türkiye gerçeği beni artan bir ivmeyle bunaltıyor. 2018 başı itibariyle haber okumayı bıraktım. arada seçim münasebetiyle ülke gündemine tekrar kapılır gibi oldum ama sonra tövbe ederek -bu sefer gerçekten son- tekrar bıraktım. ruh sağlığım için bunun en iyisi olduğunu düşünüyorum. bunu yaparken de türkçe kaynaklardan uzaklaşıyorum. bilinçli değil, içgüdüsel olarak türkçe kitaplara, dizilere vb. elim gitmiyor. kendi anadilimden uzaklaşarak zihnimi günlük hayatın karamsarlığından arındırmaya çalışıyorum. dilin insan üzerindeki olumlu/olumsuz etkisini bizzat tecrübe ediyorum. arada çok eskilerden bir-iki yazarı okuyunca kendi anadilim öfkeden, kızgınlıktan ve umutsuzluktan arınmış olarak tertemiz, adeta başka bir dilmiş gibi geliyor.
günlük hayatımızda kullandığımız dil ne kısıtlı bir kelime dağarcığı etrafında dönüyor. ne özensiz ve kaba. geçen sene ferit edgü ile tanıştım mesela. tüm yıla yayılan bir okuma pratiği ile tadına vara vara, hayran kala kala ve sadeliğine imrenerek ferit edgü kitapları okudum. yazılarında bahsettiği yazar/ressam arkadaşlarını not defterime işledim. onlardan biri de onat kutlar idi. geçen yıl nasıl ferit edgü yılıysa, bu yıl da onat kutlar yılı oldu benim için. bazen utanıyorum. yani nasıl desem, ben bu yaşıma kadar daha çok başka dillerin yazarlarını okudum. hayatımda en yoğun türk edebiyatı okuduğum dönem liseydi ve edebiyat hocası zoruylaydı. iyi ki de zorlamış bizi. yoksa bu hususta hepten cahil kalacakmışım. halen türk edebiyatında lise döneminin ekmeğini yiyorum.
bu dönemlerde beni nadir de olsa kendi dilimde eserler vermiş yazarları okumaya iten güdü iç sıkıntısı. içimdeki bunaltı, kaygı, zaman zaman karamsarlık beni "kendi ülkemde, geçmişte bir zaman benim gibi hisseden başka insanlar da var mı?" diye sormaya ve onları bulmaya itiyor. okuduğumda görüyorum. evet, benim tarifleyemediğim hissi onlar da hissetmiş. bir yandan yaşamı, ağaçları, hayvanları, suyu, gökyüzünü ve insanları -insanların hepsini değil!- sevmeye devam ederken, bir yandan bazen güne başlayacak gücü kendimde bulamıyorum. bunu hep içinde yaşadığımız sosyal ve siyasal iklime bağlamam benim için bir kaçış noktası mı yoksa? yaya kaldırımında hızla üzerime gelen motorsikleti görünce sinirlenmeyim mi mesela? sırada önüme geçen insanı görünce, yere çöp atan insanı fark edince ya da yaşlı bir yolcunun otobüsten inmesini bekleme sabrını gösteremeyen bir şoförü görünce laf etmeyim mi mesela? günlük hayattaki bu şeyler beni çok ama çok kızdırıyor. lafı hep ağzıma tıkıyorum. birkaç kere konuştum ancak şimdilerde korkuyorum; ya başıma bir iş gelirse?
insanları sevmiyor değilim. kötü insanlar yüzünden iyileri görmezden gelecek de değilim. sadece insanları niye sevdiğimi hatırlamamda yarar var. niyeydi? benim dilim niye güzeldi? onat kutlar'ın sevgi dolu dilini okumanın bana iyi geldiğini söyleyebilirim. hiç kolay şeyler yaşamamış. hep bir mücadele. siyasal iklime rağmen umut, kaybolmayan insan sevgisi, iyilikleri ve güzellikleri dile getirme isteği ve çabası. insan hep kötüyü görünce, iyiyi yazmaya devam eder mi? nasıl eder? kendime örnek almam gereken bu. örnek almaya çalışıyorum. ensemi karartmamaya çalışıyorum. içimi sıkan onca şey olabilir -ki var da- ama insan olarak önce kendime, sonra yakın çevreme bir sorumluluğum olduğunu düşünüyorum. dünyaları kurtarmak gibi bir amacım yok. ama her gün gördüğüm mesai arkadaşıma, karşı masamda oturan insana, her gün uğradığım marketin beni ismimle çağıran çalışanına gülümseyebilirim. benim için bu da ne mendebur insanmış demeleri yerine, geldi de ne iyi etti, geldi de içim açıldı dedirtebilirim. bu beni gerçekten mutlu eder. çünkü benim de kendileri için böyle dediğim insanlar var. bu insanlar sayıca az ama varlar. onat kutlar da benim hayatımda böyle bir yer edindi. ocakta çay suyunun kaynamasını "çaydanlığın ıslık çalması" olarak betimleyen, "karın üstüne ay doğdu" gibi düşsel ifadeler kullanan, gaziantep'te geçen bir çocukluğu anlatan sevgi dolu bir adam.
