazen kendini mutlu hissediyorsun ve eğer bunu fark edebildiysen sonsuza kadar o anı muhafaza etmek istiyorsun. Bazen kendini sürekli gelecek zamanda yaşarken buluyorsun, bir şeyleri planlama ya da erteleme hali içinde. Bense sürekli bir çember çizdiğim hissine kapılıyorum. Ardı arkası kesilmeyen noktalardan oluşmuş, muazzam bir süreklilik hali içindeki bir çember.
Hayatta bazen de bir şeyleri isteme hali içinde oluyorsun. Bir şeyi istiyorsun. Yatıyorsun, kalkıyorsun, mevsimler geçiyor ama o istek hiç geçmiyor. Sabah oluyor, akşam oluyor, mevsimler geçiyor ve ben süreklilik halini istiyorum. Aslında istiyor muyum, özlüyor muyum bilmiyorum. Hangi sözcüğün doğru olabileceğini, içimdeki ya da kafamdaki şeyi daha iyi ifade edebileceğini bilmiyorum. Sonuçta insanın bir şeyi özlemesi için onu daha önceden bilmesi gerekir değil mi? Yani özlemek tanıdık şeylere dair olan bir histir öyle değil mi? Kafamın içindeki süreklilik halinin bildiğim bir şey mi, yoksa bilmediğim bir şey mi olduğunu bilmiyorum. Bu nedenle hangi yüklemle tarif edebileceğime dair bir fikrim de yok. Böyle deyince büyük bir çelişki beliriyor önümde. Yukarıda muntazam bir çember çizdiğimi söylüyorum ama bir yandan da süreklilik isteğinin peşinde gidiyorum diyorum. Olacak iş mi? Ama benim çemberimdeki süreklilik haliyle, hayalimdeki süreklilik hali farklı şeyler sanırım. Sanırım diyorum çünkü emin değilim. Bu nedenle tam bu noktada şunu demek isterim: süreklilik halinin de çeşitleri olduğunu bilmezdim. Biri sorsa gülerdim büyük ihtimal. Hislerimizi ve hallerimizi daha kaç tane alt gruba ayırabiliriz acaba diye kızar, insanın kendini bu kadar incelemesinin o kadar da iyi bir şey olmadığını söylerdim. Bir keresinde benden büyük biri bana ne hissettiğimi sormuştu. Ben de bugün hatırlamadığım bir cevap vermiştim. Hayır, ne düşündüğünü değil; ne hissettiğini soruyorum sana demişti. Afallamıştım çünkü hayatımın o anına dek hislerim ile düşüncelerimin ayrı şeyler olduğunun bu denli keskin bir biçimde farkına varmamıştım. Hisler ile düşünceler sanki iç içe geçmiş legolar gibi gelirdi. Yok aslında gelmezdi. Gelmezdi çünkü o ana dek insanın hisleri ile düşüncelerinin karışabileceğini hiç düşünmemiştim. Meğersem benim his sandığım şey düşünceymiş. Bak sen. Bunun üstüne hiç kafa yormamıştım. "Mantık ile duygu" isimli laf salatasından bahsetmiyorum. Ya da "ben mantığımla hareket ederim/ben duygularımla hareket ederim" diyen iki salak karakterin boktan hikayeleri de değil anlatmak istediğim. Benim kafamı karıştıran, bana ne hissettiğimi soran birine ne düşündüğümü anlatmam. Demek ki zaman zaman bunun ayırdına varamıyormuşum. Acaba bu süreklilik "şey"i de bir his mi, yoksa bir düşünce mi? Hissettiğim bir şey mi, yoksa zihnimde tasarladığım bir şey mi, hiç bilmiyorum. Bir çember çiziyorum –çok muntazam olduğunu söylemiştim değil mi- ve dönüp dolaşıp geldiğim noktada hep aynı şeyler karşıma çıkıyor. Monotonluk gibi bir şey değil ama. Daha çok şuna benziyor: yaptığın bir işlemin milyon farkı yolla sağlamasını yapman ve her seferinde sonucun hep aynı çıkması ve nihayetinde bulduğun sonuçtan