5 Temmuz 2011 Salı

asıl habere yer kalmadı, üzgünüz

dün cnn türk'te ayşenur arslan'ın medya mahallesi programını izledim. konuğu mehmet yılmaz'la birlikte güncel olayları değerlendirdiler. yıl içinde okul olduğundan sadece birkaç kere programı izlemişliğim vardı. ancak programın birkaç kere uyarı aldığını, cnn türk ve ntv'nin girdiği yeni yandaş görünüme kıyasla daha muhalif bir tutum sergilediğini duymuştum. hatta "yolu yakındır, bu programı da bitirirler" gibi yorumlar okudum. dürüst olmam gerekirse mehmet yılmaz hakkında yorum yapacak bir bilgim yok. hani ne yönde yazan bir yazardır, fikirleri nedir pek bilmiyorum. köşe yazarları konusunda çaylak olduğumu ve daha çok fırın ekmek yemem gerektiğini biliyorum. bu ön bilgileri verdikten sonra bahsetmek istediğim konuya gelebilirim.

ayşenur arslan, bu yıl madımak katliamını anma amacıyla oraya giden insanların başına neler geldiğinden bahsetti ve bu olayların gazetelerde ana sayfadan değil de, içeride küçük birer haber olarak yer bulmasını eleştirdi. bu olanları "alternatif medya" olarak değerlendirebileceğimiz internet haberciliği ve benim pek çok konuda bilgilenmemi sağlayan blogger'lar olmasa ben de çok geç öğrenecektim. bu olay ana akım gazetelerin sitelerinde ayşe özyılmazel'in evliliği veyahut hilal cebeci'nin fotoğrafı kadar yer bulmadı. bu yaklaşım madımak katliamının utancını katlayan bir olaydır. oraya anmaya giden insanların üzerine biber gazı sıkıldığını görünce diyecek bir şey bulamadım. başka hiçbir şeye gerek yok, sadece bu bile devletin ve polisin genel algısına dair bize pek çok şey anlatmakta. işte ayşenur arslan bunu eleştirirken, bu haberin iç sayfada küçük bir yer bulmasına dair mehmet yılmaz'a ne düşündüğünü sordu. o da bunun elbette kabul edilemez bir şey olduğunu, ancak basın üzerindeki baskının inkar edilemediğini ve bu yüzden gazeteleri anladığını söyledi. bu konuyu daha fazla konuşmadılar ve başka bir şeye geçtiler. onlar geçti ama bu nokta benim kafama takıldı. ben düne kadar gazetelerin gördükleri baskı karşısında sinmelerini eleştiren bir insandım. cnn türk'e, ntv'ye ya da ana akım gazetelere laflar hazırlayıp, onları güncel tabirle omurgasız olmakla eleştiriyordum. ancak dünden beri fikrimi değiştirdim. iktidar baskısı karşısında sinen medyada suç bulmuyorum artık; çünkü düşününce, gazete ve televizyon kanalı sahipleri sonuçta birer ticaret adamı. bir şey yaparken tüccar kafasıyla hareket ediyorlar ki bu da gayet doğal ve mantıklı. sermaya sahibi birinden başka nasıl hareket etmesi beklenir ki? elbetteki ona kâr getirecek alana yönelecek, tüccar para kaybetmeyi ister mi? bu durumda da sürekli kendisine açılacak davalarla, ödeyeceği tazminatlarla uğraşmak istemez. üstelik pek çok medya patronunun başka alanlarda da iş yaptığı düşünülürse, kendilerinin bu sinme, iktidarla zıt gitmeme yaklaşımları gayet normal. yaptıklarını onaylamıyorum, desteklemiyorum ama tüccar mantığıyla hareket eden bu adamları anlıyorum. şimdiye kadar onları korkak olarak niteliyordum ama artık kendilerince öyle yapmalarının mantıklı olduğunu görüyorum. kızgınlığımı ikiye bölerek ifade etmektense sadece tek bir yöne odaklıyorum: artık sadece medya üzerinde baskı kuran iktidarı eleştiriyorum.

