2 Şubat 2009 Pazartesi

"güzel bir neden buldum" dedim; edebiyat çevreleri beni kutladı, "hüsn-i talil yapmışsın" dediler


gökyüzü griden maviye dönerken güzel bir şarkı çalıyor kulağında. sahile vurup da geri çekilen dalgaların açtığı oyuklar gibi olan boşluklarından biraz rüzgar, biraz da güneş giriyor içeri.
-ne düşünüyorsun?
-neden bu kadar düşündüğümü düşünüyorum.
kocaman bir cadde var önünde. kimi zaman bir canavar gibi kimi zamansa bin-yıllık-uykusuna- yatmış-uyuyan-güzel gibi olan koca bir dünya var önünde.
-ne aptal bir masal bu.
-daha iyisini biliyorsan anlat o zaman.
mavi rengi arıyorsun. bazı kızlar mutlu olunca etraf maviye boyanıyor çünkü. mavi gökyüzü, mavi deniz, mavi ağaç. bulutlardan hipopotam yapabildiğimiz bir günde sen çöpten bir adam çiziyorsun.
-çizecek daha iyi bir şey bulamadın mı?
-bunu çizmek istedim.
balonla gezmek istersin. keşke şehrin orta yerine bir balon inse dersin. o balonla bir yılbaşı gününe gitmek istersin. amerikan filmlerinde gece misafirliğe noel baba’yı bekleyen saf çocuklara gülersin ama içten içe sen de bir şeylere safça inanmak istersin. inanınca etraf mavi olur, gerçeği görünce ise gökyüzü griye döner bilirsin. gökyüzünü seyretmeyi öyle seversin ki sırf griden maviye döndü diye birini sevebilirsin.
-iki biletim var, tren bileti. gelir misin?
-gelirim.
-nereye olduğunu sormayacak mısın?
-sen güzel yer seçersin.
mutluluktan ağlamak kadar garip bir şeydir mutluluktan ölmek; fakat sırf gökyüzü griden maviye döndü diye bir caddenin orta yerinde öylece kalıp, mutluluktan ölebilirsin sen de. içinde, havai fişeklerin gecenin karanlığında bıraktığı izler gibi küçük mutluluklar belirir. onların neye dair olduğunu bilmezsin, çalan şarkıya kulak verip yürümeye devam edersin.
-trene binip mutlu olalım o zaman.
-peki olalım. hatta şarkının hakkını vermek için şarkıdaki gibi yaşayalım. bir keresinde...

zeno'dan inciler-1


"günümüzde yaşam kökünden yozlaşmış. insanoğlu ağaçların, hayvanların yerini almış, havayı kirletmiş, özgür boşluğa sınırlar koymuş. yarın daha beteri olabilir. bu durdurak bilmeyen uğursuz hayvan başka güçler bulup kendi hizmetine sokabilir. havada böyle bir tehditin kokusu dolaşıyor. büyük bir bolluk doğacak bundan... insan sayısında bolluk. metrekareye bir kişi düşecek. ama havasızlık ve yersizlik illetine kim çare bulacak? yalnız düşüncesi bile boğuyor insanı!"

zeno'nun bilinci,
italo svevo
ada yayınları, 1986 baskısı, sayfa 426

24 Ocak 2009 Cumartesi

her şeye ağlama lütfen penélope


-neden üzgünsün bu kadar penélopeciğim? yoksa yeni mi ağladın? buradan bakınca biraz öyle görünüyor da…