emin olman. Bense milyon değil fakat birkaç farklı yolla denedim, sonuç hep aynı çıktı ama doğruluğundan emin değilim. Belki otuz sene sonra doğruyu mu, yanlışı mı bulduğumu bilebilirim. Bu yaşımda bilecek değilim, aklım ermiyor öyle şeylere. Hep aynı yolu izlediğim söylenemez ama vardığım noktada hissettiğim şeyler hep aynı. Duraklar değişiyor ama varış yeri beni şaşırtmıyor. Bazen kendimi ben şaşırtıyorum. Düşününce utanıyorum ya da gülüyorum. Sonra diyorum ki yaptığım her şey bana ait, dediğim her söz benim. Korkup kaçmalarım korkak olduğumu gösterir, bir şeyi bozmamak için üstüne korkuyla eğilmem bazı yörelerde iyi bir çiftçi olabileceğimi gösterirken, bazı yörelerde paranoyak olabileceğimi gösterir. Bazen her şey düzdür, kış mevsimini sevmem demem kış mevsimini sevmem demektir ama bir şarkıyı sevmemem aslında onu seven birini sevmememden ileri gelebilir. Çemberleri sevmem; daireleri, halkaları sevmem. Bence en güzel geometrik şekil üçgendir. Zaten üçgen evrim basamağının tabanında yer alır. Tepesinde neyin bulunduğunu bilmiyorum, onu da Öklit’in torunlarına bırakalım artık. İnip çıkan grafikleri sevmediğim gibi inip çıkan insanlık hallerini de sevmiyorum. İstikrar çok saygı duyduğum bir şey. (Ney? Hal mi, kavram mı, olgu mu acaba?) Bir şeyleri gün ve an olarak hatırlamak istemiyorum. Dönem olarak hatırlamayı yeğlerim. Mesela: Ne de güzel bir yazdı. Ya da ne bileyim, ne de güzel bir yıldı. Ne de güzel eğlenirdik, ne de güzel bisiklete binerdin. Ne de güzel yüzerdin, bir açılırdın bir açılırdın ki sahilden göremezdik. Şimdi bir de bunun tersini düşünelim, sürekli değil de kesik kesik olan şeyleri. Tıpkı "Ne kadar güzel bir gündü" demek gibi olan şeylerden bahsedelim. Bunun anlamı "Öyle güzel bir gündü ki bir ikincisi daha olmadı" demek gibi sanki. Altında böyle bir mananın ağırlığını taşıyor bir bakıma. Ya da ne bileyim, ne güzel demiştin/ ne güzel yapmıştın/ ne güzel gülmüştün gibi cümleler (bu sonuncusunu ben değil, Pinhani bir şarkısında diyor). Bütün bu cümleler eksik bir his taşımıyor mu? Kesikli çizgilerden ibaret, nihayete erememiş anlar. Aslında ermiş ermesine de süreç olamamış, dönem olamamış, bir süreliğine üstümüze giydiğimiz bir hal olamamış bir türlü. Yarım yamalak şeyler. Üst üste koyunca bir "şey" yığınına benziyor ama birbirinden alakasız onlarca parça. Küçük küçük şeyler. Bir araya gelince bir şeye benzemiyor, anca "yığın"a benziyor. Patchwork gibi. Türkçesine de "kırkyama" demişler. Güzel demişler. Yamalı şeyden kime ne hayır gelir. Soru işareti bile koymuyorum bu cümlenin sonuna çünkü gelmez, biliyorum. Görüyorum ki her şeyi olduğu gibi bırakmakta fayda var. Karman çorman etmeye lüzum yok. Ben beynimin çekmecelerini daha kolay toplarım diye patchwork parçalarımın hepsini bir göze koyayım demiştim. Daha kolay olur bulması ve saklaması diye düşünmüştüm. Ama öyle olmuyormuş onu anladım. Bok gibi oluyormuş. Süreklilikten uzak kesikli şeyler bir araya getirilince bir şeye benzemiyormuş. Bırakayım da dağınık kalsın bari dedim. Bıraktım, öylece dağınık kaldı. Hepsi küçüktü, numunelikti. Neyini toplayacaktım ki?

