26 Kasım 2008 Çarşamba

kimselerin görmediği filmler çektim ankara'da


bu sabah fizik hocası derse biraz geç geldi. herkes elinde çayı, kahvesi muhabbete koyuldu fırsattan istifade. benim oturduğum sırada da beş altı kişilik bir grup oturuyor. adlarını bilmiyorum çünkü adını sanını bilmediğim milyon tane insan var. sadece sabahları günaydın falan diyoruz birbirimize o kadar. her neyse, yok şu dersin notu yok bu dersin sınavı derken birden yanımdaki kızla muhabbet ederken buldum kendimi. konu birden derslerden ankara'ya geldi, nasıl geldi hatırlamıyorum. kız izmir'den gelmiş ve ankara'yı sevmemiş. bunu der demez yanındaki iki üç arkadaşı da "evet ya! ankara ne sıkıcı!" diye atıldılar -ki muhabbeti dinlediklerini bile bilmiyordum- meğersem hepsi izmir'den gelmiş. hatta kızın biri "başkent başkent diyorlar, ben de bir şey sanıyordum. hiçbir şey yok ki burda ya! siz nasıl yaşıyorsunuz?" diye sordu bana. sanırım şaka yapıyor olmalı, dedi içimdeki ses. yani bir an için öyle umdum. ne demek nasıl yaşıyoruz? yaşıyoruz işte. yani ne cevap vereceğimi bilemedim. "alışveriş merkezi ve resmi binadan başka bir şey yok ki burda!" dedi kız bana. "izmir buradan milyon kat daha güzel." eveeet, dedim içimden. en son ilkokuldan bu yana hiç kimseyle hiç bir şeyimi yarıştırmamıştım. ama karşımdaki kız konuşmayı öyle bir yana sürüklüyordu ki sanırım ankara vs izmir düellosu yapma isteği vardı içinde. hiç uğraşamam dedim içimden. bana ne. "alışamamışsındır da ondandır" dedim sadece. fakat kız, izmir'in ankara'dan daha güzel olduğunu kanıtlayacağı bir ankaralı arıyordu sanırım. tabii o kurban niçin ben oldum, bilemiyorum. gerçi ankara'yı ta en içimden bir yerlerden sevdiğimi bilse, sanırım doğru adamı seçtiği için kendisiyle övünürdü bile. ama bunların hiçbirini öğrenemedi tabi. yaptığı en son hamleyle düelloyu kendisinin kazandığını düşündü büyük ihtimalle. denizi olan her şehirden gelen her insan gibi, sanki ilk defa kendisi fark etmiş de söylemiş gibi, büyük bir gururla şu lafı etti en son: "ankara'nın denizi bile yok ya, nesini seveyim." neyseki tam bu sırada hoca geldi de bu lüzumsuz tek taraflı konuşmadan kurtuldum. fizik dersinin günlük hayatta can kurtardığını da görmüş oldum böylece, evet.


aklımdan geçenlerin hiçbirini söylemedim kıza çünkü anlayabileceği bir durum yok ortada. çünkü çoğu zaman kendim bile toparlayamıyorum kafamda. henüz bu şehre geleli üç ay olmuş bir insana ankara'yı anlatmak ona hiçbir şey ifade etmez. hiçbir şey yaşamamış bu şehirde. hiç en derinlerine attığı bir şeyler olmamış bu şehre dair. üstelik bir şehri sevmek için, orada deniz olması gerektiğini söylecek kadar da farklı bakıyoruz bu şehir olayına. kusura bakma konuştuğum kız, belki suçluyorum seni ama gerçekten çok yüzeyselsin! (sanırım burada önyargının kötü bir şey olduğunu içimdeki sesin bana hatırlatması gerekiyor. ama umrumda değil, o ayrı)


ankara'yı bir çırpıda kenara atıvermelerine alındım, evet. hayatta çok şeyi sahiplenmeye çalışmam, bir şeyin sahibi olma hissi çoğu zaman ters teper. ama ankara'ya ta derinlerden bir aidiyetle bağlıyım. derinlerdedir çünkü yüzeye çıktığı vakit ucuzlar sanki. çünkü ankara ortada reklamı yapılacak bir şehir değildir. sadakatin ve vefan hep içindedir; bu yüzden de ona duyulan sevgi asildir.


