10 Ocak 2018 Çarşamba

çünkü mısır mısırdır

bazen bugünde yaşarken, aslında bugünün içinde yaşamıyormuşum gibi geliyor. bugündeyim ama içinde bulunduğum zamandan uzağım. gerisinde ya da ilerisinde gibi değil, daha çok dışında gibi. okuduğum haberler beni bugüne sabitlerken, ben onlardan kaçarak başka bir zamana gitme isteği duyuyorum. van gogh'un mektuplarını bitirdim ve boşlukta hissediyorum. müthiş yaratıcı bir hayatın izini sürdükten sonra, kendi vasatlığımızda boğulduğumuz dünyaya geri dönmüşüm gibi geliyor. loving vincent filmini sinemada ikinci kez izledim. eğer bana iyi geleceğini düşünsem, üçüncü kere de izlerdim. bir filme karşı böyle hisler beslemem olağan değil. hele kısa aralıklarla üst üste izlediğim film sayısı bir elin parmaklarını geçmez. ama loving vincent beni duygusal anlamda alt üst edecek denli etkiledi. başka insanların van gogh'a duyduğu büyük sevgi sonucu ortaya çıkan film, benim içimden taşan sevgiyi yönlendirebileceğim bir mecra oluverdi. insanlarla böyle noktalarda buluştuğumda memnun oluyorum. hem de hiç tanımadığım ve tanımayacağım insanlarla. tanık olduğum kötülüklerde, beni üzen haber metinlerinde ve zalimliklerin ülkesinde; böyle filmler, böyle iyi niyetler, güzel düşünceler pırıl pırıl parlıyor. vincent'ın altın kalbini hissediyorum. bir sanatçının yalnızlığında yaşamın özünü buluyorum. yalnızlığında ama dostlukla zenginleşen, yolun kenarında açan bir çiçekle güzelleşen, mavi bir gökyüzü ya da hardal sarısı bir ayçiçeği ile renklenen yalnız bir dünyada, içinde yaşadığım günden daha fazla anlam buluyorum. 
"sanat ne büyük zenginliklerle dolu; insan gördüklerini unutmadıkça hiçbir zaman verimli düşüncelerden uzak, gerçekten yalnız ya da tek başına kalamaz."
1878 tarihli bir mektubunda böyle demiş. ben mektuplarının ardından, van gogh'u unutmayacağımı biliyorum. hayatın dikenlerini çıkardığı, bir kirpi gibi el acıttığı zamanlar oldukça fazla. tüm bunların arasında gördüğüm, görmeye çabaladığım güzelliklerde van gogh'un iyi niyetinden izler var. loving vincent filmini yapanlarla ortak bir sevgide buluştuğumun farkındayım. bu filmin müziklerini yapan clint mansell'in albümünü çevirip duruyorum. ilk parça, the night café, o kadar güzel ki hüzünlenerek dinlemekten kendimi alamıyorum.
"ileride daha iyi işler çıkarırsam, şimdi çalıştığımdan daha değişik çalışacak değilim kesinlikle. yani, elma aynı elma olacak, ama daha olgun... ta başından beri sürdürdüğüm görüşlerden vazgeçmeyeceğim. işte bu yüzden, kendi payıma diyorum ki: eğer şimdi değersizsem ileride de değersiz olacağım, ama ileride değerli olacaksam, şimdi de değerliyim. çünkü mısır mısırdır, her ne kadar kentliler ilk bakışta onu ot sansalar da."

8 Ocak 2018 Pazartesi

sevgiler, vincent


2017 yılında çokça okuduğum bir yazar vardı, ferit edgü. arka arkaya birçok kitabını okudum ve bu kitaplarının büyük bir kısmı da resim sanatıyla ilgili olan kitaplardı. kendisi de gençliğinde paris'te resim okuyan ama sonra edebiyata yönelen edgü, bu kitaplarında sevdiği ve kalbinde özel bir yer tutan ressamlara yer vermişti. bunların başında da van gogh geliyordu. bu sebeple ben yıl boyunca van gogh'u hep hayatımda hissettim. bunun birinci sebebi ferit edgü kitaplarıydı ama karşıma çıkan resimleri üzerine de düşündüm. bizzat gördüklerim oldu, özellikle van gogh göreyim demedim ama onca resim içerisinden ben onunkileri seçtim. yılın sonuna doğru, çok özel bir teknikle, yağlıboya tablolardan oluşan bir animasyon ile hayata geçirilen loving vincent filminin vizyona gireceğini öğrendiğimde, bu sefer kardeşi theo'ya yazdığı mektupları okumaya başladım. bir nevi kendimi filme hazırladım. yılın bu zamanına kadar başkalarının gözünden okuduğum van gogh'u, bu sefer kendi ağzından tanımak istedim. bunun oldukça duygusal bir deneyim olacağını hissediyordum ancak etkisinin üzerimde bu kadar uzun süre -üstelik de düşündükçe yoğunluğu artarak- süreceğini tahmin etmiyordum. bu sebeple van gogh hakkında bir şeyler demeden, onun bana düşündürdüklerini başta kendimi iyileştirmek amacıyla kayda geçirmeden bu konuyu kapatmak istemedim.

van gogh'u düşündüğümde gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. onu alıp içime yerleştirmek isteyecek kadar büyük bir sevgiyle seviyorum. van gogh'tan önce de benim aklımda bir hollanda vardı; gördüğüm, bildiğim. düzlük toprağı, uçsuz bucaksız tarlaları, inekleri, bozkır renkleri ve ton ton yeşilleri. sonra bir de van gogh'u yetiştiren bir hollanda belirdi. eski ustalar'a mektuplarında gönül koyan, kendi tarzını oluşturdukça onların toplumu tanımadığına kanaat getiren vincent ile eski ustalar'a bakışım değişti. rembrandt, vermeer eleştirilebilir miydi? vincent bunu van gogh olarak değil, tek bir resmi bile satılmayan ve köylüleri merak edip, onları çizen biri olarak yazıyordu. hem de öyle kibar, öyle nazik ve sanatına duyduğu inançla. 