-Bunlar nadide parçalarımız hanımefendi, özel üretim. Kişiye has.
-...
-Serilerimizin bir ikincisi daha yok. Her takımdan bir tane var elimizde.
-Aa şurada güzel bir şey var!
-Onun serisi bozuldu hanımefendi. Diğer parçalar satıldı. Tek kaldı. O yüzden zararına satıyoruz onu valla. Maliyetinin bile altında yeminlen.

18 Ağustos 2009 Salı

yılbaşı gelmeden bir yılbaşı yazısı yazmak istiyorum. anneler günü gelmeden anneler gününü kutlamak istiyorum. babalar günü gelmeden first we take manhattan dinleyip, babalar gününden bahsettiği kısma gelince bence de demek; yeni bir yaşa girmeden yeni bir yaşın ağırlığını hissetmek istiyorum. hiçbirini gerçek tarihinde yapmak istemiyorum. içimden hepsini yıl içine dağıtmak ve olabilecek en alakasız günlerde icra etmek geliyor. geçen yılbaşını düşünüyorum, bütün bir hayatım nasıl da bir film şeridi gibi geçmişti gözlerimin önünden. bu laf benim için hiç bu denli anlamlı olmamıştı. hayatıma dair dile getirmekten çekindiğim, korktuğum şeyler vardı. söylemek istediğim insanlar bana kızıyordu, ben de kalktım bir arkadaşıma anlattım. anca filmlerde olabilecek bir dramla cevap verdi bana. hem de otuz aralık gecesinde. yılbaşından bir gün önce bu kadar melankoli sınırları zorluyordu. öyle ki pek çok şeyden ümidi kesmişti arkadaşım. sanki aynaya bakıyor gibiydim. bana dedi ki: benim şu anda hayattan tek beklentim eve gidip, battaniyenin altına girip uyumak. arada da çorba içmek dedi. ciddi misin dedim, ciddiyim dedi. öyle güzel geldi ki tarif ettiği resim. hem keşke çalışmak zorunda olmasam dedi. nasıl yani dedim, basbayağı dedi. seninki de tembellikmiş dedim. tembellik değil dedi, huzur huzur. çalışmayayım, ben eve bakarım, valla bak dedi. eve bakarım, yemek yaparım, ütü yaparım, çamaşır yıkarım. o (birlikte olduğu kızı kastediyor) çalışsın, hayatın başka hiçbir evresinde yorulmasın, ben her şeyi yaparım dedi. bunu diyen bir erkek duymamıştım dedim. biliyorum, ben de kendimden başkasında duymadım zaten dedi. sekiz ay önce arkadaşım bu lafı ettiğinde, bu fikrin içinde protest bir tavır olduğunu düşünmüştüm, halen de düşünürüm. bu lafın üstüne benim de bir şey demem gerekirdi. o bana istediği şeyi anlatmıştı, peki ya ben ne istiyordum? hiçbir şey dedim. belirsizlik güzel şey. neye elimi atsam elimde kalıyor diye düşündüm. şimdiyse sorunları görmezlikten geldiğim için bir şey düşünmüyorum. umarım iyiyimdir. geleceğime dair tedirginliklerimi paylaştığımda karşımda bana kızmayan birini bulmak güzeldi, arkadaşlar böyle günler içinmiş demek ki. bir aile büyüğüm var, pek severim, o vakitler bana hep bağırırdı. "ama aslında" diye başlayan cümlelerimi otoriter bir ses tonuyla bölerdi. ne kadar üzüldüğümü daha nasıl anlatabilirdim ki? melodramatik anlatımlarla süslediğim bir konuşmamı en orta yerinden muntazam bir bıçak darbesiyle böldü. sonra bana bağırdı. daha önce bana böyle bağırmamıştı. içim acıdı. aynılarını arkadaşıma anlattım, benim de benzer korkularım var dedi, içimi rahatlattı. peki bana niye bağırılmıştı? aile büyüğümü çok seviyorum. biliyorum ki o da beni seviyor. ama beni fark etmeden kırıyor. sana geleyim