televizyonun bir düğmesi olsa ve basınca şu görüntünün içine girsem, dedi. çok param olsa ve uçağa atlayıp tam da şuraya gitsem, dedi. tam da o sırada içine bir korku düştü. gökyüzüne baktı ve hiçbir şey göremedi. tatlı tarifi öğrensem ve sevdiğim insanlara yedirsem, dedi. neden içine giremediği anları tasarlayıp durduğunu düşündü. sürekli düşünecek bir şey buluyorum, dedi. sürekli düşünecek bir şey buluyordu. endişelerini gidermek için bastığı toprağı değiştirmenin bir çözüm olup olamayacağını düşündü. neden verdiğim kadar almasını beceremiyorum, dedi. beklentilerini daha ne kadar aşağı çekebilir diye düşündü. son sınır neresi ki, dedi. süpermen arkadaşım olsun isterdim, dedi. insanlara sinir oluyorum, dedi. babasının kızı olan kızlardan pek haz etmiyordu. sürekli arkanda bir duvar, ya da altında bir trambolin olması hissi nasıl bir şeydir acaba, dedi. sevdiklerini düşündü. sevdiğim birkaç insan benim onları sevdiğim kadar seviyorlar mıdır beni, dedi. insan neden bunu duymak ister diye düşündü. en temel hislerden biri güven midir acaba, dedi. bütün hayatımız boyunca aradığımız şey güvenle sırtımızı yaslayacağımız bir ağaç mıdır acaba, dedi. bazen nasılsın sorusunun ne denli önemli bir soru olabileceğini düşündü. laf olsun diye değil, içinden geldi diye küçük şeyler söylemek ve basit cümleler kurmak istedi. sanırım istediği buydu. istediğim sadece basitlik, dedi. karışıklık değil, diye düşündü. kalabalık değil istediğim, dedi. ipiyle kuyuya inebileceğim ya da ipimle kuyuya inebilecek sayılı insan olsun yanımda, sevsinler beni hep, ben de hiç kırmayayım onları, dedi. camdan bakınca göğe uzanan ağacı gördü. ne kadar güçlü, dedi. güzel olmak için hiç çaba harcamıyor ama çok güzel, dedi. köklerinin bulamayacağın kadar derinlerde olduğunu düşündü. doğada her şey ne kadar güzel birbirine dönüşüyor, dedi. havayla ve gökyüzüyle bütünleşen ağaca özendi. herkes bir ağaç olsa mutlu olurduk o zaman belki, dedi. bir ağaç olmak istedi.

-seninle beraber o sahilde bir şeyler içmek isterdim penélopeciğim. tam da resimdeki saatte. sevdiğimiz insanlara kart atmak isterdim, onlar da gelsin diye. neyse gidip şimdi çay içeceğim. müsait olunca beni arar mısın?

(resim: the good night filminden)

20 Ocak 2009 Salı

bilemem


güneşe çıktığında saçının rengi açık görülür ya, ışık saçlarında parlar ve birkaç farklı tonda renk ortaya çıkar. bu renk gerçek midir, yoksa sadece bir yanılsamadan mı ibarettir, bilemem. belki gerçek olan bu renktir ve güneş bunu görebilmeni sağlamıştır. belki de gerçek değildir, saçın ışık altında o denli parlar ki farklı bir renk olarak algılarsın. gün olur, güneş doğar; gece olur lambaları yakarsın, her şey bir anda aydınlanır. karanlıkta görmediğin şeyleri görürsün. bildiklerine ise başka bir açıdan bakarsın. gerçek olan o aydınlık hal midir, yoksa gözünün kamaşmasından ne gördüğünün farkında değil misindir? belki ışık sana yardımcı olan bir kılavuzdur. belki de başını döndürüp, yolunu saptıran bir yoldan çıkarıcı. gün olur, ortalık aydınlanır; sen yatağından çıkar, hayata karışırsın. yapmak istemediğin şeyleri yapar, gitmek istemediğin yerlere gidersin. söylemek istediklerini söyleyemez, söylenmesi gerekenleri dile getirmeyi gayet güzel becerirsin. kafan öyle karışıktır ki ne istediğini kendin bile bilemezsin. ne yapmak istediğine karar vereceğin anı beklersin. gece uyurken mi mantıklı karar alınır, yoksa gün ağarıp da kendi yarım kürendeki insanlar ayağa kalınca mı, bilemem. gün vakti etraf seslidir, gece ise sessizdir. gündüz gözüyle mi iş yapılır, yoksa yarasalar uçarken mi?

kahve içersin zihnin açılır. keskin koku ve tat kafandaki bulutları dağıtır. o zaman mı daha doğru düşünürsün, yoksa her şeyi akışına bıraktığın kendi sade-saf-kafeinsiz kafanla mı, bilemem.