ferit edgü'nün metinlerinde van gogh ve sanatçının mental durumuna dair düşünceler ve sosyolojik tespitler bulunuyor. biçimler, renkler, sözcükler kitabının bir açılış metni var; "van gogh gerçeği" isminde. bu metinde, fransız oyun yazarı ve şair antonin artaud'un 1947 yılında van gogh'u anlattığı "van gogh: toplumun intihar ettirdiği" isimli kitabının kendisine düşündürdüklerini anlatıyor. ömrünün büyük bir kısmını hastanelerin psikiyatri servislerinde geçiren artaud, van gogh ile kurduğu ortak duygu halini tanımlamış. kitabı yazdıktan bir yıl sonra, intihar olup olmadığı şüpheli olan bir şekilde ölüyor. ferit edgü ise bu şair ve ressamın, aynı yazgıyı paylaşmalarından yola çıkarak, aslında kimsenin intihar etmediğini, bu sanat insanlarının toplum tarafından intihar ettirildiğini öne sürüyor. antonin artoud tepkili bir biçimde, "hayır, van gogh deli değildi!" diyor. ferit edgü ekliyor, "bu demek oluyor ki aslında artaud kendisi için de ben deli değilim diyor."  artaud, van gogh'un resimlerini şu şekilde tanımlıyor: "van gogh'un resmi, bir ahlak/töre konformizmine değil, kurumların konformizmine karşı çıkıyordu. ve doğa, doğanın dış görünüşleri, iklimleri, gelgitleri, tan fırtınaları, bu dünyadan van gogh geçtikten sonra artık aynı yer çekimine sahip değildir." ben bu sözlerin ne anlama gelebileceğini ancak van gogh'un theo'ya yazdığı mektupları (theo'ya mektuplar-vincent van gogh, yky) okuyunca anlayabildim. acaba bir gün, bir resmimin satıldığını görebilecek miyim, diye başladığı mektuplarında, gerçek hayatın  buğday tarlalarında olduğunu yazıyordu. gerçek hayatı anlatmayan resimlerin sadece tuval doldurmaktan öteye gitmediğini söyleyecek kadar öfkelendiği dönemler vardı.  

van gogh'un mektuplarında defalarca dile getirdiği anlaşılamama halini ferit edgü ressamın resimleri üzerinden giderek şu şekilde ifade ediyor: "eğer van gogh bıkmadan, usanmadan, bir çift eski postalın, bir hasır sandalyenin, yoksul bir yatak odasının, patates toplayan, patates yiyen yoksul köylülerin resimlerini yaptıysa ve bu resimler acındırıcı, duygulandırıcı resimler değil de, renkleriyle, istifleriyle, biçimleriyle bu çaresizliği, yoksulluğu, yalnızlığı ve atılmışlığı, öykülemeden, yepyeni bir resim diliyle gerçekleştirdiyse, konformist ahlak ve sanat beğenisi onu dışlayacaktır. [...] gözü yaşlı çocukların, yoksul insanların bir arada oldukları ve yedikleri suya patates için tanrı'ya şükrettikleri ev, hatta izbe içleri, konformist burjuvanın duvarlarını süsleyen resimlerin konusu bile olabilir." mesela şu örneği veriyor edgü; cézanne, van gogh'un paris'te resimlerini ilk ve son kez gördüğünde "bayım, bunlar deli resimleri" demiş. ama bu resimlerdeki dramı da, yeniliği de görmemişti.

ferit edgü'nün van gogh çözümlemeleri, theo'ya mektuplar'ı okuyunca zihnimde yerli yerine oturuyor. mektuplarda beni en çok şaşırtan şey, yaşama bağlı bir adam görmek oluyor. bu noktada loving vincent filminin anlattığı şaibeli ölüm hikayesine tutunmadan edemiyorum. toplumun deli dediği bu adam, toplumun ona yakıştırdığı en deli halinde bile bir şeyler üretme enerjisiyle dolup taşıyor.  asla elini eteğini boyadan çekmiyor, bir köşeye geçip, küsmüyor. yirmili yaşlarının başında yazmaya başladığı mektupları, öldüğü zamana kadar, otuz yedi yaş, sürüyor. kimse ona inanmasa bile theo'nun ona ve sanatına inanmasını istiyor. mektupları okurken beni etkileyen birkaç nokta var. birincisi, kardeşi theo ile kurduğu ilişkinin derinliği. pek çok insan ömrü boyunca tek bir insanla dahi bu yoğunlukta bir ilişki kuramıyor, bundan öylesine eminim ki. çoğu zaman bu derinlik, ikili ilişkilerin duygusal gelgitlerinde aranıyor ve insanın yaşı ilerledikçe bu bağlar kurulması daha zor bir hal alıyor. o sebeple çocukluktan/gençlikten gelen bir bağın derinliğini düşünüyorum. kardeşlik, dostluk, eğer şanslıysanız aileden bir fert. vincent ile theo arasında da bunu görüyorum. ikincisi, insanın hayallerinin peşinden gitmesinin, bir şeyi tutku ile yapmasının güzel olabileceği kadar onun sonunu da hazırlayabileceğini fark ediyorum. birçok kişinin -kendim de dahil- hayatı gerçekten deneyimleyecek cesarete sahip olmadığına, bu yaşam potansiyelini harcadığına daha çok inanıyorum. ama vincent bu cesareti gösteren pek az kişiden biri olmuş, bundan da bir kere bile şüphe duymamış. onun bu inancına hayranlık duyuyorum. üçüncü olarak da, anlaşılamadığını ifade ettiği zamanlarda bile insanları hep sevmiş. bir hayat kadınını sevdi diye herkes ona sırt çevirirken o sevmeye devam etmiş. yıldızlı gökyüzünü sevmiş, renklere bayılmış. 

bir okuyucu olarak, bu kitapta yazar van gogh ile tanışıyorum. mektuplarını kronolojik olarak okurken, ilk depresif ve karamsar mektubunu yirmi yedi yaşında yazdığını görüyorum. o mektubunda bile sevdiği yazarlardan, örnek aldığı ressamlardan bahsediyor. biraz parası olsaydı, gün yüzü görseydi, her şey daha iyi olabilirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. içim acıyor. cebindeki son parayı bir posta puluna yatıran adamın sonunu getiren bu yaşamsal kaygılar mıydı? elbet bunlardı. oradan kendi hayatlarımıza uzanıyorum. içimi tarifi imkansız hüzünlü hisler kaplıyor. bugünümüz anlamsız, bugünün insanının tüketim ile kurduğu ilişki öyle ucuz geliyor ki. saçımı taramak, küpe takmak, ikinci bir tişört almak, dudağımı boyamak, her şey ve hepsi gereksiz geliyor. içimde şöyle bir istek beliriyor; keşke bunların birini -yalnızca birini- yapmak için bir istek duysaydım, keşke... diyorum. vincent'ı pek çok noktada anlıyorum.

bu mektubun iki sene sonrasina denk gelen yılda, vincent theo'ya şöyle yazıyor: "benim iyiliğimi isteyen kişiler, davranışlarımın temelinde derin duyguların, sevgi gereksinmesinin yattığını bilsinler istiyorum. makinanın işlemesini sağlayan yaylar arasında pervasızlık, gurur, kayıtsızlık gibi şeyler yok; bu attığım adım ise, yaşam yolunda, alçak bir düzeyde kök saldığımın bir kanıtı. daha yüksek bir yer amaçlamanın ya da kişiliğimi değiştirmeye çalışmanın benim için iyi bir şey olacağını sanmıyorum. olgunlaşıncaya dek daha çok deneyim geçirmem, pek çok şey öğrenmem gerekiyor; bu da bir zaman ve inat sorunu."