uzun soluklu ilişki

bazen siyasi konularda fikrimi dile getirirken, eş-dost ortamında sohbet ederken bir anlığına kendime yabancılaşıyorum. resmen kendime dışarıdan bakıyorum ve diyorum ki, ne gördün ne yaşadın da böyle laflar ediyorsun. ne deneyimin var ki, diyorum. benim aklım ermeye başladığından beri gördüğüm tek bir iktidar var, tek bir parti var. kafamdaki iktidar algısının karşılığı olan tek bir isim var. tabiri caizse ben gözümü onla açtım (tıpkı ben 5 yaşından beri melih gökçek'in belediye başkanı olması gibi). bunun böyle olması beni gerçekten düşündürüyor.

don't look now


yaşım ilerledikçe kitap okuma alışkanlığım geriliyor. bu beni üzüyor ve düşündürüyor. "vakit yok" gibi bahanelerin arkasına sığınmak istemiyorum ama okuyamamamın bir nedeni olmalı diye düşünmüyor değilim. eskiden birkaç ayda okuduğum kitap kadarını şimdi bir yılda okusam buna da şükür diyorum. bu konuda aza kanaat etmek kendimdem utanmama sebep oluyor. tatil oldu mu, birkaç gün boşluk buldum mu okuyayım diyorum, kimi zaman oluyor kimi zaman olmuyor. bazen kendi kendime soruyorum, film izlemek daha kolay olduğu için mi film izliyorum da kitabı üniversiteye başladığımdan beridir geri planda tutuyorum diye. burada bir tuhaflık var, aslında ileri doğru evrim geçirmem gerekirken ben geriye gidiyorum.

aslında bir filme dair düşüncelerimi yazmak isterken konuyu kitap okuma mevzusuyla açmamın bir nedeni var. bazı filmleri izledikten sonra, daha az kitap okuduğum için içimde duyduğum o vicdan azabını duymuyorum. bilakis, kapkalın bir romanı devirmişim gibi bir tatmin hissiyle dolup taşıyorum. işte film izlemek daha kolay diye değil, işime geliyor diye hiç değil; sinemanın bu yüzünü görmek için filmlerin karşısına oturuyorum diyorum.

1973 tarihli nicolas roeg filmi don't look now'ı birkaç gün önce izledim. o günden beridir kafamın içinde dönüp duruyor. şişirilmiş cümlelerle övecek ya da çok bilmiş laflar edecek değilim, zaten ben kendi halinde bir izleyiciyim. ancak bu film bana "işte sinema böyle bir şey" dedirtti. üstünden günler geçti ama arada bir kare kare görüntüler gözümün önünden geçiyor. sanki ben hakkında güzel cümleler kurdukça o sadeliğine ve görsel zenginliğine gereksiz süslemeler yapacakmışım gibi geliyor. o yüzden sadece bana hissettirdiklerinden bahsetmek istiyorum.

film gerilimli ve gizemli bir atmosferde geçiyor. küçük kızlarını kaybeden bir çiftin venedik'te geçirdikleri birkaç günlük iş seyahati süresince yaşadıklarını izliyoruz. kızlarının ölümünü kadının ve adamın nasıl atlatmaya çalıştığını görüyoruz. zamanının ötesinde bir film olarak söylenen 'don't look now' korku filmi kategorisinde değerlendirilse de, bence bu şekilde yaklaşmak biraz sığ kaçar.



filmi izledikten sonra düşündüğüm şey, hepsinin bir başı varmış oldu. hepsi derken, görsel algısına ve sinematografisine hayran kaldığım pek çok yönetmeni kastediyorum. kendi bilgim kadarıyla bazı şeyleri kafamda kieslowski'yle başlatmıştım. şimdi görüyorum ki başlangıcın bile öncesi varmış. don't look now'da nicolas roeg'un çekim tarzı, değişik nesneleri değişik planlarla çekip birbirine eklemesi, renk kullanımı, cama değişik anlamlar atfetmesi gibi şeyler mavi-beyaz-kırmızı üçlemesine bir referans olarak gösterilebilir. kamerada değişik renk filtre kullanımı da bu filmin en etkileyici yanlarından biri. kafamda, "kieslowski ve meşhur görüntü yönetmeni" ikilisiyle aynı yere koyabildiğim bir görsel anlatım söz konusu burada.