4 Ocak 2009 Pazar

protesto ederken nasıl samimi olduğumu anlatamam bebeğim

dün gece saat 01:30 sularında uzaklardan sesler duydum. ilk başta anlam veremedim fakat dikkatlice dinleyince "kahrolsun israil" sloganlarını işittim. evimin bayağı uzağından geliyordu sesler, zor duyuluyordu. hemen ardından tekbir seslerini duymaya başladım. "ya allah bismillah allahuekber" sesleri güçlenerek artıyordu. artık kendimi zorlamadan da duyabiliyordum sesleri. evet, o an tam olarak neler olup bittiğini anladım işte.

gün içinde haberleri izledim, 4 ocak 2009 çağlayan mitingini seyrettim. atılan sloganları duydum. haber sitelerinden mitingin fotoğraflarını gördüm. büyük olasılıkla benim dün gece işittiğim protesto, bu miting ile benzer özellikler taşıyordu. oraya toplanan onca insanı bir araya getiren tek düşünce, "pis yahudi israil müslümanları öldürüyor!" düşüncesiydi. ümmetçilikle bir araya getirilen binlerce insan, ne halt ettiğini bimeden sözde protestosunu dile getiriyor. "filistin'de masum insanlar ölüyormuş" deseler kaç kişi gider acaba? kaç kişinin ilgisini çeker bu mevzu? filistin sizin -evet sizin- "din kardeşiniz(?)" olmasa, yine bu soğuk havada toplanır mıydınız acaba o meydanda? sanki israil, filistin'i müslüman olduğu için vuruyor?! sanki filistin müslüman -yani sizden- olduğu için önemli. yakın geçmişte dünyanın diğer yerlerinde atılan bombalara karşı neden ses çıkarmadınız? onlar sizden değildi çünkü. çünkü siz anca din aracılığıyla bir araya gelen uyutulmuş insanlarsınız. bir araya geldiğinizde dini sloganlar atan, tekbir sesleri yükselten pis çıkarcı insanlarsınız. ölenlerin önce dinine bakan, ardından müslümansa yapanları kınayan yüzsüzlersiniz.

kayıtsız kalmadığınızı sanırken insan ayırıyorsunuz. size de bir şey denemez. siz de avrupa gibisiniz, amerika gibisiniz. dünyanın geri kalanından bir farkınız yok aslında.

işte bu yüzden mitingi kimin düzenlediğinin, ne amaçla düzenlediğinin bir önemi var. siz sadece dinini satmaya çalışan çıkarcı tüccarlarsınız. iyi ki vakti zamanında din diye bir şey ortaya atmışlar, siz de gitmiş kölesi olmuşsunuz. üstelik şu anda neye yaradığı da belli değil. siz gidin vicdanınızı rahatlatın, belki öbür dünyada(?) cennete gidersiniz, evet. aferin.

1 Ocak 2009 Perşembe

masal anlatıcısı ve kiraz ağacı

masal dinlemeyi çok severim. küçükken her akşam uykuya dalmadan önce annem yatağıma oturur, bana aldığı masal kitaplarından masallar okurdu. okuma-yazma bilmezdim o zamanlar. anca masal kitaplarının resimlerine bakardım. hani üç boyutlu masal kitapları vardı ya, içini açtığında pat diye bir prenses çıkıverirdi karşına. babamla birlikte o kitaplardan bir tane aldığımızı hatırlıyorum, kurbağa prens olanından; hani prenses kurbağayı öper de kurbağa birden prense dönüşür ya.
bana güzel masallar anlatırdı babam. hatta masal anlatma işini o başlatmıştı. annem babamdan sonra devralmıştı desem daha doğru olur. babamın anlattıkları kafadan olurdu daha çok. annem okurdu, babamsa kafasından anlatırdı - ya da yaratırdı, bilemiyorum. keşke babamın anlattığı masalları hatırlayabilseydim. ama çok küçüktüm, o yıllar epey bir geride kaldı.