şimdi van gogh'un tablolarına bakınca tabiatın güzelliğini, verimli toprakları ve yaşamın özünü görüyorum. ama bunun ötesinde, starry starry night'ı yapan coşkulu ve şevk dolu, üretme enerjisi kalbinden taşan bir adamın varlığını hissediyorum. yüz otuz sene önceye sevgiler yolluyorum. 

benden de sana sevgiler vincent. ellerini sıkıyorum ve seni sevgiyle kucaklıyorum. 

aklıma bir soru takılıyor. acaba seni pek çok seven ferit edgü, bugün artık seksen iki yaşındayken, loving vincent filmini izlemiş midir? o da benim gibi ağlamış mıdır?

10 Aralık 2017 Pazar

bir slowdive konseri


bu sene bitmeden anlatmak istediğim birkaç şey vardı; hepsi öylece kalakaldı. tembellik mi desem, isteksizlik mi, yoksa yazmaya başladığımda hepsinin anlamını yitirdiğini düşünmemden mi bilmiyorum ama yazamadım. bunlardan bir tanesi de slowdive konseri deneyimiydi. ekim ayının başında, amsterdam'da izlediğim bir slowdive konseri benim için çok anlamlıydı, yılı bitirirken yok saymak istemedim. mayıs ayında slowdive'ın yirmi iki senenin ardından çıkardığı albümü dinlerken annem hastanedeydi. ne olacağını bilmediğim tuhaf ve sıkıntılı bir dönemde, ben her hafta istanbul-ankara arasını katederken hep bu albümü dinledim. buraya not etmişim, slowdive'ı bu albüm turnesinde bir yerlerde yakalama hayalim vardı. oldukça üzgün ve depresif bir dönemde bana önümdeki günlere dair hayaller kurduran böyle şeylerdi. konserler, müzikler ve sevdiğim insanlardan ötesi yoktu. halen de bunlardan başka, bunlardan fazla bir şey istediğim söylenemez. 

şu hayatta ne işim var dediğim çok oluyor. ama illa ki kendime bir sebep bulmam gerekiyor. büyük amaçlarım, insanlığa yararlı olmak gibi ulvi hedeflerim yok. buna paralel olarak hayattan büyük beklentilerim de yok. gerçi büyük hedef nedir, onu da bilmiyorum. konserlerin peşinde koşmak benim için oldukça keyifli bir hedef mesela. sevdiğim insanlarla geçirdiğim kısıtlı zamanlar da öyle. amsterdam'da gerçekleşecek bir slowdive konseri haberini duyunca da hollanda'da yaşayan p. ile aylar öncesinden bu konserin planını yaptık. sadece bir hafta sonunu içeren buluşmamız, hem slowdive romantizmi hem de yetişkinlik hayatımızın bir özeti olan dar-zamanlara-sıkıştırılan-yoğun-duygusal-paylaşımlar üzerine oldu. slowdive'ın yıllar sonra gelen albümü benim için bu senenin en güzel albümlerinden biriydi. bu albümü dinleme deneyimi, elbette ki sadece bu albümü dinlemek demek değildi. tıpkı bir slowdive konseri deneyiminin sadece sevdiğim bir grubu dinlemek demek olmaması gibi. bu konser benim için neydi? ilkgençlik yılları, naif hisler, o zaman büyük gelen ama şimdi tebessüm ettiğim hayalkırıklıkları, gençlik heyecanları, yoğun duygularla örülmüş ilişkiler derken hissettiğim nostaljinin oldukça ağır geldiğini itiraf etmeliyim. bir slowdive konserinin çok güzel geçeceğinden benim hiç şüphem yoktu; ama beklediğimden de güzel geçti. yeni albümlerinin beklenen tüm şarkılarını çalmalarının haricinde, avrupa turnesi kapsamında her konserlerinde çalmadıklarını bildiğim  dagger benim için sürpriz oldu. kendimi hem tıpkı on beş yaşında gibi yoğun duygularla sarılı hissettim hem de yanımdaki dostumun varlığı ile oldukça şanslı. alison'da neil ile rachel'ın sahnenin iki ucundan birbirlerine doğru gelerek gitar çaldıklarını gördüm. souvlaki ile, 40 days ile, crazy for you ile kendi hayatımdan daha büyük bir hayat içerisinde kayboldum. hayran hayran dalıp gittim. konser bitiminde başkalarının da benzer sabitlikte, yerlerinde öylece durduklarını gördüm. insan böyle yoğun hisler ile her zaman sarmalanmıyor. hele toplu bir şekilde olması ise öyle nadir oluyor ki... gerçekten slowdive seven insanlarla bunu paylaşmak oldukça güzeldi. konser bitiminde hem bir tatmin hissi hem de büyük bir boşluk hissi duydum. bunun nedenini halen de anlayabilmiş değilim. bazı güzel deneyimlerden sonra böyle oluyor. belki ben abartıyorum, bilemiyorum ama slowdive'ın geçmişten gelişi bu sene beni en mutlu eden şeylerden biriydi. bu konseri p. ile birlikte izlemek ise ankara'da geçen gençliğime en güzel armağandı.

bu da şarkı listesi. yanımızdakiler kapınca biz de rica edip fotoğrafını çektik.

26 Kasım 2017 Pazar

hidden orchestra konseri


23 kasım perşembe akşamı salon iksv sahnesinde hidden orchestra vardı. çekirdek kadrosu dört kişi olan ekip; brighton merkezli ve müzisyen joe acheson'ın projesi. joe acheson çok yönlü bir müzisyen ve hidden orchestra projesinde farklı müzik türlerini bir araya getirmekte. kendisine kemanda ve piyanoda poppy ackroyd, davullarda jamie graham ve tim lane eşlik ediyor. o akşam sahnede beşinci bir üyeleri de görsellerde ve laptop başında gruba katılmıştı.

grubun müzik yapma sürecini joe acheson şu şekilde açıklıyor: tüm enstrümanların kayıtları ayrı olarak yapılıyor ve acheson tarafından bir araya getirilip kaydediliyor. örneğin, davulcu tim lane aynı zamanda grupta trombon da çalıyor ancak sahnede bu sesi kayıtlardan dinliyoruz. müziğin üzerine eklenmiş doğaya ait sesler ise hidden orchestra deyince benim aklıma gelen ilk şey oluyor. bu noktada joe acheson'ın ilginç bir projesinden daha bahsetmek isterim. tüm birleşik krallık'ı gezerek, her bir sahilden sesleri kaydettiği ve bunları incelediği bir çalışması da olmuş. şu anda grup elemanlarının deniz kenarına konuşlanmış güzelim brighton'da yaşadığını düşünürsek, böyle seslerden ilham almalarına şaşırmayız diye düşünüyorum. ya da doğadan, sakinlikten, kuşlardan. 