filmin gerilim-korku filmi kategorisinde ele alınması bence yüzeysel bir yaklaşım. bu nedenle de senaryodaki kader unsuru beni daha fazla düşündürdü. senaryonun kaderi ele alışındaki tavrı kendime yakın buldum, tıpkı dekalogların birincisinde olduğu gibi. bu iki film kader kavramını aynı yaklaşımla ele alıyor. buradaki kader kavramını ifade etmekse benim için o kadar da kolay değil. bazı şeyleri kontrol edebiliyorsun ama bazılarını edemiyorsun ve o noktada devreye giren şeyin ne olduğunu da bilmiyorum, bunun gibi işte.

spoiler vermek istemediğimden daha fazla detaya girmiyorum. çok meşhur ve tartışmalı sahnesi için de gördüğüm en estetik ve güzel planlardan biri olduğunu söylemek istiyorum sadece.

sonuç olarak, "don't look now" bana bir roman okumuşum gibi hissettirdi. içimdeki kitap açlığını bir nevi tatmin etti ve bu her filmin yapabildiği bir şey değil, o yüzden bu filmi önemsiyorum.

1 Temmuz 2011 Cuma

22


altı-yedi sene önce pj harvey'nin dry albümünü ilk kez dinlediğimde çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. hemen sevmiştim diyemem ancak ilgimi çekmişti ve defalarca dinlemek istemiştim. dinledikçe sevdim, sonra ne anlatıyor diye dinledim. sözleri yakalamaya çalıştım. yakalayamadığıma baktım falan. aradan yıllar geçti ve şimdi o albümü tekrar dinlerken başka bir şeyin parçası olduğumu fark ediyorum. pj harvey o albümü yaptığında ben kadarmış. geçen hafta kulağımda dry, yolda yürürken aklımdan bu geçti. yıllar önce dinlediğim bu albümü ancak şimdi sözlerini anlayarak dinleyebildiğimi düşünüyorum. o zamanlar burada bahsettiği şeylerden haberim yokmuş, şimdi anlıyorum. kendime dönüyorum ve şunu diyorum, bu albümü yaptığında yirmi iki yaşındaymış.

bazı şeyleri yapmanın, söylemenin yaşı var sanırım. bu albümde dediklerini şimdi dese gayet lame olur ve ucuz buluruz (hani şebnem ferah gibi. hala onu dinleyen var mı yahu?). o yüzden de zaten artık savaş hakkında konuşuyor.

bu videoya pj'in eski performanslarını izlerken rastladım. dry albümünün çıktığı yıl, 1992, reading festivalinde kaydedilmiş. pj kalın kaşları, deri ceketi ve makyajsız haliyle son derece cool.
ayrıca bu şarkı 2011 yılında bile hala uç bir şarkı olma özelliğini koruyor bana göre. lady gaga'nın devrimci olduğu bağlamında çeşitli tezler öne süren yazılar okudum. evet, ikisi çok ayrı kulvarlarda ama şunu demek isterim ki bu şarkı tek başına bile lady gaga'dan daha devrimci.

21 Haziran 2011 Salı

aklıma gelmiyor değil

başbakanlığın yakınından her geçişimde aklıma bir şey geliyor: istesem şu anda televizyona çıkabilirim (istediğimden değil, benden uzak olsun aman). hani geçmişte de olmuştu; başbakanlıkta eylem yapan, soyunan, başbakan arabasından inerken onun üstüne yürüyen insanlar vesaire. sadece ben değil, oradan geçen her insanın akşama ana haber bültenine çıkma potansiyeli var, yeter ki doğru yer ve zamanda kullanmayı bilsinler. misal ben, eğer bir gün başbakanlığın yanından müzik dinleyerek geçmekten bıkarsam, ele avuca gelir bir nedenden dolayı kameraları toplamak isterim. boşu boşuna akşam haberlerinin gündemini meşgul etmenin ne lüzumu var? madem çıldıran vatandaş olarak anılacaksın, en az daha önce orada eylem yapan insanlar kadar haklı bir nedenin olmalı.