canım kaç zamandır masal dinlemek istiyor. en son ne zaman güzel bir masal dinlediğimi hatırlamıyorum. aslında hayal meyal bir şeyler hatırlıyor gibiyim ama o hatırladıklarımın kurgu olma ihtimali, gerçek olma ihtimalinden daha fazla. sanırım beynim ben istedim diye, olmadık şeyleri bir zamanlar yaşanmış hoş anılar olarak tasarlayıp önüme sunuyor. sonra da ben o "kurguları" sözde anımın içindeki insanlara hatırlatmaya çalışıyorum fakat haliyle karşı taraf öyle bir şey hatırlamıyor.
işte tam da canım feci şekilde masal dinlemek isterken ve ben en son masalımı düşünürken, aklıma en son masalım olduğunu sandığım bir masal geliyor. aslında aklıma gelen masalın kendisi değil, daha çok anlatan ve anlatılan ortam: ben başımı tuğçe'nin omzuna koymuşum, o da bana güzel güzel anlatmakta. açıkçası görüntü gayet bulanık. gerçekliğinden şüphe edeceğim kadar bulanık. bu nedenle tuğçe'ye soruyorum, "sen bana bir masal anlatmış mıydın?" diyorum. detayları veriyorum. "hayrola, nerden esti?" diyor. "yok olmadı öyle bir şey." bu cevaba şaşırmıyorum. aklımda bir olasılık daha var, bir arkadaşıma daha soracağım diyorum ama sormuyorum. muhtemelen olmadı böyle bir şey, uyduruyorum. tanıdığım bir kedi'ye anlatıyorum bu durumu, "belki rüyanda görmüşsündür" diyor. evet diyorum, muhtemelen bir zaman rüyamda gördüm.

anneme soruyorum, "anne biz birlikte kiraz ağacı gördük mü?" diyorum. "bilmem, hatırlamıyorum." diye yanıtlıyor. "ne bileyim, ben öyle hatırlıyorum. hatta çok beğenmiştik sanırım." diyorum. annem, "ben kiraz ağacı gördüğümü hatırlamıyorum. yok, görmedim hatta." diyor.
ama yine de benim içimde bir resim var, güzel ve büyüleyici bir ağaç resmi. belki de tam anlayamadım ne ağacı olduğunu, canım kiraz ağacı demek istedi ve kiraz ağacı oldu. öğreniyorum ki kiraz ağacının bulunduğu memleketlerde dolaşmamışım ben. o iklimlere yolum hiç düşmemiş. bu da bir yanılsamaymış demek ki. ne çok şey istiyorum, kafamda kurguluyorum diyorum. belli bir noktadan sonra iyi bir şey değil bu diyorum. "ama kimseye bir zararı yok ki, kötü bir şey değil ki" diyor içimdeki ses.

masalım da kalıyor bir yerden sonra, ağacım da. tamam, ikisi de geçmişte olmamış ama gelecekte olmayacağını kim söylüyor ki, diyorum. belki bir gün.

