7 Aralık 2012 Cuma

loser olacakken cool olmak

hayatımdaki bazı insanlar benim daha iyi bir insan olmamı sağlıyorlar. sanki kendimin daha iyi bir versiyonu oluyorum, bir nevi kendimin upgrade edilmiş haline dönüşüyorum. hiç bilmediğim bir yönümü görmemi sağlıyorlar ya da herhangi bir şeyi yapabileceğimi bilmezken, bana yapabileceğimi gösteriyorlar. insanın hayatında böyle kişilerin nadir olduğunu düşünüyorum. 

bu konu üzerine daha önce bu denli kafa yormamıştım. son iki üç senede akıl sağlığını koruyabilen bir insan olmuşsam, bunda iki arkadaşımın payı çok büyük. bir sürü inişli çıkışlı dönemden geçip, okul bırakma raddesine gelip, her şeye sıfırdan başladıktan sonra buralara kadar gelmemde bana destek olan p. ve i.'yi tanımasam, şimdiye çoktan kafayı yemiştim. böyle deyince kulağa abartı gibi gelebilir ama kelimenin tam manasıyla kafayı yemiştim. yataktan çıkmadığım, hiçbir şey yemediğim, ardı ardına kilo kaybettiğim, sınava girip boş kağıt verip çıktığım dönemlerden geçtim. ne zamanki p. ve i. ile tanıştım, işte o zaman  okuduğum şeyi de sevmeye başladım. akademik ortamlarda uzun bir süre loser olarak gezindikten sonra onları bulmamla başka bir döneme girdim. daha iyi bir öğrenciye, okuduğu şeyi seven ve gerçekten öğrenmek isteyen, işini iyi yapmak için çabalayan birine dönüştüm. bunda bu iki kişinin katkısı büyük oldu. okulun ilk iki yılında üçümüz de birbirimizden habersiz dolandıktan sonra bir şekilde yollarımız kesişti. istediğim hocadan istediğim dersi alamayıp da mecburen başka bir hocanın sınıfına düştüğümde ilk ders bir kızın yanına oturdum, sonra da o kız benim bütün üniversite hayatımın özeti haline geldi. hatta resmen çıkageldi. bir gün, bir şekilde çıkageldi, hayatıma girdi. kantinin bir köşesinde lale müldür okuduğunu görünce gidip masasına oturdum. böyle şeyler yapmam ama başladım, "sen de x hocanın dersini alıyorsun değil mi?" falan diye. ondan sonrası bir sürü bir sürü şey. sonra i. geldi ve ardı ardına gülmeler başladı. dıştan bakıldığınca çok normal görünen bir insan nasıl bu kadar ilginç bir kafaya sahip olabilir, şaştım. geçen gün bize yine her zamanki gibi bir tespitinden bahsetti: "anlamadığım şey, 2012'nin son aylarını yaşıyoruz. her şey gelişiyor ediyor. bilgisayarlarımız masanın üstündeyken küçülüp küçülüp cebimize girdi. uzay çağını yaşayacağız ama hala gücü beygirle ölçüyoruz, onunla kıyaslıyoruz ya ilginç geliyor. hp grafikleri okuyoruz, mesala bizim pompamız 7.5 beygir gücünde çıkıyor. inanamıyorum ya hala beygir! beygir neymiş yae? bence bilmem kaç uzay mekiği gücünde falan demeliyiz." diye bir tespitte bulundu. ben kendisinin bütün tespitlerini bir word belgesinde topluyorum. belli bir süre sonra abstract, results, discussion ve conclusion ekleyip, pdf formatında kendim için basacağım. neyse, demek istediğim kendisinin beni hep güldürdüğü, vay anasını dedirttiği. kendi aramızda birkaç kere konuştuk, aslında üçümüz de bunalımlara girip çıkan insanlarız ama bir araya geldiğimizde çok eğleniyoruz. çok az insanla onlarla güldüğüm kadar gülüyorum. bir başımayken depresif eğilimler gösterebiliyorum ama onlarlayken eğlenceli birine dönüşüyorum. yani onlar öyle diyor. ama aslında ben hiç eğlenceli biri değilim, bunun farkındayım. onlar da kendilerinin sıkıcı olduğunu iddia ediyorlar, üç tane eksiden nasıl artı oluyor bilemiyorum ama oluyor işte. hayatımda kendimi hiç onlarlayken hissettiğim kadar cool hissettiğim olmamıştı. cidden çok saçma fikirler üretiyoruz ama hepsinin aynı zamanda çok da cool olduğunu düşünüyorum. 