10 Haziran 2011 Cuma

takım elbiseyle deniz kıyısında uzanmanın güzel olduğunu hiç düşünmemiştim


internette carson mccullers'ın resimlerine bakıyordum. en son google'da yirminci sayfaya kadar gittiğimi hatırlıyorum. sonra bu fotoğrafa rastgeldim, daha doğrusu kitap kapağı haline getirilmiş bu fotoğrafa. birkaç dakika baktım. neden bilmem, bu resimden etkilendim. zihnimdeki carson mccullers'a dair olan şeyleri düşündüm. kendisine karşı güzel hislerim vardı, onları bu fotoğrafla pekiştirdim. ne kadar güzel bir resim dedim. kafamdaki carson mccullers imgesine tam anlamıyla oturan bir resim. kafamda öyle bir kadın var ki, sadece yazdıklarını değil gördüğüm her bir fotoğrafını da seviyorum. sadece yalnız bir avcıdır yürek romanını okumamla bile benim gönlümde özel bir yer edindi. sonra öyküleriyle tanıştım ve amerika'nın güneyini sevdim. bir yazar bana bir coğrafyayı sevdirdi, oradan çıkmış şeylere ilgi duyar oldum. neyse, yazarı koca bir kahraman haline getirip, ismini ergenvari beğeni cümlelerimin içine koymak istemiyorum. ben sadece onu ne kadar sevdiğimi bu resmi görünce bir kere daha idrak ettiğimi anlatmak istiyorum.

uyuyakalma hikayeleri

şimdi iki tane uyku hikayesi anlatmak istiyorum. bir tanesi geçen haftadan kalma. kütüphanede ayşe ile çalışıyorduk, ayrı masalarda. benim yanımda bir çocuk oturuyordu (sanırım kendi yaşımdaki erkeklere halen çocuk deme yaşını geçemedim, üzgünüm). sonra eşyalarını bıraktı ve kalktı. o sırada ayşe, yanıma "şu soruya bir baksana" diye geldi. ben soruya bakarken de yanımdaki çocuğun yerine oturdu. ben soruyu yapmakla uğraşırken aradan on beş-yirmi dakika geçti. ardından "bak ayşe, galiba şöyle yapmalıyız" diye sağıma bir döndüm, ayşe uyumuş! kollarını masaya dayamış, başını da üstüne koymuş, uykuya dalmış. bunu görünce tebessüm ettim ve hiç uyandırmadan kendi kitabımın başına döndüm. aradan bir on beş-yirmi dakika daha geçti, sonra yanımdaki yerin asıl sahibi olan çocuk geldi. sessizce bana dedi ki, "pardon, arkadaşın herhalde?" ben de aa, uyandırayım dur dedim. o da, yok uyandırma, ben defterimi alıp gideyim, başka yer bulurum, dedi. sonra çevremize bir-iki saniyelik zaman diliminde şöyle bir göz attık, hiç boş yer yok. "yok olmaz, ben uyandırayım" dedim ve elimi ayşe'nin sırtına koydum. sessizce ayşe diye seslendim. ilk başta ne olduğunu anlamadı, sonra uyandı ve aa pardon dedi. öyle derin uyumuş ki, defterin teli yüzüne gelmiş ve hiç fark etmemiş. yüzünde komik bir iz olmuş. sonra ayşe yanımdan kalktı ve yerine gitti. çocuk yanıma oturdu ve "kusura bakma, arkadaşını da uyandırdık ama" dedi gülümseyerek. ben de olur mu öyle şey, orası senin yerin, ne demek dedim. sonra çalışmaya devam ettik.
***

ikinci anlatacağım hikaye ise dünden, bu sefer uyuyakalan benim. okuldan kızılay'a gitmek için otobüse bindim. sıcaktan ve yorgunluktan öyle mayışmışım ki cam kenarında uyuyakalmışım. bir an gözümü açar gibi oldum ve yanımda oturan kızın, telefonda ettiği "şimdi beş otobüsüne bindim, kampüse dönüyorum" cümlesini işittim. bir an nasıl ya dedim. kampüse mi dönüyormuş? sonra gözümü bir açtım ve baktım ki ben aynı otobüsle gerisin geri okula dönüyorum! meğersem otobüs kızılay'a gelmiş, yolcularını indirmiş, yeni yolcularını bindirmiş ve tekrar okula dönüyor. yolu yarılamışız bile! hemen ilk durakta indim ve indiğim yerden kızılay'a kadar yürüdüm. canım bir daha otobüse binmek istemedi, yürürken biraz da açıldım. sonra kendi halime güldüm. otobüste uyuyakalıp da ineceği durağı kaçıran, hatta geldiği yeri geri giden bir insan olmaya çok müsait biriyim. kendime güldüm gülmesine ama hiç şaşırmadım.
otobüs hikayelerim devam edecek.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

