15 Aralık 2018 Cumartesi

bu ülkeden bir onat kutlar geçti-1


türkiye gerçeği beni artan bir ivmeyle bunaltıyor. 2018 başı itibariyle haber okumayı bıraktım. arada seçim münasebetiyle ülke gündemine tekrar kapılır gibi oldum ama sonra tövbe ederek -bu sefer gerçekten son- tekrar bıraktım. ruh sağlığım için bunun en iyisi olduğunu düşünüyorum. bunu yaparken de türkçe kaynaklardan uzaklaşıyorum. bilinçli değil, içgüdüsel olarak türkçe kitaplara, dizilere vb. elim gitmiyor. kendi anadilimden uzaklaşarak zihnimi günlük hayatın karamsarlığından arındırmaya çalışıyorum. dilin insan üzerindeki olumlu/olumsuz etkisini bizzat tecrübe ediyorum. arada çok eskilerden bir-iki yazarı okuyunca kendi anadilim öfkeden, kızgınlıktan ve umutsuzluktan arınmış olarak tertemiz, adeta başka bir dilmiş gibi geliyor.

günlük hayatımızda kullandığımız dil ne kısıtlı bir kelime dağarcığı etrafında dönüyor. ne özensiz ve kaba. geçen sene ferit edgü ile tanıştım mesela. tüm yıla yayılan bir okuma pratiği ile tadına vara vara, hayran kala kala ve sadeliğine imrenerek ferit edgü kitapları okudum. yazılarında bahsettiği yazar/ressam arkadaşlarını not defterime işledim. onlardan biri de onat kutlar idi. geçen yıl nasıl ferit edgü yılıysa, bu yıl da onat kutlar yılı oldu benim için. bazen utanıyorum. yani nasıl desem, ben bu yaşıma kadar daha çok başka dillerin yazarlarını okudum. hayatımda en yoğun türk edebiyatı okuduğum dönem liseydi ve edebiyat hocası zoruylaydı. iyi ki de zorlamış bizi. yoksa bu hususta hepten cahil kalacakmışım. halen türk edebiyatında lise döneminin ekmeğini yiyorum.

bu dönemlerde beni nadir de olsa kendi dilimde eserler vermiş yazarları okumaya iten güdü iç sıkıntısı. içimdeki bunaltı, kaygı, zaman zaman karamsarlık beni "kendi ülkemde, geçmişte bir zaman benim gibi hisseden başka insanlar da var mı?" diye sormaya ve onları bulmaya itiyor. okuduğumda görüyorum. evet, benim tarifleyemediğim hissi onlar da hissetmiş. bir yandan yaşamı, ağaçları, hayvanları, suyu, gökyüzünü ve insanları -insanların hepsini değil!- sevmeye devam ederken, bir yandan bazen güne başlayacak gücü kendimde bulamıyorum. bunu hep içinde yaşadığımız sosyal ve siyasal iklime bağlamam benim için bir kaçış noktası mı yoksa? yaya kaldırımında hızla üzerime gelen motorsikleti görünce sinirlenmeyim mi mesela? sırada önüme geçen insanı görünce, yere çöp atan insanı fark edince ya da yaşlı bir yolcunun otobüsten inmesini bekleme sabrını gösteremeyen bir şoförü görünce laf etmeyim mi mesela? günlük hayattaki bu şeyler beni çok ama çok kızdırıyor. lafı hep ağzıma tıkıyorum. birkaç kere konuştum ancak şimdilerde korkuyorum; ya başıma bir iş gelirse?

insanları sevmiyor değilim. kötü insanlar yüzünden iyileri görmezden gelecek de değilim. sadece insanları niye sevdiğimi hatırlamamda yarar var. niyeydi? benim dilim niye güzeldi? onat kutlar'ın sevgi dolu dilini okumanın bana iyi geldiğini söyleyebilirim. hiç kolay şeyler yaşamamış. hep bir mücadele. siyasal iklime rağmen umut, kaybolmayan insan sevgisi, iyilikleri ve güzellikleri dile getirme isteği ve çabası. insan hep kötüyü görünce, iyiyi yazmaya devam eder mi? nasıl eder? kendime örnek almam gereken bu. örnek almaya çalışıyorum. ensemi karartmamaya çalışıyorum. içimi sıkan onca şey olabilir -ki var da- ama insan olarak önce kendime, sonra yakın çevreme bir sorumluluğum olduğunu düşünüyorum. dünyaları kurtarmak gibi bir amacım yok. ama her gün gördüğüm mesai arkadaşıma, karşı masamda oturan insana, her gün uğradığım marketin beni ismimle çağıran çalışanına gülümseyebilirim. benim için bu da ne mendebur insanmış demeleri yerine, geldi de ne iyi etti, geldi de içim açıldı dedirtebilirim. bu beni gerçekten mutlu eder. çünkü benim de kendileri için böyle dediğim insanlar var. bu insanlar sayıca az ama varlar. onat kutlar da benim hayatımda böyle bir yer edindi. ocakta çay suyunun kaynamasını "çaydanlığın ıslık çalması" olarak betimleyen, "karın üstüne ay doğdu" gibi düşsel ifadeler kullanan, gaziantep'te geçen bir çocukluğu anlatan sevgi dolu bir adam. 

