26 Kasım 2017 Pazar

hidden orchestra konseri


23 kasım perşembe akşamı salon iksv sahnesinde hidden orchestra vardı. çekirdek kadrosu dört kişi olan ekip; brighton merkezli ve müzisyen joe acheson'ın projesi. joe acheson çok yönlü bir müzisyen ve hidden orchestra projesinde farklı müzik türlerini bir araya getirmekte. kendisine kemanda ve piyanoda poppy ackroyd, davullarda jamie graham ve tim lane eşlik ediyor. o akşam sahnede beşinci bir üyeleri de görsellerde ve laptop başında gruba katılmıştı.

grubun müzik yapma sürecini joe acheson şu şekilde açıklıyor: tüm enstrümanların kayıtları ayrı olarak yapılıyor ve acheson tarafından bir araya getirilip kaydediliyor. örneğin, davulcu tim lane aynı zamanda grupta trombon da çalıyor ancak sahnede bu sesi kayıtlardan dinliyoruz. müziğin üzerine eklenmiş doğaya ait sesler ise hidden orchestra deyince benim aklıma gelen ilk şey oluyor. bu noktada joe acheson'ın ilginç bir projesinden daha bahsetmek isterim. tüm birleşik krallık'ı gezerek, her bir sahilden sesleri kaydettiği ve bunları incelediği bir çalışması da olmuş. şu anda grup elemanlarının deniz kenarına konuşlanmış güzelim brighton'da yaşadığını düşünürsek, böyle seslerden ilham almalarına şaşırmayız diye düşünüyorum. ya da doğadan, sakinlikten, kuşlardan. 

grubun benim için dikkat çekici ve en hoşuma giden yanı çift davul ile müzik yapmaları. davullar hep karşılıklı konumlanıyor ve davulcular graham ile lane çoğu zaman birbirlerinin gözünün içine bakarak çalıyorlar. perşembe akşamı da bu şekilde adeta iki davulun birlikteliğini, iki davulcunun sahne üzerindeki iletişimini ve uyumunu izledik. bilmemin imkanı yok ancak o akşam bu iki davulcunun dostluğuna da şahit olmuşum gibi hissettim. tüm konser boyunca birbirlerine gülümseyerek tatlı tatlı atıştılar da diyebilirim. elle tutulmayan, somut olmayan bu şey her neyse, tanık olduğum için o kadar mutluyum ki... müzik icra ederken kurulan iletişim benim aklımın ermediği, hiçbir fikrimin olmadığı bir iletişim. bu da sahnede başta davulcular arasında olmak üzere, hidden orchestra ekibi içinde hissedilebilen bir şey.

grup o akşam 2017 çıkışlı down chorus albümlerinden ve sadık bir dinleyicilerini hayal kırıklığına uğratmayacak eski parçalarından çaldılar. benim tek eleştirdiğim nokta, şimdiye kadar salon iksv'de gördüğüm en gürültülü ve konuşkan seyirci kitlesinden birine denk gelmiş olmaktı. 

hidden orchestra benim çokça dinlediğim, özellikle ders çalıştığım gecelerime eşlik eden sevgili  grup. icra ettikleri müzik, bana inanılmaz bir konsantrasyon müziği geliyor. benim için cool ve uzayvari/endüstriyel bir boşluğu değil, pastoral hisleri temsil ediyor. kendilerini ikinci defa canlı dinlemiş olmanın memnuniyetini yaşıyorum. aşağıda kişisel favorilerimden olan seven hunters parçalarının 2014 yılına ait güzel bir canlı performans kaydı var.

19 Kasım 2017 Pazar

julie byrne konseri


julie byrne'ü 2016 yılı sonlarında tesadüf eseri tanıdım. natural blue şarkısını ilk dinlediğimde yaşadığım duygu yoğunluğunu, hissettiğim huzuru ve güzel hisleri burada ifade etmeye çalışmıştım. aradan geçen bir yıllık süreçte kendisini çokça dinledim. lastfm istatistiklerim, bu bir senede en çok dinlediğim müzisyen olarak julie'yi işaret ediyor. dönem dönem müziğinden kendini alamadığım yumuşak sesli kadınlar oluyor. eskiden böyle müzikleri daha çok ve daha yoğun dinlerdim. dinledikçe de içimde depresif hislerin belirmesine engel olamazdım. zihnim başka şeyler düşünür ve derinlere dalardım. sanırım artık bu yönümü kontrol edebiliyorum. yani çoğu zaman. eskiden dinlediğim bazı singer-songwriter müzisyenlerden artık dinlemediklerim var. julie ise bana bu müziğin depresif tarafını değil; bilakis huzur veren ve içimde iyi hisler uyandıran tarafını hatırlatıyor.

15 kasım günü salon iksv'deki konsere biletimi aylar öncesinden almış olmama ve heyecanla o akşamı beklememe rağmen, kendimi bir konsere gidecek zihinsel durumda hissetmiyordum. bu süreçte yaktığım başka konser biletleri oldu. ama 15 kasım günü işten eve geldim ve yapacak daha iyi bir şeyim olmadığını gördüm. günlük yaşamımda iş yerinde iletişim kurduklarım haricinde, toplumla etkileşim içine girmek istemiyordum. ailemle ya da uzaktaki arkadaşlarımla haberleşiyordum, bu beni memnun da ediyordu ancak zorunlu ve kaçamadığım etkileşimler yok mu; bunlar bende izolasyon isteğini arttırıyordu. o akşam evde kalmak istemedim. vapura binip karşıya geçmek istedim. bu rutini tekrar hatırlamak hoşuma gitti. julie sahneye çıkığı an, işte o an, buraya gelerek kendime ne büyük iyilik yaptığımı fark ettim.

