14 Nisan 2012 Cumartesi

kısmetse bir dahakine

gençler keşke biz de bir coachella yapaydık, geçerken uğrasaydık.

not: james babalar da yaşlanınca çıkmaya başlamışlar, ayıp.

the hours - michael cunningham

karşımda oturan adama the hours kitabını niye sevdiğimi anlatacaktım. tam anlatmak üzereydim ki hiç ilgilenmediğini fark ettim. tam olarak şöyle demiştim ki gerisi gelmedi: "the hours'u çok sevdim çünkü üç kadının hikayesini çok incelikli bir şekilde anlatmış." bu cümlemin üzerine "aa öyle mi?! mesela nasıl?" demedi. heyecanlanmadı ya da yüzünde bir merak ifadesi belirmedi. benim kitabım onu ilgilendirmiyordu. kitabın içindeki kadınları, onları niye sevdiğimi, her birinde kendimden ne bulduğumu merak etmiyordu. ben de kadınlarımı kendime saklamayı tercih ettim. sevgimi anlatırken kendimi de anlatıyordum ve bunu anlayamayacak insanların karşısında çarçur edecek hislerim yoktu.

ince bir kitap olmasına rağmen, michael cunningham'un the hours romanı elimde bir aydan fazla süre durdu. kitabın daha ilk başında onu öyle sevdim ki kendi kendime bir karar aldım, her gün sadece ve sadece kitaptan bir bölüm okuyacaktım, asla daha fazla değil. her bir bölüm beş-altı sayfadan oluşuyordu ve böylece kitabı olabildiğince uzun zamana yaymış olacaktım. bunu yapma sebebim, kitabın atmosferiyle benim son zamanlardaki ruh halimin örtüşmesi ve bu yüzden kitabın içinde yaşamak istememdi.

yıllar önce, the hours filmi vizyona girdiğinde hayatımda ilk defa tek başıma sinemaya gitmiştim. filmin girdiği kış mevsiminin akabindeki yaz mevsiminde kavaklıdere sinemasında yıl içinde vizyona giren filmlerden seçmeler gösterilirdi. ben de bir yaz günü, tek başıma bu filme gitmiştim. şimdi düşünüyorum da bir yaz günü, on dört yaşında bir çocuk niçin böyle bir filmi seçer, anlam veremiyorum. filmi sevmiş miydim tam hatırlamıyorum ama çok etkilendiğimi hatırlıyorum. atmosferinden, yalnız kadınlardan, insanın peşini bırakmayan ölüm korkusundan, sevginin yetmeyişinden vs. bütün bunlardan çok etkilenmiştim. filmin atmosferi dokuz yıl önceki aklımda aynen böyle kalmış olacak ki, bir süre önce aklıma düştü ve ben bu sefer kitabı bulup okumak istedim. on dört yaşındaki ben'in çok etkilendiği the hours'da, yirmi üç yaşındaki ben ne bulacaktım, gerçekten çok merak ederek başladım kitaba. her şey aklımda kaldığı gibiymiş, hatta daha fazlasıymış ve ben yine o yalnızlık dolu, huzursuz, boşluklu atmosferin içine çekiliverdim. suyun yüzeyindeyken dibine çekilmek gibi bir şeydi. karşı koymadan, hatta gönüllüce kafesin içine girdim.

kitabı okuyunca düşündüğüm, şu anki kafa karışıklığımın yaşla başla ilgisi olmadığıydı. bundan yirmi sene sonra da huzursuzluklarım beni boğacaktı. dilerim öyle olmaz ama olursa da şaşırmayacağım. bazen yazmak iyi geliyor ama hiçbir şeyin iyi gelmediği zamanlar da var. virginia'yı seven bir kocasının olması durumu değiştirmiyor; çünkü sevginin yetmediği durumlar var. bu ne bencillik ne de şımarıklık. sevginin her şeye iyi geldiğini kim söylemiş ki? bazen düşünüyorum, kendini karşındakini sevdiğine inandırıp bir şekilde devam ederek, sonra da karşıdakine haksızlık yaptığını düşünüp vicdan azabı çekerek geçen günlerin sonu gelmeyecek mi? on ben yaşındayken bugünleri düşündüğümde farklı şeyler hayal ederdim. en azından hala beni en çok tatmin eden şeyin kulağımda müzikle uyumak olduğunu düşünmezdim. gizli bir haz duyarak tek başıma sinemaya gitmeyi bir başkasıyla gitmeye tercih edeceğimi, meşhur bir çorbacıda çorba denemeye kendi başıma gideceğimi düşünmezdim. bunların hiçbirinden üzüntü duymuyorum, bilakis "yine olsa yine yaparım" dediğim için durup bir düşünüyorum. sohbeti ilgimi çeken bir adamla dışarı çıktıktan bir saat sonra gözüm çaktırmadan saate gidince, kendime dışarıdan bakıyorum, işte yine o sıkılgan ben diyorum. bitse de gitsek diye geçiyor içimden. bir virginia değilim ama virginia olmak için woolf olmak gerekmiyor. herhangi bir kadın olmak yetiyor. içinde bir şey üretme arzusu olan herhangi bir kadın... bazen yemek yapasım geliyor, bazen çamaşır yıkayasım. halen beni psikolojik olarak en çok rahatlatan şey temizlik yapmak ve temizlik yapmanın verdiği tatmini pek az şey veriyor. kara enerjimi ne yaparak atsam dediğimde, somut bir sonucu olacak şeyleri tercih ediyorum. yazı yazınca, çamaşırları yıkayınca, çay demleyince ve yüzünce her şey gözüme daha güzel görünüyor. bazen hiçkimsenin sevgisi -annemin sevgisi bile- beni yatıştırmaya yetmezken, omomatik kokan çamaşırlar kafi geliyor.