grubun benim için dikkat çekici ve en hoşuma giden yanı çift davul ile müzik yapmaları. davullar hep karşılıklı konumlanıyor ve davulcular graham ile lane çoğu zaman birbirlerinin gözünün içine bakarak çalıyorlar. perşembe akşamı da bu şekilde adeta iki davulun birlikteliğini, iki davulcunun sahne üzerindeki iletişimini ve uyumunu izledik. bilmemin imkanı yok ancak o akşam bu iki davulcunun dostluğuna da şahit olmuşum gibi hissettim. tüm konser boyunca birbirlerine gülümseyerek tatlı tatlı atıştılar da diyebilirim. elle tutulmayan, somut olmayan bu şey her neyse, tanık olduğum için o kadar mutluyum ki... müzik icra ederken kurulan iletişim benim aklımın ermediği, hiçbir fikrimin olmadığı bir iletişim. bu da sahnede başta davulcular arasında olmak üzere, hidden orchestra ekibi içinde hissedilebilen bir şey.

grup o akşam 2017 çıkışlı down chorus albümlerinden ve sadık bir dinleyicilerini hayal kırıklığına uğratmayacak eski parçalarından çaldılar. benim tek eleştirdiğim nokta, şimdiye kadar salon iksv'de gördüğüm en gürültülü ve konuşkan seyirci kitlesinden birine denk gelmiş olmaktı. 

hidden orchestra benim çokça dinlediğim, özellikle ders çalıştığım gecelerime eşlik eden sevgili  grup. icra ettikleri müzik, bana inanılmaz bir konsantrasyon müziği geliyor. benim için cool ve uzayvari/endüstriyel bir boşluğu değil, pastoral hisleri temsil ediyor. kendilerini ikinci defa canlı dinlemiş olmanın memnuniyetini yaşıyorum. aşağıda kişisel favorilerimden olan seven hunters parçalarının 2014 yılına ait güzel bir canlı performans kaydı var.

19 Kasım 2017 Pazar

julie byrne konseri


julie byrne'ü 2016 yılı sonlarında tesadüf eseri tanıdım. natural blue şarkısını ilk dinlediğimde yaşadığım duygu yoğunluğunu, hissettiğim huzuru ve güzel hisleri burada ifade etmeye çalışmıştım. aradan geçen bir yıllık süreçte kendisini çokça dinledim. lastfm istatistiklerim, bu bir senede en çok dinlediğim müzisyen olarak julie'yi işaret ediyor. dönem dönem müziğinden kendini alamadığım yumuşak sesli kadınlar oluyor. eskiden böyle müzikleri daha çok ve daha yoğun dinlerdim. dinledikçe de içimde depresif hislerin belirmesine engel olamazdım. zihnim başka şeyler düşünür ve derinlere dalardım. sanırım artık bu yönümü kontrol edebiliyorum. yani çoğu zaman. eskiden dinlediğim bazı singer-songwriter müzisyenlerden artık dinlemediklerim var. julie ise bana bu müziğin depresif tarafını değil; bilakis huzur veren ve içimde iyi hisler uyandıran tarafını hatırlatıyor.

15 kasım günü salon iksv'deki konsere biletimi aylar öncesinden almış olmama ve heyecanla o akşamı beklememe rağmen, kendimi bir konsere gidecek zihinsel durumda hissetmiyordum. bu süreçte yaktığım başka konser biletleri oldu. ama 15 kasım günü işten eve geldim ve yapacak daha iyi bir şeyim olmadığını gördüm. günlük yaşamımda iş yerinde iletişim kurduklarım haricinde, toplumla etkileşim içine girmek istemiyordum. ailemle ya da uzaktaki arkadaşlarımla haberleşiyordum, bu beni memnun da ediyordu ancak zorunlu ve kaçamadığım etkileşimler yok mu; bunlar bende izolasyon isteğini arttırıyordu. o akşam evde kalmak istemedim. vapura binip karşıya geçmek istedim. bu rutini tekrar hatırlamak hoşuma gitti. julie sahneye çıkığı an, işte o an, buraya gelerek kendime ne büyük iyilik yaptığımı fark ettim.

ilk başta sahneye yalnız çıkan julie byrne, iki şarkının ardından sahneye ona eşlik edecek olan iki müzisyeni davet etti: son albümünün prodüktörlüğünü de yapan, synthesizerda eric littman ve kemanda jake falby. not even happiness albümünü baştan sona çaldılar. yumuşacık sesi, gösterişsiz gitar tınılarıyla julie kafamdaki birçok kavramın karşılığıydı: basitliğin, gösterişsizliğin, minimalizmin ve bu tarz şeylerin. müzik yapmadan önce hayatını central park'ta bekçilik yaparak kazanması da bağ kurabildiğim bir şeydi. akorlar arası geçişlerde eli adeta zarif hareketler yapıyordu. uzun zamandır sahnede klasik gitar dinlememiştim. çıt çıkmayan salonda yankılanan bir gitar sesinin dinginliği içime işledi. daha henüz birkaç şarkı olmuştu ki gözümden akan yaşlara engel olamadım. bu güzel müzik karşısında, bu müziğin bana hissettirdiği huzur ve sakinlik karşısında duyduğum mutluluğun ifadesi ağlamaktı. eskiden hiç anlayamadığım bir şeydi bu, mutluluktan ağlamak. şimdiyse bu nadir anları fark edebildiğimde kendime engel olamıyorum. üzüntü, ölüm ve yas dönemi sona mı eriyor bilmiyorum. sanmıyorum; ancak ben yavaş yavaş ölüme dair olan bu hisleri sindirmeye başlıyorum. yapabileceğım başka bir şey yok. bu sürecin içerisinde güzel bir şeye rast geldiğim ve bu güzelliği takdir edebildiğim için gözümden yaşlar geliyor. julie byrne'ün müziği beni rahatlatıyor, kalbimi yumuşatıyor, omuzlarımda hissettiğim yükü hafifletiyor. keman ve synthesizer'ın birlikte çaldıkları ve gitarın sustuğu birkaç dakikalık bir ara oldu. o arada ben güzel yerlere gittim geldim. kuş sesleri, dümdüz yeşil topraklar, rüzgarlı bayırlar, on dokuzuncu yüz yıl romanları, benim zihnimdeki yeşillikler... bu anı zihnimin içine kaydetmek istiyorum dedim. ben bir zaman, bir yerde, böyle bir anda var oldum. konserin bitimi, albümün de bitimini yapan şarkıyla oldu: "i live now as a singer" bu şarkıda julie ışıkların tamamen kapatılmasını istedi. konser karanlıkta bitti. yerimden kalktığım an, bu deneyimi bir kez daha yaşamak istediğimi fark ettim. hayatımda daha önce yapmadığım bir şeyi yapıp, ertesi gün de bu konsere gelmek istedim. eve giderken hissettiğim en bariz his ferahlıktı. uzun zamandır ilk kez bu kadar rahat uyudum. ertesi gün akşamı bekleyerek geçti. içimde öyle tatlı bir heyecan vardı ki bu hissi ancak on sekiz yaşımla özdeşleştirebilirdim. akşam yine vapura bindim. yine salon iksv'ye gittim. julie yine sahneye tek başına çıktı. sonra arkadaşlarını çağırdı. şarkı sıraları neredeyse aynıydı. ben yine hayranlıkla ve mutlulukla bu müziği dinledim. bir pantolon ve bir kazakla sahneye çıkan bu kadının ne kadar güzel olduğunu düşündüm. bir günü iki kere yaşamak böyle bir şey olmalıydı. zaman makinası gibiydi. düne döndüm. 