ilk başta sahneye yalnız çıkan julie byrne, iki şarkının ardından sahneye ona eşlik edecek olan iki müzisyeni davet etti: son albümünün prodüktörlüğünü de yapan, synthesizerda eric littman ve kemanda jake falby. not even happiness albümünü baştan sona çaldılar. yumuşacık sesi, gösterişsiz gitar tınılarıyla julie kafamdaki birçok kavramın karşılığıydı: basitliğin, gösterişsizliğin, minimalizmin ve bu tarz şeylerin. müzik yapmadan önce hayatını central park'ta bekçilik yaparak kazanması da bağ kurabildiğim bir şeydi. akorlar arası geçişlerde eli adeta zarif hareketler yapıyordu. uzun zamandır sahnede klasik gitar dinlememiştim. çıt çıkmayan salonda yankılanan bir gitar sesinin dinginliği içime işledi. daha henüz birkaç şarkı olmuştu ki gözümden akan yaşlara engel olamadım. bu güzel müzik karşısında, bu müziğin bana hissettirdiği huzur ve sakinlik karşısında duyduğum mutluluğun ifadesi ağlamaktı. eskiden hiç anlayamadığım bir şeydi bu, mutluluktan ağlamak. şimdiyse bu nadir anları fark edebildiğimde kendime engel olamıyorum. üzüntü, ölüm ve yas dönemi sona mı eriyor bilmiyorum. sanmıyorum; ancak ben yavaş yavaş ölüme dair olan bu hisleri sindirmeye başlıyorum. yapabileceğım başka bir şey yok. bu sürecin içerisinde güzel bir şeye rast geldiğim ve bu güzelliği takdir edebildiğim için gözümden yaşlar geliyor. julie byrne'ün müziği beni rahatlatıyor, kalbimi yumuşatıyor, omuzlarımda hissettiğim yükü hafifletiyor. keman ve synthesizer'ın birlikte çaldıkları ve gitarın sustuğu birkaç dakikalık bir ara oldu. o arada ben güzel yerlere gittim geldim. kuş sesleri, dümdüz yeşil topraklar, rüzgarlı bayırlar, on dokuzuncu yüz yıl romanları, benim zihnimdeki yeşillikler... bu anı zihnimin içine kaydetmek istiyorum dedim. ben bir zaman, bir yerde, böyle bir anda var oldum. konserin bitimi, albümün de bitimini yapan şarkıyla oldu: "i live now as a singer" bu şarkıda julie ışıkların tamamen kapatılmasını istedi. konser karanlıkta bitti. yerimden kalktığım an, bu deneyimi bir kez daha yaşamak istediğimi fark ettim. hayatımda daha önce yapmadığım bir şeyi yapıp, ertesi gün de bu konsere gelmek istedim. eve giderken hissettiğim en bariz his ferahlıktı. uzun zamandır ilk kez bu kadar rahat uyudum. ertesi gün akşamı bekleyerek geçti. içimde öyle tatlı bir heyecan vardı ki bu hissi ancak on sekiz yaşımla özdeşleştirebilirdim. akşam yine vapura bindim. yine salon iksv'ye gittim. julie yine sahneye tek başına çıktı. sonra arkadaşlarını çağırdı. şarkı sıraları neredeyse aynıydı. ben yine hayranlıkla ve mutlulukla bu müziği dinledim. bir pantolon ve bir kazakla sahneye çıkan bu kadının ne kadar güzel olduğunu düşündüm. bir günü iki kere yaşamak böyle bir şey olmalıydı. zaman makinası gibiydi. düne döndüm. 

ikinci gece de konser mekanından çıktığımda mutluydum. sanki doktordan çıkmış gibi rahatlamıştım, sorunuma çare bulmuşum gibi. ne yapmam gerektiğini artık biliyormuşum gibi. yaşamın basitliğine ve ummadığım anda derdime çare olmasına inanamam bazen. tesadüfen geldiğim bu hayatta, insanlık tarihinin bu zaman diliminde tanık olduğum güzel müzikler, resimler, filmler karşısında şanslı olduğumu hissettiğim zamanlar olur. bu müzisyenlerle, yazarlarla aynı zaman dilimine denk geldiğim için memnuniyet duyarım. hiç tanımadığım bu insanlar benim derdimi dışarı vurmama vesile olur, omzumdaki yükü hafifletir. böyle şeylere tanık olabildiğim için şanslı olduğumu düşünürüm. bu iki akşam da julie byrne ve arkadaşlarının yaptığı müziğe tanık olduğum için şanslıydım. bu yıl istanbul'da izlediğim en güzel konserlerden biri olmasının yanı sıra, benim için hayatımda özel bir anlamı olacak bu konseri, yaşama şevkimi kaybettiğimde hatırlamaya çalışacağım. benden önce de bu dünyadan nice güzel eserler geldi geçti, benden sonra da gelecek. ben yaşam süremde tanık olduklarımı yüreğimde hissedip, hayatın bu deneyimlerine açık olmaya gayret göstereceğim.

11 Kasım 2017 Cumartesi

.

buraya en son yazdığım yazı eniştemle ilgiliydi. hemen ertesi gün onu kaybettik. bir şekilde burada bir şeyler yazmaya devam edebilmem için onunla bu mecradan da vedalaşmam gerektiğini düşündüm. bu süreçte hissettiklerimi ne kendime ne yakın çevreme tam olarak ifade edemedim. hislerim ve düşündüğüm şeyler ufak birkaç karalama olarak defterimde kaldı. sanki önce bu hislerimi yazıya dökmeliyim ki hayatıma devam edebileyim gibi geldi. her şeyin akışında devam edebilmesi için bu bir gereklilikmiş gibi hissediyordum. ama ne zaman yazmaya otursam dağılacak gibi oldum ve masa başından kalktım. halen de üzüldüğüm şeyin sadece babam gibi, dedem gibi sevdiğim eniştemi kaybetmenin ötesinde başka şeyleri de içerdiğini düşünüyorum. bir kaybın yol açtığı anlam arayışı, hayatla aramdaki en önemli boşluk olarak kendini belli ediyor. 