romandaki hikayelerden biri de mrs.brown ve oğlu richie'ye ait. huzursuz ruh halini annesinden devralan richie'nin başını göğsüme yaslamak istiyorum. ah şu anneler yok mu, freud'a katılmamak içten değil. hayatta annelerimizin yapamadıklarını yapıyoruz; hep daha ileriye gitmek için, daha cesur, korkusuz olmak için, daha çok yer görüp, daha çok şey deneyimlemek için yaptıklarımızın haddi hesabı yok. ömrü boyunca kendisini öldüremeyen bir annenin oğlu, annesinin yapamadığını yapabilir mi acaba? kendimi düşünüyorum da, mrs.brown'la yaşamanın ne demek olduğunu az çok biliyor gibiyim. keşke annemden daha iyi genler devralsaymışım ama maalesef kısmetimde bunlar varmış. bazen düşünüyorum, keşke babama benzeseymişim diyorum. hoş, onu da pek tanımıyorum ya neyse. sessiz sakin, mülayim bir adammış diyorlar. mutlu muymuş, mutsuz muymuş bilmiyorum. ama yine de annemden daha mutlu bir insan olduğunu ummak istiyorum. şu anda buna cevap verebilecek bir insan olsa (halam? amcam?), ona şöyle sorardım: babam mutlu bir insan mıydı? keşke annem mutlu bir insan olsaydı. o zaman ben de daha mutlu bir insan olabilirdim. neden böyle genlerim var ki? hayatımda en korktuğum şeylerden biri anneme benzemek ve yaşım ilerledikçe bu korkuyu ensemde bir ürperti olarak hissediyorum. gittikçe zaman yaklaşıyor ve bir türlü ters yöne kaçamıyormuşum gibi geliyor. anneme benzemek istemiyorum; çünkü ben karanlık ruh halinin beni takip etmesini istemiyorum. mrs.brown'a değil ama richard'a kendimi yakın hissetmem de bu yüzden işte. richie annesini değil, sadece bir kez öpüştüğü clarissa'yı bütün ömrü boyunca zihninde taşıyor ve ben de kendime soruyorum: benim de bütün ömrüm boyunca zihnimde taşıyacağım bir anım mevcut mu diye. neyseki var. ama bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilemiyorum. kitabın bir yerinde geçiyordu, "insan yirmi yaşındaki bir öpücüğü nasıl saklar?" gibisinden bir şey. saklamasına saklar da zaman geçtikçe anıların eskimesi ve silinmesi, zihnimde canlandırmaya çalıştıkça zorlandığımı görmem, o anının bulunduğu konumdan sanki bir arabayla hızlıca uzaklaşmam ve anının arkamda kalması beni düşündürüyor. üzülmüyorum dersem yalan söylerim, üzülüyorum ama eşyanın tabiatı bu, her şey eskiyor.

kitabın sonlarına doğru bir yerde, mrs.woolf'un anlatıldığı bir bölümde şöyle bir cümle geçiyor,"she cherishes extravagant hopes". durdum ve düşündüm. döndüm bir daha okudum. önce cherish fiiline dikkat kesildim. ne güzel bir fiil diye düşündüm. sonra extravagant hopes kısmına takıldım. en son hopes'un önüne high getirilen şarkıdan beri bu kadar etkilendiğim bir hopes tamlaması görmemiştim. abartılı, boş, gereksiz umutlar: extravagant hopes. sonra bunları birleştirdim. to cherish extravagant hopes. işte günlerim bir süredir böyle geçiyordu ve the hours beni bu abartılı, gereksiz umutların peşinden sevgiyle koşmaya teşvik ediyordu. bu sıralar tek yaptığım, "cherishing extravagant hopes" idi.