ikinci gece de konser mekanından çıktığımda mutluydum. sanki doktordan çıkmış gibi rahatlamıştım, sorunuma çare bulmuşum gibi. ne yapmam gerektiğini artık biliyormuşum gibi. yaşamın basitliğine ve ummadığım anda derdime çare olmasına inanamam bazen. tesadüfen geldiğim bu hayatta, insanlık tarihinin bu zaman diliminde tanık olduğum güzel müzikler, resimler, filmler karşısında şanslı olduğumu hissettiğim zamanlar olur. bu müzisyenlerle, yazarlarla aynı zaman dilimine denk geldiğim için memnuniyet duyarım. hiç tanımadığım bu insanlar benim derdimi dışarı vurmama vesile olur, omzumdaki yükü hafifletir. böyle şeylere tanık olabildiğim için şanslı olduğumu düşünürüm. bu iki akşam da julie byrne ve arkadaşlarının yaptığı müziğe tanık olduğum için şanslıydım. bu yıl istanbul'da izlediğim en güzel konserlerden biri olmasının yanı sıra, benim için hayatımda özel bir anlamı olacak bu konseri, yaşama şevkimi kaybettiğimde hatırlamaya çalışacağım. benden önce de bu dünyadan nice güzel eserler geldi geçti, benden sonra da gelecek. ben yaşam süremde tanık olduklarımı yüreğimde hissedip, hayatın bu deneyimlerine açık olmaya gayret göstereceğim.

11 Kasım 2017 Cumartesi

.

buraya en son yazdığım yazı eniştemle ilgiliydi. hemen ertesi gün onu kaybettik. bir şekilde burada bir şeyler yazmaya devam edebilmem için onunla bu mecradan da vedalaşmam gerektiğini düşündüm. bu süreçte hissettiklerimi ne kendime ne yakın çevreme tam olarak ifade edemedim. hislerim ve düşündüğüm şeyler ufak birkaç karalama olarak defterimde kaldı. sanki önce bu hislerimi yazıya dökmeliyim ki hayatıma devam edebileyim gibi geldi. her şeyin akışında devam edebilmesi için bu bir gereklilikmiş gibi hissediyordum. ama ne zaman yazmaya otursam dağılacak gibi oldum ve masa başından kalktım. halen de üzüldüğüm şeyin sadece babam gibi, dedem gibi sevdiğim eniştemi kaybetmenin ötesinde başka şeyleri de içerdiğini düşünüyorum. bir kaybın yol açtığı anlam arayışı, hayatla aramdaki en önemli boşluk olarak kendini belli ediyor. 

küçük, minik ailemizde eniştem amcamla birlikte babamın boşluğunu dolduran bir insandı. babamı kaybettiğimde beş yaşındaydım ve birini kaybetmenin ne olduğunu bilmiyordum. o zamana dair hiçbir şey hatırlamıyorum. tek diyebildiğim, bu kadar travmatik bir deneyim olmadığıydı. yıllar içinde bir babanın eksikliğini hissettiğimi söyleyemem. insan bir kavramın/kişinin varlığını bilmeyince, yokluğunu da hissedemiyor. ancak bir kişinin varlığını iliklerine kadar hissedince, kaybını tahayyül etmesi bile yıkıcı olabiliyor. ben o zamandan beri bu hisle baş etmeye çalışıyorum. iş, okul ve sorumluluklar içinde kendime tutunacak meşgaleler yaratıyorum. zaten kimi sorumluluklarımdan -iş- kaçmamın imkanı yok ki bunlar benim üzüntümü tam olarak yaşayamama da neden olan şeyler. içimdeki üzüntü ve yas dolu hislerin dışarıya yansıyamaması, kendimi kocaman bir kütle olarak hissetmeme sebebiyet veriyor. bir tarafım kırılmış gibi hissediyorum. ya da bir evin içindeymişim de çatısı uçmuş gibi. bir güvensizlik ve yalnızlık hali peşimi bırakmıyor. bunun her insan gibi öğrenmem ve atlatmam gereken bir süreç olduğunun farkındayım. sadece zaman gerekiyor. yaşamak nasıl bir şey, bunu yeniden düşünüyorum. daha önce düşünmediğim gibi, daha önce hiç bakmadığım gibi bakıyorum yaşamak denen şeye. bağ kurmak, birlikte olmak, sevilmek gibi şeyleri düşünüyorum. sıkça çocukluğum aklıma geliyor. eniştem ile gezdiğimiz yerler, onun arabasında yaptığımız seyahatler,  okuma yazmayı öğrendikten sonraki ilk yaz tatilinde her gün birlikte özenle yaptığımız okuma pratikleri, bana bisiklete binmeyi öğretmesi, çarpım tablosu çalıştırması, birlikte bahçeye ektiğimiz çiçekler, domates fideleri, güzelim kaz dağları, zeytinlikler ve niceleri. ilkokula başladığım ilk gün yanımdaydı. beni elimden tutarak okula götürmüştü. liseye başladığım ilk gün de benimle gelmişti. ben gelme desem de okulun kapısına kadar gelmişti. hayatta ne zaman güçsüz hissetsem ondan tavsiye alırdım. mücadeleci, yılmayan ve ağlamayı sevmeyen bir insandı. bana da bunu öğütlerdi. mesleği olan askerlikte edindiği disiplini, hayatının tüm alanlarında uygulayan biriydi. ben de ondan bunu gördüm; çalışkanlığı ve sürekli çalışmayı. cumhuriyetin ilk dönemlerinin yetiştirdiği bir insandı. hayatı yatılı okullarda geçmiş ve kendisini, kendinden daha büyük bir amaca, onu okutan ülkesine hizmet etmeye adamıştı. ben eski kuşakların cumhuriyete bağlılığını bizzat onda gördüm.