küçük, minik ailemizde eniştem amcamla birlikte babamın boşluğunu dolduran bir insandı. babamı kaybettiğimde beş yaşındaydım ve birini kaybetmenin ne olduğunu bilmiyordum. o zamana dair hiçbir şey hatırlamıyorum. tek diyebildiğim, bu kadar travmatik bir deneyim olmadığıydı. yıllar içinde bir babanın eksikliğini hissettiğimi söyleyemem. insan bir kavramın/kişinin varlığını bilmeyince, yokluğunu da hissedemiyor. ancak bir kişinin varlığını iliklerine kadar hissedince, kaybını tahayyül etmesi bile yıkıcı olabiliyor. ben o zamandan beri bu hisle baş etmeye çalışıyorum. iş, okul ve sorumluluklar içinde kendime tutunacak meşgaleler yaratıyorum. zaten kimi sorumluluklarımdan -iş- kaçmamın imkanı yok ki bunlar benim üzüntümü tam olarak yaşayamama da neden olan şeyler. içimdeki üzüntü ve yas dolu hislerin dışarıya yansıyamaması, kendimi kocaman bir kütle olarak hissetmeme sebebiyet veriyor. bir tarafım kırılmış gibi hissediyorum. ya da bir evin içindeymişim de çatısı uçmuş gibi. bir güvensizlik ve yalnızlık hali peşimi bırakmıyor. bunun her insan gibi öğrenmem ve atlatmam gereken bir süreç olduğunun farkındayım. sadece zaman gerekiyor. yaşamak nasıl bir şey, bunu yeniden düşünüyorum. daha önce düşünmediğim gibi, daha önce hiç bakmadığım gibi bakıyorum yaşamak denen şeye. bağ kurmak, birlikte olmak, sevilmek gibi şeyleri düşünüyorum. sıkça çocukluğum aklıma geliyor. eniştem ile gezdiğimiz yerler, onun arabasında yaptığımız seyahatler,  okuma yazmayı öğrendikten sonraki ilk yaz tatilinde her gün birlikte özenle yaptığımız okuma pratikleri, bana bisiklete binmeyi öğretmesi, çarpım tablosu çalıştırması, birlikte bahçeye ektiğimiz çiçekler, domates fideleri, güzelim kaz dağları, zeytinlikler ve niceleri. ilkokula başladığım ilk gün yanımdaydı. beni elimden tutarak okula götürmüştü. liseye başladığım ilk gün de benimle gelmişti. ben gelme desem de okulun kapısına kadar gelmişti. hayatta ne zaman güçsüz hissetsem ondan tavsiye alırdım. mücadeleci, yılmayan ve ağlamayı sevmeyen bir insandı. bana da bunu öğütlerdi. mesleği olan askerlikte edindiği disiplini, hayatının tüm alanlarında uygulayan biriydi. ben de ondan bunu gördüm; çalışkanlığı ve sürekli çalışmayı. cumhuriyetin ilk dönemlerinin yetiştirdiği bir insandı. hayatı yatılı okullarda geçmiş ve kendisini, kendinden daha büyük bir amaca, onu okutan ülkesine hizmet etmeye adamıştı. ben eski kuşakların cumhuriyete bağlılığını bizzat onda gördüm.

ne zaman kendimi iyi hissetmesem, halamın ve eniştemin yanı benim için bir sığınaktı. çocukluğumdan beri bu hiç değişmedi. kırk dokuz yıllık evlilikleri boyunca, iki insanın birbirini sevmesi ve sayması nasıl bir şeydir, ben bunu onlarda gördüm. bir evlilik nasıl olmalı, benim aklıma gelen örnek onlarınkiydi. ellinci yıllarında bir kutlama partisi verecektim ve hep birlikte bunun esprisini yapıyor, gelecek seneyi bekliyorduk. hayata onun kadar bağlı biri görmedim. çocuğu yoktu ve beni hep kızı gibi sevdi. ben de onu babam gibi sevdim.

bütün bunları düşününce hüzünlenmekten kendimi alamıyorum. ama bir şekilde tebessüm de ediyorum. eniştemle birlikte benim yaşamım süresince güzel bir ömür geçirdik. pek çok insanın birbiriyle kuramadığını düşündüğüm derin bir bağ kurduk. hayatta bin bir türlü ilişki çeşidi var ve ben artık kendim de dahil herkesin hepsini deneyimleyemeyeceğine inanmaya başladım. olmadığım şeyler var, kuramadığım ilişkiler. ama mesela bir tanesini, bu ilişkiyi biz yirmi sekiz sene çok güzel sürdürdük. birbirimizi baba-kız/dede-torun olarak çok sevdik. doğumumdan sonra beni hastaneden kundağımda o çıkarmış. ben de onu toprağa yerleştirdim. hayatın bu tuhaf, çembersel döngüsünü düşününce hislerim altında eziliyorum. omuzlarım iniveriyor. çok güzel anıların ardından gelen hüzünlü deneyimler... ölümlülük, vaktimizin sonsuz olmadığının farkına varış, sevdiklerimin yaşlanması, benim bunu onları her görüşümde çok net fark etmem, bir gün herkesin gideceğini bir kez daha idrak etmem. bunları bilip de yaşamaya devam edebilmek hem komik geliyor hem de insanın acizliğini gösteriyor. ayrılık hep insanlar için. ölüm de bir çeşit ayrılık. peşinden gelen özlem ve boşluk hissi hiç geçmeyecek gibi. bir zaman bu hisle yaşamaya alışacağım. herkes nasıl alıştıysa, nasıl alışıyorsa. asıl yalnızlık bir şehirde fiziken yalnız olma hissi değilmiş, dünya üzerinde seni anlayan ve seven insanların azalmasıymış, bunu fark ettim. tüm sevdiklerim, ailem, dostlarım benden uzaktayken bu durumun yarattığı özlem hissine yenilmemem gerektiğini düşündüm. bu olay, bana bu olumlu şeyi düşündürebildi. bolca müzik dinledim. dinledikçe aklıma güzel ve hüzünlü şeyler geldi. onları yazmak istedim. şimdilik diyeceklerim bu kadar ama kelimelerimi tüketemedim. tüketsem daha iyi hissedeceğimi biliyorum.

toprağı bol olsun. 