24 Mart 2012 Cumartesi

facebook'la imtihanım 6 gün sürdü

bu sene yakın arkadaş grubumdan üç kişi yurt dışına yerleşince kendi kendime düşündüm, acaba ben de facebook açsam mı diye. bir bakıyorum, elin adamı benim arkadaşlarım hakkında benden daha çok şey biliyor; şunu yapıyormuş, bunu ediyormuş diye gelip bana söylüyor. dedim ben niye arkadaşlarımdan bu kadar bihaberim? herkes buradayken, yanımdayken bunu hiç düşünmemiştim de ülkeler değişmeye başlayınca "facebook aslında iyi olabilir" diye kafamda bir ampul yandı.

geçen hafta pazar günü ödev yapmak için arkadaşlarla okulda toplandık. toplam dört kişiyiz ve herkesin bilgisayarlar açık, oradan çalışıyoruz. mola verdiğimiz bir sırada diğer üç arkadaşım facebook'a giriyor ve ardından facebook muhabbetleri başlıyor. bana yine sen niye açmıyorsun baskıları yapmaya başlıyorlar. bu yurtdışına-taşınan-arkadaş durumundan sonra benim de biraz direncim kırılmış olacak ki, "olabilir aslında ya, tamam bir ara açacağım." dedim. aradan bir dakika geçmedi ki arkadaşım, "sana facebook açtım!" deyiverdi. şifren de 12345 dedi. haydaaa dedim ama kızmadım, benim de gönlüm varmış. neyse, üç-dört arkadaş ekledim ve bir saat sonra bir baktım, tanıdığım bütün insanları yanda people you may know diye gösteriyor. neyse, kimisini ekledim, kimisi de beni ekledi. bir anda otuz arkadaşım oldu ama nasıl oldu bilmiyorum. bölümde gördüğünde kafasını çevirip bana selam bile vermeyen insan bana arkadaşlık yolluyor. ben şimdi ne yapayım bilemedim. her göndereni kabul ettim tabii. meğersem öyle olmuyormuş, her arkadaşlık gönderenin arkadaşlığı kabul edilmiyormuş, arkadaşlarım dedi.

iki gün sonra kalabalık bir arkadaş grubu olarak yemek yemeye gittik. çoğu samimi olmadığım insanlar. biri dedi ki, hadi gelmişken check-in yapalım. o ne dedim, o an orada olduğumu söylüyormuşum. boşver yapmayın dedim. ben o akşam başka bir arkadaşımın davetini vaktim yok diye geri çevirmişim ama sonra bu yemek yediğim arkadaşlar ısrar edince ve ben onların ısrarlarına karşı koyamayınca onlarla yemeğe çıkıvermişim. şimdi bunu diğer arkadaşım görse ayıp olmaz mı? ne der, ne düşünür? halbuki ben son derece iyi niyetle ve dürüstlükle onu geri çevirdim vaktim yok diye. gerçekten de yoktu ama bunlar öyle bir ısrar ettiler ki kıramadım. yok beni yazmayın oraya dedim.

ilerleyen günlerde millet ne zaman fotoğraf çekse tedirgin oldum. hiçbir resme girmedim. zaten arkadaşlarımın fotoğraf albümlerine baktığımda, hiç hatırlamadığım bir sürü resmimi gördüm. üç sene önce bir yere gitmişiz de fotoğraf çekilmişiz. ne bileyim, fi tarihinde bir yerdeki toplu fotoğrafımız yıllardır milletin fotoğraf albümündeymiş vs. bunların hiçbirinden haberim yok. olmasın da zaten, ben bilmeyeyim. ama facebook'un muhtelif yerlerinde haberim bile olmayan resimlerim varmış. kızmıyorum da şaşırıyorum. bunca yıldır bütün bunlardan haberim yokken daha iyiymiş diye düşünüyorum. ben bilmeyeyim de millet ne yaparsa yapsın.

bütün bunların ardından bu işlerin bana göre olmadığı sonucuna vardım. eleştirmiyorum, kimseye bir laf demiyorum; sadece benim böyle şeylere uzak olduğumu bir kere daha anladım. bunca yıldır facebook denememişliğim yadırganırdı. beni tanıyanlar "illa da açmayacağım, kuul olacağım." diye bir kaygım olmadığını biliyordu; çünkü gerçekten bana uzak bir şey. ne diyebilirim ki, bilen bilir, bilmeyen de istediğini düşünür.

velhasıl, bugün cumartesi ve ben facebook'u sildim. ya da kendimi facebook'tan sildim desem daha doğru olur. facebook'la geçirdiğim 6 gün bana yetti. uzakta olan arkadaşlarımla da iletişimimi mail yoluyla sürdürmenin en güzeli olduğu sonucuna vardım. ne yapayım, onların fotoğraflarının altına da komik yorumlar yazmayıveririm, dert değil.

sonuç: çocuk en azından denedi, aklı kalmadı.