mi diyorum, bugün olmaz maç izleyeceğim diyor. oysaki ben en sevdiğim filmin en sevdiğim bölümü dahi olsa kapatırdım. malum, ardından da maç yorumları diyor. oysaki ben müptelası olduğum dizinin hararetle beklediğim bölümünü bile isteye kaçırırdım. gözümü bile kırpmazdım bunu yaparken. kum tanesi kadar bile pişman olmazdım ardından. ölümlü dünya. maç her zaman izlenir, film her zaman seyredilir. yarın gel diyor. oysaki ben daha yarın gelmeden, gitme isteğimin yarın orada olmayacağını biliyorum. yarın gelemem ki. yarın gelme isteğim gelmeyecek. hatta şu anda içimde öyle bir his var ki, uzun bir süre hiç gelmeyecek. bezgin halde eve döndüğüm günlerden sonra bugün nasıl geçti okul diye sorardı telefonda. iyi değil. nasıl iyi değil derdi. bir adet ünlem işareti olurdu sonunda. başlarda soru işareti vardı ama aylar ayları kovaladıkça soru işareti ünleme dönüştü. işte her zamanki gibi dedim. kaç aldın sınavdan dedi. boşver dedim, üsteledi. daha giriş dersinde böyle alıyorsan işin zor dedi. bizim zamanımızda diye başlayan cümleler kurdu [otuz sene öncesinden bahsediyor]. kelimelerin altında ezildim. ben vaktiyle şu notla geçmiştim dedi. curve kaç çıktı bakayım diye sorduğunda, özellikle on puan düşürdüm. dedim ki, ama bak sizin aldığınız x ile bizim aldığımız x çok farklı. bölümlere göre özelleştiriyorlar. öyle bir baktı ki, bizim aldığımız x daha ağırdı der gibi. saf bir öfke belirdi içimde. çok koyu kıvamda. yapamıyorum galiba dediğimde o ne demek dedi bana. sen daha şimdiden böyle dersen, yarın bir gün iş hayatına atılınca ne yapacaksın, ağlayacak mısın dedi. [güçsüz kız] güçlü olman lazım dedi. erkek gibi olman gerek. piyasada ancak öyle olunca tutunursun. [tutunamayanları okumuş muydun. ha ha ha] piyasa mı?! mavi ekran. aman tanrım, bir de öyle bir şey vardı değil mi? "ama aslında" diye yeni bir cümleye başladım, tuttuğunu koparacaksın dedi. cümlemi bu sefer iki eşit parçaya bölmedi. erkeklerin hepsi salak dedim. okuldakiler kendilerinin daha zeki olduğunu sanıyorlar, her şeyi onlar tasarlıyorlarmış öyle diyorlar dedim. onlar hep öyle sanır dedi. senin kendini öyle düşünen erkeklere kanıtlaman için daha çok çalışman lazım dedi. [ama ben çok yorgunum ki. kolumu kaldıramıyorum. battaniyemi çekip uyumam lazım. bir de çorba içsem acil] teknik bir konu tartışıldığında bir lafı iki kere söylemen, sesinin tonunu iki perde kalınlaştırman gerekiyor ki erkekler seni adamdan saysın dedim. bunu aynen böyle söylemedim tabii, nasıl dediğimi hatırlamıyorum fakat biraz daha değiştirerek söyledim. hiç şaşırmadım böyle düşünmelerine dedi [acaba o da mı böyle düşünüyor? sorduğumda cebinden on tane adamı çıkaran kadınları biliyorum diyor ama bilinçaltında öyle mi düşünüyor?] ama senin de böyle pes etmen mi gerekiyor dedi. yapamayacağım da ne demek dedi. anlayışlı davranmaya çalışıyordu. peki ama neden içten içe kırılıyorum? niye kızıyor? biri bana bağırınca kulağım sağır oluyor [saat sesinden bile rahatsız olurum halbuki. başucumda saat durmaz. kolumdaki saatle bile uyuyamam, tıkır tıkır beynimin içine işler]. ben çok küçüktüm, bayağı küçüktüm, yıllar evvel onun