31 Aralık 2008 Çarşamba

mühendis olabilecekmiş gibi dururken aynı zamanda olamayacakmış izlenimi de verebilen mühendislik öğrencisi

yeni yıla girmemize yaklaşık 30 saat var.
üç lise arkadaşı oturmuş, bugünümüzü ve yarınımızı sorguluyoruz. bir kişi halinden memnun, iki kişi kendini mm binasından atmaya meyilli. bir kişinin sınıfta kalmasına ramak var, bir kişinin bütün umudu finallerde; bir kişinin durumu daha parlak, umut vaad ediyor. bir kişi doğru yaptığını düşünüyor, bir kişi doğru yapıp yapmadığından emin değil, bir kişi doğru yapmadığını biliyor. bir kişi "aman boşver takma kafana" diyor, bir kişi kafaya takmıyor gibi görünüp takıyor, bir kişi bu durumu feci kafaya takıyor. oturmuş halimizden konuşuyoruz. neyi sevip sevmediğimizi anlatıyoruz. bu okul dört senede nasıl biter onu hesap ediyoruz. "hadi bitti diyelim, önümüzdeki otuz sene böyle geçer mi?" diyor biri. "ben bu işi yapmayacağım ama diplomamı alacağım" diyor bir kişi. "ben bu işi seviyorum" diyor ikinci kişi. "yok, ben galiba ne bu işi yapacağım, ne de bu okulu bitireceğim" diyor üçüncü kişi. sonra diyoruz ki biz lisede böyle değildik, ne oldu da değiştik. ip nerede koptu? araya üç-beş anı giriyor karabiber-tuz niyetine. sonra bir sessizlik oluyor. kim bilir aklımızdan neler geçiyor. sonra biri: "oof ooof! sanırım ben mühendis olamayacağım…"diyor./ biri: "mühendislik bana göre değil" diyor/ diğeri: “ben seviyorum mühendisliği ya" diyor. ardından başlıyoruz kimin dersi daha ağır, hangimizinki daha zor biter diye yarışa. yok senin circuit vardı, senin termo, onun da operational research. şu dersin şunu bağlar; hadi bir kalsan bundan, bir üst seneki dersi değil, babayı alırsın artık.

yeni yıla girmemize yaklaşık 28 saat var.
hava buz gibi soğuk. ayaz var, donuyoruz. u3’e devrim arabaları filmini izlemeye gidiyoruz. liseden beri birlikte film izlemeyeli epey olmuş, biz de epey değişmişiz o günden beri.
devrim arabaları diyoruz, bir grup mühendisin yoktan var etme çabasını anlatıyor. ilk yerli üretim otomobil. sıfırdan üretilen ilk yerli motor. bir grup mühendisin hikayesiymiş, amfiyi dolduran bir grup mühendis adayıyla izleyeceğiz.

filmde şöyle bir sahne var ki bizi bizden alıyor. sırf biz değil, bütün amfi aynı yerde gülüyor.

24 yaşında taze bir mühendis, projenin ilk iş günü için çok şık giyinmiş. kapıdan çıkarken karısına soruyor:
-mühendise benziyor muyum?
-benziyorsun benziyorsun.


o an yanımdaki arkadaşım diyor ki:
-mühendise benziyor muyum?
-sen daha çok kalmışa benziyorsun be abi.


arka sıralardan milletin birbirine aynı soruyu sorduğunu duyuyorum.

yeni yıla girmemize yaklaşık 26 saat var.
hava buz gibi, atkı ve eldivene sarınmamıza rağmen donuyoruz. hızlı hızlı yurtların oradaki dolmuş duraklarına yürüyoruz. arkadaşın bayağı içine oturmuş:
- sizce ben neye benziyorum?
-mühendis olabilecekmiş gibi dururken aynı zamanda olamayacakmış izlenimi de verebilen birine benziyorsun.

-o ne demek be?!

kızılay’a gelmişiz, durakta otobüs bekliyoruz. artık konu değişmiş, bunalım havasını atmışız çünkü yaklaşık olarak 10 saat sonra tekrar derse gireceğiz, tipimiz her ne kadar andırmasa da. her ne kadar dersler üzerimizde şık durmasa da. bir arkadaş seinfeld’den ve friends’den bahsediyor hararetle. anlattıklarına gülüyoruz. veda edip ayrılıyoruz sonra. en son söz de şu oluyor: "şimdi başlasam çalışmaya, finallere kadar konular yetişir mi?"












hiç alakası yok biliyorum ama şimdi empire state'in tepesinde olmak geçti içimden. aşağıya bir baksaydım. yükseklik korkum depreşirdi belki. adrenalin.