17 Mart 2012 Cumartesi

ölmeye yatmak, kurgusal cumhuriyet tarihi, yetmeyen şeyin evet'i mi olur?

"ölmeye yatmak" etkileyici bir kitap ismi. ölümü bir sanat eseri şeklinde gözümde canlandırdığı için değil de insana ilhamla dolu çağrışımlar yaptırdığı için. ne ölüme methiyeler düzen bir hali var ne de yeren. sadece bir durumu ortaya koyuyor, zihnimde bir kare canlanıyor ve bana bir gerçeklik sunuyor. işte böyle bir şey var diyor, ölmeye yatmak diye bir şey var. benim bu noktada yaptığım ilk tespit, "aa ne kadar da döşeğimde ölürken kitabının ismine benziyor" olmuştu. halbuki okuyunca gördüm, bu kitap bana ölmeyi anlatmıyor. koca bir cumhuriyet tarihini bir romancının kurgusuyla sunuyor. bu ölmek olamaz, olsa olsa benim için yeni bir bakış açısına uyanmak olur.

bu roman bana 40'larda, 50'lerde, 60'larda ve 70'lerde türkiye'de kadın olmayı anlattı. içinde tanıdık çok şey buldum. bir sürü şey değişmemişti ama bir sürü şey de değişmişti. kitabın içinde annemden dinlediğim çok şey vardı, yaşı büyük olan halamdan dinlediğim şeyler de. ilginç olan şu ki, ben de bu topraklarda kadın olmayı hiç bilmeyen birine kendi hikayemi anlatsam, romandan ödünç alacağım birçok şey vardı. hepi topu benden on beş yaş büyük gazeteciler -ki kendilerine tv meşhurları demek daha doğru olur- sağda solda siyasi konjüktür -ki kendisine kafam girsin- analizi yaparken ve rte kanallarında her şeyi eleştirebilecek denli "liberal" olduklarını söylerken, hiçbirinin adalet ağaoğlu okumadığını anladım. ama tabii ki bunu şimdi anladım.

ülkede "liberal" olmak için birinci koşul cumhuriyeti eleştirmek. tv meşhurlarının yaptığı da bu zaten. buna diyecek hiç lafım yok, ben de kendi çapımda eleştiriyorum. eleştirilmeli de zaten. ben kendi cinsel yönelimimden bile onu sorguladıktan sonra emin olmuş biriyim, cumhuriyeti mi eleştirmeyeceğim? ama bahsettiğim şey, tv meşhurlarının yaptıkları gibi bir eleştiri değil. "hepi topu benden on beş yaş büyük" derken kastettiğim şey, onun da tıpkı benim gibi olanları okuyarak, kulaktan duyarak, başkalarından dinleyerek öğrendiği. yaşının yarısı kadar yıldır okuduklarını bize televizyon ekranlarından anlatıyor ve ne kadar öfkeli, ne denli cesur -ne de olsa her şeyi eleştirebiliyor-, korkusuz ve otoritenin karşısında olduğunu anlatıyor. yavrum benim, dine mesafeli olduğunu belirtiyor ama dini temelli bir iktidar partisinin yaptığı "iyi" şeyleri takdir edebilecek denli de nesnel olduğunu belirtmeden geçmiyor. kendisine liberal deniyor; çünkü bir tek bu isme sahip olanlar cumhuriyeti eleştirme cesaretini gösteriyor. ayrıca serbest ekonomiyi destekliyor, özelleştirmeyi doğru buluyor ama parasız eğitim de diyor. aferin, hatta afferim.

adalet ağaoğlu "yetmez ama evet" dediğinde ne demek istediğini anlamamıştım. yani diğerlerininkini de anlamamıştım ama adalet ağaoğlu'nun özellikle eleştirilmesini anlayacak bilgim yoktu kendisine dair. ben yetmez ama evet'i halen saçma bulurum. evetçilere diyecek lafım yok ama yetmez ama evetçilere söyleyecek çok şeyim vardır. ancak adalet ağaoğlu'nun bir romanını okumam bile onun neden yetmez ama evet dediğini anlamama yetti. romanın içindeki cumhuriyet eleştirisi ve adalet ağaoğlu'nun referandumdaki kararı son derece tutarlı. hatta bu mantıksız sloganı duyduğum andan beri, aslında ne demek istediklerini anlatmaya çalışan bir sürü insan görmüştüm de hiçbirinin dediği aklıma yatmamıştı. ilk kez adalet ağaoğlu'nun bu romanını okuyunca bir şeyler anlar gibi oldum. halen yetmez ama evet'in mantıksızlığına şiddetle karşı çıkmakla birlikte, adalet ağaoğlu'nun istikrarlı tavrını takdir ediyorum.