şehrimi tam da şu yüzden severim işte: denizi olmadığı için ve denizi olmadığı halde onu sevebileceğim kadar özel olduğu için. denizi olan şehri sevmek kolaydır azizim, mühim olan bir şehri denizi olmadığı halde sevebilmektir. ankara'yı sevmek emek ister. bu yüzden birçokları yolun başında vazgeçer; gider istanbul'u, izmir'i seçer. bu şehrin gözalıcı ışıkları, mükemmel manzaraları, bir bakanı bir daha baktıracak harikaları yoktur evet ama bir film karesini andıran hayaller kurabilmeni sağlayacak bütün imkanları sunar sana. dışa dönük değil, içe dönük olursun burada. kendini tanırsın, başka bir denize ihtiyacın kalmaz anca kendi içinde boğulmamaya uğraşırsın. düşünebilmek için mükemmel anlar yaratır ankara. binlerce insanın arasından geçerken bütün insanlar gri bulutların altında kaybolabilir birden bire. sadece sen kalabilirsin. bu ilüzyonu ne istanbul yaratabilir sana, ne de izmir.


daimi bir kasvet vardır ankara'da. zihnin, doğu avrupa filmlerini andıran resimler çekebilir herhangi bir kış gününde. hawaii adalarına değil fakat izlanda'ya gittiğini düşünebilirsin ara sıra. ben mesela gözümü kapattığımda karın kokusunu duyabiliyorum bazı kış sabahları. denizin kokusunu çağıramıyorum ama karın kokusu gel dediğimde kırmıyor beni. çoğu kış günü, gri bir şehre uyanıyorum burada. bulutlar güneş'i, ay'ı, yıldızları saklıyor çoğu zaman. sırf bu yüzden yaz gelince fazla güneş sıkıyor beni. "hadi denize koşalım" gelmiyor içimden. alışmışım ben bir kere gri renge. gözüm fosforlu renklere karşı hassas, hemen uyum sağlayamıyor yaz mevsiminde. sonra soğuğun içime işlediği güçlü rüzgarlar oluyor ankara'da. ayaza dönüyor bazen. kat kat çorap giyiyorum ama hiç dert etmiyorum. çünkü kendimi bir filmin kadın kahramanı yerine koyabiliyorum o rüzgarlarda. hani bazı sahneler vardır ya, kadın yavaş ama kendinden emin adımlarla cadde boyunca yürür. o sırada saçları esen rüzgarda dalgalanır. yönetmen de bilir tabii bu karedeki şiirselliği, kadına aşık olacağımızı bile bile gider de o kareyi çeker. iddia ediyorum, ankara'nın rüzgarlarını seven her kişi en az bir kere bu filmi çekmiştir kendi kendine.
(aklıma geldi şimdi: dali'nin memleketinde çok sert rüzgarlar esermiş. insanlar delirirmiş adeta. orda yaşayan insanların hep akıl sorunları olurmuş, hatta dali'nin garipliğinin bir kaynağını da buna bağlayanlar var. her neyse, oranın nasıl karakteristik rüzgarları varsa, buranın da aynı şekilde karizmatik esen rüzgarları var, evet.)


ankara'nın içinde hep tuhaf bir ironi olduğunu düşünürüm. yani başkent olmasına başkenttir ama istanbul daha bir başkenttir gibi gelir herkese. iki çocuklu bir ailede, gözlerin her zaman tek bir çocuğun üzerinde olması durumu söz konusudur istanbul-ankara ilişkisinde. trajik bir hikayedir bu. en sevilen çocuğun bir başkası olması, bizim çocuğu üzer çünkü.