çok medeni bir insanım ve sakallarım var

bu hafta okulun şenlik alanında gökkuşağı bayrakları dalgalanıyordu. daha önce de buna benzer şeyler olmuştu ama sanırım ilk kez okulun gayriresmî lgbt'si bu denli güçlü bir şekilde sesini çıkardı. standlarını açtılar, eğlendiler, homofobiklerin gözü önünde bayraklarını dalgalandırdılar. etkinlik alanında gökkuşağı rengi bayrakları gördükçe başını çevireninden tebessüm edenine kadar birçok insan vardı. dün akşam kampüste yürüyüş yapmışlar, bense şimdi öğreniyorum. internet ortamında yorumlar okuyorum. bazı yorumlara gülsem mi yoksa sinir mi olsam bilemiyorum. "ben de katıldım, cinsel tercihim farklı görünmüş olabilir ama neyseki sakallarım kurtardı" gibisinden bir yorum gördüm. dalga geçtiklerini falan düşündüm ama gerçek. farklı algılanma kaygın varsa katılmazsın, katılıyorsan da açıklama yapma gereği ne? madem rahatsız oluyorsun katılma arkadaşım. bu ultra medeni görünme çabanla en az homofobikler kadar itici oluyorsun.

15 Mayıs 2011 Pazar

mark kozelek günlüğü



bir haftadır ankara'da acayip bir yağmur var. sürekli bulutlu, kapalı bir hava. yağmur birden bastırıyor ve gürültüyle camlara vuruyor. ortalık kararıyor, biraz ürkütücü bir hal alıyor. üstelik sabah evden çıkarken giydiğim şey akşama ince kaçıyor, üşüyorum. daha kalın bir şey giyince de terliyorum. böyle tuhaf bir hava işte. ben de havanın etkisiyle olsa gerek, mark kozelek-bill callahan arasında gidip geliyorum. sokakta başka şeyler dinlesem de eve gelince bu ikisinden başka bir şeye elim gitmiyor. bill callahan çalışırken arka fonda çalıyor, sun kil moon'un admiral fell promises'ini ise uyurken kulağıma geçiriyorum. her seferinde içimde bir şey hissediyorum. biraz heyecan, biraz hüzün gibi. üzülmüyorum, sadece müziğin güzelliği karşısında gözlerim dolar gibi oluyor. bir şeyi ta içimde hissediyorum. ne olduğunu tam olarak dile getiremiyorum ama güçlü bir şey olduğunu biliyorum. bill callahan'ın albümü henüz yeni, bu yüzden ne yazacağımı bilmeden mark kozelek'in admiral fell promises albümünün bana hissettirdiklerini yazmak istiyorum.

eskisine göre albümleri çok çabuk tüketiyorum. dinlemeye başladığım bir albümle geçirdiğim zaman zarfı kısalınca, onunla bağ kurma ihtimalim de azalıyor. geriye dönüp baktığımda hakkında sayfalarca yazı yazabileceğim albümlerin çoğunun, müziğe erişimimin daha zahmetli olduğu zamanlardan kalma olduğunu görüyorum. sanırım 'bir şeye ulaşmak ne kadar zor oluyorsa kıymeti de o kadar artıyor' tespiti doğru. işte çok çabuk dinleyip hızlıca hard diskten sildiğim albümlerin arasında, aylardır kulağımdan çıkarmadığım bir albüm var. admiral fell promises'i sanırım 2010 ağustos-eylül'ünden beri her gün uyurken dinliyorum. böyle söyleyince abartıyor gibi göründüğümün farkındayım ama gerçeği söylüyorum. uzun zamandan beri bu denli bağ kurduğum albüm sayısı azdı. bu albüm de onların arasında benim için çok değerli bir yere sahip oldu. bunun bir nedeni albümün güzelliğiyse, diğer nedeni de mark kozelek'e duyduğum sevgi olmalı. son derece basit ve yalın bir şekilde bu adamı seviyorum.