sonuçta demek istediğim, gördüğüm en sağlam cumhuriyet eleştirilerinden birinin, kurgusal bir roman olan ölmeye yatmak olduğu. birilerine "liboş" dediklerinde o insanlara tahammül edemememe rağmen, eğer ben de aynı şeyi dersem, bu sefer de bana x,y,z mi derler diye tereddüt ediyordum. itiraf ediyorum, aynen böyle düşünüyordum. o isimleri ben de sevmiyorum ama böyle dersem benim de başka bir ismim mi olur, diye düşünüyordum. ama şimdi içim çok rahat, liboş dedikleri isimleri ben de aynı şekilde çağırabilirim, evet. çünkü onların yapamadığını bir edebiyat yazarı yapmış. hem de bundan kırk bir sene önce yapmış.
***

yazıyı bitirirken aklıma bir de şu geldi. bu sene uğur mumcu'nun ölüm yıldönümünde televizyonda kendisinin meslek yaşamını anlatan bir belgesel izledim. belgeselin bir yerinde, 1970'li yıllara ait bir trt programından bir parça verildi. bir tartışma programı, konuklar arasında uğur mumcu, nazlı ılıcak ve ismini bilmediğim başka insanlar var. uğur mumcu ile nazlı ılıcak bir yerde tartışıyorlar. ama öyle bir an geliyor ki, uğur mumcu nazlı ılıcak'a dönüyor ve "soğukkanlılığınızı gerçekten takdir ediyorum. sanırım hanımefendiyle daha fazla konuşamayacağım" diyor ve konuşmasını yarım bırakıyor. bunu izlediğimde gülüyorum ve aradan geçen onca yılda insan hiç mi değişmez diyorum. bunu şu yüzden anlatıyorum, şimdi sağda solda okuduklarım da bu ayarda şeyler, asla daha fazlası değil ve inanılmaz mantık hatalarıyla dolu. aynı görüşe sahip olalım ya da olmayalım, bir yazıyı okurken veya bir insanı dinlerken tahammül edemediğim şey, kendi içinde tutarsız olması. tutarsız konuşmaya başladı mı fenalıklar geliyor ve onu kale alamıyorum, üzgünüm.

suriye

tanıdığım, bildiğim biri var. suriye'de yaşıyor ve her geçen gün hiç çıkmamacasına karamsarlığa biraz daha gömülüyor. gittikçe ölüme saplandığını söylüyor. her cuma interneti kesiyorlar ve dünyayla görüşemiyor; çünkü her cuma, muhalifler cuma namazından sonra eylem yapmak için internet üzerinden örgütleniyorlar. önceleri sadece cuma günleri internet kesilirken, son zamanlarda neredeyse her gün değişik saatlerde interneti kesmeye başladılar. yirmi-otuz yaş arası muhalif gençlerden her gün birileri ortadan kayboluyormuş. onun mahallesinde de haftalardır haber alamadıkları gençler varmış. cep telefonları çoğu zaman kesiliyor, insanlar birbirleriyle iletişim kuramıyormuş. muhalif gençler bir sabah evden çıkıyor ve bir daha onları gören olmuyormuş. ablası nişanlısıyla birlikte rusya'ya kaçtı. anne ve babası da rusya'ya kaçma çabası içinde. ama o üniversitenin son yılında olduğu ve haziran ayında mezun olacağı için ülkesini terk etmek istemiyor. boşver okulu dediğimde, "eğer şimdi gidersem bir daha buraya dönemem ve okulu bitiremem. dört yıl okudum, sadece üç ayım kaldı ve bu yüzden burayı terk edemem" diyor. türkler için son çağrı yapıldı, ülkenize dönün diye. bir arkadaşımın babası şam'da ve yakında buraya dönecek. sen de gel dedim, gelemem diyor. geçen hafta ne olur ne olmaz diye pasaport başvurusu yapmış, pasaport vermiyorlarmış. gidenlerin hepsi kaçak yollardan gidiyorlar. mesela ablası öyle yapmış. türkiye en yakın yer, gel diyorum. nasıl bırakayım diyor. haziran'da finaller varmış. şimdi gel, sonra finallere girmek için dönersin dediğimde, bir kere suriye'den çıktın mı bir daha geri dönemezsin dedi.
ben böyle şeylerin hep benden uzakta olduğunu düşünürdüm. benden uzakta, kitaplarda, filmlerde.

bu saatte gelinir mi? ayıp.