onat kutlar'ı anarken sinemadan bahsetmemek olmaz. paris'te geçen öğrencilik yıllarında sinemaya aşık olur. büyük bir bergman sevdalısı olarak, bergman ile tanışmasına vesile olan yaban çilekleri filmini hiç unutmaz. otuz yedi yıldır devam eden istanbul film festivalinin kurucularındandır. sinema üstüne yazıları, bu yazıların toplandığı "sinema bir şenliktir" (piyasada bulunmaz ama ben buldum!) ve "sinema... sinema" kitapları vardır. türk sinematek'ini kuran, türkiye'de sinema kuramı üzerine yazılar yazan, üç adet senaryosu bulunan (yusuf ile kenan (1979)/ hazal (1979)/ hakkari'de bir mevsim (1983)) onat kutlar, gerçek anlamda bir sinefilmiş. ben burada onat kutlar'ı tanıtıcı bir yazı yazamam ama yeter ki kararmasın kitabını okuduğumda hissettiklerimi anlatabilirim. şu kısım aynı bugünün türkiyesini anlatmıyor mu?
"nasıl bir alacakaranlık... geceyle gündüzün arasına sıkışmış uzun bir kör saat. geçmişle geleceğin, doğuyla batının, ölümle yaşamın arasına sıkışmış. alacakaranlık görünmez bir çevrintiyle yutup götürüyor her şeyi. bu noktada onurla alçaklığın sınırları birbirine karışır. her şeyin. direnmenin, köşeyi dönmenin, özgürlüğün, tutsaklığın. çıkmak? böyle durumlarda herkesten önce birilerinin dönüp kapıya bakmaları gerekir. oysa bizans'ın iç içe çemberlerinde, sıkıştırılmış köle sarhoşluğu ile dolanıyoruz."
henüz yirmi üç yaşındayken yazdığı öykü kitabı ishak, masalsı bir çocukluğun kitabı. kısa kısa öykülerden oluşmuş, yetmiş iki sayfalık minicik bir kitap. bir kere okudum ama tam anladım mı bilemiyorum. bir kere daha okurum. üstelik ilk kez okuyormuşçasına keyif alacağımdan eminim. bana bazen böyle oluyor; bir kitabı okuyup bitiriyorum ama aklımda pek az şey kalıyor. bilgisayarlar yokken de böyle miydim acaba?
***
okuyorum okuyorum ama okurken hüzünlenmekten kendimi alamıyorum. böyle sevgi dolu bir adam,  1994 yılında, elli sekiz yaşında, the marmara oteli'nin kafesinde bombalı bir terör saldırısına kurban gidiyor.
**
insanları seven, umut dolu bir insan. çok üzücü bir şekilde ölmüş olmasına rağmen bana yaşamanın güzelliğini hatırlatan bir insan. böyle ölmeyi hak etmiyordu. o kadar üzgünüm ki.


not: başlık, hülya uçansu'nun bir sözünden alınmıştır. öyle güzel demiş ki zihnimden silemedim. hülya uçansu, uluslararası istanbul film festivali'nin yirmi beş sene boyunca yöneticiliğini yapan kişi. onat kutlar ile dostlukları sinema sevgisi üzerinden gelişmiş.

3 Aralık 2018 Pazartesi

return to montauk

volker schlöndorff'ün return to montauk filmini kimseye tavsiye edemem. ben sevdim ama birine sen de izle, seversin diyecek cesareti bulamam. yetmiş altı yaşında usta bir yönetmenin bize anlatmak istediği hikayeyi çok çok merak ederim. hele de konu bir yazarın geçmiş aşkını arama hikayesiyse, başrolde de stellan skarsgard varsa izlemem mi?

bu film üzerine biriyle konuşabileceğim bir film değil. nasıl desem, çok sevdiğim filmler listesine de koyamam. daha çok, bir şekilde zihnimde yer edeceğini bildiğim filmlerden olacak. bana yeni bir şey de sunmuyor. dedim ya, yetmiş altı yaşına gelmiş bir adam, onca filmden ve edebiyattan sonra, 2000'lerin ikinci on yıllık döneminde bize ne anlatmak istemiş olabilir, asıl ilgimi çeken bu. üstelik ben bu adamın bu güne kadar sadece ve sadece bir filmini izledim. başka filmini izlemedim ama bir şekilde hep önüme çıktı. çalıştığı insanlar, edebiyatçılarla yakınlıkları, sinemaya uyarlamayı seçtiği eserler... bunlar ilgimi çekti. bu filmini de max frisch'e adamış. neden acaba dedim. öğrendim ki senaryoyu onun montauk isimli kısa bir hikayesi üzerine geliştirmiş. magazin polisliğim yine iş başında: bu hikaye bay frisch'in yaşadığı bir olayın hikayesiymiş. gerçi bu hikaye sadece onun değil, herkesin ve hepimizin başına gelen sıradan bir hikaye. insanın kıramadığı bir çemberin, farklı insanlarla ısrarla aynı ilişkiyi yaşamasının hikayesi. ya da şöyle diyeyim, duygusal olarak belli bir potansiyeli olmayan erkeklerden, veremeyeceklerinden fazlasını bekleyen kadınların hikayesi de diyebilir miyiz acaba?
***
haritaya baktığımda bir kıtanın en ucu, bir şehrin denize doğru uzanan en uzak ucu, bir adanın en belirgin çıkıntısı gibi coğrafi izler gözüme takılır. belki herkesin takılır, bilemem. 

montauk: bir adanın en doğu ucu. 
montauk: aklımıza eternal sunshine of the spottles mind ile kazınan sözcük. 

montauk, yönetmen volker schlöndorff'ün dediğine göre ışığı oldukça güzel bir yer. hatta öyle güzelmiş ki ressam edward hopper'ın resim yapmaya gittiği yermiş. öyle güzelmiş ki yönetmen julian schnabel'in yaşadığı ve filmlerini çektiği yermiş (julian schanebel'in yönetmenliğinden önce ressamlığının geldiğini biliyor muydunuz?) bunların hepsini volker bey anlatıyor, ben değil. kendisinin ışık ile ilgili söyledikleri filmin güzel ve ferah görüntülerinde yer buluyor. bazen film yerine resimleri izlediğimi düşünüyorum.




karanlık raflar arasında: yaşamak için işe tutunmak


eskisi gibi film izleyemiyorum. kişisel tarihimde en az film izlediğim sene bu sene olabilir. bu sene izlediğim film sayısı bir elin parmakları kadarken, hepsine de ortak bir içgüdü ile yöneldiğimi fark ediyorum: zihnimi dinlendirmek. insan pek çok farklı sebepten bir filmin dünyasında kaybolmak isteyebilir. bense bir süredir zihnimi dinlendirmek için film izliyorum. elbette düşünüyorum; ama yorulmadan, sakin sakin. içimde yavaş yavaş demlenen filmlere yöneliyorum. nokta atışı yapamadığım da oluyor. belki onu da bu sene bitmeden bir başka yazıda paylaşırım: "hayatımda izlediğim en kötü filmlerin toplandığı yıl: 2018" gibi bir listeyle mesela. fakat şimdi güzel bir filmden bahsetmek isterim. türkçe ismiyle bir aşk filmi algısı yaratan ama filmi izledikten sonra benim buna şiddetle karşı çıktığım bir film: muhtemel aşk. orijinal ismiyle in den gangen. "raflar/koridorlar arasında" gibi bir anlamı var. 