onları tanımasam da elbet  bir şekilde hayatıma devam ederdim. ama yaptığım şeyden bu kadar zevk alır mıydım, bilmiyorum. yaş aldıkça daha az kimseyle bağ kurabildiğimi düşününce, benim için iki dost üniversite için çok bile. yani onlarca yüzlerce insan içinde benim gibi resim yapmayı seven bir insanla karşılaşmam cidden şans. beni yemeğe çağırmak için bana resim yapan bir arkadaşım var, ben daha ne isteyim? böyle bir kafayı nasıl sevmeyim? bir de özenmiş bezenmiş renkli kalemlerle falan çizmiş. bulutların arkasına saklanan güneş bile çizmiş, düşün artık.

vedot milor style : cartlak kebabı denen şeyi yeni keşfettik. ağzına sakatat koymayan bir insan olarak hayatımda ikinci ya da üçüncü kere ciğer yedim. sevdim.

1 Aralık 2012 Cumartesi

#18

bir türk yazarının tuğladan hallice meşhur kitabını okuduğumda liseye gidiyordum. o zaman o kitabı okuyunca insanın kendi boynuna ipi geçireceğini düşünen bir hocam vardı. kitabı bitirince allahallah ya, ben okudum ama hiç de ölesim gelmedi diye düşünmüştüm. şimdi olsa o kadar kısa sürede o kitabı hayatta bitiremem ama maalesef ki kişisel zayıflıklarımızdan biri olan ego tatmini dediğimiz şeyi, "ben vakti zamanında o kitabı okudum" diyerek yapabilirim. geçenlerde nedense aklıma bu kitap geldi. o zaman değil ama şimdi okusam belki önümde uzanan yıllar için umutsuzluğa düşer ve bunalıma girebilirdim. o yüzden iyi ki henüz hiçbir şeyden haberim yokken okumuşum. 

kendime çokça soruyorum, bu gittiğim yol istediğim yol mu diye. istediğim mi bilmiyorum ama en iyi bildiğim yol bu olduğu için devam ediyorum. iyi kötü bir şekilde emek verdim diyerek devam etmek kolayıma geliyor.  bu bahsettiğim yazarla aynı eğitim disiplininden geçmiş biri olarak, hayata karşı takındığı gerçekçi ve karamsar tavrı anlayabildiğimi düşünüyorum. belki de yine bir ego tatmini sağlayarak, kendimle yazar arasında ortak bir nokta yakalamaya çalışıyorum. rasyonaliteye, denklemlere, input-output ilişkisine gömüldükçe aslında ne kadar yalnız olduğumuzu fark ediyorum. rasyonaliteyle törpülenen zihnimde; almadan vermek, karşılıksız sevmek, bir ömür beklemek gibi kavramlar anlamsızlaşıyor. kendimi değerli hissetmediğim arkadaşlık ilişkilerinden uzaklaşıyor, olmayacağını bildiğim bir şeyin peşinden gitmiyorum. 

p. ile ideallerimiz ve yapacaklarımızın çok da örtüşmediği hayatlarımız üzerine konuşurken, aslında istediğimiz şeylerin son derece basit şeyler olduğunu fark ettik. ne zenginlik ne de itibar umrumuzdaydı. zaten elini sallasan mühendise denk geldiğin bir ülkede böyle şeylerin gerçekten hiçbir önemi yoktu. meslek hayatının beşinci yılında işinden istifa edip dünyayı gezen bir adamın hikayesini bizzat arkadaşından dinledikten sonra, gelecekte olmak istediğim insanı buldum. yazar gibi ölüm üstüne yazabilirdim ama henüz hayallerimden vazgeçmiş değilim. zaten tek bir hayalim var, başka bir şey de umrumda değil. para da bunun için lazım.