ankara'nın her yerinde gökçek'in kanalı beyaz tv'ye ait "maymundan mı geldik? topraktan mı geldik?" billboardlarını görünce ne düşünmem gerektiğini bilemedim. bu çok komik bir şeydi ama aynı zamanda zavallı bir durumdu da. "maymundan mı geldik? topraktan mı geldik?" billboardlarıyla şehrin dört bir yanını kaplamak ne demekti, pek aklım almadı. bu konunun bilimsel bir mesele olmaktan çıkıp takım tutmaya dönüşmesi başlı başına çapraşık bir durumken, birilerinin bunu kışkırtıcı bir söyleme dönüştürmesi gerçekten midemi bulandırdı. termodinamiğin ikinci kanununu şoför amcanın, görelilik kuramını başbakanın, kalp kulakçılarının çalışma prensibini benim tartışmam gibi bir şey bu. ama benim başkanım bunu uygun görmüşse doğrudur, ne de olsa o melih başgan.

10 Mart 2012 Cumartesi

#8

yaklaşık bir ay önce a separation filmini izlediğimde filmin bende bıraktığı iz, birkaç sene önce derviş zaim'in nokta filminin üzerimde bıraktığı etkiye benzer olmuştu. bir süre kafamda evirip çevirdim ve sonunda yazmaya karar verdim. insan bazen iyilik yapmak isterken kendini kötülük yapmış olarak buluyor. kötülük yapmak için yola çıkıp da kötülük yapmaktan daha farklı bir şey bu. ta kalpten iyilik yapmak isterken nasıl olur da kötülük yaparız diye düşünüyorum. kimi zaman böyle olduğunu biliyorum ve hayatın kaypak yüzünü tam bu noktada görüyorum. iyi niyetle yola çıkıp da kendini aklının ucundan dahi geçmeyen sonuçlara sebep olmuş bulduğunda kendine yabancılaşıyorsun. işte o zaman soruyorum; bu durumda ben kendimi sevmezken, bir insan beni niye sevsin diyorum. bazen iyi bir evlatken iyi bir dost olmuyorsun. bazen iyi bir dostken iyi bir sevgili, iyi bir sevgiliyken iyi bir evlat olmuyorsun. bunlar birbiriyle neden-sonuç ilişkisi halinde değil, ancak bazen sıfatlarından birinde tökezlemen seni kötü bir insan yapabiliyor. kötü biri olmadığımı biliyorum ancak kimi zaman içimi kaplayan bu histen kurtulamıyorum. filmdeki adamın evlat olmak, koca olmak ve baba olmak arasında yaşadığı zorlukları anlayabiliyorum. bu da kendi çapımda benim görüşümü destekliyor. bazen insanın kimliklerinden biri daha öne çıkıyor ve diğerlerinin hakkından çalıyor. bu bilinçli bir seçim değil, hayat öyle oluveriyor. ben, hangisi beni mutlu eder'e değil de; hangisinin bana daha çok ihtiyacı varsa ona gidiyorum. yaptıklarımdan ötürü takdir görmeyi beklemiyorum fakat bazen birilerine, bazı şeyleri yapmamamın, yapamadığımdan değil; yapmayı seçmediğimden olduğunu anlatmak istiyorum. sonra bu gözüme çok gereksiz görünüyor ve üşeniyorum, kestirip atıyorum.

3 Mart 2012 Cumartesi

the album leaf

işte bir eski dost. yıllarla ifade edilecek kadar uzun bir zamandır -üç yıl, dört yıl?- oturup da baştan sona bir albümünü dinlememişim. en son into the blue again albümünde kalmışım, ondan sonrası yok. olmamasının özel bir nedeni yok. sadece dinlerken beni soktuğu ruh halini tecrübe etmek istemediğimden. bana soğuk, buhranlı, sıkıntılı ergenlik günlerini hatırlatıyor. bu demek oluyor ki, the album leaf bana kendimden başka hiçkimseyi hatırlatmıyor. bu da en az bir şarkıyı dinlerken eski sevgiliyi anımsamak kadar hüzün verici. eski ben'i, ergen ben'i anımsamak istediğimi pek söyleyemem. bu o kadar uzun bir geçmişe tekabül etmiyor ama yine de o günleri güzel andığım söylenemez. şimdi sokakta formasıyla gezinen liselileri görünce aklıma ter, hormon ve tutku geliyor. bunlar ne güzel şeyler diye düşünüyorum. benim album leaf'imin içinde ise bunlar yok, başka şeyler var. keşke en büyük derdim, lisede sevdiğim çocuğun beni sevmemesi olsa diye düşünüyorum. bunun eş değeri olarak da keşke şimdi de üzüldüğüm bu olsa diyorum. iki ay önce içimi sıkan şeyle şimdiki o kadar farklı ki. kafam rahat olmayınca gönlüm de rahat olmuyor. album leaf'e özellikle döndüm. bütün bunlar beni aşarken sırtımı yaslayacağım pek az müzik biliyordum. rahatladım, içim genişledi, ciğerlerime hava dolduğunu hissettim. albümlerini tekrar indirdim, 2010'da çıkardıkları albümü ilk defa dinledim. çok güzel bir konser kaydı buldum, geceleri uyurken dinliyorum. insanları istemiyorum; bunu ergen ben değil, şimdiki ben diyor. oturacak bir bank da buldum, kalkmaya niyetim yok. yazar oblomov'da beni anlatmış.