28 Aralık 2008 Pazar

sanırım aklımdan bir şeyler geçiyor - 2


-yüzyılımızın yükselen trendi "kaçıp gitme isteği"ni şu yaşadığımız dünyada eminim herkes en az bir defa içinde duymuştur. hani filmlerde olur ya, balıkçı kasabasına giderler, ya da ne bileyim el değmemiş bir sahil yerine; "ben de şu an orada olsam" derim bazen. bunu bu yaşta demem ironik bir durumdur. daha çalışmaya başlamadan emekli olmayı istemek gibi. fakat yine de bunu benim demem, on yaşındaki bir çocuğun demesi kadar ironik olamaz.

-bir iki gün önce internette şuna rastladım:
www.maceraya.com
kazananı uzaya gönderiyorlarmış. "beni de gönderseler" dedim -ki uzaya üstüne para verseler gitmem. bence korkunç. yani küçükken herkes astronot olmak ister ama büyüyünce işler değişir. benim kabusum ucu bucağı olmayan uzay olabilir. hele uzayda seyahat etmek...
ama ilk defa şu absürd siteyi görünce böyle düşünmedim, bu aralar üzerimdeki dengesiz ruh halinden olsa gerek. resmen güldürdü beni. hemen ardından düşündüğüm şeye de güldüm. hem hayatta hem de insanların uzağında olacağın bir olay uzaya gitmek.
içimdeki boşluk hissi bambaşka.

-uzaya dair hissettiğim bu tedirgin ruh halini bozan yegane şey, spiritualized'ın ladies and gentlemen we are floating in space şarkısı. yukarıda saydıklarımın aksine çok güzel bir huzur doluyor içime bu şarkıyla. sanki bir grup seçilmiş(?) insanı uzay aracına bindirmişler, gizli bir yere götürüyorlar. şu an her yer karanlık ama birazdan aydınlığa çıkacak her şey, içimiz dahil. başında da hostesimiz konuşuyor.

-bazen anlık bir sıkılma hissi duyuyorum. o an diyorum ki "yaşadığım şehre yakın bir sayfiye yeri olsaydı keşke." hani izmir'de ya da muğla'da olup da, canın sıkılınca yakındaki yerlere kaçabilme olasılığına sahip olmak isterdim.
bulunduğum yeri ışınlanma vasıtasıyla değiştirmeyi ciddi ciddi istiyorum. olamayacağını bilince de uçamayacağını anlayan çocuk gibi hayalkırıklığına uğruyorum. çok koyuyor.

-dostlukları uzun yıllar sürdürebilmek çok büyük bir başarıdır. hatta hayattaki gerçek başarılardan biri budur.

-banyo yapmak güzel bir şey. fakat ardından saçlarımı kurutmak işkence gibi geliyor. hatta bazen tepem atıyor, "kestireceğim bu saçları!" diyorum. sonra vazgeçiyorum tabii. ama her banyo sonrası en az yirmi dakika saçlarımı kurutmak için uğraşmam gerektiği gerçeği hiç değişmiyor, değişmeyecek.

-bazen bir insanın çok ufak bir hareketinde, bir sözünde çok sevdiğim başka bir arkadaşımın izini görüyorum sanki. sonra da o insana, kendisini arkadaşıma benzeterek bakmaya başlıyorum. bir nevi yanılsama. aradan biraz zaman geçiyor, o insan öyle bir şey diyor ya da yapıyor ki "ama bu benim arkadaşım olamaz ki!" diyorum.
halbuki o zaten benim arkadaşım değildi ki. olsa olsa onun kötü bir kopyası olabilirdi ancak.