mark kozelek'in benim zihnimdeki karşılığı, hüznü duygu sömürüsü haline getirmeden müzik yapanlardan biri olması. admiral fell promises hüzünlü mü diye düşündüğümde, bence o kadar da değil. beni üzmüyor ama biraz incitiyor. neden olduğunu açıklayamıyorum ama öyle işte. eski zaman ustalarına benzetiyorum bu adamı; kişiye özel üretim yapan, detaylarda boğulan, ince ince işleyen biri. şarkılar da çok değerli bir ağaçtan yapılma mobilya gibi; sadece sen görüyorsun, sen takdir ediyorsun çünkü sadece senin evinde var. bu albümse elbette bir tek benim evimde yok ama yine de sadece iki taraflı bir bağ kurmaya izin veriyor gibi. ben varım, bir de müzik. bu albümü ne biriyle beraber dinlemek isterim, ne de konser ortamında. benim için fazla öznel, pek paylaşasım yok. "kimse bilmesin" alt metniyle demiyorum bunu, kurduğum bağı paylaştığımda kendimle ilgili de çok şey paylaşacakmışım gibi geliyor, o yüzden de sınırımı koymaya çalışıyorum. tabii ki bunu diyerek şu anda kendimle çelişiyorum. madem öyle, niye o zaman bu albümün hissettirdiklerini anlatmaya uğraşıyorum? ne bileyim, kendi kişisel tarihime bir not düşme amacıyla yapıyorum sanırım.

bu adam sayesinde bilmediğim yerleri, şehirleri öğreniyorum. şarkıların içinde belirli mekanların isimleri geçiyor ve benim hoşuma gidiyor. açıp sam wang hotel’e bakıyorum, sonra seneca’ya ve bir de alesund şehrine. bu albümde en sevdiğim şarkı alesund. öğrendim ki norveç’te bir şehirmiş. alesund'da gittikleri barda ona sahneye çıkmasını öneriyorlar ancak şarkıdaki adam sahne yerine alesund’un deniz kıyısında yürümeyi tercih ediyor. bu şarkıda çok güzel bir yer var: from the crowd i heard/you sing a pretty line/ was it: 'there's so much love - that I wanna cry'
bu kısım beni hep gülümsetiyor.
bir dakika ya, aslında saçma bir iş yapıyorum, şarkı anlatılır mı hiç? anlatılmaz tabii.

neyse, bu albümde müzikten çok sözlere takıldığım doğrudur. gitar müziğine hayran biri hiçbir zaman olamadım, belki biraz da bu yüzden olsa gerek. bilen insanlar bu albümde mark kozelek’in gitar tekniğini de incelemişler. ben o işlerden anlamıyorum. tek bildiğim bu albümü çok seviyor oluşum. samimiyetinden gözlerim doluyor, o derece.


güzel alesund:

Sun Kil Moon - Ålesund by pygmylion

pazar pazar ne yürüyüşü yaee?

sansüre karşı yürüyüş'ün istanbul ayağını izleyince ankara adına üzüldüm. ankara'da toplanan kalabalık, istanbul'dakiyle karşılaştırılamayacak kadar azdı. 500 kişi ya var ya yoktu. ben kendi çevremden edindiğim izlenime göre, ankara'da çok daha az insanın toplanmasını bekliyordum; 500 kişi beklentimin bile üstündeydi. tabii ki de benim bu dediğim tahmini bir sayım; ancak daha fazla değildik orasından eminim. yürüyüş de olmadı bizde, durduğumuz yerde durduk. çok az insan vardı ama gelen insanlardaki çoşkulu halden memnun oldum. bir nevi az ama özdük diyebilirim. benim kafamı meşgul eden ise şu: hani nerede katılacağım diyen onca insan? bazıları kendilerine göre nedenlerle katılmayacağını önceden belirtmişti -ki benim çevremde de sayıca bu insanlardan çok- birçok arkadaşım bu tip eylemlerin kendilerine göre işlevsizliğinden, anlamsızlığından bahsedip, katılmayı reddettiklerini söylediler. ben bu görüşe katılmıyorum. yine de kendileri bilirler. bir şeyi eyleme dökmeden "zaten yapsak ne olacak ki?" demek bence kolaya kaçmak. neyse, bu ayrı bir mevzu. benim derdim daha çok "vaktim var, geleceğim" deyip de üşenenlerle. ben böyle bir fiyaskoyu bekliyordum da, olan "ohoo bütün ankara katılıyormuş, çok kişi olacağız" diyen arkadaşlara oldu.

ama şimdi kime sorsan oradaydı. ne de olsa facebook'unda attending yazıyordu.