5 Temmuz 2011 Salı

don't look now


yaşım ilerledikçe kitap okuma alışkanlığım geriliyor. bu beni üzüyor ve düşündürüyor. "vakit yok" gibi bahanelerin arkasına sığınmak istemiyorum ama okuyamamamın bir nedeni olmalı diye düşünmüyor değilim. eskiden birkaç ayda okuduğum kitap kadarını şimdi bir yılda okusam buna da şükür diyorum. bu konuda aza kanaat etmek kendimdem utanmama sebep oluyor. tatil oldu mu, birkaç gün boşluk buldum mu okuyayım diyorum, kimi zaman oluyor kimi zaman olmuyor. bazen kendi kendime soruyorum, film izlemek daha kolay olduğu için mi film izliyorum da kitabı üniversiteye başladığımdan beridir geri planda tutuyorum diye. burada bir tuhaflık var, aslında ileri doğru evrim geçirmem gerekirken ben geriye gidiyorum.

aslında bir filme dair düşüncelerimi yazmak isterken konuyu kitap okuma mevzusuyla açmamın bir nedeni var. bazı filmleri izledikten sonra, daha az kitap okuduğum için içimde duyduğum o vicdan azabını duymuyorum. bilakis, kapkalın bir romanı devirmişim gibi bir tatmin hissiyle dolup taşıyorum. işte film izlemek daha kolay diye değil, işime geliyor diye hiç değil; sinemanın bu yüzünü görmek için filmlerin karşısına oturuyorum diyorum.

1973 tarihli nicolas roeg filmi don't look now'ı birkaç gün önce izledim. o günden beridir kafamın içinde dönüp duruyor. şişirilmiş cümlelerle övecek ya da çok bilmiş laflar edecek değilim, zaten ben kendi halinde bir izleyiciyim. ancak bu film bana "işte sinema böyle bir şey" dedirtti. üstünden günler geçti ama arada bir kare kare görüntüler gözümün önünden geçiyor. sanki ben hakkında güzel cümleler kurdukça o sadeliğine ve görsel zenginliğine gereksiz süslemeler yapacakmışım gibi geliyor. o yüzden sadece bana hissettirdiklerinden bahsetmek istiyorum.

film gerilimli ve gizemli bir atmosferde geçiyor. küçük kızlarını kaybeden bir çiftin venedik'te geçirdikleri birkaç günlük iş seyahati süresince yaşadıklarını izliyoruz. kızlarının ölümünü kadının ve adamın nasıl atlatmaya çalıştığını görüyoruz. zamanının ötesinde bir film olarak söylenen 'don't look now' korku filmi kategorisinde değerlendirilse de, bence bu şekilde yaklaşmak biraz sığ kaçar.



filmi izledikten sonra düşündüğüm şey, hepsinin bir başı varmış oldu. hepsi derken, görsel algısına ve sinematografisine hayran kaldığım pek çok yönetmeni kastediyorum. kendi bilgim kadarıyla bazı şeyleri kafamda kieslowski'yle başlatmıştım. şimdi görüyorum ki başlangıcın bile öncesi varmış. don't look now'da nicolas roeg'un çekim tarzı, değişik nesneleri değişik planlarla çekip birbirine eklemesi, renk kullanımı, cama değişik anlamlar atfetmesi gibi şeyler mavi-beyaz-kırmızı üçlemesine bir referans olarak gösterilebilir. kamerada değişik renk filtre kullanımı da bu filmin en etkileyici yanlarından biri. kafamda, "kieslowski ve meşhur görüntü yönetmeni" ikilisiyle aynı yere koyabildiğim bir görsel anlatım söz konusu burada.

filmin gerilim-korku filmi kategorisinde ele alınması bence yüzeysel bir yaklaşım. bu nedenle de senaryodaki kader unsuru beni daha fazla düşündürdü. senaryonun kaderi ele alışındaki tavrı kendime yakın buldum, tıpkı dekalogların birincisinde olduğu gibi. bu iki film kader kavramını aynı yaklaşımla ele alıyor. buradaki kader kavramını ifade etmekse benim için o kadar da kolay değil. bazı şeyleri kontrol edebiliyorsun ama bazılarını edemiyorsun ve o noktada devreye giren şeyin ne olduğunu da bilmiyorum, bunun gibi işte.

spoiler vermek istemediğimden daha fazla detaya girmiyorum. çok meşhur ve tartışmalı sahnesi için de gördüğüm en estetik ve güzel planlardan biri olduğunu söylemek istiyorum sadece.

sonuç olarak, "don't look now" bana bir roman okumuşum gibi hissettirdi. içimdeki kitap açlığını bir nevi tatmin etti ve bu her filmin yapabildiği bir şey değil, o yüzden bu filmi önemsiyorum.

Hiç yorum yok: