a serious man'i izleyeli on günden fazla oluyor. buna rağmen bazı bazı aklıma gelmeye devam ediyor. izlerken benim için özel bir film olacağını bilememiştim. sonradan sonraya sağlam bir yer etti zihnimde. ama başyapıt babında demiyorum. hani olur ya bazen, bir filmi izlersiniz ve anlattığı hikaye sizin hayatınızın o anki dönemine denk düşer. başka zaman olsa belki o kadar da sevmeyeceğiniz filmi o an seversiniz, ortak bir noktada buluşuverirsiniz. bay gopnik'i de bu yüzden sevdim ben. kendisini tanıdım hemen. bana öyle geliyor ki bu adamla karşı karşıya otursam bir şey konuşamam. kahve içsek sadece kahve içeriz. hatta öyleki kahve ilk on dakikada biter, sonra havaya bakarız ama yine de sıkılmayız. çevreyi izleriz, yoldan geçen insanları seyrederiz. "havalar da bu aralar pek sıcak" diye cümleler kurarız. etin kilosu olmuş otuz milyon, ulaşıma da zam geldi falan deriz ama sıkılmayız. velhasılı kelam, o bir fincan kahveyi yalnız içmemek için birbirimizle vakit öldürürüz. ne de olsa yalnız yemek yemek sıkıcıdır, bir kahvecide yalnız kahve içmek sanki herkes size bakıyormuş ve yalnızlığınız göze batıyormuş gibi bir his yaratır içinizde. oysaki herkes kendiyle ilgilidir, yalnız oturmak gayet normaldir ve kahve hep aynı kahvedir. yine de diyorum ki gopnik'le kahve içsem mutlu olurdum. o beni anlar mıydı bilemiyorum lakin ben onu anlardım. hatta ona bilmiş bilmiş derdim ki senin bir tatile ihtiyacın var adamım, git biraz dinlen.
gopnik'in çaresizliği ve bulunduğu çıkmazdaki yardım arayışı bana tanıdık geldi. şimdi ismini hatırlayamadığım birçok şener şen'li, kemal sunal'lı filmleri çağrıştırdı bana. hepimiz bilmez miyiz bunları? ailesini geçindirmeye çalışan aile babalarını, ergen haşarı evlatları, hep daha fazlasını isteyen aç gözlü kadınları... bizim şener şen'li, kemal sunal'lı filmlerde de bunlar anlatılır. belki de o yüzden sevdim gopnik'i. bir pozitif bilimci olmasına rağmen bütün hayatını bir din adamından alacağı öğüde bağlayan bu adamın çaresizliğini anladım. yardım ihtiyacının insana neler yaptırabileceğine hiç şaşırmadım. insanın gücünün tükendiği o anda bütün öğrendiklerini bir kenara bırakıp; tekrardan ona ilk öğretilen şeylere, içinde bulunduğu kültürün dualarına, öğütlerine sığınma içgüdüsünü anladım. düzenli bir yaşantının, seni seven bir aileye sahip olmanın, hayatını idame ettirecek kadar para kazanıp, ayda yılda bir ufak tatillere çıkmanın, bayramda seyranda bir arada olmanın belki de hayatın özü olduğunu düşündüm.
bir de hayatta başımızdan geçen bir olayın, karşılaştığımız bir şeyin en az kendisi kadar zamanlamasının da önemli olduğunu bir kez daha idrak ettim.