gerçi kulvarları farklıdır. istanbul çekici ve cazibeli bir kadınken, ankara mütevazı ve içine kapanık oğlandır. istanbul öyle bir kadındır ki, girdiği ortamda hemen fark edilir, tüm başlar ona çevrilir. bütün adamlar ona hayrandır; bütün kadınlar onun gibi olmaya özenir. herkesi avucunun içine alıp da savunmasız bırakabilecek denli güçlüdür bizim kadın. hiçbir erkek hayır diyemez ona, bildiğim tüm adamların ortak zaafı olan kadındır çünkü o. aynı anda birkaç sevgilisi olabilir, sonra hepsini kapı önüne koyabilir. yine de güçlü ve gururlu ifadesi kaybolmaz yüzünden. işte burda aklıma bir şey daha geliyor. vakti zamanında birinden bir laf duymuştum. bu lafın bir sahibi var mı, yoksa anonim bir şey mi bilemiyorum. eğer sahibi varsa beni affetsin artık.

"bir sevgilisi olan kadın sıradandır. iki sevgilisi olan şeytandır. üç sevgilisi olan kadın ise gerçek bir kadındır."

işte ne zaman istanbul desem, eş zamanlı olarak üç sevgilisi olan o dişi geliyor aklıma. sanırım kendisi istanbul olmalı. merhaba, tanıştığımıza memnun oldum matmazel.


kulvarları farklı demiştim ya, ankara kalın montunun ardına saklanan mütevazı oğlandır benim gözümde. hatta bildiğim en mütevazı oğlandır. kalabalıklar içinde fark edilmeyen biri; tıpkı sen, ben gibi sıradan biri işte. o yüzden kendime yakın hissettiğim ve tanıdıkça sevdiğim çocuktur. istanbul'un aksine, seni pat diye kapı önüne koymaz. gözü kapalı güvenebilirsin ona. sırtını yaslayıp uyuyabilirsin yanında. birçok şeyden emin olamam ama ankara'nın seni yarı yolda bırakmayacağından emin olabilirim. ben onu bırakmadıkça o beni bırakmaz. ben gitmedikçe, o sırtımdaki elini çekmez hiç. kimi zaman bir baba gibi kollar beni, çatısı altına girerim; kimi zaman bir romanın en ağır abisi olur, onu dinlerim. konuşmayı pek sevmez. istanbul'un kahkahalarının aksine ankara'nın küçük tebessümleri vardır. bir avuç gözyaşına bir-iki tutam tebessüm ölçekli bir karışımdır bu, yaşayan bilir. sonra herkes tarafından fark edilmez demiştim ya ankara, bu özelliğini ayrı severim bu şehrin. herkes sevmesin zaten, kıskanırım. ben seveyim, benle beraber birkaç kişi daha. yeter. zaten ankara sevgidir, istanbul tutku. uzun vadede önemli olan sevgidir, tutkunun zamanla yitirilebilme ihtimali vardır ne yazık ki. bu arada, herkesin sevdiği insanları sevmek, onlara aşık olmak acı vericidir. insan kendini özel hissetmek ister. ankara'da insan kendini özel hissedebilir.
neyse, bu kadar anlatımda ben rahatladım. bana yetti sanırsam.

ankara sevgimin birden bire nasıl bu kadar depreştiğini ben bile anlamadım aslında. kızın tekinin birkaç cümlesiyle bütün bunları yazabilmeme şaşırdım. çünkü artık alışmıştım bu duruma. kendisiyle kurduğum yakın ilişkide, onu neden sevdiğimi analiz etme faslını geçmiştim çoktan. ama sanırım bir şeyleri hatırlamanın vakti gelmiş. buna vesile olduğu için o izmirli kıza sağol bile diyorum şu anda. bana ev hissi veren bozkıra bir vefa yazısı yazmış oldum bahaneyle. onun bana sunduğu hayal aleminin yanında benim şu birkaç paragrafımın lafı mı olur?