21 Ekim 2017 Cumartesi

insan ne zaman büyür?

aslında güzel bir şey üzerine yazmak istiyordum. beni çok mutlu eden bir konser üzerine. bir şeyler karalamıştım ama yarım kaldı. aldığım bir haber beni bu yazıdan ve günlük akıştan alıkoydu. bana bu yaşıma kadar baba olan eniştem hastaneye kaldırıldı. benim yaşlı ve sevgili eniştem. bir zaman böyle şeyler olacaktı ama insan ne zaman hazır olur ki diye düşündüm. insan ne zaman büyür? okulu bitirince mi, çevresindekiler uzaklara gidince mi yoksa kendisi uzaklara gidince mi? mesafeler ülke sınırlarının dışına taşınca mı yoksa ilişkiler sonlanınca mı? insan ne zaman büyür diye düşündüm. annesinin, ailesinin biricik kızı olma yaşını geçince ve roller değişince mi? bunların hepsi insanı büyüten şeylerdi ama hiçbiri yeterince büyüten şeyler değildi. ölüm mü, zamanın sonuna yaklaşmak mı, o daimi yalnızlık hissini meğersem bir ömür boyu atardamarında hissedeceğini anladığın an mı büyüdüğünü anladığın an, bilmiyorum. bütün çocukluğum ve gençliğim boyunca yanımda olan bir insanın zamanını doldurması ve yorgun, güçsüz bir şekilde o yatakta yatması büyüdüğümü anladığım anlardan biri. halbuki ben çocuk sahibi olmamama rağmen hayatım içerisinde annelik yaptığımı düşünmüş, birkaç ölüm görmüş, hastalıkların ne kadar yıpratıcı ve yaşlandırıcı olduğunu gerek yakınımda gerek kendimde tecrübe etmiştim. ama yine de büyümemişim. yine de böyle şeylere hazırlıklı değilmişim. düşüncelerin beni deli edecek denli zihnime hücum ettiği şu saatlerde yazmaktan başka yapacak bir şey bulamıyorum. devam eden bir okul ve yapmam gereken ödevler varken kafayı yiyecek gibi hissettim ve kendimi eve yakın bir starbucks'a attım. kaç saat kaldım tam emin değilim; belki beş, belki altı saat. ev bana depresif hisler ve olumsuz düşünceler verirken, akan bir hayatın içinde olmak iyi geldi. yapmam gereken ödevi yaptım. tek motivasyonum kontrolü kaybetmemek için bir şeylerle uğraşmaktı. sorumluluklar, sorumluluklar, yetişkin hayatının mantıkla yürütülmesi gereken sorumlulukları işte bunlar. mantıklı olmaya çalışmıyorum, sadece dalgaların altında kalmak istemiyorum, o kadar. çünkü kendi kendini telkin etmede çok başarılı sayılmam ve beni dalgaların altından çıkaracak insanlar fiziksel olarak ulaşamayacağım mesafedeler. 

dükkanı kapatmalarına yakın starbucks'tan kalktım. eskiden sesli ortamlarda verimli çalışamazdım. istanbul'a taşındıktan sonra evde çalışmanın verdiği depresif atmosferden kaçmak için dışarıda çalışmaya başladım. halbuki bu, tam da beyaz yakalı hayatı değil miydi? demek ki sebebi buymuş. en azından bir sebebi.  boş ve anlamsız hayatlarda çok önemli işler peşinde olmak, bunu sosyal ortamlarda yapmak, tabii ki kahve ile çalışmayı taçlandırmak. ne de olsa kahve olmadan ayılamıyorduk, çalışamıyorduk. kahvesiz afyon bile patlamıyordu. işte şimdi sebebini anladım. gecenin karanlığında eve doğru yürürken belediyenin çöp arabasına takıldım. eş zamanlı olarak uzayda ilerliyorduk. yan yana. ben gidiyorum, çöp arabası gidiyor; çöp arabası duruyor, ben onu geçiyorum, sonra o hareket ediyor ve beni geçiyor. bu beni hiç rahatsız etmedi. ne arabanın kokusu ne de çöpün varlığı. sonra bir noktada araba bastı gaza ve karanlıkta kayboldu. marketin kapanmasına on dakika kala yetiştim ve yıllardır içmediğim hazır çorbalardan almak için koşarak içeri girdim. bir yandan grip beni yataklara düşürecek denli çarpmıştı ama evde kalacak sakinlikte değildim. bu nedenle yıllardan sonra magnezyum glukonat'a kanaat etmekten başka çarem yoktu. eve vardığımda kalbim hızlı hızlı atıyordu. ev arkadaşım tam da şehir dışında olacak zamanı bulmuştu. film ya da dizi izleyemiyorum. okuduğum kitaplar beni yorduğunda çok kısa uyuyor, sonra kaldığım yerden devam ediyorum. ama keşke zihnimi oyalayacak bir şey olsaydı. ömrümün sonuna kadar zihnimi oyalayacak bir şey olması için neler vermezdim. şu dünyaya atılmışlık hissinden kurtulmak için. şu ölümlülüğün yüzüme çarpan beton soğukluğunu hissetmemek için neler vermezdim. müziği sabaha kadar açık tutuyorum ki ses olsun. belki zihnimi düşüncelerden uzak tutmak için şu yarım bıraktığım konser yazısını tamamlamalıyım. 