18 Kasım 2012 Pazar

#17

heather woods broderick'in  from the ground albümünü dinledikçe, kendi kişisel tarihimi dinlediğim müzikleri yan yana koyarak oluşturabileceğimi düşünüyorum. milyon tane farklı şey dinlesem de kendimi dönüp dolaşıp bir tanecik enstrümanıyla bir başına şarkılar söyleyen müzisyenlerin yanında buluyorum. artık pek az kimseyle pek az müziği paylaşıyorum. ergenlik heyecanıyla dinlediğim her şeyi koşup hemen arkadaşlarımla paylaşmak isterken, yaşım ilerledikçe bütün şarkıları kendime saklıyorum. eskiden bir albümün üstüne dakikalarca konuşabilirken, şimdi artık böyle şeyler içimden gelmiyor. bunun asla "sevdiğim şey bana kalsın" bencilliğiyle alakası yok. şunu fark ettim ki, sevdiğim müziklerden bahsetmek aslında çokça kendimden bahsetmek demekmiş. artık bunu istemiyorum. içimi açtığım sayılı insan, ömrümün sonuna dek bana yetermiş gibi geliyor. düşünüyorum, ömrümün sonuna kadar görüşmeyi sürdüreceğim insan sayısı o kadar az ki. duygu durumum sabitlendikçe gerçekliğin önündeki sis perdesi kalkıyor ve iki derece miyop gözlerime rağmen uzağı çok net seçiyorum. 

heather woods brodercik'i bir süredir geceleri dinliyorum, uyurken kulağımda unutuyor ve sabah kalktığımda kaldığım yerden dinlemeye devam ediyorum. beni öyle sakinleştiriyor ki güç aldığım şey gördüklerim karşısında sisteme duyduğum öfke değil, her şeyin hallolabileceğine dair duyduğum inanç oluyor. bir şekilde hep aynı isimlerin çevresinde döndüğümü görüyorum. en önce hangisini dinlemiştim de oradan diğerlerine geçmiştim hatırlamıyorum. şu arkadaş ortamı ne ilginç bir ortam; olafur arnalds, peter broderick, nils frahm, sharon van etten, efterklang ve heather broderick bir şekilde kendimi sevmemi ve kendimi kabul etmemi sağlıyorlar. bu toplulukta heather broderick'in solo müziğini daha önce hiç dinlememiştim. dinleyince hepsini birbirine bağlayan o şeyi bir kez daha gördüm.

#16

son zamanlarda kendimi/yaptıklarımı sorgulamadığımda dengeli ve tutarlı bir ruh haline sahip olabildiğimi gördüm. nihai amaç bu mu bilmiyorum fakat kendimi bir şeyi başarmış gibi hissediyorum. sanki kendime söz geçirebiliyor, roller-coaster ruh haline bürünmeden hayatımı devam ettirebiliyorum. karşıma çıkan güzel şeylerin kıymetini bilmeye çalışıyor, fazlasını aramıyorum. ne zaman ki kafama bir soru işareti takılır gibi oluyor, hemen o konudan, o ortamdan uzaklaşıyorum. üstelik bunun kaçmak olduğunu düşünmüyorum. sadece beni huzursuz edeceğini düşündüğüm şeylere hiç bulaşmadan kendi yoluma gidiyorum. dışarıdan bakıldığında bu tavrım garanticilik gibi görülebilir ancak öyle değil. hayatımda garanticilikten bu denli uzak olduğum bir dönem daha olmamıştı. kaybedeceğim şeyleri umursamayarak, çok yeni-hiçbir bilgimin olmadığı alanlara atlayabilecek denli garanticilikten uzağım. ilk defa bu denli başka insanların düşüncelerini umursamıyor ve sadece kendime bakıyorum. ne birileriyle yarışıyor ne de kendimi başkalarına bakarak konumlandırıyorum. büyük riskler alabileceğimi hissediyorum.

15 Kasım 2012 Perşembe

#15

okuldan-eve, evden-okula geçen hayatım, sabah 8:40'ta ilk derse girmemle başlıyor, ardından gece 12'de eve gelmemle noktalanıyor. böyle deyince uzay mekiği yaptığımızı sanan arkadaşlarım var ama maalesef ay'a gitmiyoruz, sadece bitirme projesi yapıyoruz. güzel fikirlerimiz var ama keşke ali ağaoğlu bize de baksa. neyse, cebimizde bir milyon dolarımız olmadığına göre yaptığımız her şey teoride kalmaya devam edecek. kısmet. 

bütün bu koşturma içerisinde kendimden bu kadar nefret ettiğim bir dönem daha olmadığını görüyorum. bütün gün bilgisayar başında oturuyor, sürekli kahve tüketiyor ve düzensiz besleniyorum. son iki ayda yaptığım maksimum hareketin, dördüncü kattaki evime inip-çıkmak olmasından ötürü de kilo alıyorum ve bu da beni mutsuz ediyor. deadline'larla geçen günlerimde bir durup hayattan ne istiyorum diye düşünmeye vaktim olmuyor. her şeyi erteledikçe erteliyorum. seneye bu zamanlar ne yapmak istediğime henüz karar vermiş değilim. önümde milyon tane yol var ama benim istediğim hangisi, bir fikrim yok. şu da geçsin, bu da geçsin derken okulların başvuru tarihlerini kaçırmaktan korkuyorum. ayrıca tek derdim bu da değil, burnu büyük akademisyenlerin vermedikleri referanslarıyla önümü kestiklerini de düşünüyorum. kitap bile okuyamadığım bir hayat istemiyorum ancak kitap bile okuyamadığım hayatımda emeğimin karşılığını alamama kaygısı beni korkutuyor. travmatik öğrencilik hayatım bana boyun, bel ve sırt ağrısından, bozuk gözden ve gastritten başka bir şey vermedi. 

13 Kasım 2012 Salı

uzun öğleden sonraları


küçüklüğümün yaz mevsimlerindeki uzun öğleden sonralarını hatırlıyorum. kanepeye uzanıp, rüzgardan havalanan beyaz tül perdeleri izlediğimi hatırlıyorum. demek o kadar bol zamanım varmış ki perdeleri izliyormuşum. bir daha hiç o kadar çok zamana sahip olmadığımı düşünüyorum. şu anda her şeyi dar zamanlara sıkıştırmışken, bir vakitler karıncaların yürüyüşünü, çaydanlığın dumanını, çamaşır makinesinde dönen çamaşırları izlediğim anları gözümün önüne getiriyorum. şimdi böyle şeyleri izlediğimde akıp giden hayatın dışında kalıyormuşum gibi geliyor. halbuki kalsam ne olacak? büyüdükçe, o uzun yaz öğleden sonralarını kaybettiğimi biliyorum. hayat koşturmacası içinde neler elimizden uçup gitti diye düşünüyorum. kafamdan bunlar geçerken hiç üzülmüyorum, aksine bütün bunları gerçekçilikle kabulleniyor ve hatta hayatı kucaklamak istiyorum. bütün bir öğleden sonranın olabilecek en yavaş şekilde geçtiği o günlere tekrar sahip olabilsem, yine kanepeye uzanır perdeleri izlerdim, pişman değilim. şimdilerde bir şeyleri uzun uzadıya izlemeye kalksam "aklım bir karış havada" ya da "kafam başka yerde" olmakla suçlanırım. oysaki bazı müzikler var ki ne zaman dinlesem kafam hep başka yerde, aklım hep bir karış havada. a dancing beggar sayesinde aklım hep uzun yaz öğleden sonralarında. sanki sonsuz vaktim varmış gibi, yapılması gereken şeyleri belli olmayan bir tarihe ertelemişim gibi. ne güzel ki internetin bana sunduğu en önemli şeylerden biri, harika müzikler keşfetmek, başka kulaklar vasıtasıyla güzel müziklere ortak olmak. a dancing beggar'dan haberdar olduğumdan beri başka bir şeyi düşler oldum. sadece bana ait, gerçekçi ama aynı zamanda bu tarz müziklerin hepsinde olduğu gibi polaroid resimlerle ifade edilen bir görüntü bu. polaroid resmi hüzünlü mizacımıza bir gönderme olarak değil, daha çok hayallerimize bir gönderme olarak algılıyorum. 

hiçbir zaman 1979'un klibindeki gençler gibi olmadım, onun yerine a dancing beggar'ın müziğindeki genç gibi oldum. kendi odasında müzik yapan birini dinlemeyi birçok virtüözü dinlemeye yeğledim. bu şarkıyı yüzbinmilyon kere dinledim, hiçbirinde de sarı güneş ışığından baskın bir şey görmedim. şarkıların adlarını tek tek düşündüm, ne de güzellerdi.

5 Kasım 2012 Pazartesi

kafamdaki hawaii

flipper, balık dilinle kafamı karıştırmışsın. biz türkçe'de ona "yalnızlık çekmemek" deriz.

bu gece soğukta otobüs beklerken, yanımdaki iki arkadaşıma bir hayalimden bahsettim. şimdi bir otobüs gelse diye başlayan cümlemi, "gelse ve üçümüzü de tek tek evimizin kapısına kadar bıraksa" diye tamamlayan arkadaşıma; hayır, onu demeyecektim dedim. bir otobüs gelse ve biz o otobüse bindiğimizde kafamızın içindeki yere gitsek dedim. mesela bizi alsa ve hawaii'ye götürse. bunun üstüne "işte bunu beklemiyorduk" diyen arkadaşlarıma hayalimi anlatmaya başladım. birden sıcak bir yere insek, boynumuza çiçek kolyeler taksak, hawaii etekli ve gömlekli insanlar çevremizde dolaşsa ve ananas yesek. bunları daha önce hiç düşünmemiştim, zaten hayalimde sıcak yerlere gitmek hiçbir zaman olmadı. ama nedense o an içimden bunlar geçti. hayali bir otobüsle, kafamın içindeki yere gitmek, sonra da bir süre dönmemek. bazen içinde koştuğum hayatın benim amaçlarıma hizmet etmediğini düşünüyorum ve böyle zamanlarda tek sığınağım, beynimin içi oluyor. iyi ki beynimiz en hızlı bilgisayardan daha hızlı çalışıyor, yoksa cidden günler çok sıkıcı olurdu diyorum. ne zaman içim daralsa, kendi hawaiime kaçabilme özgürlüğümün olması çoğu zaman bana devam etme gücü veriyor. beynimin içinde sakladığım bazı güzel anlar var ve her istediğimde onlara dönebiliyorum. bir gece soğukta otobüs beklerken, sevdiğim iki insanın kahkahaları kulaklarımda çınladığında ertesi sabah için yataktan kalkma gücü buluyorum. kafamda kurduğum absürd hikayeleri onlara anlatıyorum ve bulduğum her resmin üzerine eklemeler yapıyorum. yorucu geçen günlerin ardından, eve dönerken otobüste dinlediğim şarkılar bana yaşama şevki veriyor. adeta bir organım da mp3çalar'ın kulaklığı. on beş yaşımda da böyleydi, bu yaşımda da böyle. bazı şeyler hiç değişmiyor; yolda giderken mi müzik dinliyorum, yoksa müzik dinlemek için mi yolları kendime bahane ediyorum, hala anlayabilmiş değilim.


5 Ekim 2012 Cuma

elveda karamazovlar - 1: bilim

karamazov kardeşler'le iki buçuk aylık yolculuğumun sonuna gelmiş bulunuyorum. bu roman vesilesiyle şunu idrak ettim ki, büyük roman dediğimiz romanlar okuyucuya "benim de aklıma gelmişti" dedirtenlermiş. elbette ki aklıma gelen bir şeyi ilk ben düşünmemişimdir; bir şey benim aklıma geldiyse bir başkasının da gelmiştir diye düşünürüm. ancak düşünceyi belli bir düzen içerisinde ve anlaşılabilir bir şekilde ifade etmek herkesin yapabileceği bir şey değil, ayrışma burada oluyor. bir de bazen kafandan bir şeyler geçiyor fakat özü tam olarak yakalayamıyorsun. işte o zaman da bunu yapabilen biriyle karşılaştığında "benim de aklıma gelmişti" diyorsun. karamazov kardeşler bana bir süredir aklımı kurcalayan konulardan birini değişik yönlerden eleştirme fırsatı sundu. bu konu, evreni pozitif bilim temelinde anlamaya çalışmak üzerineydi. herhalde gelmiş geçmiş yazarlar içerisinde matematiksel dehaya sahip olan sayılı kimselerden olan dostoyevski, evreni anlama çabasını öklid geometrisi üzerinden anlatmış ve şöyle demiş: 

 "tanrıyı nasıl anlayabilirim? bu çapta sorunları çözebilecek güçte değilim; öklid çevresi içinde, dünyasaldır. bu yüzden bu dünyanın ötesinde konularla uğraşamam. bu tür sorunlar yalnız üç boyuta akıl erdirebilenlere göre değil." 

insan beyninin sınırları olduğunu matematik bize çok güzel bir şekilde anlatıyor. dostoyevski insanı tarif ederken ne güzel demiş, "yalnız üç boyuta akıl erdirebilenler" diye. resmen küfür gibi! işin içine dördüncü boyut olarak zaman girdiğinde işler nasıl da karışıyor. eğer zaman denen şey olmasa, üniversite hayatım çok daha kolay olurdu. 

yaptığımız bütün bu bilim, doğayı modelleyerek anlama üzerine bir sistem. bir şeylerden nasıl yararlanırız, onları nasıl daha verimli kullanırız, ihtiyaçlarımıza nasıl cevap verebiliriz; pozitif bilim dediğin şey bunun üzerine kurulu. daha önce bilimin insanlığı hem ileri hem de geri götürme gücü olduğunu fakat sanatın hep ileri götürdüğünü düşündüğümü söylemiştim. şimdi karamazov kardeşler sayesinde bu konuda başka bir şey daha aklıma geliyor; bilim, sanata göre halkla buluşması daha kolay bir şey. bu nedenle de ortada bir yarar varsa, toplumun bilimin yararıyla buluşması daha kolay. sanat, algılanabilmesi için belli bir farkındalık gerektiriyor ve insan hayatı üzerinde doğrudan kullanıma yönelik bir şey olmadığından, toplumun geneline yayılması daha zor oluyor. fakat bilim dediğimiz şey, üretime geçtiği anda sokaktaki insanın ulaşabileceği bir düzeye iniyor. teyzeler evde mikrodalga fırın kullanıyor, sokaktaki adam gideceği güzergâhı akıllı telefonu sayesinde buluyor, kafe işleten adam kışın bahçesini ufolar sayesinde ısıtıyor, eskiden insanları öldüren hastalıklar şimdi yeni ilaçlar sayesinde tedavi ediliyor vs. fakat bütün bunların etik olmayan amaçlar doğrultusunda kullanıldığını ya da bilimin hız kazandığı dönemlerin savaş zamanları olduğunu düşünürsek, bilimin sadece ulvi amaçlara hizmet etmediğini görürüz.

#14

şimdiye kadar iki tane genel seçim gördüm -gördüm derken oy kullandım- ama bunu siyasete inancım olduğu için yapmadım. yapmam gerektiğini düşündüğüm için, oy kullanmanın kullanmamaktan yeğ olduğunu düşündüğüm için yaptım. en azından şimdilik siyasete bakış açım, partiler nezdinde değil de sivil toplum içerisinde yapılması yönünde. neyse, bu başka bir konu, benim bahsetmek istediğim şey mecliste konuşan milletvekilinin mikrofonunun kapatılması meselesi üzerine. anlatmak istediğim şeye böyle bir girizgah yapmamın nedeni, bu eleştiriyi bir parti sempatizanı olarak yapmadığımı belirtmekti. muharrem ince'nin suriye tezkeresini eleştirdiği konuşması sırasında mikrofonunun kısılmasına kızmaktan çok güldüm. cidden güldüm. yıl olmuş 2012, mecliste mikrofon kısılıyor. tam bir ilkokul çocuğu tepkisi. meclisin seviyesi yerlerde sürünüyor. hangi partiden kim konuşursa konuşsun ve ne derse desin, mikrofon kısılır mı arkadaşım? böyle zamanlarda bizi yönetenlerin düşük kapasiteli kimseler olduğunu bir kez daha görüyorum. 