bir süpermarketin rafları arasında geçen bu hikayede başlıca üç ana karakter ve yakından tanık olduğumuz iki ilişki görüyoruz. iş yerine gün ağarırken girip, karanlıkta çıkan insanların hayatından günler. herkesin kendine özgü küçük ve sıradan dünyasında, kendi halinde yaşayıp giden insanların birbiriyle etkileşimleri. belki her gün işe gidebilmek için kendine bir sebep yaratma hali, belki hayata tutunabilmek için elinde olan şeyin sadece ve sadece işin kendisinin olduğu haller. sistem denilen şeyi eleştirip, kapitalizm üzerine büyük laflar ederken, insanlığın geldiği noktada birçoğumuz için hayatla kurulan en büyük bağın işin kendisi olması çok ilginç, belki de komik değil mi? düşündürücü ve gerçek bir durum. pek çok insan için birincil ve hatta tek sosyal etkileşim ağı iş ortamı. başta yalnız yaşayan insanlar olmak üzere pek çok kişi için gün içinde herhangi bir insanla sohbet ettiği, paylaşım içine girdiği tek ortam bu. filmdeki gibi insanlar dünyanın her coğrafyasında mevcut:
  • hayatına düzen getirmek için işin kendisinin bir disiplin aracı olması, 
  • insanın işe yaradığını hissetmesi için bir işle meşgul olması, 
  • insanın bu yolla kendi varlığı için bir sebep bulması, 
  • belki de bir şeylerden kaçmak için işin bir ortam/bir uğraş halini alması
işte bunlar aklıma kısaca gelenler. bunlardan en az birini düşünerek işe gidip gelen o kadar çok insan -kendimi de dahil ederek- var ki. bu film bana bunları düşündürdü.
***
kimi zaman günlük hayatta karşılaştığımız insanların hayatında olumlu bir iz bırakmak, onların bir işine yaramak son derece tatmin edici olabiliyor. şu hayatta işe yaradığımızı hissetmek için büyük fetihler yapmaya gerek yok. bruno karakterini izlerken ben bunu düşündüm. o sebeple bence film bir aşk hikayesi değil, bir bruno hikayesi olmalı. 
***
sabahın karanlığında işe giderken kendimi bir madenci gibi hissettiğim oluyor. bu hisse her zaman kapılmıyorum ama kapıldığım gün sayısı da o kadar az değil. karanlıkta evden çıkıp, karanlıkta eve geldiğim kış günlerinde güneşi göremeyen bir madencinin yerine kendimi koyuyorum. nankör olmak istemem, elbette bir madenci benden zor şartlarda çalışıyor. benim yapmaya çalıştığım, hiç gün ışığı görmeden çalışmanın insanı günden güne nasıl bir ruh haline sokabileceğini tahayyül etmek. ben de gün ışığı almayan bir ofiste, beyaz floresan lambalar altında çalışıyorum. artık yapay ışıktan o kadar hazzetmiyorum ki eve gelince sarı ışık yayan ufacık bir başucu lambasından başka bir şey yakamıyorum. sarı ışık olması önemli! beyaz floresan lambaların kendi ruh halim üzerinde yaptığı etkiyi günden güne gözlemliyorum. bir süpermarketin karanlığında çalışan bruno'yu, christian'ı en azından bu ortak nokta üzerinden anladığımı düşünüyorum. 

25 Kasım 2018 Pazar

gözyaşı çetesi

bu hafta bir gruba takılıp kaldım, gözyaşı çetesi. varlığından birkaç ay öncesine kadar haberdar olmadığım bu grubun müziğini, bu hafta erişilebilir tüm mecralardan ilk kez (spotify ve youtube) dikkatle dinledim. güncel yerli müzik piyasasına hakim olmamam sebebiyle yanlış bir yorum yapmak istemem ancak duyduğum heyecanı gizleyemeyeceğim: ben bu gruba bayıldım. bir dinleyici olarak, yerli müzik camiası için en son buna benzer bir heyecanı on sene evvel duymuş olabilirim. detayına biraz sonra geleceğim. önce kısaca grubu tanıyalım. bunun için ben de ufak bir google araştırması yaptım. bilgileri paylaşmadan önce belirtmek isterim ki tanıdık isimleri görmek beni memnun etti. pınar balcı, umut arabacı, sinan tınar, anıl dağ, faruk kavi ve barış çakmakçı'dan oluşan ekip üyeleri, önceki işlerinden kulak aşinalığımızın olduğu isimler. bilmediklerimi ben de bu ufak araştırma sırasında öğrendim. geçmişte pek çok müzisyene/gruba eşlik etmişler. şimdi ise bir araya gelerek ortaya farklı tarzlardan beslenen bir müzik çıkartmışlar. müziği tanımlamak elbette doğru olmaz ama psychedelic mi desem, progressive mi desem, aynı zamanda kulağa tanıdık gelen melodiler de var desem, belki bir fikir verebilir.