ne zaman kendimi iyi hissetmesem, halamın ve eniştemin yanı benim için bir sığınaktı. çocukluğumdan beri bu hiç değişmedi. kırk dokuz yıllık evlilikleri boyunca, iki insanın birbirini sevmesi ve sayması nasıl bir şeydir, ben bunu onlarda gördüm. bir evlilik nasıl olmalı, benim aklıma gelen örnek onlarınkiydi. ellinci yıllarında bir kutlama partisi verecektim ve hep birlikte bunun esprisini yapıyor, gelecek seneyi bekliyorduk. hayata onun kadar bağlı biri görmedim. çocuğu yoktu ve beni hep kızı gibi sevdi. ben de onu babam gibi sevdim.

bütün bunları düşününce hüzünlenmekten kendimi alamıyorum. ama bir şekilde tebessüm de ediyorum. eniştemle birlikte benim yaşamım süresince güzel bir ömür geçirdik. pek çok insanın birbiriyle kuramadığını düşündüğüm derin bir bağ kurduk. hayatta bin bir türlü ilişki çeşidi var ve ben artık kendim de dahil herkesin hepsini deneyimleyemeyeceğine inanmaya başladım. olmadığım şeyler var, kuramadığım ilişkiler. ama mesela bir tanesini, bu ilişkiyi biz yirmi sekiz sene çok güzel sürdürdük. birbirimizi baba-kız/dede-torun olarak çok sevdik. doğumumdan sonra beni hastaneden kundağımda o çıkarmış. ben de onu toprağa yerleştirdim. hayatın bu tuhaf, çembersel döngüsünü düşününce hislerim altında eziliyorum. omuzlarım iniveriyor. çok güzel anıların ardından gelen hüzünlü deneyimler... ölümlülük, vaktimizin sonsuz olmadığının farkına varış, sevdiklerimin yaşlanması, benim bunu onları her görüşümde çok net fark etmem, bir gün herkesin gideceğini bir kez daha idrak etmem. bunları bilip de yaşamaya devam edebilmek hem komik geliyor hem de insanın acizliğini gösteriyor. ayrılık hep insanlar için. ölüm de bir çeşit ayrılık. peşinden gelen özlem ve boşluk hissi hiç geçmeyecek gibi. bir zaman bu hisle yaşamaya alışacağım. herkes nasıl alıştıysa, nasıl alışıyorsa. asıl yalnızlık bir şehirde fiziken yalnız olma hissi değilmiş, dünya üzerinde seni anlayan ve seven insanların azalmasıymış, bunu fark ettim. tüm sevdiklerim, ailem, dostlarım benden uzaktayken bu durumun yarattığı özlem hissine yenilmemem gerektiğini düşündüm. bu olay, bana bu olumlu şeyi düşündürebildi. bolca müzik dinledim. dinledikçe aklıma güzel ve hüzünlü şeyler geldi. onları yazmak istedim. şimdilik diyeceklerim bu kadar ama kelimelerimi tüketemedim. tüketsem daha iyi hissedeceğimi biliyorum.

toprağı bol olsun. 

21 Ekim 2017 Cumartesi

insan ne zaman büyür?

aslında güzel bir şey üzerine yazmak istiyordum. beni çok mutlu eden bir konser üzerine. bir şeyler karalamıştım ama yarım kaldı. aldığım bir haber beni bu yazıdan ve günlük akıştan alıkoydu. bana bu yaşıma kadar baba olan eniştem hastaneye kaldırıldı. benim yaşlı ve sevgili eniştem. bir zaman böyle şeyler olacaktı ama insan ne zaman hazır olur ki diye düşündüm. insan ne zaman büyür? okulu bitirince mi, çevresindekiler uzaklara gidince mi yoksa kendisi uzaklara gidince mi? mesafeler ülke sınırlarının dışına taşınca mı yoksa ilişkiler sonlanınca mı? insan ne zaman büyür diye düşündüm. annesinin, ailesinin biricik kızı olma yaşını geçince ve roller değişince mi? bunların hepsi insanı büyüten şeylerdi ama hiçbiri yeterince büyüten şeyler değildi. ölüm mü, zamanın sonuna yaklaşmak mı, o daimi yalnızlık hissini meğersem bir ömür boyu atardamarında hissedeceğini anladığın an mı büyüdüğünü anladığın an, bilmiyorum. bütün çocukluğum ve gençliğim boyunca yanımda olan bir insanın zamanını doldurması ve yorgun, güçsüz bir şekilde o yatakta yatması büyüdüğümü anladığım anlardan biri. halbuki ben çocuk sahibi olmamama rağmen hayatım içerisinde annelik yaptığımı düşünmüş, birkaç ölüm görmüş, hastalıkların ne kadar yıpratıcı ve yaşlandırıcı olduğunu gerek yakınımda gerek kendimde tecrübe etmiştim. ama yine de büyümemişim. yine de böyle şeylere hazırlıklı değilmişim. düşüncelerin beni deli edecek denli zihnime hücum ettiği şu saatlerde yazmaktan başka yapacak bir şey bulamıyorum. devam eden bir okul ve yapmam gereken ödevler varken kafayı yiyecek gibi hissettim ve kendimi eve yakın bir starbucks'a attım. kaç saat kaldım tam emin değilim; belki beş, belki altı saat. ev bana depresif hisler ve olumsuz düşünceler verirken, akan bir hayatın içinde olmak iyi geldi. yapmam gereken ödevi yaptım. tek motivasyonum kontrolü kaybetmemek için bir şeylerle uğraşmaktı. sorumluluklar, sorumluluklar, yetişkin hayatının mantıkla yürütülmesi gereken sorumlulukları işte bunlar. mantıklı olmaya çalışmıyorum, sadece dalgaların altında kalmak istemiyorum, o kadar. çünkü kendi kendini telkin etmede çok başarılı sayılmam ve beni dalgaların altından çıkaracak insanlar fiziksel olarak ulaşamayacağım mesafedeler. 