babalar gününü kutlamıştım. verdiği cevabı ve diyaloğun devamını anlatmak istemiyorum. kendimi teşhir ediyormuşum gibi geliyor. bunu niye yazıyorum onu da bilmiyorum, muhtemelen üç gün sonra pişman olacağım. oysa ben ne isterdim diye düşündüm. isterdim ki onun göbeğine başımı koyayım. o da benim saçımı okşasın. aldığı nefesle benim içime güven dolsun, başım inip kalksın midesinin üstünde. aferin benim kızıma desin, aferin. ne de güzel yapamadın. ben de şaşırayım. nasıl yani?! diyeyim. yapamayışımı takdir mi ediyorsun diye hayretler içinde sorayım ona. o da desin ki, evet. ben daha da bir şaşırayım. şaşkınlıktan küçük dilimi yutayım. bu hayretim karşısında bana açıklama yapsın. beni aydınlatsın. desin ki, bir işi başardığında zaten güzel yapmışsındır öyle değil mi? yoksa nasıl başarasın? ama sen öyle güzel yapamadın ki, keşke herkes bir şeyi yapamadığında seninki gibi yapamasa. o an içime sevgi dolsa. kendimle gurur duysam. yapamayışımda bile bir güzellik var, bir de yapsam kimbilir nasıl mükemmel yaparım diye kendime gaz versem. kendimi trambolin üzerindeymiş gibi güvende hissetsem. hayatta ne kadar tehlikeli işe girişirsem girişeyim, başımın kanamayacağını, kolumun kırılmayacağını bilmenin verdiği güven hissiyle dolsam. ne de güzel yapamadım desem. aile büyüğüm bana dedi ki, bak internetten müzik indirme olayına sınır getiriyorlarmış. içimden dedim ki iyi bok yiyorlar. dışımdan dedim ki, bir zevkim o vardı, o da giderse ne yaparım bilmem artık. bunun üstüne bana dedi ki, e hayatını bir tek ona bağlama sen de. e, peki madem bağlamam. aslında ben öyle bir manayı kast etmemiştim ama bağlamam yine de, peki. futbol maçına bağlamak daha mantıklı çünkü değil mi. aradan yıllar geçti, bir daha hiç kutlamadım onun babalar gününü. kimseninkini kutlamadım. deli miyim ben ne diye kutlayayım. gerizekalı mıyım ben ne diye kutlayayım başkalarınınkini. ama galatasaray şampiyon olunca onu tebrik ettim, hiç kaçırmadım. bugün sekiz ay önce derdimi anlattığım arkadaşımla konuştum. halen ev erkeği mi olmak istiyorsun dedim. bir an ne dediğimi anlamadı. ona sekiz ay önce yaptığımız muhabbeti kısa bir özet geçtim, hatırladı. haa o olay dedi. evet o olay dedim. evet hala evde çamaşır yıkamak istiyorum dedi. ne güzel dedim. çok istikrarlısın, seni takdir ettim dedim. o bana sen hala kayıp mısın demedi. çünkü normale döndüğüm anlaşılıyordu. ama ikimiz de koskoca bir yılı pek güzel çarçur etmiştik. yine de mutsuz değildik. yani mutlu muyduk bilmiyorum ama mutsuz değildik galiba. hem mutlu olup olmadığını insan nasıl anlar ki, ben bunu bilemiyorum. sanırım üstünden bir koca yıl daha geçince şimdi mutlu muyum değil miyim idrak edebileceğim. hem yeni kıta dolaylarından bazı arkadaşlar ne demiş: baby, we'll be fine/all we've gotta do is be brave and be kind. e ben de öyle olayım madem. napalım. olalım. yazıyı içimden üçüncü tekil kişi kullanarak yazmak geçti. birinci tekil kişi fazla korkunç gelmişti. yazdım bitti ama hala gözüme korkunç görünüyor.

14 Ağustos 2009 Cuma

Favori eşyam olan sırt çantamın içine dinamit koymuştum. Ama birden bir şey hissettim, vazgeçtim.