liseye giderken replikas dinlediğim dönemler aklıma geldi. ya da kurban grubunun insanlar albümünün çıktığı dönem mesela. bu iki grubu dinlerken hissettiğim bir şey vardı. on beş yaş, nasıl desem, yoğun bir şekilde the smiths, pj harvey, radiohead, slowdive, blur falan dinliyorum. pink floyd'a hakim olduğumu düşünüyor ama çok sert sularda yüzemiyorum. metal müzik hiçbir zaman ilgimi çekmemişti mesela. led zeppelin dinliyor ama ötesini sert buluyordum. sonra bir yerden, birden bire insanlar albümü çıkıyor. o albüme vurulduğumu hatırlıyorum. ardından kulağıma replikas çalınıyor. geceler boyu geç saatlere kadar kulaklıkla replikas cd'lerini mavi sony discman'imde döndürdüm. bir daha da hiçbir  yerli grubu/albümü öyle sevemedim sanırım (bunların arasına bir de dünya yalan söylüyor'u koymalıyım). işte bu hafta gözyaşı çetesi'nin karar albümünü de benzer bir heyecanla ve ilgiyle dinledim. replikas'ı dinler gibi, insanlar albümünü büyük bir açlıkla sömürür gibi. barış çakmakçı'yı hem liseden hem de odtü'den bilirim. kurdukları milankundura grubunun akademik hayaller uğruna türk müzik tarihi karanlıklarına gömülmesi bence çok ama çok büyük bir kayıptır. her biri parlak müzisyen olan o çocukların artık müzik yapmıyor oluşları -yemin ederim- ara ara aklıma gelir ve hiçbiri arkadaşım olmamasına rağmen onlar adına üzülürüm (hani bir yerde herkes doktor oluyor; ama milletin yaptığı doktoranın bana ne faydası var, değil mi? oysa ki müzik... işte o başka). başta barış'ı, sonra diğer isimleri bu ekip içinde muazzam bir yaratıcılık ve deneysellik içinde görmekten ötürü bir dinleyici olarak memnuniyet duyuyorum.

bitirirken naçizane şu notu düşmek isterim: bu müzikten keyif almanın en yoğun şekli de kesinlikle bir konserde dinlemek olacaktır. albümdeki kişisel favorim olan karar parçasının performans kaydını aşağıya ekliyorum.

15 Kasım 2018 Perşembe

minik karalamalar #1: cat power'dan black


ah cat power, ah sevgili chan marshall. ben seni sevdim ama hiçbir zaman sadık bir dinleyicin olmadım. tüm albümlerini dinlediğimi ve bildiğimi de söyleyemem. bilemiyorum, özel bir sebebi yoktu. belki hiçbir zaman henüz chan'a sıra gelmedi, başka kadınlarla oldukça meşguldüm. wong kar-wai sevgim ise çok büyüktü. doğrusunu söylemek gerekirse sesini ilk duyduğum zaman my blueberry nights filmine denk geliyor. the greatest şarkısının güzelliği benim için bugün bile halen etkileyiciliğini koruyor. onca yıldan ve dinlemeden sonra bile. ama çok sevdiğim bir dostum var ki -p.- seni evvelden beri çok seviyor. o birisini seviyorsa o kişiyi benim de sevme ihtimalim yüksek. on beş yaşımızdan beri önce sinema, sonra müzik bilgisiyle bana rehberlik eden p., dostluğumuz yaklaşık yedi yıl önce uzak mesafe ilişkisine evrildiğinden beri bana hep şarkılar ve film isimleri yolluyor, önce manş denizi kıyısından şimdiyse adriyatik kıyısından. dur bir dakika, sen aslında cat power'ı anlatacaktın, nereden romantize edilmiş dostluklara geldin deme, romantizmin en sevdiğim şekli dostluklarla sarılmış olanı. ah bunu yenemedim. bu romantizmin yıllara yayılmış istikrarından, dostların birbirine yazdığı uzun mektuplardan ve yolladığı yılbaşı kartlarından aldığım tatmini başka hiçbir şeyden alamadım. o yüzden sevgili chan, iznin olursa bu güzellemeye biraz daha devam edeyim. inan akabinde yazıyı şarkıya çok güzel bağlayacağım.

p. bana  dedi ki black şarkısını dinle. bu şarkı, cat power'ın yıllar sonra yayınladığı albümü wanderer'daki favori şarkısıymış. dinlemeye başladım. bir kere dinledim, sözlerine dikkat etmeden, müziğin güzelliğine ve şarkının sakinliğine kendimi kaptırarak. sonra bir de sözlerine dikkat ederek ikinci kere dinlemeye başladım. bir- zamanlar-arkadaşı-olan-şimdi-ölü-bir-adamın koşarak merdivenleri çıktığını anlatan kısma geldiğimde gözümden yaşlar boşalmaya başladı. halbuki o gün beni üzen bir olay da olmamıştı ama sanki bir duruma sebep bulmaya çalışırmışım gibi şarkıya ağladım. utanmasam daha da ağlardım. bu ne güzel bir hikaye diye düşündüm. arkadaşından bahsettiği kısım ile başlayan ikinci yarının yoğunluğu tüylerimi diken diken etti. cat power'ın sesinin güzelliği, şarkıdaki ilk "black" telaffuzuna denk gelen kırkıncı saniye, kısa bir öykü okuyormuşum hissi ama aslında sadece dört dakikalık bir şarkı dinlemem beni benden aldı. belki başka arkadaşlarım da dinlemek ister diye yazmadan geçmek istemedim. bu hikaye güzel bir hikaye.

4 Kasım 2018 Pazar

post-empresyonizm sergisi

istanbul'da şu anda benim için en ilgi çekici yer, tophane-i amire'de sergilenen ve arkas holding koleksiyonuna ait eserleri içeren post-empresyonizm sergisi. bir cumartesi sabahı erkenden kalktım. temiz ve berrak bir zihin ile vapura binip, karaköy'e geçtim. bir ilişkideki tarafların birbirine uzun zamandır özel zaman yaratamaması gibi, ben de kendime uzun zamandır özel bir zaman yaratamıyordum. bir nevi kendimle randevu olarak niteleyebileceğim bu etkinlik, gün içerisinde kendiliğinden turistik bir geziye dönüşüverdi. 
***
her bir izleyiciye değişik anlamlar bahşedecek şekilde bakan, birbirinden hülyalı ve melankolik kadınlara, yüzündeki kırışıklıkları belli olan ihtiyarlara, bir zaman para kazanmak amacıyla yapılmış ama iki yüz sene sonra başyapıt olarak nitelendirilen hatırı sayılır insan tablolarına hayranlığım daimi. tabloların hikayelerine, karakterler arası dedikodulara, ressam ve ilhamı arasındaki magazinel ilişki ağına olan ilgim, pembe dizi izleyicilerine taş çıkartacak boyutta. nerede gereksiz bir dedikodu var, okumaya bayılırım. empresyonizm bu dedikodulara en çok mahal veren akımlardan olsa gerek (biri beni düzeltene kadar bu cümle burada dursun. kanıtlanmış bilgi değildir). ne diyordum; evet, empresyonizm dedikoduları. şehrimizde şu anda sergilenen ise post empresyonizm olanı. parası için bir başkasına kaçanlar, para uğruna zoraki yapılan tablolar, gizli aşklar, çoklu aşklar, ebedi dostluklar ve dahası. şu anda hepsi 6 kasım 2018 tarihine kadar tophane-i amire'de sergilenmekte. d'orsay'da yer alan bir oda olmaya yakışabilecek bu sergide fransız ressamların yanı sıra, o dönem yolu paris'ten geçmiş birçok ressam yer alıyor: renoir, henri martin, louis anquetin, maxime maufra, theo van rysselberghe, suzanne valadon, edouard vuillard, leo putz, louis valtat, maurice de vlaminck, andré derain ve ismini yazamadığım başka isimler. istanbul'da dünya gözüyle bir renoir görmek istemez misiniz efendim? ya da mesela andre gidé'in yaş yirmi birden yetmiş bire tüm portrelerinde ve fotoğraflarında eli şakağında pozunun istikrarını görmek?