şimdiye kadar bu "benzetme" hatasından hiç ders almadım. bir kere bile olsun sonu güzel bitmedi. hep "ama bu benim arkadaşım değil ki!" diye uyandım. aptal mıyım neyim?

-manevi bağ kurduğum bardaklarım var benim. illa çayı onlarda içmeliyim. kırılırsa üzülürüm. okulda üç sene boyunca kullandığım "canım öğretmenim" bardağım kırılınca çok üzülmüştüm. gerçekten üzülmüştüm. sonra arkadaşım bana yeni bir bardak almıştı da "bundan sonra bunda çay iç" demişti. şimdi o bardağı kırılır diye kullanmıyorum.

-küçükken, saf bir şekilde olmayacak şeylerin olabileceğine inanır ya insan -üstelik gayet sağlam bir inançtır bu- şimdi de bir şeylere öyle inanabilmek istiyorum. hayatta her daim sonsuz bir inançla tutunacak bir dal olmalı.

-bir şey olur ve kafanda bir müzik çalmaya başlar bazen. bir şarkı. her zaman olmaz, nadir olur. bence bu çok kıymetli bir durumdur bu. değerini bilmek lazım.

(resim, barzin isimli tek kişilik projeden, yavaş müzik icra ediyor kendisi.
hazır benim de içimde sessiz müzikler çalıyorken.)

27 Aralık 2008 Cumartesi

lazım olan insanlar

biri gözümün içine bakıp "mutsuzum" dese, orada dağılabilirim herhalde. hani hayatta kaldıramayacağın laflar olur ya, ben bunu kaldıramam işte. en savunmasız haliyle, tüm içtenliğiyle sana "mutsuzum" diyen bir kişi kadar insanı çaresiz bırakan pek az şey vardır. elin kolun bağlı, durursun öyle. sadece durursun. çünkü o an ne yaparsan yap, mutsuzluğa ilaç olacak bir şey bulamazsın. ah çaresizlik ah.

ama kimse kimsenin gözünün içine bakmıyor artık. kimse de birinin mutsuzluğunu gözlerinden okuyabilecek denli dikkatle bakmıyor karşısındakine; hatta bakmaktan özellikle kaçınıyor. yalandan da olsa mutlu insanlar görmeyi tercih ediyor herkes çevresinde. mutsuzluk bulaşıcı çünkü. insanlar "bulaşıcılık" halini hissedebiliyorlar. gerçek mutsuzluğa gözlerini kapayıp sorun yokmuş gibi güne devam ediyorlar. televizyonda çıkan iç karartıcı bir haberden kumandaya basarak kurtulabildikleri gibi en yakınlarındakilerin mutsuz hallerinden de o insana kafalarını çevirerek kurtulabileceklerini sanıyorlar. yalan söylemeyi iyi bilenler bu işte de başarılı oluyor. aferin onlara.

insanların göz ardı ettiği sadece mutsuzluk değil elbette, ne yazık ki gerçek mutluluğu kaldırabilecek kadar da güçlü değiller. zaman zaman kıskanç, zaman zamansa avutulmayı bekleyen bir çocuk gibi şımarık yaklaşıyorlar başkalarının mutluluklarına. kim kendi mutlu değilken bir başkasının mutlu olmasını en içten, ta içinden ister ki? işte erdem bunu istemeyi becerebilen insanlardadır ve herkesin çevresinde annesi haricinde böyle bir-iki insan bulunmalıdır. sağlıklı bir hayat için.

şimdi böyle deyince aklıma little miss sunshine geldi.
oradan da bu sahne. katıksız bir mutsuzluk.
ama onu küçücük yüreğiyle anlayan miniminnacık bir kız var yanında. başını onun omzuna yaslamış ve mutsuzluğu paylaşmış. sessizce. bir insan daha ne ister ki?