30 Eylül 2017 Cumartesi

alemdağ'da var bir yılan

ne zaman okulların açılma dönemi gelse sait faik'in son kuşlar hikayesi aklıma gelir. yıllardır bu böyle, hiç değişmedi. her seferinde de oturup bir deneme yazmak isterim. bu hikaye hakkında, sait faik'in aklıma kazınan bu hüzünlü eylül hikayesi hakkında. ortaokulda olmalıydık, bu hikaye türkçe dersi kitabında yer alıyordu. hani sonrasında "okuduğumuzu anladık mı?" bölümü soruları ve dilbilgisinin geldiği okuma parçalarından biriydi. hikayenin tamamı mı vardı, yoksa bir kısmı mı, hatırlamıyorum. o zamanlar anlayacak yaşta ve algıda değildik tabii; ancak bir ders kitabında sait faik'in olması ne muazzam bir şeymiş. halen var mı acaba? 

kendimi bildim bileli beni takip eden huzursuzluğun nüksettiği bir dönemdeyim. insan delirir mi? delirir elbet, delirmek çok kolay. okuduğum kitaplar bana bunun tersini söylemiyor. bilakis, delirmemek için kendi kendimle başa çıkmam gerektiğini anlatıyor. alttan alta bu manayı ben çıkarıyorum. hayat gittikçe kolay olmuyor, sadece durumlar tanıdıklaşıyor ve az çok ne yapmam gerektiğini kestiriyorum, o kadar. umut umut umut. hani sait faik umut eden biriydi? ölmeden önce yayınlanan son öykü kitabını okudum, alemdağ'da var bir yılan. o insanları seven ve insana olan inancı yazdıklarında pırıl pırıl parlayan adam, ölmeden önce insanlardan umudunu kesmiş. bunu hiç bilmemeyi dilerdim. ömrü boyunca bir adayı yaşam yeri belleyip, insanlara mesafesini korumuş. başka türlü olmuyor çünkü. kendime bakıyorum: ben hep farklı birliklere inandım. farklı ilişkilere, duygu hallerine, gönül birliklerine, farklı ailelere. çünkü gördüğüm buydu. bir anneyle büyüdüm, evde tek başımaydım ve bir çocuk kendisini nasıl eylerse ben de öyle eyliyordum. müzik dinlemem bundan. hayal kurmam da. sevgim büyüktü ama çevremde bunu verebileceğim insan azdı. arkadaşlarımı çok çok sevdim. şanslıydım, karşılığında da  onlar tarafından sevildim. eskiden anlamazdım ama şimdi bir ev arkadaşıyla yaşarken fark ediyorum, tüm bu tek çocukluk sürecinde bireyselliğe öyle alışmışım ki benim için en önemli şey kendime yarattığım özgür alan olmuş. ben sait faik'te de bunu gördüm. kitaplarını alıp başucuma dizdim. satır satır okudum. daha önce hiç okumamışım gibi okudum. bu yaşımda, bu aklımda okudum. okudum ve her bir öyküsüyle insanlığı kavramsal olarak daha çok, daha çok sevesim geldi. bu süreç içinde michigan'da doktora yapan arkadaşım d.'ye sait faik'in bir öyküsünü yolladım. sonra o, bu yaz türkiye'ye geldiğinde o öykünün içinde olduğu kitabı, yani alemdağ'da var bir yılan'ı bana armağan etti. kitabı bir çırpıda okudum. kurban bayramı tatilinde akçay'da halamlardayken hemencecik bitiriverdim. "en sevdiğim kitaplar", "en sevdiğim albümler" diye listeler yapamam, böyle şeyler bana çok iddialı gelir. ancak bu öykü kitabını "en sevdiğim kitaplar" diye bir liste yapsam, kesin en başta bir yerlere koyardım. gerçek ile hayal arasında, umut ile hayalkırıklıklığı arasında gidip gelen öykülerde, o kitabı yazarken benden yaşça büyük olan sait faik ile oldukça benzer hislerimiz olduğunu gördüm. özümüz insan olmak ama ben kadın olmanın getirdiği haller (tıpkı erkek olmanın getirdiği haller olduğu gibi) ile çokça boğuşurken, sait faik'in altı çizili olmayan maskülenliğinde gönlüme yakın çok şey buldum. insan olmak, hele hele yalnız bir insan olmak noktasında sait faik ile birleştim.

şu dünyada insanlığı kavram olarak sevip, birey olarak onları tanıdığında tiksinmek var. şu dünyada gönlünün sevgiyle dolup, o sevgiyi bir kişiye yönlendir(e)mediğin, bunu tercih etmediğin zamanlar var. şu dünyada bir erkek olarak bir erkeği çok sevdiğin, bir kadın olarak da bir kadının duygu dünyasında zenginleştiğin anlar var. sait faik ile ben altmış sene öncesine gittim. insanları hem sevdim hem de onlardan uzaklaşmak istedim. nefret nedir bilmeyen sait'te, ben sevgiyi yeniden keşfettim. ama alemdağ'da var bir yılan'ı okumasam, belki ileriki yaşlarım için daha umut dolu olurdum. şimdi biliyorum ki her ne kadar kadın olsam da içimde aksi bir erkek var. bu beni şaşırtıyor. bu erkek içime nerden girdi?  ben östrojenle dolup taşarken bu adam beni nerden buldu?