onat kutlar'ı anarken sinemadan bahsetmemek olmaz. paris'te geçen öğrencilik yıllarında sinemaya aşık olur. büyük bir bergman sevdalısı olarak, bergman ile tanışmasına vesile olan yaban çilekleri filmini hiç unutmaz. otuz yedi yıldır devam eden istanbul film festivalinin kurucularındandır. sinema üstüne yazıları, bu yazıların toplandığı "sinema bir şenliktir" (piyasada bulunmaz ama ben buldum!) ve "sinema... sinema" kitapları vardır. türk sinematek'ini kuran, türkiye'de sinema kuramı üzerine yazılar yazan, üç adet senaryosu bulunan (yusuf ile kenan (1979)/ hazal (1979)/ hakkari'de bir mevsim (1983)) onat kutlar, gerçek anlamda bir sinefilmiş. ben burada onat kutlar'ı tanıtıcı bir yazı yazamam ama yeter ki kararmasın kitabını okuduğumda hissettiklerimi anlatabilirim. şu kısım aynı bugünün türkiyesini anlatmıyor mu?
"nasıl bir alacakaranlık... geceyle gündüzün arasına sıkışmış uzun bir kör saat. geçmişle geleceğin, doğuyla batının, ölümle yaşamın arasına sıkışmış. alacakaranlık görünmez bir çevrintiyle yutup götürüyor her şeyi. bu noktada onurla alçaklığın sınırları birbirine karışır. her şeyin. direnmenin, köşeyi dönmenin, özgürlüğün, tutsaklığın. çıkmak? böyle durumlarda herkesten önce birilerinin dönüp kapıya bakmaları gerekir. oysa bizans'ın iç içe çemberlerinde, sıkıştırılmış köle sarhoşluğu ile dolanıyoruz."
henüz yirmi üç yaşındayken yazdığı öykü kitabı ishak, masalsı bir çocukluğun kitabı. kısa kısa öykülerden oluşmuş, yetmiş iki sayfalık minicik bir kitap. bir kere okudum ama tam anladım mı bilemiyorum. bir kere daha okurum. üstelik ilk kez okuyormuşçasına keyif alacağımdan eminim. bana bazen böyle oluyor; bir kitabı okuyup bitiriyorum ama aklımda pek az şey kalıyor. bilgisayarlar yokken de böyle miydim acaba?
***
okuyorum okuyorum ama okurken hüzünlenmekten kendimi alamıyorum. böyle sevgi dolu bir adam, 1994 yılında, elli sekiz yaşında, the marmara oteli'nin kafesinde bombalı bir terör saldırısına kurban gidiyor.
**
insanları seven, umut dolu bir insan. çok üzücü bir şekilde ölmüş olmasına rağmen bana yaşamanın güzelliğini hatırlatan bir insan. böyle ölmeyi hak etmiyordu. o kadar üzgünüm ki.
not: başlık, hülya uçansu'nun bir sözünden alınmıştır. öyle güzel demiş ki zihnimden silemedim. hülya uçansu, uluslararası istanbul film festivali'nin yirmi beş sene boyunca yöneticiliğini yapan kişi. onat kutlar ile dostlukları sinema sevgisi üzerinden gelişmiş.
***
okuyorum okuyorum ama okurken hüzünlenmekten kendimi alamıyorum. böyle sevgi dolu bir adam, 1994 yılında, elli sekiz yaşında, the marmara oteli'nin kafesinde bombalı bir terör saldırısına kurban gidiyor.
**
insanları seven, umut dolu bir insan. çok üzücü bir şekilde ölmüş olmasına rağmen bana yaşamanın güzelliğini hatırlatan bir insan. böyle ölmeyi hak etmiyordu. o kadar üzgünüm ki.
not: başlık, hülya uçansu'nun bir sözünden alınmıştır. öyle güzel demiş ki zihnimden silemedim. hülya uçansu, uluslararası istanbul film festivali'nin yirmi beş sene boyunca yöneticiliğini yapan kişi. onat kutlar ile dostlukları sinema sevgisi üzerinden gelişmiş.






