işte bir eski dost. yıllarla ifade edilecek kadar uzun bir zamandır -üç yıl, dört yıl?- oturup da baştan sona bir albümünü dinlememişim. en son into the blue again albümünde kalmışım, ondan sonrası yok. olmamasının özel bir nedeni yok. sadece dinlerken beni soktuğu ruh halini tecrübe etmek istemediğimden. bana soğuk, buhranlı, sıkıntılı ergenlik günlerini hatırlatıyor. bu demek oluyor ki, the album leaf bana kendimden başka hiçkimseyi hatırlatmıyor. bu da en az bir şarkıyı dinlerken eski sevgiliyi anımsamak kadar hüzün verici. eski ben'i, ergen ben'i anımsamak istediğimi pek söyleyemem. bu o kadar uzun bir geçmişe tekabül etmiyor ama yine de o günleri güzel andığım söylenemez. şimdi sokakta formasıyla gezinen liselileri görünce aklıma ter, hormon ve tutku geliyor. bunlar ne güzel şeyler diye düşünüyorum. benim album leaf'imin içinde ise bunlar yok, başka şeyler var. keşke en büyük derdim, lisede sevdiğim çocuğun beni sevmemesi olsa diye düşünüyorum. bunun eş değeri olarak da keşke şimdi de üzüldüğüm bu olsa diyorum. iki ay önce içimi sıkan şeyle şimdiki o kadar farklı ki. kafam rahat olmayınca gönlüm de rahat olmuyor. album leaf'e özellikle döndüm. bütün bunlar beni aşarken sırtımı yaslayacağım pek az müzik biliyordum. rahatladım, içim genişledi, ciğerlerime hava dolduğunu hissettim. albümlerini tekrar indirdim, 2010'da çıkardıkları albümü ilk defa dinledim. çok güzel bir konser kaydı buldum, geceleri uyurken dinliyorum. insanları istemiyorum; bunu ergen ben değil, şimdiki ben diyor. oturacak bir bank da buldum, kalkmaya niyetim yok. yazar oblomov'da beni anlatmış.