eve geldim şarkımı dinledim sayısız defa. vega'dan ankara. dinledim dinledim de, şekerli kar kokusu tabiri neden benim hiç aklıma gelmemiş de istanbulluların gelmiş diye hayıflandım. ne de güzel yazmışlar dedim. gerçek ankara bu işte. dışarının bembeyaz olduğu bir kış gününde, kahvaltı yaparken duyduğun huzur ve güven. kar kokusu. gri bulutlar. sert esen rüzgarlar. soğuk. bere-atkı-eldiven. renk renk hayaller. resmî binaları zihnimde en uçuk renklere boyuyorum ben be, başbakanlığın kapısına fil falan çiziyorum. file de hawaii gömleği ve güneş gözlüğü takıyorum. elimde meyve kokteyli, sohbet ediyoruz karşılıklı.


ha bu yazıda izmir nerede diye soracak olursanız, o da istanbul'un küçük şımarık kızkardeşi olsun der, giderim.

[ayrıca metin altıok bir şey demiş. neresi için yazdığını bilmiyorum ama okuyunca aklıma ankara geliyor. paylaşmadan duramadım:

"Bir kentin ortasında/Odasında bir evin/Serilir ayaklarının ucuna/Bozkır ıssız ve derin/Ne zaman yanına konsa/Ayrılık bir özlemin."]




3 yorum:

gokciii dedi ki...

Okuduğum en güzel ankara yazılarından biri. belki tamamen aynı düşündüğümden belki izmirli insanların sürekli ama sürekli bir şekilde bana da yanı şekilde şikayette bulunmalarından ve benim "ben ankarayı çok seviyorum" dediğimde yüzlerinin aldığı ifadeyi izlemeyi bir hobi haline getirmemden kaynaklanıyor bu yazıya olan kan kaynaması. ankara bir de öyle bir şey ki onu seven insanlara kanını kaynatıveriyor; sanki gizli bir bilgiyi paylaşıyormuşsun gibi hissettiriyor. sanki kimsenin göremediği bir şeyi görmeyi başarabilen insanlarmışız gibi, sanki bir süpergüç gibi ve sanki kendimize ait olabileceğimiz bir grup bulmuşuz gibi. yükselde yürürken en çok hissederim bunu ben, ev gibi buraya aitim hissi, ankarayı gerçekten seven insanlar hep konurda yükselde dolaşıyormuş gibi gelir bana nedense.

ankara başka bir şey ve ben de herkes bunu göremediği için çok mutluyum. denizin olmamasının da bir lütuf olduğunu düşünüyorum zira kimin onca neme ihtiyacı var. düşünceler bile birbirine yapışıyor nemde.

kukuletalı dedi ki...

ne kadar güzel demişsin. ben de sana katılıyorum, herkes sevmesin zaten ankara'yı. her şey öyle anonim ki bir şey de sadece bize ait olsun. hep derim ki istanbul'u, izmir'i ya da güzelliğiyle ün salmış şehirleri sevmek zaten kolay bir şey. onları seven insanların çok da ortak bir noktaya ihtiyaçları yok. ama ankara gibi bir şehri sevmek için benzer şeyleri yaşamış olmak, tıpkı dediğin gibi yüksel'de, konur'da yürümüş olmak gerekiyor. varsın deniz de olmasın, ben inanıyorum ki bizler denizin kıymetini pek çoklarından daha iyi biliyoruz.

bu arada benim de senin blogunu okuduğumu söylemem gerek :)

gokciii dedi ki...

evet galiba denizin değerini de biz daha iyi biliyoruz. kısacık deniz zamanlarına bolca şey sığdırıyor en azından kendimizi denizden bıkmaktan alıkoyuyoruz.

nerden baksan ankara şahane yani :)