16 Kasım 2009 Pazartesi

ufunet. yani afakan gibi bir şey.

bir kız gelip yanıma oturdu. sınava yarım saat var, kantinde oturmuşum, son bir kez kitabı gözden geçiriyorum. bana bir şeyler anlatıyor ama pek ilgilenmiyorum. ilgileniyormuş gibi de yapmıyorum. bir şeyler diyor, birer-ikişer kelimeyle yanıtlıyorum. sonra şöyle bir cümle kurduğunu işitiyorum: "öff! bana ufunet bastı!". birden kafamı dikkatle gömdüğüm kitaptan kaldırıyorum. "ne bastı ne bastı?!" diyorum, "ufunet bastı" diyor. yani afakan bastı gibi bir şey diye açıklıyor. ufunet lafı bana öyle uzak bir laf geliyor ki sanırım bu lafı ilk kez duyuyorum diyorum. böyle antika lafları çok seviyorum. üstelik yanımda oturan kız ufunet lafını öyle bir söylüyor ki bu laf üstünde hiç emanet durmuyor. sanki kırk yıldır ona ufunet basıyor ve sanki kırk yıldır o kız bu cümleyi kuruyor. o lafı söyleyişi öyle hoşuma gidiyor ki kendi kendime ufunet diye tekrarlıyorum. evet, sanırım ben bu lafı ilk kez duyuyorum. çok derinlerden belli belirsiz bir tanıdıklık hissi var, o kadar. bu lafı bence ya anneanneler ya da belli bir yaşın üstündeki menopoz teyzeler kullanıyor olmalı. bir de o kız. o an o kızı sevebileceğimi düşünüyorum. üstelik sadece böyle bir laf etti diye. sonra kendi kendime yok artık daha neler diyorum. ama en azından şu noktada karar kılıyorum, bu kızla bir şeyler konuşabiliriz. hatta konuşurken eğlenebiliriz bile. fakat şundan da eminim ki bu hissim sadece o ana mahsus olacak. o kızı sevebilme ihtimalim birkaç dakika sonra kaybolacak.

bir sürü küçük şeyi düşünüyorum. küçük şeyler nedeniyle sevdiklerimi ve sevmediklerimi bulmaya çalışıyorum. ne gibi küçük şeylerden insanlar hayatıma girdi? ya da ben hangi küçük şeylerden dolayı başkalarınınkine girdim diye soruyorum kendi kendime. çoğuna bir yanıt bulduğum söylenemez. belki uzun düşünsem en azından bir şeyler diyebilirim ama bir anda aklıma gelmiyor. çünkü biliyorum ki küçük şeyler uzun vadede birleşip büyük şeylere dönüşüyor ve sebepleri birbirinden ayırt edemez hale geliyorsun. eşini dostunu sevme sebebini düşünüp de bulamıyorsun, sadece her şeye uzaktan bakıyorsun ve parçalara değil de bütüne odaklanıyorsun. ama işte gel gör ki ufunet lafını son derece doğal söyleyen birinin sıradan biri olamayacağını düşünüyorum. sonra geçen gün kütüphanede çalışırken karşımdaki sandalyeye oturan kişinin de sıradan biri olabileceğini sanmıyorum. çünkü öyle büyük bir incelikle sandalyeyi çekiyor ve çantasını açıyor ki en ufak bir ses bile duymuyorum. o an anlıyorum ki beni rahatsız etmemek için böyle küçük hareketlerde bulunuyor. çantasının fermuarını yavaşça açıyor, kitaplarını yavaşça çıkarıp masanın üstüne koyuyor. kalem kutusunu bile yavaşça açıyor. halbuki artık kimseler bu denli kibar hareket etmiyor.

sonra aklıma okuduğum bir şey geliyor. okuyup da beynimin rafına kaldırdığım bir paragraf birdenbire kendini hatırlatıyor. tezer özlü, leyla erbil'e yazdığı mektupların birinde son kocasıyla nasıl tanıştığını anlatıyor. yurtdışında bir barda, bir gece otururken, gözü yeşil montlu bir adama takılıyor. adamı sadece arkadan görüyor, yeşil montundan etkileniyor. montun yeşili göz alıcı bir yeşil ve bu renk tezer özlü'nün öyle hoşuna gidiyor ki, bu renk bir mont giyen adamın sıradan biri olamayacağını düşünüyor ve kalkıp adamın yanına gidiyor. böylece tanışıyorlar işte.

geçen yıl bu zamanlar google vasıtasıyla bir gruba denk geldim. grubun ismi lanterns on the lake. kendi kendime zevk olsun diye google'a lantern yazıp arattım. maksat fener çeşidi görelim. pek seviyorum lambaları, ışıkları, fenerleri. sonra bu grubun resimlerine denk geldim. isimleri öyle hoşuma gitti ki kim olduklarını merak ettim, dinlemek istedim. o an şöyle düşündüm: fenerleri, ışıkları seven; bunları gölün üstüne koymayı düşünen insanları ben de severim herhalde. sevmem muhtemeldi. isimlerini "lanterns on the lake" yapan birileriyle aynı yerlerde geziniyor olmalıydık. sonra dinledim ve önsezilerimin beni yanıltmadığını gördüm. ben onları dinlemeden sevmiştim ki.


küçük şeyler bazen büyük şeyler için bir nevi referans olsa da her zaman doğru sonuç alınmıyor. "bunu diyen biri iyi biri olmalı", "bunu seven insanı ben de severim" dediğim zamanlar olsa da bu önsezilerimin geri teptiği de olmuyor değil. flowers in december şarkısını dinlettiğimde şarkının sözlerine hayran kalan, gözlerini kapayıp uzun süre sessiz kalan birinin merhametli biri olacağını düşünürken, aradan zaman geçince şarkıdaki teoriyi ispatlayan biri olduğunu anladım. sonuçta her adamın kalbinde kör bir nokta var, evet. bu şarkıyı çok sevmesi bu gerçeği değiştirmiyormuş.

bir kadın bir adamın montuna vurulabilir, ben de bir grubun ismine. hatta bir kızın ufunet kelimesini kullanışı ve o kelimenin beynimde yankılanışı bile hoşuma gidebilir. ama bunların ne kadarına güvenebileceğimi hiçbir zaman bilemem. en azından devam etmeden, yaşayıp görmeden öğrenemem. tabii her şeyi yaşayıp görmek de istemem. her şeyin peşinden koşmanın ne lüzumu var? bazı şeyler o anda kalmalı, öylece o noktada asılı durmalı. bazen insanoğlunun bu tip küçük şeylerden medet umması bana çok zavallıca gelse de çok güçlü varlıklar olmadığımızı bildiğimden kendimi de mazur görüyorum. herkesin zaafı var. kimi zamanla kontrol etmesini öğreniyor, kimi de gidip defalarca aynı yanılsamanın içine düşmeye devam ediyor.

2 yorum:

Wereyda dedi ki...

"ufunete siklet" denir genelde..

kukuletalı dedi ki...

ilk defa duyuyorum ama hoşuma gitti. tam anneanne lafı. artık böyle laflar kalmadı azizim.

bu arada ufunet için wikipedia'daki örnek cümleye ne demeli?
"Kokladığım bu havada devrin ufunetini hissediyorum."- Y. K. Karaosmanoğlu.