Üç yaşındaki veletler bile depresyona giriyor, ya biz ne yapalım? Ben böyle dünyanın altına dinamit döşerim diyeceğim ama magma tabakası o görevi yeterince yerine getiriyor sanırım. Harç zammını protesto eden öğrencilere "onları adaba davet ediyorum" diyen başbakanı, geçen hafta parti arkadaşı dönerciye davet etmişti. Sanırım başbakan Kızılay’da döner yiyerek "halktan biri" olduğunu mütemadiyen bize hatırlatıyor. Bak Hosta’da ya da ABA Piknik'te yeseydi gözüme girerdi. Fakat bu koşullar altında üzgünüm. Dınının! "Halk" bir sonraki bardağın altındaydı! Ben Kızılay’da hiç sevdiğim yazar görmedim, oysaki görenleri gördüm. Ben Kızılay’da Hasan Ali Toptaş’ı görmeyi umdum, halen de umarım. Bir gün inşallah. Ha görünce ne olacak? Hiçbir şey. Yürüyüp gideceğim. Sadece laf geldiğinde "gördüm" diyeceğim, o kadar. Ben Kızılay’da bir-iki-yılda-bir-gördüğün-insanlar kadar düzenli olarak Nihat Genç’i görürüm. Hep yalnız olur. Peki bu bilgiyi niye verdim bilmiyorum. Onu görmüş olmanın benim için hiçbir önemi yok ama söyleyeyim dedim, o kadar. Ben Ankara’da gazeteci olarak Can Dündar’ı gördüm. Beraber Kuğulu Park’ın yıkılmasını protesto ettik. Tabii o beni tanımıyordu ama olsun. Ben onu tanımıştım. İyi bir adam, kendi halinde. Kadınlar romantik buluyor ve seviyor. Ben de seviyorum. Ama çok değil. Sadece öylesine seviyorum işte o kadar. Gazete kağıdının kokusunu unutup da, gazeteyi internetten takip etmeye başladığımdan beri (hatırı sayılır bir geçmişe tekabül eder) üçüncü sayfa haberleri gözümden kaçmıyor. Ben bunu yeni fark ettim. Daha doğrusu ben fark etmedim, biri bana "Sen ne çok üçüncü sayfa haberi biliyorsun öyle" dedi. "Iyyy, onları mı okuyorsun?" havasında demedi ama. Daha çok şaşırdı. Benden hiç ummazmış, öyle dedi. O deyince fark ettim, memlekette ne kadar ölüm/tecavüz/deşme/kesme/biçme haberi varsa haberdarım. Halbuki ben böyle değildim. Bundan bir zevk almıyorum ama okuyorum. Ama eskiden böyle değildi. Eve gazete girdiği yıllarda bu haberlere göz atmazdım bile. Hemen geçerdim o sayfayı. Televizyonda ise izlemezdim zaten. Annem izletmezdi. Vurdu kırdı filmlerini de sevmem halbuki. Ama iş gerçek haberler olunca okumaktan kendimi alamıyorum. Ne kadar psikopat insanlarmışız diyorum. İnsanların ne kadar vahşi ve tehlikeli canlılar olduklarını bir daha bir daha görüyorum. İnsanların kutsallaştırdıkları aile kavramının çeşitli haberlerle yerin dibine girdiğini görünce içten içe kıs kıs gülüyorum. Çoğunluğun kafasında belli ahlaki doğrular var ve bu kalıpların dışında insanların olduğunu akıllarına bile getirmiyorlar. Arkası yarın kıvamında süregelen ensest haberlerini görünce ne düşünüyorlardır acaba? Küçük kızların başını okşayan her büyük amcanın içinde hissettiği şey şefkat duygusu olmasa gerek. O sırada baskın olan bacakları arasında hissettiği şeydir muhtemelen. Televizyonda bu tip haberleri görünce hemen kanalı değiştiriyorum. Annem izlemesin istiyorum. İnsan büyüdükçe roller değişiyor sanırım. Bir zamanlar o beni dünyadan korurken, artık ben onu koruyorum. Böyle garip gerçekliklerden sakınmak istiyorum onu. Onun ise benim bunları bildiğimi bilip-bilmediğini