kuş tedirginliği

kalbim bir kuş tedirginliğinde. böyle deyince aklıma hrant dink geliyor. bu benzetmeyi ondan duymuştum. tam da hatırlayamadım nasıldı. açtım baktım, "ruh halimin güvercin tedirginliği" olarak ifade etmiş. ben de öyle hissediyorum. varlığıma dair, ölümlülüğüme dair, sevdiklerimin sağlık ve afiyette olmalarına dair bir tedirginlik. bu bir anksiyete mi, böyle mi ifade edilir, bilmiyorum. bilmek de istemiyorum. kafa sağlığımı korumaya çalışıyorum. kendi kendimi yola devam etmek için itekliyorum. bu hayata ne zaman alışıyorduk, bilmiyorum. daha az haber izliyor, güncel olayları daha az takip ediyorum. olan bitenle ilgilenmemem gerekiyor, diğer türlüsü beni etkiliyor. sosyal medyada uzaktaki sosyal çevremi takip etmek değil ama bir şekilde kaçamadığım güncel hayat ve bilgi kirliliği beni rahatsız ediyor. yoksa dinlediğim müzisyenleri takip etmek, dünyanın dört bir yanına dağılmış müze hesaplarını, birtakım sanatçıları, sevdiğim ve eğlenceli bulduğum oyuncuları takip etmek keyifli. ama araya "kirli" olarak nitelendirebileceğim bilgilerin karışmaması mümkün değil ve bu tip şeyler beni zehirliyor. dünya ile bu kadar bağlantı halinde olmak istemiyorum. bu kadar online ve ulaşılabilir olmak istemiyorum. tek endişem, benden uzakta olan ve yaşları altmışı geçmiş annem ve amcam ve yetmişi geçmiş halam ve eniştem. onları endişelendirmemek için telefonum açık. çünkü ben de onları arayıp da kendilerine ulaşamadığımda endişeleniyorum. yaşlılık, hastalık, ilaçlar vb. derken aklıma türlü ihtimaller geliyor. benim için tek aciliyet bu. böyle zamanlarda tek çocuk olmanın ağırlığını hissediyorum. bir de uzaklarda, "ölsem, bu ülkede beni birkaç güne bulurlar" diyerek bana yalnız olmanın getirdiği kaygılardan bahseden birkaç arkadaşım. benim de olmuştu. çok değil, birkaç kriz anında yaşlıları üzmemek için gençleri aramıştım. böyle durumlarda aradığımda ulaşabileceğim birkaç telefon numarası olması bana güven veriyor. gerçekten de hayatın bin bir türlü hali var. ama bunun ötesinde endişelendiğim ne var, tam adını koyamıyorum. sabahları kalktığımda kalbimin hızlı hızlı çarpması beni yoruyor. 

24 Eylül 2017 Pazar

yeni bir dil üzerine / chiron mavisi üzerine


bana yeni bir dil lazım olduğunu hissediyorum. şu yüzyılda birlikte yaşadığım insanlarla bundan sonra yeni bağlar kurmak içimden gelmiyor. bugüne kadar kurduklarımı muhafaza etsem bana yetecek. bugündense geçmiş yüzyıllardaki, benden önceki insanların peşinden gitmek ilgimi çekiyor. yani aslında insan sevmiyor değilim ama günümüz insanından hazzettiğim söylenemez. bu geçmiş zaman insanlarıyla tek taraflı kurduğum ilişki biraz da günümüz gerçekliğinden kaçış. yazı olsun, müzik olsun, resim olsun bunlar benim için bir iletişim dili görevi görüyor. aradığım yeni dil, sıfırdan öğrenmeye başlayacağım bir dil olabileceği gibi, tanıdığım ama derinleştirmem gereken bir dil de olabilir. mesela resim dili gibi. bunu hayatla bir bağ kurma yolu olarak algıladığım son bir seneden beri, resmin üzerimdeki etkisini tariflemeye çalışıyorum. çalışıyorum ama her defasında kalbimden vücuduma yayılan sıcaklıktan öte bir tepki veremiyorum. bazen gözlerim doluyor. benim için ağlamak oldukça kolay ama üzüntüden değil. tabiatın güzelliği, kıymetli anlar ve iyi insanlar yanındayken gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. yaşamdaki güzelliğin gündelik olaylar, yaşanan mücadele ve içinde bulunduğumuz koşulların ötesinde bir yerlerde, bir şeylerde olduğunu fark ettiğim her an yaşam anlamlı geliyor. diğer zamanlar ise bir yük olmaktan ötesi değil.

2017 yılı yaz mevsimi başında oregan state üniversitesi kimya laboratuvarlarında, bir kaza sonucu bulunan yeni bir mavi renge isim arandığı duyurulmuştu. bu renk manganez oksitin elektrik özellikleri araştırılırken; itriyum, manganez ve indiyumun karışımı sonucu bulunmuş. crayola markası bu rengi satın alıp koleksiyonlarına katacağını ancak renge henüz bir isim vermediklerini söylemişti. hatta bu renge ne mavisi koyalım diye de bir anket düzenlemişti. işte o vakit, barry jenkins'in güzeller güzeli filmi moonlight'tan ilham alınıp, filmin baş karakterine ithafen chiron mavisi konulsun önerisi ortaya atıldı. aradan geçen zamanda chiron mavisi yerine, bluetiful isminin konulduğu açıklandı. halbuki chiron mavisi ne güzel olurdu. bu şiirsel yakıştırma zihnime bir sürü güzel düşünce getirmişti. filmle birlikte anıldığında, "chiron mavisi" ne kadar anlamlı, ne derin hisler barındıran bir kelime ikilisiydi. 

ben de kelimeleri kullanmak istemediğim yerde renkleri kullanabilirdim. kelimelerin yetmediğinden değil, kelimeleri kullanmak istemediğimden. diyeceklerim var ancak bu kelimelerle yok, diye düşündüğüm oluyor. rembrandt'ın siyahı, van gogh'un sarısı ya da matisse'in mavisi pek çok şey anlatmıyor mu? aynı şekilde kieslowski'nin mavisi, berry jenkins'in mavisi de öyle. yeşilin verdiği huzur ve doğaya çıktığımda hayatın güzelliğini hatırlamam gibi, bu renklerin bana anlattığı şeylere dikkat kesiliyorum. duymak istemediğim şeylere kulaklarımı tıkayıp, duymak istediğim şeylere gözlerimi açmak istiyorum. bu sebeple boyalarla çocuklar gibi oynayasım geliyor. 