24 Aralık 2008 Çarşamba

bir adamı kar bile iyi edemiyorsa


bazen iplerin kontrolünün senin elinden çıktığını hissediyorsun. bir yolda gidiyorsun ama aslında gitmemen gerek çünkü o yolda gidecek kadar becerikli değilsin. gitmek istemediğini söyleyemiyorsun çünkü kimse seni dinlemiyor. herkes kendi kısıtlı algısında seni değerlendirip, yargılıyor. belki sen bile şikayetçi olduğun bu davranışı başkaları için uyguluyorsun, kendinle çeliştiğin anlar yaratıyorsun. yolda gidiyorsun ama her an biri seni yoldan atabilir. hiç şaşırmazsın buna çünkü tehlikenin farkında olmana rağmen önlem almaktan yoksunsun.
bir istesen. istesen denersin ama istemiyorsun. durdurma düğmesi olsa da biraz dinlensen. ileri/ geri sarma tuşları koyalım mı deseler, hiç itiraz etmezsin. her gün gördüğün insanların senin yüzündeki anlamı okuyamamaları ne kadar garip. sen olsan buna beceriksizlik dersin. hem gerçek beceriksizlik nedir ki zaten? kimse senden dünyayı kurtarmanı beklemiyor. kendini içindeki sıkıntıdan kurtar, biraz da iyi olmayı öğren, yeter.
her zaman bir geri dönüş var mıdır, merak ediyorsun. cevabını en merak ettiğin soru bu. gökyüzünde karadelikler açılırken, acaba bu karanlığın sonu aydınlığa çıkar mı diye düşünüp duruyorsun.
sessizlik anında aklından milyon tane düşünce geçiyor. kendine yabancılaştığını anlıyorsun. yeni seni tanımak için sorular soruyorsun. aldığın yanlış yanıtlarda yanlış insanla konuştuğunu fark ediyorsun. içindeki bir başkasının sesi uzun zamandır. olmak istemediğin birine dönüştüğünü gördükçe yorganı başına çekip uyuyasın geliyor. tam gündüz canavarlarından kaçtım derken, gece yaratıklarına yakalanıyorsun bu sefer. her biri korkunç. hepsi de duymak istemediğin şeyleri dile getiriyor. uyku korku verdikçe uyku saatlerin azalıyor. ne tam uyanık, ne de tam uykulu.
hep kendini suçluyorsun. bir kere olsun bağışlamıyorsun kendini. zihnini yorduğunu biliyorsun, kendine yüklendikçe her şeyin çözüme ulaşacağını sanıyorsun. bazen böyle yanlış sanılara kapılıyorsun işte, ne yapılabilir ki? kendi bildiğini okumak gibi bir huyun var. eskiden kızardım ama artık hak veriyorum sana. bazı şeylerden sonra kendi bildiğini inadına yapmanın senin için daha iyi sonuçlar doğurduğuna inandım. keşke o yoldan hiç çıkmasaydın.
bazen öyle şeyler yapıyorsun ki kendini bulmaya çalıştığını ta buradan görebiliyorum. her seferinde yeni şeylerle karşılaşıyorsun ve hiçbir şeyin tanıdık olmama hissi seni bezdiriyor.
olanlara alışmak kendine ihanet gibi geliyor. kendine acımasızlık seviyesinde bile olsa gerçekleri söylemek istiyorsun. söyleyince de karadeliğe yuvarlanıyormuşsun hissi beliriyor içinde.
tekrar yoldasın. tekrar sağından solundan trafik akıyor. gözlerin kocaman açılıyor, elinle ağzını kapıyorsun. sanırım buna şok diyorlar. ben nerden geldim buraya diyorsun. araba kullanmasını bilmem, daha ehliyetim bile yok benim. ben nerdeyim böyle?

ayrıca gün boyu zihninde neden flowers from the man who shot your cousin'dan lay down your arms çaldı durdu ki? bu konuya daha sonra değineceksin sanırım.