bilmiyorum (cümleye bak, hizaya gel). Tabii ki arada beni tebessüm ettirecek şeyler de çıkmıyor değil. Örneğin bir hocamız var, yetmiş küsur yaşlarında. Hep sırt çantası takıyor. Sırt çantası takması çok hoşuma gidiyor. Sırt çantası taktığı için hocamı ayrı bir seviyorum. Oysaki bana ne, değil mi? Ama ders çıkışı yanına gidip demek istiyorum ki: "Çok kullanışlı değil mi hocam?" Bir an şaşırıp da neden bahsettiğimi anlamaya çalışırken hemen cümlemin devamını getirmek istiyorum: "Sırt çantası hocam. İyi bir tercih öyle değil mi? Ben de hep sırt çantası takıyorum." Eğer hocam benim dedem olsaydı, ona yılbaşında yepyeni bir sırt çantası alırdım. Derdim ki: "Bak dedeciğim. Sana bu markadan aldım. Çok kaliteli. Hiç su geçirmiyor. Hatta öyle ki yağmurlu günlerde hiç çekinmeden sınav kağıtlarını içine koyabilirsin." Hocamız hep ciddi giyiniyor. Bazen ceket yerine süveter giyiyor ama kravatını hiç çıkarmıyor. İçimde öyle bir his var ki karısını çok seviyor. Ne güzel. Ama ne giyerse giysin sırt çantasını yanından eksik etmiyor. Dersten çıkarken çantasını sırtına geçiriyor. Bazı öğrencilerin komiğine gidiyor bu çanta muhabbeti. Koskoca profesöre deri el çantası yakışır diyorlar. Ben onlara katılmıyorum. Sırt çantası takan hocalara bayılıyorum. Gönlümde ayrı bir yerleri var. Ben de sırt çantamdan vazgeçmiyorum. Minicik çantaya cüzdan-kalem (kızsan başka şeyler de koyup); kitabı, defteri elinde taşımak kadar mantıksız bir hareket görmedim. Zamanla daha mantıksız şeyler görebilirim elbet ama bu da listede üst sıradaki yerini ilelebet muhafaza ve müdafaa edecektir. Sonra geçenlerde gazetede Orhan Pamuk’un yeni sevgilisiyle resmini gördüm. Amanın. Orhan Pamuk aşık olmuş! Hoşuma gitti, gülümsedim. Halbuki bana ne, öyle değil mi? Kadın, Hintli bir yazarmış. Hatta kimmiş bu kadın diye internette bir araştırma yaptığımda (oha, bir de araştırıyor!) kadının 2006 yılında verdiği bir röportaja denk geldim. Kendisine sormuşlar, hangi yazarları beğeniyorsunuz diye. Verdiği isimler arasında Orhan Pamuk da var. Vay anasını dedim. Vay anasını. Sevdiğin bir yazarla sevgili olmak. Aman tanrım. Sen git geçmişte beğendiğin yazarlar arasında saydığın biriyle şimdi sevgili ol. İngiltere prensiyle çıkmak gibi bir şey (Niye İngiltere prensi dedim bilmiyorum. Hiçbir anlam ifade etmiyor ama birden dilime öyle geldi. Yoksa seni istemiyorum Henry. Diğerinin ismini unuttum). Orhan Bey Masumiyet Müzesi kitabı için kurduğu müzeye götürmüş sevgilisini. Acaba ne demiştir ki? "Bak sevgili sevgilim. İşte Meydan Larousse hacmindeki romanım için tasarladığım müze bu. Beğendin mi? Beğenmen beni çok memnun eder. Buradan çıkalım sana şehrimi gezdirmek istiyorum. Beraber yemek yiyelim, yarın sabah Boğaz'da denize karşı kahvaltı yapalım. Eğer istersen senin memleketine de gideriz. Yetiştiğin yerleri görmek isterim. Seni sen yapan şeyleri. Benim için hayattaki en büyük zevk olur bu. Ne dersin sevgili sevgilim?" Bence Orhan Pamuk’un aşık olması güzel bir şey. Yazımı nihayete erdirirken şunu demek isterim: Orhan Pamuk’un aşık olduğu hayatın altına dinamit döşemekten vazgeçtim ben arkadaşım. Millet mutlu mesut yaşasın.