farklı yaşlarda andre gidéler. ama hepsi düşünceli
***
tablolardaki güzel çiçeklerin rengini takdir edebiliyorum. resmedilmiş bir kadının ve adamın güzelliğini de. zihnim günlük haberlerle, psikolojik olarak beni bu zamanların karanlık atmosferine hapseden güncel olaylarla öyle dolu ki bazen basit bir çiçeğin içinde kaybolmak istiyorum. bir hayvan olmak, bir ağaç olmak nasıl bir şey acaba diye soruyorum. onca derdin tasanın ve belki de zihinsel rahatsızlığın arasında para kazanmak için şu hayattaki güzelliği çizmek? bir bahçe kenarındaki minicik bir çiçek yaprağı için nokta nokta uğraşmak? [noktacılık-pointillism] tam bir sabır işi! çoktandır işin sanat kısmındansa zanaat kısmına dikkat kesiliyorum; çünkü kendim için bir sebep arıyorum. bana olumlu örnek teşkil edecek işlere zaman zaman (son zamanlarda oldukça) ihtiyaç duyduğumu saklayamayacağım. bazı şeyler bitmeyecek, geçmeyecek gibi geldiğinde devam edebilmek için böyle örneklerle kendimi heveslendirmeye çalışıyorum. deli işine ihtiyaç duyuyorum. 
***
kendimle olan randevum, hayalimdeki romantizme uygun olacak şekilde, bir müzede noktalandı. aya sofya ve arkeoloji müzesine çeşitli vesilelerle birkaç kere gitmeme rağmen yine aynı civardaki türk ve islam eserleri müzesine hiç yolum düşmemişti. merak bile etmemiştim (topkapı sarayını merak etmediğim gibi). ancak o gün yapacak daha iyi bir işim yoktu ve serginin devamında oraya gittim. yakın siyasal geçmiş ve ön yargılarımdan arınıp gezmeye çalıştığım müzede kendi adıma ilginç sonuçlara vardım. kutsal kitap olarak nitelenen eserleri anlamından bağımsız düşündüğümde, karşımda gerçekten de sayfaları zanaat dolu, minik minik işlenen onlarca sanat eseri duruyordu. ama ben bir sanat eserini, sahibinden bağımsız düşünme olgunluğuna henüz erişememiş bir gözlemci olarak karşımdaki kitaplara bakakaldım. uzun uzun. halbuki bu porselen kapkacaklar, bu hitit güneşli halılar, bu kiremit rengi boyalar, yaldızlı defter süsleri, bu deli işi tahta oymalar... hepsi ne kadar ne kadar güzeldi. henri martin, renoir bir yanda; kutsal kitaplar başka bir yanda. kendi adıma sanatı siyasetten ayırmam mümkün değildi, bunu bir kere daha anladım. siyaset hayatımızın o denli içine işlemiş ki zihnimi uzaklaştırmaya çalıştıkça ters istikamete doğru hareket ettim. yıllar boyunca içimde kuvvetlenerek büyüyen tepki sebebiyle, şu baktığım eserlerin 2018 türkiye'sinde ilişkilendirildiği kültür (islamcılık?) midemi bulandırıyor.  
*** 
bu arada yazıyı bir yere bağlayamadım. neyse ki dönem ödevim değil. hoca sözlüme beş verirse bence bu iş olur. madem o kadar resim dedik, parisli ressam dedik, bu konuda yaklaşık on sene önce soner yalçın'ın yazdığı oldukça ilgi çekici bir yazıyı (magazinel şok: özellikle courbet tablosu!) ben henüz okudum ve buraya eklemeden geçmek istemedim. 

21 Ekim 2018 Pazar

mark kozelek: muhabbetimiz çok olsun

en son üç ay önce mark kozelek'in konser haberinde kalmıştım, kaldığım yerden devam ediyorum.  dün gece şehre mark kozelek uğradı. ne yazık ki artık eskisi kadar yazma enerjisi bulamıyorum ancak böyle deneyimler bende halen yazma isteği uyandırıyor. mark kozelek'in yaptığı bir şeye kayıtsız kalmam imkansız, sevemesem bile imkansız. dün gece ilk kez kendisini canlı dinledikten sonra şunu düşündüm: 90'larda ve hatta 2000'lerde bir mark kozelek konserinde bulunmak ile bugün bulunmak oldukça farklı deneyimler olmalı. zamanın kendisinden bağımsız olarak, bir adamın müzikteki -ya da performansındaki mi demeliyim?- dönüşümüne şahit olmak insanın kendisini sorgulamasına da sebep oluyor. o değişirken ben de değiştim. başka bir insan diyemem ama tıpkı onun gibi biraz daha keskin tepkiler veren birine dönüştüm. yaş almanın bununla bir ilgisi var mı acaba? muhtemelen olmalı. 