23 Eylül 2017 Cumartesi

tablonun içindeki kadınlar


zaman zaman birbirine yakıştırdığım tablolar oluyor. bazı tablolara bakmak ne kadar huzur veriyor. ara ara gidip, karşısına oturup, uzun uzun izleyeceğim bir tablonun bulunduğu bir şehirde yaşamak isterdim. bu büyük bir lüks. bu lükse sahip olsam, trafik de olmasa, birkaç kere gidip o sevdiğim tablo hangisiyse karşısında soluklanmak hayallerimden biri. koşturmaca olmadan, acele etmeden, açlık ve merak hissine kapılmadan bir tablonun, sadece ve sadece tek bir tablonun izleyicisi olmak isterdim. ben klasik resimleri seviyorum. eski ustaları. dali'dense hollandalı eski ustalar, iskandinavyalı hammershoi. bu sakinliğe dalıp gidiyorum. kalbimin atışını duymuyorum. böyle küçük şeylerin, küçük anların resimleri bana tüm hayat kavgasından daha anlamlı geliyor. benim olmayan bir mücadele içinde, kimseye ispatlayacak bir şeyim yokken ben bu hayatta ne yapıyorum diyorum. ruh halimi bu tablolarda buluyorum.

pencere kenarında mektup okuyan bu kadınlar birbirine çok yakışmıyor mu? bright star filminin estetiği, vermeer'in kadınları, hammershoi'nin arkası dönük, ensesini gördüğümüz kadınları. birbirinden farklı dönemler, farklı yıllar ama benzer anı yakalamış insanlar. hem de beş yüz sene arayla.

o kadar güzeller ki günümüzden kopmak ve onlarla bağ kurmak istiyorum.

sol üst: bright star, jane campion, 2009
sol alt: interior from strandgade with sunlight on the floor, vilhelm hammershoi, 1901
    sağ: girl reading a letter by an open window, vermeer, 1657

19 Eylül 2017 Salı

midwest midwest

çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı, bunun cevabını bilmiyorum. ama şunu biliyorum ki amerika'ya gitmediğim halde, başta müzik olmak üzere filmler ve edebiyat vesilesiyle o koca kıta hakkında oldukça fikrim var. amerika derken de birleşik devletler, yoksa latin amerika niçin amerika değil kısmına girmiyorum. onu sosyal bilimciler ve galeano açıklasın. 

kimisi amerika'yı basketbol takımlarıyla tanır, ben de müzik gruplarıyla tanıyorum. gönlümdeki semtler gibi gönlümdeki şehirleri sıralayabilirim. araya bir de anadolu lisesi güzellemesi koyayım mı? hazır teog denilen sınav da kalkmışken, selam göndereyim sınavla girilen liselere. bölgeden bölgeye, amerika'dan ingiltere'ye değişen ingilizce'yi müziklerle pekiştirdiğim ergenlikte belli kimselerin ingilizcelerini daha rahat anladığımı fark etmiştim. bu bahsettiğim kimseler de midwest yöresiymiş, bunu da sonradan öğrenmiştim tabii. sonra üniversiteye gelince bu bölgeleri hocalarımızdan da çok dinledik. akademinin parlak çocuklarının doktoraya gittiği şehirlerdi. bizim zamanımızda da bir sürü zehir gibi çocuk oralara gitmeye devam etti. konudan konuya atlayacağım ama okul ile ilgili sevdiğim şeylerden biri de buydu. bir şeyi oldukça iyi öğrenmiş hocanın, kendi deneyimlerini sana aktarması da yeterince aydınlatıcıydı. bu usta-çırak ilişkisi güzeldi. gitmediğim ama akademik olarak da dinlediğim bu şehirler bir şekilde kafama yer etti. laboratuvarda geçen saatlere dair kafamda bir görüntü oluştu. bir de temiz, tane tane ingilizcesiyle konuşan adamlara dair bir görüntü. işte o sebeple craig finn'i duyunca hemen tanıdım. inan ki anladım nereli olduğunu. şu aşağıda kısa bir hikaye anlattığı şarkı var ya, işte o şarkı tam olarak kafamdaki amerika'dan bir fotoğraf. ne güzel bir kısa hikaye. hem de beş dakikaya sığdırılan derinlikli bir hikaye. 

youtube yorumu okumayı albüm yorumu okumaya tercih ettiğim zamanlar çok. bazen öyle güzel şeyler yazıyorlar ki tebessüm etmekten kendimi alamıyorum. hem de kısacık, tek bir cümle ediyorlar. biri de bu şarkıyla ilgili raymond carver benzetmesi yapmış. ağzına sağlık kardeş, haklısın, bu şarkı tam bir raymond carver amerikası olmuş.