30 Eylül 2012 Pazar

araf - yeşim ustaoğlu


türkiye'de bir kadın hikayesi anlatıldığında, bu bir şekilde hep erkekler üzerinden şekillenen bir hikaye oluyor. birinin karısı olmak, birinin kızı olmak, erkeklere rağmen bir şeyler olmak üzerine hikayeler dinliyoruz. bu durum elbette ki bizim toplumumuza özgü bir şey değil; fakat benim içine doğduğum kültür bu olduğu için üzerine söylecek sözlerimin olduğu toplum da bizimkisi. ne yazık ki kadın hikayesi deyince erkekler üzerinden şekillenen bir durumdan başkasını ben de bilmiyorum. bütün bunlar beni üzmekten ziyade öfkelendiriyor. sonuçta mide bulanması en iyi bildiğim şeylerden biri oluyor.

yeşim ustaoğlu'nun araf filmini izlemeye giderken iyi bir film izlemeyi umarak gitmiştim ancak bu kadar etkileneceğimi tahmin etmemiştim. uzun zamandır izlediğim en çarpıcı filmlerden biri olabileceğini düşünmemiştim ama öyle oldu. çoğunluk filminde ne hissettiysem bir benzerini burada hissettim. yeşim ustaoğlu araf'ta müge anlı programlarına katılan insanların hayat hikayesini anlatmış. her sabah seda sayan'a gelen kadınlar, en büyük hayali acun'un yarışmasına katılmak olan gençler, sokak aralarında kolbastı oynayan çocuklar, hayatı kocasının donlarını ütülemekle geçen eşler ve daha nicelerinin hikayesi bu film. bana uzak olduğunu düşünsem de o kadar uzak değil bütün bunlar; çünkü her gün üçüncü sayfa haberi olarak gördüğüm insanlar, toplu taşımada yanına oturduğum kişiler, fabrikadaki adam, otogardaki yolcu vs. bütün bu insanlara temas etmek için filmlere ya da romanlara ihtiyacım olmadığını biliyorum. hayalleri bile olmayan kayıp bir gençlik var ve araf bunu anlatıyor.

insanın hayalleri, görüş alanının genişliğiyle doğru orantılı. ülkedeki insanların çoğu önünü göremiyor. eğitimli insanların haricindeki büyük çoğunluk yaşam içinde kayboluyor. hayatlarını televizyonla dolduruyor, bir adam tarafından evlenilmeye layık eş olmak amacıyla yaşıyor. bu açıdan bakıldığında araf son derece politik. bana bir çıkış yolu olmalı diye düşündürttü ama aynı zamanda olmadığı düşüncesine de itti. içim karardı, tedirgin oldum ve hep "birinin bir şeyi" olmak zorunda olan kadınlık durumunu düşündüm. babanın kızı, kocanın karısı... bu durum hiç adil değildi. bu filme adalet kavramıyla yaklaştığımda kaderci yanımı gördüm. filmdeki kızla farklı hayatlarımız vardı; fakat bu ülkede kadın olarak dünyaya gelen herkesle yaşadığım/hissettiğim ortak şeyler bir sürüydü. bütün bunları bir kez daha beyaz perdede görmek beni gerdi.

internette bu filme "feminist olma kaygısı gütmüş" gibisinden yapılan yorumlara rastladım. kadın yönetmen tarafından çekilen her filme feminist film deme yüzeyselliğini bir kenara geçtim, bu filme feminist sinema diyebilir miyiz, bilemedim. bence değil. mesela winter's bone ya da frozen river daha feminist filmlerdi. zaten yeşim ustaoğlu'nun böyle bir kaygısı olduğunu düşünmüyorum. konu, herhangi bir etikete ihtiyaç duymayacak kadar baskın zaten. yönetmenin tarzı soğukkanlı ve böyle bir hikayeyi/bazı sahneleri duygu sömürüsüne dönüştürmeden anlatmak bile çok büyük bir olay. işte yeşim ustaoğlu'nun tavrı kendini burada belli ediyor. bu da beni onun samimiyetine tamamiyle inandırıyor. 

filmi değişik karakterlerin her birine göre ayrı ayrı okuyabiliriz. ancak benim zihnimden zehra karakteri gitmiyor. kaderinde yazılı olanın dışına çıkamayan bu kız sebebiyle topluma öfke duydum. cinselliğinin hesabını topluma vermek zorunda olan ve bu nedenle başına gelen her türlü belanın kendisine müstehak görüldüğü bu kız gibi nicelerinin hayatının bir yerlerde söndüğünü düşünüp, oturduğum yerden kalkamadım.