dükkanı kapatmalarına yakın starbucks'tan kalktım. eskiden sesli ortamlarda verimli çalışamazdım. istanbul'a taşındıktan sonra evde çalışmanın verdiği depresif atmosferden kaçmak için dışarıda çalışmaya başladım. halbuki bu, tam da beyaz yakalı hayatı değil miydi? demek ki sebebi buymuş. en azından bir sebebi.  boş ve anlamsız hayatlarda çok önemli işler peşinde olmak, bunu sosyal ortamlarda yapmak, tabii ki kahve ile çalışmayı taçlandırmak. ne de olsa kahve olmadan ayılamıyorduk, çalışamıyorduk. kahvesiz afyon bile patlamıyordu. işte şimdi sebebini anladım. gecenin karanlığında eve doğru yürürken belediyenin çöp arabasına takıldım. eş zamanlı olarak uzayda ilerliyorduk. yan yana. ben gidiyorum, çöp arabası gidiyor; çöp arabası duruyor, ben onu geçiyorum, sonra o hareket ediyor ve beni geçiyor. bu beni hiç rahatsız etmedi. ne arabanın kokusu ne de çöpün varlığı. sonra bir noktada araba bastı gaza ve karanlıkta kayboldu. marketin kapanmasına on dakika kala yetiştim ve yıllardır içmediğim hazır çorbalardan almak için koşarak içeri girdim. bir yandan grip beni yataklara düşürecek denli çarpmıştı ama evde kalacak sakinlikte değildim. bu nedenle yıllardan sonra magnezyum glukonat'a kanaat etmekten başka çarem yoktu. eve vardığımda kalbim hızlı hızlı atıyordu. ev arkadaşım tam da şehir dışında olacak zamanı bulmuştu. film ya da dizi izleyemiyorum. okuduğum kitaplar beni yorduğunda çok kısa uyuyor, sonra kaldığım yerden devam ediyorum. ama keşke zihnimi oyalayacak bir şey olsaydı. ömrümün sonuna kadar zihnimi oyalayacak bir şey olması için neler vermezdim. şu dünyaya atılmışlık hissinden kurtulmak için. şu ölümlülüğün yüzüme çarpan beton soğukluğunu hissetmemek için neler vermezdim. müziği sabaha kadar açık tutuyorum ki ses olsun. belki zihnimi düşüncelerden uzak tutmak için şu yarım bıraktığım konser yazısını tamamlamalıyım. 

30 Eylül 2017 Cumartesi

alemdağ'da var bir yılan

ne zaman okulların açılma dönemi gelse sait faik'in son kuşlar hikayesi aklıma gelir. yıllardır bu böyle, hiç değişmedi. her seferinde de oturup bir deneme yazmak isterim. bu hikaye hakkında, sait faik'in aklıma kazınan bu hüzünlü eylül hikayesi hakkında. ortaokulda olmalıydık, bu hikaye türkçe dersi kitabında yer alıyordu. hani sonrasında "okuduğumuzu anladık mı?" bölümü soruları ve dilbilgisinin geldiği okuma parçalarından biriydi. hikayenin tamamı mı vardı, yoksa bir kısmı mı, hatırlamıyorum. o zamanlar anlayacak yaşta ve algıda değildik tabii; ancak bir ders kitabında sait faik'in olması ne muazzam bir şeymiş. halen var mı acaba? 

kendimi bildim bileli beni takip eden huzursuzluğun nüksettiği bir dönemdeyim. insan delirir mi? delirir elbet, delirmek çok kolay. okuduğum kitaplar bana bunun tersini söylemiyor. bilakis, delirmemek için kendi kendimle başa çıkmam gerektiğini anlatıyor. alttan alta bu manayı ben çıkarıyorum. hayat gittikçe kolay olmuyor, sadece durumlar tanıdıklaşıyor ve az çok ne yapmam gerektiğini kestiriyorum, o kadar. umut umut umut. hani sait faik umut eden biriydi? ölmeden önce yayınlanan son öykü kitabını okudum, alemdağ'da var bir yılan. o insanları seven ve insana olan inancı yazdıklarında pırıl pırıl parlayan adam, ölmeden önce insanlardan umudunu kesmiş. bunu hiç bilmemeyi dilerdim. ömrü boyunca bir adayı yaşam yeri belleyip, insanlara mesafesini korumuş. başka türlü olmuyor çünkü. kendime bakıyorum: ben hep farklı birliklere inandım. farklı ilişkilere, duygu hallerine, gönül birliklerine, farklı ailelere. çünkü gördüğüm buydu. bir anneyle büyüdüm, evde tek başımaydım ve bir çocuk kendisini nasıl eylerse ben de öyle eyliyordum. müzik dinlemem bundan. hayal kurmam da. sevgim büyüktü ama çevremde bunu verebileceğim insan azdı. arkadaşlarımı çok çok sevdim. şanslıydım, karşılığında da  onlar tarafından sevildim. eskiden anlamazdım ama şimdi bir ev arkadaşıyla yaşarken fark ediyorum, tüm bu tek çocukluk sürecinde bireyselliğe öyle alışmışım ki benim için en önemli şey kendime yarattığım özgür alan olmuş. ben sait faik'te de bunu gördüm. kitaplarını alıp başucuma dizdim. satır satır okudum. daha önce hiç okumamışım gibi okudum. bu yaşımda, bu aklımda okudum. okudum ve her bir öyküsüyle insanlığı kavramsal olarak daha çok, daha çok sevesim geldi. bu süreç içinde michigan'da doktora yapan arkadaşım d.'ye sait faik'in bir öyküsünü yolladım. sonra o, bu yaz türkiye'ye geldiğinde o öykünün içinde olduğu kitabı, yani alemdağ'da var bir yılan'ı bana armağan etti. kitabı bir çırpıda okudum. kurban bayramı tatilinde akçay'da halamlardayken hemencecik bitiriverdim. "en sevdiğim kitaplar", "en sevdiğim albümler" diye listeler yapamam, böyle şeyler bana çok iddialı gelir. ancak bu öykü kitabını "en sevdiğim kitaplar" diye bir liste yapsam, kesin en başta bir yerlere koyardım. gerçek ile hayal arasında, umut ile hayalkırıklıklığı arasında gidip gelen öykülerde, o kitabı yazarken benden yaşça büyük olan sait faik ile oldukça benzer hislerimiz olduğunu gördüm. özümüz insan olmak ama ben kadın olmanın getirdiği haller (tıpkı erkek olmanın getirdiği haller olduğu gibi) ile çokça boğuşurken, sait faik'in altı çizili olmayan maskülenliğinde gönlüme yakın çok şey buldum. insan olmak, hele hele yalnız bir insan olmak noktasında sait faik ile birleştim.