14 Eylül 2017 Perşembe

sleep well beast üzerine karalamalar


2017 yılında ne kadar güzel albümler çıktı. bana bu kadarı da yeterdi ama bir de the national'ın yedinci albümü sleep well beast geliverdi. geldi ve henüz grizzly bear'ı sindirememişken bana ipotek koydu. albüm bitiyor, hem de öyle güzel bitiyor ki anlatamam, başa dönüyorum. the national'ın müziğini anlatmaya niyetlendiğimde kendi kişisel tarihime dalmadan edemiyorum. üniversite hayatım, özellikle başlangıç dönemi, ilkgençlik vb. bunların içinde bu adamların müziği var. henüz yetişkin olmadan yetişkinliğin bütün o ağırlığını hissettiğim dönemleri unutmam mümkün değil. the national ile tanıştığım boxer ile high violet albümleri arası dönem, kendimi bir hayli yaşlı hissettiğim bir dönemdi. benden büyük adamların aile, ilişkiler, yetişkinlik gibi konularda söylediklerini müzikal açlık ve ortaklık hissi ile takip ediyordum. o günden bugüne geldiğimde yıllar içinde bazı kimseleri artık dinlemez oldum. fakat the national hep kaldı. high violet'ın çıktığı dönem duyduğum heyecanı sayılı albüm için duymuşumdur. artık genel olarak hayatta pek az şey için heyecan duyuyorum. galiba büyüdüm. bu büyüme halinde beni köklerime döndürenlerden biri de the national oluverdi.

sleep well beast müzikal olarak diğer albümlerden farklı. değişik, deneysel, dijital, ham, yer yer cayır cayır, yer yer kid a mi yoksa in rainbows mu olduğuna karar veremediğim bir yöne doğru giden melodiler. bunların hiçbiri beni şaşırtmadı. dessner kardeşler muazzam müzisyenler. the national harici çalışmaları ile de özel olduklarını görebiliyorduk ama nasıl diyeyim, bu sefer farklı bir yöne evrilmişler. bu albümü dinlemek bana oldukça keyif verdi. en gurur duyduğumuz albüm demişler. guardian'a bir röportaj vermişler ki en az albüm kadar güzel. yirmi yıllık bir müzik grubu olarak devam edebilmeyi evlilikle karşılaştırmışlar. matt berninger'in frontman karizması, şairane takılmaları, grup içi dinamikler... bütün bunlar ilgimi en az yaptıkları müzik kadar çekiyor. insanlar değişiyor, öncelikler değişiyor. yeni ilişkiler kuruluyor, sevgililer ortaya çıkıyor. bilemiyorum tabii ama aile ve çocuk derken işlerin daha da karıştığını söylüyorlar. tüm bunlara rağmen dostlukları yıllar boyu sürdürmek bana şu hayattaki sayılı kıymetli şeylerden biri geliyor. orada duran bir sabit gibi. bana kendimi hatırlatan. bana şu hayatta ne yapmak istediğimi, neyin benim için anlamlı olduğunu hatırlatan dostluklar çoğu zaman hayatla kurduğum en güçlü bağ oluyor. bu sebeple böyle dostluk hikayelerini dinlemeyi, bu dostluk ilişkilerinden ortaya çıkan eserlere kulak kabartmayı seviyorum. 

gönül ilişkilerinin kırılganlığında ve kararsızlığında, bir dostun yanı başı bana güven veriyor. kalabalık içindeki referans noktam bu tür bir ilişki oluyor. albümün kapanış şarkısında aklıma frances ha filmindeki şu monolog geliyor. bir partideyken, her ikisi de başka insanlarla sohbet ederken birbirini görüp gülümseyen iki insan hakkındaki kısım. insanlar uzun süreler boyunca gönül ilişkilerini nasıl yürütüyor, o emin olduğun an ne zaman geliyor, bunu bilmiyorum. yaşım ilerliyor ama ben ilerleyemiyorum. ilerlemem gerekiyor mu onu da bilmiyorum. insan elli yaşına yaklaşsa da, çocuk sahibi olsa da, uzun soluklu bir ilişkinin içinde yaşasa da o sorular peşini bırakmıyor galiba. insanın yaşı ilerledikçe hayatla ve kendi varlığıyla kavgasının bitmiş olacağını düşünürdüm. daha doğrusu öyle olacağını umardım. eskiden düşündüğümde yıllar  sonra daha huzurlu, ruh halinden memnun ve iç dengesini yakalamış bir insan olmayı dilerdim. halen de istediğim bu. tek fark, artık bu tip şeylerin çok da yaşla ilgisi olmadığını anlamam. bu albüm bana bunları düşündürttüğü için albümü depresif ya da karanlık bulmuyorum. tam tersi, hayatın içinde güzel anlar olduğunu kendime tekrarlıyorum. the national kafama hüzünle ve melankoliyle kodlanmış, yalan söyleyemem, ama buna rağmen dinlerken mutlu oluyorum. 

the national hissiyat olarak bildiğim gibi, eskiden nasılsa öyle. müzikal olarak çok daha güzel. gece saat birde yatağıma uzandım ve kulağımda kulaklıklarımla sözlere dikkat kesilerek albümü dinledim. onları dinlemek bir kavgadan sonra gelen sakinlik gibiydi, baş ağrısıyla uykuya dalarkenki yorgunluk gibi ya da bir bardak soğuk su içmenin verdiği his. partiyi dağıttıkları turtleneck ya da bir rönesans tablosundan çıkan sözleriyle dark side of the gymalbüme adını veren şarkıda matt berninger demiş ki; "ebeveynleri kaybediş, hissi kaybediş/ ne yapacağımı bilemiyorum/ henüz kendim bir evlatken çocuk sahibi oldum" sağlık sorunları, ölümler, kayıplar, ayrılıklar, hastaneler... bütün bunlar son birkaç senede dostlarla birlikte başımızdan geçti. ailem yaşlanırken, ben tek çocuk olarak varlığımı sürdürürken sevdiklerimden, müzikten, resimden öte sığınacak bir şey bulamadım. siz delirmeden nasıl duruyorsunuz? ben bazen delirecek gibi oluyorum. insanın sabit bir yaşı yokmuş gibi geliyor. fiziksel olarak yapabileceklerimiz sınırlı ancak ruhen günden güne değişken yaşlara sahibiz. bazı günler kendimi çok yaşlı hissediyorum. bazı günler ise lisede. the national'ı dinlerken hep olduğumdan büyüğüm. yalnız artık şöyle bir fark var; sanki makasın aralığı daralıyor, ben onlara yetişiyorum.