#7

Shearwater - A Hush by kukuletali

youtube'da oradan oraya gezinirken karşıma shearwater çıktı. eski tanıdık ama eski dost değil. yani hiçbir zaman o kadar yakın olmadık, ne shearwater'la ne de okkervil river'la. ama yine de winged life albümünü çok döndürmüşlüğüm var lisede. bağımsız filmlerin sahne arkası müziği olarak hatırlayıp da daha fazlasını biçmemişim onlara. bu kötü bir şey demek değil, kötülemek ya da değerini düşürmek için söylemiyorum. hem filmin hem de hayatın arka fonunda çalan ve insanı rahatsız etmeyen, belki de ona dinginlik getiren bir müzik icra etmek o kadar önemli ki. dinleyip de sildiğim, hem aklımdan hem de hard disc'imden sildiğim shearwater'ı yatağa sırtüstü uzanarak dinliyorum şimdi. boynum çok ağrıyor ve başımın altına yastıklar koyup winged life'ı dinliyorum. gözümden iki damla yaş süzülüyor. bazen fiziksel acı dayanılmaz oluyor ve ben hangimizin acısının daha büyük olduğunu düşünüyorum; benimki mi yoksa anneminki mi? elbette anneminkinin olduğunu biliyorum ve elimden başka bir şey gelmeyeceğini görüp her şeyi olduğu gibi bırakıyorum. pek az şey umrumda. insanların çoğu çekilmez. insanların çoğu çekilmez çünkü bazen sahip oldukları salaklık boyutuna inanamıyorum. bazı insanlar o kadar salak ki... mesela geçen gün bankada sıra bekliyordum. bir kadın bir işlem yaptırmak istiyordu ama kimliği yanında olmadığı için yaptıramadı. bankacı, kimliğiniz olmadan olmaz dedi. sonra sıra bana geldi ve ben işlemimi yaptırırken deminki kadın yine geldi ve "işlem hiç mi yapılmıyor? yapsanız ne olur ki?" dedi. bankacı, "olmaz hanımefendi kimliğiniz yok" diye yanıtladı ve kadın yine ısrar etti ("hiç mi yapılmıyor?", hayır biraz yapılıyor demek istedim.) bankacı son derece kibar bir şekilde yine olmayacağını belirtti. içimden o kadar sinirlendim ki, bankacının sabrına ve kibarlığına şaşırdım. o an ekmek parası dedikleri şeyin işte bu olduğunu gördüm: normalde sinirlenecekken sinirlenmemek ve kibar olmak. bir işlem kimliksiz olmuyorsa yüz kere daha sormanın ne anlamı var, insanlar ne kadar salak diye düşündüm. sonra bir gün de süpermarketlerin birinde sıra beklerken yan kasalardan birinde bir kadının kasiyere bağırıp çağırdığını duydum. birden herkes onlara bakmaya başladı. olayın ne olduğunu anlamadım ama kasiyeri koruma ihtiyacı duydum. bir şey deme gerekliliği hissettim ama diyemedim. o sırada market görevlileri geldi ve kadını sakinleştirmeye çalıştılar. kendi kendime düşündüm, en fazla ne olabilir ki dedim. bir ürünü fazladan okumuştur, yanlış okumuştur vs. bunların hiçbiri geri dönülemez şeyler değil ki. bir insan sırf kendisi o markette para harcıyor diye kasiyer kıza diklenme hakkını nasıl kendinde görüyor? ne salak insanlar var dedim, ne gerizekalılar. sonra bir de hastaneler var tabii. son zamanlarda o kadar çok vakit geçirdim ki oralarda, insanların salaklıklarını görünce diyecek söz bulamadım. annem doktor odasında ve o sırada hemşire doktora dosya vermek için içeri giriyor. çıkarken kapı azıcık aralık kalıyor. yanımda bekleyen bir karı koca var. adam ellili yaşlarında. annemi kastederek, hasta halen çıkmadı off falan diyor. içimden sanki keyfinden çıkmadı diyorum. adam sonra gidiyor ve kapı aralığından içeriyi izliyor. bakıp geri çekiliyor, yürüyor, sonra gene gidip kapı aralığından bakıyor. yanımda oturan karısına gelip; konuşuyorlar diyor. hıyar herif, sanki muhabbet ediyorlar diyorum içimden. sonra yine kapı aralığından gözlerini uzatıyor. bu sefer dayanamıyorum ve gidiyorum kapıyı çekiyorum. adam utanıyor ve ne diyeceğini bilemiyor. annem içeriden çıktığında da benim içerdeki hastanın yakını olduğumu anlıyor ama ben adamın ifadesine bakmıyorum. kazık kadar adam olup da halen doktor odasına kafasını uzatma eylemini gerçekleştiren adam salak değil de nedir diye düşünüyorum.