mark bey dün gece sahneye ilk çıktığı an, bunca yıldır zihnimde oluşan algısı bire bir olarak karşımda duruyordu. anında evet dedim, bu adam o çekindiğim ve belki de karşı karşıya gelsem korkacağım adam. asabi ve aksi bir üniversite hocasından nasıl korkarsam, öyle. ya beni terslerse, ya yanlış bir şey dersem. böyle başlayan konser, hiç tahmin edemeyeceğim kadar kahkahalı geçti. siyah takım elbisesi ile sahnede dikilme ve sahneyi elindeki mikrofon ile sağdan sola adımlayarak hikayelerini anlatma yaşına gelmiş. o ağırlıkta, o cüssede ve babalıkta. bu nasıl bir babalık bilmiyorum ama daha önce kendisini ve müziğini tanımlarken bir kere bile düşünmediğim/uygun bulmadığım bu kelimeyi dün geceden sonra kurabilirim: sevgisini göstermeyen asabi bir baba gibi dinleyenleri kucakladığını düşünüyorum.

mark kozelek yıllar içinde şarkı söylemeyi bilinçli olarak reddetti. artık söylemiyor, sadece anlatıyor.  hatta mırıldanıyor. en kısa hikayesi on dakikadan başlıyor. hiçbiri melodik değil. bunun adı nedir, ne denir; hiçbir fikrim yok. tek bildiğim, şu anda yaptığı müziğin bir benzerini daha önce dinlemediğim, dün geceki performansın bir benzerini daha önce izlemediğim. belki sonuncu en melodik albümü benji'ydi. sonrasında çıkanları takip ederken ben de yollarda kayboldum. bu sebeple eski şarkılarını çalmayacağını tahmin ediyordum ama geceden bu denli zevk alacağımı da ummuyordum. ben dün gece bir bir şeye tanık oldum. tiyatro desem değil, konser desem değil, bir seslendirme değil, ne bileyim, nakaratı bile olmayan, başı ve sonu olan tuhaf tuhaf hikayeler. yaş almış bir adamın şikayetleri, korkuları, kız arkadaşları, seyahat ettiği şehirler, sevdiği şarkıcılar (kurt vile, mark e. smith, elliott smith), izlediği filmler (midnight express), okuduğu kitaplar, yediği yemekler ve dahası. şiir değil, kesinlikle şiir estetiğine sahip olmayan ama tuhaf bir şekilde beni her defasında içine çeken bu hikayeleri dinlerken aklım hem oradaydı hem de bir çok yerde ve birçok şeyde. geçmişi düşündüm. üzülmedim, asla hüzünlenmedim. halbuki on beş sene önce mark beyler beni üzerdi. şimdi ise üzülmedim, nereden nereye geldim diye düşündüm. gerçekten de düşünce hızı ışık hızını geçiyormuş. düşüncelerinde yaptığın zaman yolculuğu yorucu olabiliyormuş. mark bey bol bol ohio dedi (carry me ohio değil elbette, artık o devir kapandı), inanmazsın, ben de ankara'yı düşündüm. özlem ile değil, hüzün ile de değil, geride kalmış bir gerçeklik olarak ve benimle birlikte o günleri yaşayan insanlar olmasa gerçekliğinden şüphe edeceğim bir uzaklık hissiyle ankara'yı andım. şehrim milyon ışık yılı uzaktaydı. içinde annem ve amcamdan başka artık kimse kalmamıştı. sevdiklerim çok çok uzaktı. mark bey sahnede ilacını alırken, yaşla birlikte gelen şeker, kolestrol, tansiyon ve daha nicesini düşündüm. o annesini anarken ben de kendi annemi andım. beni üzen, mark bey ile birlikte benim de yaş aldığım gerçeğiydi. artık ne kadar gençtim? sahneye harika bir özgüvenle çıkıp şarkıya eşlik eden onat kadar genç değildim mesela. ah böyle pırıl pırıl çocukları görünce bir şeyi tutkuyla istemenin ve bir şeye -müziğe?- tutkuyla bağlı olmanın güzelliğine hayran kalıyorum. hem de her defasında ilk kez hissediyormuşum gibi bir hayranlık. böyle tutkular hayata sıkıca sarılmak için güçlü sebepler. bir insandan öte, maddi bir nesneden öte. 

mark kozelek bana kendi tutkularımı ve diğer tüm bu şeyleri hatırlattı. hikayeleri, öfkesi, maskülenliği, nüktedanlığı, egosu ama en önemlisi şarkılı muhabbetiyle bana bir deneyim yaşattı. böyle günlerin sayılı olduğunu biliyorum ve buna tanık olduğum için mutluyum. dün gece olmak istediğim başka hiçbir yer yoktu. bir tanecik fotoğraf çekme gereği bile duymadım. o an, o his o kadar doğruydu ki gönlümün  zenginleştiğini hissettim. 

25 Temmuz 2018 Çarşamba

konser beklemek

yeni sezon konserleri yavaş yavaş açıklanmaya başlarken ben de içimde ufaktan bir heyecan duymaya başladım. yaz bitsin ve ben tekrar konserlere gideyim, bana bekleyecek bir şey çıksın, takvimimi işaretleyim istedim. yaz mevsimi hiçbir zaman benim mevsimim olmadı. ömrüm boyunca yaz mevsimi bende hep depresif ruh halini tetikledi. o yüzden şu bunaltıcı sıcaklar geçsin, rüzgar essin ve yeni konser sezonu başlasın istiyorum.

heyecanla beklediğim iki konserden bahsetmeden önce ben hariç herkesin aradığını bulduğu nick cave konserini anmadan geçmek istemedim. on beş yaşındaki kendime ihanet olacağını bile bile, yaşadığım bu deneyimi benim için olduğundan daha fazlaymış gibi göstermek istemiyorum. bilemiyorum, ben mi hayattan zevk alamıyorum diye düşündüğüm oluyor; ama beni memnun eden şeyler olduğunu biliyorum. kalabalık ve saygısız insan toplulukları, telefonunun ekranıyla benim görüş alanımı kesen sosyal medya bağımlıları, sigarasını yüzüme üfleyen benciller ve daha fazlası sebebiyle bir konserden alabileceğim keyfi alamayacak raddeye geliyorum. o yüzden o akşamı "tıpkı bir ayin gibiydi" olarak tanımlamak yerine, büyük kalabalıklarla olmaktan hoşlanmadığımı bir kez daha yüzüme çarpan bir zaman dilimi olarak anıyorum. oysaki her şey çok çok çok güzel olabilirdi. yazık oldu güzelim konsere.