şu dünyada insanlığı kavram olarak sevip, birey olarak onları tanıdığında tiksinmek var. şu dünyada gönlünün sevgiyle dolup, o sevgiyi bir kişiye yönlendir(e)mediğin, bunu tercih etmediğin zamanlar var. şu dünyada bir erkek olarak bir erkeği çok sevdiğin, bir kadın olarak da bir kadının duygu dünyasında zenginleştiğin anlar var. sait faik ile ben altmış sene öncesine gittim. insanları hem sevdim hem de onlardan uzaklaşmak istedim. nefret nedir bilmeyen sait'te, ben sevgiyi yeniden keşfettim. ama alemdağ'da var bir yılan'ı okumasam, belki ileriki yaşlarım için daha umut dolu olurdum. şimdi biliyorum ki her ne kadar kadın olsam da içimde aksi bir erkek var. bu beni şaşırtıyor. bu erkek içime nerden girdi?  ben östrojenle dolup taşarken bu adam beni nerden buldu?

kuş tedirginliği

kalbim bir kuş tedirginliğinde. böyle deyince aklıma hrant dink geliyor. bu benzetmeyi ondan duymuştum. tam da hatırlayamadım nasıldı. açtım baktım, "ruh halimin güvercin tedirginliği" olarak ifade etmiş. ben de öyle hissediyorum. varlığıma dair, ölümlülüğüme dair, sevdiklerimin sağlık ve afiyette olmalarına dair bir tedirginlik. bu bir anksiyete mi, böyle mi ifade edilir, bilmiyorum. bilmek de istemiyorum. kafa sağlığımı korumaya çalışıyorum. kendi kendimi yola devam etmek için itekliyorum. bu hayata ne zaman alışıyorduk, bilmiyorum. daha az haber izliyor, güncel olayları daha az takip ediyorum. olan bitenle ilgilenmemem gerekiyor, diğer türlüsü beni etkiliyor. sosyal medyada uzaktaki sosyal çevremi takip etmek değil ama bir şekilde kaçamadığım güncel hayat ve bilgi kirliliği beni rahatsız ediyor. yoksa dinlediğim müzisyenleri takip etmek, dünyanın dört bir yanına dağılmış müze hesaplarını, birtakım sanatçıları, sevdiğim ve eğlenceli bulduğum oyuncuları takip etmek keyifli. ama araya "kirli" olarak nitelendirebileceğim bilgilerin karışmaması mümkün değil ve bu tip şeyler beni zehirliyor. dünya ile bu kadar bağlantı halinde olmak istemiyorum. bu kadar online ve ulaşılabilir olmak istemiyorum. tek endişem, benden uzakta olan ve yaşları altmışı geçmiş annem ve amcam ve yetmişi geçmiş halam ve eniştem. onları endişelendirmemek için telefonum açık. çünkü ben de onları arayıp da kendilerine ulaşamadığımda endişeleniyorum. yaşlılık, hastalık, ilaçlar vb. derken aklıma türlü ihtimaller geliyor. benim için tek aciliyet bu. böyle zamanlarda tek çocuk olmanın ağırlığını hissediyorum. bir de uzaklarda, "ölsem, bu ülkede beni birkaç güne bulurlar" diyerek bana yalnız olmanın getirdiği kaygılardan bahseden birkaç arkadaşım. benim de olmuştu. çok değil, birkaç kriz anında yaşlıları üzmemek için gençleri aramıştım. böyle durumlarda aradığımda ulaşabileceğim birkaç telefon numarası olması bana güven veriyor. gerçekten de hayatın bin bir türlü hali var. ama bunun ötesinde endişelendiğim ne var, tam adını koyamıyorum. sabahları kalktığımda kalbimin hızlı hızlı çarpması beni yoruyor. 

24 Eylül 2017 Pazar

yeni bir dil üzerine / chiron mavisi üzerine


bana yeni bir dil lazım olduğunu hissediyorum. şu yüzyılda birlikte yaşadığım insanlarla bundan sonra yeni bağlar kurmak içimden gelmiyor. bugüne kadar kurduklarımı muhafaza etsem bana yetecek. bugündense geçmiş yüzyıllardaki, benden önceki insanların peşinden gitmek ilgimi çekiyor. yani aslında insan sevmiyor değilim ama günümüz insanından hazzettiğim söylenemez. bu geçmiş zaman insanlarıyla tek taraflı kurduğum ilişki biraz da günümüz gerçekliğinden kaçış. yazı olsun, müzik olsun, resim olsun bunlar benim için bir iletişim dili görevi görüyor. aradığım yeni dil, sıfırdan öğrenmeye başlayacağım bir dil olabileceği gibi, tanıdığım ama derinleştirmem gereken bir dil de olabilir. mesela resim dili gibi. bunu hayatla bir bağ kurma yolu olarak algıladığım son bir seneden beri, resmin üzerimdeki etkisini tariflemeye çalışıyorum. çalışıyorum ama her defasında kalbimden vücuduma yayılan sıcaklıktan öte bir tepki veremiyorum. bazen gözlerim doluyor. benim için ağlamak oldukça kolay ama üzüntüden değil. tabiatın güzelliği, kıymetli anlar ve iyi insanlar yanındayken gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. yaşamdaki güzelliğin gündelik olaylar, yaşanan mücadele ve içinde bulunduğumuz koşulların ötesinde bir yerlerde, bir şeylerde olduğunu fark ettiğim her an yaşam anlamlı geliyor. diğer zamanlar ise bir yük olmaktan ötesi değil.

2017 yılı yaz mevsimi başında oregan state üniversitesi kimya laboratuvarlarında, bir kaza sonucu bulunan yeni bir mavi renge isim arandığı duyurulmuştu. bu renk manganez oksitin elektrik özellikleri araştırılırken; itriyum, manganez ve indiyumun karışımı sonucu bulunmuş. crayola markası bu rengi satın alıp koleksiyonlarına katacağını ancak renge henüz bir isim vermediklerini söylemişti. hatta bu renge ne mavisi koyalım diye de bir anket düzenlemişti. işte o vakit, barry jenkins'in güzeller güzeli filmi moonlight'tan ilham alınıp, filmin baş karakterine ithafen chiron mavisi konulsun önerisi ortaya atıldı. aradan geçen zamanda chiron mavisi yerine, bluetiful isminin konulduğu açıklandı. halbuki chiron mavisi ne güzel olurdu. bu şiirsel yakıştırma zihnime bir sürü güzel düşünce getirmişti. filmle birlikte anıldığında, "chiron mavisi" ne kadar anlamlı, ne derin hisler barındıran bir kelime ikilisiydi. 

ben de kelimeleri kullanmak istemediğim yerde renkleri kullanabilirdim. kelimelerin yetmediğinden değil, kelimeleri kullanmak istemediğimden. diyeceklerim var ancak bu kelimelerle yok, diye düşündüğüm oluyor. rembrandt'ın siyahı, van gogh'un sarısı ya da matisse'in mavisi pek çok şey anlatmıyor mu? aynı şekilde kieslowski'nin mavisi, berry jenkins'in mavisi de öyle. yeşilin verdiği huzur ve doğaya çıktığımda hayatın güzelliğini hatırlamam gibi, bu renklerin bana anlattığı şeylere dikkat kesiliyorum. duymak istemediğim şeylere kulaklarımı tıkayıp, duymak istediğim şeylere gözlerimi açmak istiyorum. bu sebeple boyalarla çocuklar gibi oynayasım geliyor.