bütün bunlardan sonra insanlarla bire bir iletişim içinde olunan mesleklerin ne kadar zor olduğunu bir kez daha anlıyorum. bankacılar, doktorlar, kasiyerler, öğretmenler, garsonlar, sekreterler, postahane çalışanları vs. hepsinin işi çok zor. sürekli insanlara laf anlatma halindesin. arada anlamayanı var, ısrar edeni var, boğazına yapışanı var, asabisi var falan. hepsine kibar davranmak ve her zaman çok sabırlı olmak zorundasın. insanlar o kadar salak ki bütün ömrün onlara laf anlatmakla geçiyor. kimse tabela okumuyor ve önünde yazılı olmasına rağmen gelip her şeyi sana soruyor. ama bir şey diyemiyorsun çünkü o işten para kazanıyorsun. başlarda yanlış meslek mi seçtim diye düşünüyordum ama işin bu kısmını düşününce insanlarla değil de makinalarla çalıştığıma memnunum. hatta derin bir oh çekiyorum.

1 Mart 2012 Perşembe

#6

-bir başbakanın yılın hatırı sayılır bir kısmını ülkenin başkentinde değil de başka bir kentte, mesela istanbul'da, geçirmesi son derece tuhaf bir durumdur. o ülkeye dair çok şey bilmeyen biri bile böyle bir durumda istanbul'da başka bir şeylerin döndüğünü düşünebilir. paranın istanbul'dan geldiğini, belediye başkanlığı yarışında niçin istanbul'u almanın diğer şehirleri almaktan daha önemli olduğunu anlayabilir. işte bu yüzden asıl paranın kaynağı şehre daha da para getirecek şeyler dikilir, inşaatlar yapılır, o şehrin içine edilir.
bu kadar tüccar mantığıyla ülke yönetilmez. ülke, meclisin bulunduğu başkentten uzak olarak da yönetilmez (bu arada ne olur ne olmaz: hoşgeldiniz başbakanım).

-chp kurultayında isa gök'e yapılanlar gerçekten çok ayıp. hele de "demokrasi şöleni" yapıyoruz diye yola çıkılan bir kurultayda yapılması hepten ayıp. yalnız ertesi gün kendisine yaklaşık yarım saat kürsüde konuşma hakkı tanınmış. bence bu güzel bir şey. kurultayla ilgili kılıçdaroğlu'nu eleştiren çok, bu ne biçim demokrasi diyen de çok. haklılar. zaten chp'yi ben de desteklemiyorum. yalnız benim de aklıma şu geliyor; aynı şeyin bir akp toplantısında gerçekleşmesi düşünülebilir miydi? düşünsene, tayyip erdoğan'a muhalif biri çıkıyor ve yarım saat boyunca karşısında onu eleştiren şeyler söylüyor. hayalgücümü zorluyorum zorluyorum fakat böyle bir şeyi gözümün önüne bile getiremiyorum.

-dün gece cnn türk'teki tarafsız bölge programını izledim. can ataklı 28 şubat sürecinde milletvekillerinin nasıl zorla istifa ettirildiğini anlatıyordu. gazetelerin "bulduğu" yalan yanlış belgeler, şantaj ve rüşvetle istifaya zorlanan milletvekillerini anlatırken, o dönem kendi çalıştığı gazeteden ve bizzat yaşadığı bir olaydan bahsetti. biraz da programdakilerin gazına gelerek her şeyi isim vererek ifşa etti. çok geçmeden aydın doğan aradı ve can ataklı'ya demediğini bırakmadı. o an türk televizyon tarihinde gördüğüm en ilginç anlardan biriydi. can ataklı kıpkırmızı oldu ve diyecek söz bulamadı. en son "gazeteciliğimin bitti an" gibisinden bir şeyler dedi.
bence o an, o program türk basın tarihinde yerini alacak bir program oldu bile. güç ve iktidar nasıl bir şeymiş, ben dün akşam canlı canlı bunu gördüm. gerçekten bir gazeteciye yazık oldu.