gelelim önümüzdeki etkinliklere. şimdiye kadar açıklanan isimlerden iki tanesinin gönlümde derin bir yeri var. ilki damien jurado, 11 eylül 2018, zorlu. son iki yıldır oldukça yoğun bir şekilde jurado'yu dinliyorum. bu süreçte oturduğum semtin sokaklarını, boylu boyunca uzanan deniz kenarını, hafta sonu sabahlarının erken saatlerindeki yürüyüşlerimi damien jurado'nun müziği süsledi. kısa sürede külliyatına hakim oldum. birçok amerikan şehrinin ismini öğrendim. müziği beni hep sakinleştirdi ve rahatlattı. oradan oraya seyahat eden ve hayatı yolda geçen bir adamın anlattığı hikayeleri dinledim. müziğin yanı sıra gönlünde aslen resim yatan ve resim yapan bu adamla resim sevgisinde de buluştuğum için memnun oldum. kısa süre önce uzun yıllar boyunca birlikte müzik yaptığı ve müziği bıraktığı sırada kendisini tekrar hayata döndüren adam olarak tanımladığı müzisyen richard swift'i kaybetti. en sevdiğim albümünde richard swift'in imzasının olması benim de içimi buruyor. toprağı bol olsun.

ikinci konser haberi ise mark kozelek'ten geldi. 20 ekim 2018, zorlu. mark kozelek ile kurduğum müzikal bağ çok daha eskilere dayanıyor, on altı-on yedi yaşlarıma. red house painters ile başlayan ve bugünlere uzanan müzik kariyerinde birçok albüm çıkardı, farklı insanlarla ortak çalışmalar yaptı ama bir şekilde hep belli bir tarzı devam ettirdi. mark kozelek her albümünde yeni bir şeyler deneyen ve farklı müzikal alanlara yönelen bir insan olmadı. hatta kısa aralıklarla albüm çıkarması eleştirildi. öyle ki bir dönem sadık bir dinleyicisi olarak ben de kendisini takip edemedim. ama yıllar boyunca bir şekilde beni hep müziğiyle yakaladı. müzisyenden ziyade bir hikaye anlatıcısı olarak gördüm kendisini. son yıllardaki piyasa dostu olmayan on dakikalık parçaları ve kelimeleri arka arkaya sıralayarak, şarkı söylemekten ziyade konuşan vokal tarzı eleştirildi. eleştirilen sadece müziği değil, asabiliği ve fevri çıkışları da oldu. kimi zaman white male privilege ile suçlandı, kimi zaman küfrü bastı, kadın gazetecilere oldukça mizonijstik söylemlerde bulundu. yaptıklarını hep haklı buldu, hiç özür dilemedi ve umursamamaya devam etti. bense sanat ile sanatçı arasında bir ayrım olmalı mı, sanatçının karakteri yapılan sanatı bağlar mı gibi sorularla baş başa kaldım. tüm bunları bilmeme rağmen, mark kozelek'i dinlemeye devam ettim. yaptığı müzik de beni yakalamaya devam etti. 

bir konserden aldığım keyfi, konsere gelen izleyici kitlesi katlederken, artık konser pratiklerimin de değiştiğini fark ediyorum. büyük ve görkemli etkinliklerdense, ufak ve mütevazı sahneler benim için daha unutulmaz oluyor. bu şekilde düşününce önümdeki bu iki konser için umutlu bir bekleyiş içine girmekten kendimi alamıyorum. her ikisi de türkiye'de ilk kez (sanırım?) konser verecek. bakalım nasıl olacak?

ahlat ağacı-2

nuri bilge ceylan'ın ahlat ağacı filmini ankara'da, ikinci kere amcamla birlikte izledim. filmi ilk izleyişimin ardından uzun uzun bir dostumla konuşmak istemiştim. bu film üzerine, bu filmin bana düşündürdükleri üzerine, aşağı yukarı altı aydır ülke üzerine kafa yormayı bırakmam üzerine. tuhaf bir kayıtsızlığa kapılma haliyle ilgili beni anlayacak biriyle konuşmak istedim. 

bir nbc filmi üzerine uzun uzadıya hoşbeş edebileceğim arkadaşlarım aklıma geliyor ama artık başka ülkelerdeler. elbette henüz bu filmi izlemediler ve merak ettiklerini bana bildirdiler. ben de spoiler vermeden film üzerine düşüncelerimi onlarla paylaştım. tabii ki bu tek taraflı bir paylaşımdan öteye gidemedi. halbuki ben isterdim ki onlar da izleyebilmiş olsun ve karşılıklı konuşmalarımız adeta bir masa tenisi topu gibi hızlıca bir o tarafa bir bu tarafa gitsin. filmden çıkıp, değişik konulara ama illa ki ülkeyi kurtarmaya uzanalım. neden olur neden olmaz, neler olur neler olmaz, tek tek sıralayalım. kafamı yoran tüm bu konular, bu filmde bir araya geliyor. tıpkı ışığın bir prizmada toplanıp, sonra renklere ayrılması gibi ahlat ağacı'nda da, 2018 yılında, bu topraklarda yaşayan yeni mezun bir gencin yaşamı bir sürü alt başlığa ayrılıyor: aile, gelecek kaygısı, toplumla kurulan (kurulamayan) ilişki, din, aşk, hevesler vs. bütün bunların arka fonunda ülkenin o günkü durumu ve siyasi koşulların ne denli belirleyici olduğu görülüyor. ben bu filmde genç bir insanın babası ile olan ilişkisinden ya da hayata atılma sancısından ziyade, türkiye'de yaşayan bir gencin hayata atılma sancısına ve heveslerini gelecek kaygısına kurban etmesine takılıyorum. bu ülkenin üzerimize çöken karanlığına, karamsarlığına, bize dayattığı çaresizliğe değinen bu filmi, izlediğimden beri bir türlü kafamdan atamıyorum. ikinci izleyişimde de sanki ilk kez izliyormuşçasına aynı tadı aldım. bu sefer diyalogları daha dikkatle takip etmeye çalıştım. zihnim yoruldu. 

ahlat ağacı'nda ülkenin göremediğim bir geleceğinin fragmanını gördüm. bu açıdan nbc çok büyük bir iş yapmış. filmi, içinde bulunduğumuz siyasi ortama değinmeden değerlendirmek mümkün değil. katiyen değil.

