uzun zamandır kendi ülkeme dair duyduğum his, ikinci dünya
savaşı sonrası insanların hissettiği mutsuzluk, depresyon, umutsuzluk hislerine
çok benziyor. benim ülkeye bakışım adeta savaş sonrası amaçsızlığı ve anlamsızlığı
içeriyor. gördüğüm ve duyduğum her şey öfkemi katlamaktan başka bir şey yapmıyor. her şey bu kadar kuralsız, başıboş
ve canım öyle istedi oldu/ ben yaptım oldu mantığıyla ilerliyor ki bunların
günlük hayatıma etkisinden kaçmam mümkün değil. durum bu şekildeyken kendi
hayatımdan zevk alamaz, kafamı başka şeylerle meşgul edemez oldum. hepsi bir
oyalanma gibi geliyor. saf bir eğlenme benim için söz konusu değil; çünkü o an
gelip geçtikten sonra yine gerçek hayat ve yine sıkıldığım, kızdığım, beni
mutsuz eden bu ülkeye dönüş var. başka bir yerde yaşamak varken mecburiyetler
neticesinde istanbul'a geliş ve beraberinde gelen şehir mutsuzluğu da cabası.
"köprüyü geçerken başımı kaldırıp bu ne güzel şehir aman allahım diyorum"
ya da "o ne boğaz manzarası diye
hayranlıkla bakıyorum" diyen bir sürü insanın arasında, "siz ciddi
misiniz kuzum? aynı şehirden mi bahsediyoruz?" diye kendi kendime sorduğum
çok oluyor. köprüyü geçerken aklımdan geçen tek şey "şehrin içine nasıl
etmişler, yazık." oluyor. şu ülkede
yaşanabilecek son şehirlerden biri haline gelen istanbul, ucuzluğun,
düzensizliğin ve betonlaşmanın örneği olmuş. işte, ülke nasılsa burası da
böyle. betondan başka bir şey
göremediğim boğucu bir şehir. her yer bina, her yer beton.
burada ve ülkenin her yerinde kalan ağaçları da kesen bir devletin, yeşile
tahammül edemeyen insanların arasında geçen boğucu bir hayat.
düşünüyorum ve nasıl yeşile karşı alerjisi olan insanlar olmuşuz anlamıyorum. nasıl insanlar yetişmiş? bu nasıl bir
kibir ve kendini üstün görmektir ki ağacı kesme hakkını kendinde buluyor? karadeniz'in güzelim su kaynakları üzerine
hes'ler kurup, o kaynakları kurutuyor. resmen
ekosistemle, doğanın dengesiyle sistemli şekilde oynayan bir devletimiz
var. doğayı bile kendi isteklerine göre
şekillendirme çabalarına, bu yıkıcılık ve her şeyi yeniden kurayımcılıklarına
anlam veremiyorum. doğanın bir gün isyan edip, herkesi ve her şeyi içine
çekerek yok edeceğine ve böylece üzerindeki pisliklerden arınacağına inanıyorum. geçenlerde bir yaban domuzu istanbul'un merkezine inmiş. bu
sadece bir başlangıç diye düşünüyorum. hesapsızca ormanlık alanları yok
etmeler, ekosistemi ve içinde yaşayan canlıların doğal yaşamını bozmalar bakalım
daha nelere sebebiyet verecek? rüzgarın ve güneş ışığının açısını değiştiren
yüksek binalar, kirli havanın yaşadığımız şehrin üzerinde yığılıp kalmasına
sebebiyet veren çukur bölgelerde yükselen şehircilik, iki tane ağaç gördük mü
sevinecek hale geldiğimiz sokak araları ve daha nice zavallılık. neden buna
mecburuz diye kendime soruyorum. buna mecbur değilim diyorum ve planlı
şehirlere, merkezinde ucu bucağı olmayan parklara sahip yemyeşil şehirlere,
sokağa çıktığımda güzelliğinden gözümü alamadığım şehirlere özlem duyuyorum.
buralarda yaşayan insanlara özenip nefes alabildiğin bir alanda, ulaşımını
bisikletle sağlayabildiğin bir şehirde yaşamanın kim bilir günlük hayatta
insanı ne kadar mutlu hissettiren bir şey olacağını düşünüyorum. trafikle uğraşmadan,
toplu taşımanın raylı sistemle son derece düzgün sağlandığı bir şehirde,
tramvayla yan yana giden bisikletlilere özendiğim kadar pek az şeye özeniyorum.