4 Haziran 2018 Pazartesi

ahlat ağacı


spoiler yoktur.
*
kurşun kalemimi elime aldım ve yazmaya başladım. bu filmin aklıma getirdiği kader/kadercilik kavramları üzerine düşündüm. insanın kendinden önceki kuşakları aşmak istemesi, doğup büyüdüğü yerden kaçmak istemesi, annesine/babasına benzemek istememesi evrensel kavramlar. burada anne/baba derken kastettiğim ailenin ötesinde, belki "devlet babanın" ta kendisi, içinden geldiğin toplum ve yetiştiğin kültür gibi çok daha büyük kavramlar aslında. bir yanda kaçıp gitme isteği var, tutkularının peşinde koşma (filmdeki karakter özelinde - yazar olma), bir yanda toplumun dayattıkları ve istesen de silemediğin şeyler var. işte tam bu noktada betona çakılmış gibi hissediyorum. genç bir insan olarak, gerçekten de silemeyeceğimiz, kaçamayacağımız yükümlülükler var mı? yoksa bunlar suçluluk duygusu içindeyken sorgulamadığımız tercihler, bir nevi kendimizden vazgeçişler mi? bu, insanın hayata dair bir tutkusundan vazgeçmesi de olabilir, istemediği bir işte çalışmayı sürdürmesi de, yaşadığı şehirden/ülkeden gitmesi yerine kalması da olabilir. artık kim kendine hangi payeyi biçerse. işte bu vazgeçişler aslında bir tercihtir ve hem bireysel gelişmenin hem de toplumsal ilerlemenin önündeki en büyük engeldir. buna kadercilik diyebiliriz ve kadercilik bizim gibi toplumların boynundaki değirmen taşıdır. 

bir oğulun suçluluk duyması için babasının onu sevmesi, sadece ama sadece sevmesi yetebilir. hatta bahsi geçen belki "iyi" diyebileceğimiz bir baba figürü de olabilir. bu oğula bir birey, bu babaya devletin ta kendisi de diyebiliriz. sorun, bizim gibi kültürlerde nesilden nesile aktarılan suçluluk duygusu, kendini gerçekleştirmenin radikalleştirilmesi ve hem çekirdek aileden hem de büyük aileden (toplum?) bir çeşit "vazgeçiş" olarak algılanması. tüm bunlar ve daha fazlasının gelip dayandığı nokta: kadercilik. bırakıp gitmenin yaratabileceği suçluluk duygusuyla yaşayacak iradeyi ve cesareti gösterememek, geleneği sürdürmenin risk barındırmaması ve güvenilirliği, insanı "kendi olmaktan" alıkoyar. kendini sevgi uğruna zamanla kuyuda buluverirsin. babanın sevgisi uğruna, bildiğin yollarda yürümek uğruna yeni yolları, yeni sevgileri ve olasılıkları, en önemlisi kendi isteklerini hiçe sayarsın. neden? çünkü gelenek sana bunu söyler. neden? çünkü kadercilik böyle bir şeydir. bu pratik; kötü bir gen gibi, dna'nın bir parçası gibi kuşaktan kuşağa aktarılır da ondan. oysaki ideal bir ebeveynin, ideal bir toplumun/devletin, gençlerine kendileri olabilmesi için yer açması ve imkan yaratması gerekir. birbirinin aynı umutsuzlukları ve yaşanmamışlıkları, hatta hayal kırıklıklarını ısrarla nesilden nesile aktarmak yerine, bu hayal kırıklıklarının bile kişiye özgü, yegâne olması için ortam yaratılmalıdır. 

ülkenin özellikle son yirmi yılını, içinden geçtiğimiz siyasi ve toplumsal dönüşümü göz önünde bulundurduğumuzda, bir kuşak için kaybolmuş, boğulmuş ve karamsarlığa itilmiş demek pek de yanlış olmaz. filmin ana karakteri de bu kuşaktan. sevimli bir mizacı yok. iğneleyici, ukala, keskin yargıları var ve bu yargıların esneme payı yok. tüm bunlar gençlikten mi, emin değilim. ancak öyle olmasını umabilirim. hatta yazar olmayı gerçekten isteyip istemediğinden bile şüpheliyim. köylü kızı hatice'nin zengin bir kuyumcu ile evlenmeye ettiği hevesin bir başka tezahürü gibi geliyor bana sinan'ın yazarlık hevesi. kayıp bir kuşağın amaçsızlık içinde debelenişi. 

net yargıları olan din muhafızları arasında yaşamayı bu toplum sayesinde öğrendik. filmde imamların ağaçtan elma aşırırken yaptıkları ahlak ve vicdan üzerine uzun diyalogları yozlaşmış bir topluma işaret ediyor. utanma duygusu kalmamış insanların arasında, açıktan açığa ayıplanacak bir tek baba mıydı?

neden-sonuç ilişkisi içinde düşünmek, sorgulamak ve olguları bilimsel bir düzlemde açıklamak/tartışmak buraların işi hiç olmadı. bizim başımıza gelen nedir? akla ve mantığa sığmayan bir sistem içerisinde, mantıksız insanların koyduğu -ya da hiçe saydığı mı demeliyim?- kurallara tabi olmak. sonra bunun adına da kader demek. kaderciliğe boyun eğmeyi en güvenli varoluş biçimi görmek. buna itirazım var; çünkü "tek bir gerçek yoktur." bir roman ağırlığında olan nuri bilge ceylan filmi bana bunları ve fazlasını düşündürdü. kafam oldukça karışık. üzerinde düşündükçe çeşitli okumalara açılan bu film, beni bir şeylerle yüzleşmeye itti.

nbc 2000'li yılların türkiye'sinin romanını yazmış.