1 Temmuz 2011 Cuma

22


altı-yedi sene önce pj harvey'nin dry albümünü ilk kez dinlediğimde çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. hemen sevmiştim diyemem ancak ilgimi çekmişti ve defalarca dinlemek istemiştim. dinledikçe sevdim, sonra ne anlatıyor diye dinledim. sözleri yakalamaya çalıştım. yakalayamadığıma baktım falan. aradan yıllar geçti ve şimdi o albümü tekrar dinlerken başka bir şeyin parçası olduğumu fark ediyorum. pj harvey o albümü yaptığında ben kadarmış. geçen hafta kulağımda dry, yolda yürürken aklımdan bu geçti. yıllar önce dinlediğim bu albümü ancak şimdi sözlerini anlayarak dinleyebildiğimi düşünüyorum. o zamanlar burada bahsettiği şeylerden haberim yokmuş, şimdi anlıyorum. kendime dönüyorum ve şunu diyorum, bu albümü yaptığında yirmi iki yaşındaymış.

bazı şeyleri yapmanın, söylemenin yaşı var sanırım. bu albümde dediklerini şimdi dese gayet lame olur ve ucuz buluruz (hani şebnem ferah gibi. hala onu dinleyen var mı yahu?). o yüzden de zaten artık savaş hakkında konuşuyor.

bu videoya pj'in eski performanslarını izlerken rastladım. dry albümünün çıktığı yıl, 1992, reading festivalinde kaydedilmiş. pj kalın kaşları, deri ceketi ve makyajsız haliyle son derece cool.
ayrıca bu şarkı 2011 yılında bile hala uç bir şarkı olma özelliğini koruyor bana göre. lady gaga'nın devrimci olduğu bağlamında çeşitli tezler öne süren yazılar okudum. evet, ikisi çok ayrı kulvarlarda ama şunu demek isterim ki bu şarkı tek başına bile lady gaga'dan daha devrimci.

21 Haziran 2011 Salı

aklıma gelmiyor değil

başbakanlığın yakınından her geçişimde aklıma bir şey geliyor: istesem şu anda televizyona çıkabilirim (istediğimden değil, benden uzak olsun aman). hani geçmişte de olmuştu; başbakanlıkta eylem yapan, soyunan, başbakan arabasından inerken onun üstüne yürüyen insanlar vesaire. sadece ben değil, oradan geçen her insanın akşama ana haber bültenine çıkma potansiyeli var, yeter ki doğru yer ve zamanda kullanmayı bilsinler. misal ben, eğer bir gün başbakanlığın yanından müzik dinleyerek geçmekten bıkarsam, ele avuca gelir bir nedenden dolayı kameraları toplamak isterim. boşu boşuna akşam haberlerinin gündemini meşgul etmenin ne lüzumu var? madem çıldıran vatandaş olarak anılacaksın, en az daha önce orada eylem yapan insanlar kadar haklı bir nedenin olmalı.

10 Haziran 2011 Cuma

takım elbiseyle deniz kıyısında uzanmanın güzel olduğunu hiç düşünmemiştim


internette carson mccullers'ın resimlerine bakıyordum. en son google'da yirminci sayfaya kadar gittiğimi hatırlıyorum. sonra bu fotoğrafa rastgeldim, daha doğrusu kitap kapağı haline getirilmiş bu fotoğrafa. birkaç dakika baktım. neden bilmem, bu resimden etkilendim. zihnimdeki carson mccullers'a dair olan şeyleri düşündüm. kendisine karşı güzel hislerim vardı, onları bu fotoğrafla pekiştirdim. ne kadar güzel bir resim dedim. kafamdaki carson mccullers imgesine tam anlamıyla oturan bir resim. kafamda öyle bir kadın var ki, sadece yazdıklarını değil gördüğüm her bir fotoğrafını da seviyorum. sadece yalnız bir avcıdır yürek romanını okumamla bile benim gönlümde özel bir yer edindi. sonra öyküleriyle tanıştım ve amerika'nın güneyini sevdim. bir yazar bana bir coğrafyayı sevdirdi, oradan çıkmış şeylere ilgi duyar oldum. neyse, yazarı koca bir kahraman haline getirip, ismini ergenvari beğeni cümlelerimin içine koymak istemiyorum. ben sadece onu ne kadar sevdiğimi bu resmi görünce bir kere daha idrak ettiğimi anlatmak istiyorum.

uyuyakalma hikayeleri

şimdi iki tane uyku hikayesi anlatmak istiyorum. bir tanesi geçen haftadan kalma. kütüphanede ayşe ile çalışıyorduk, ayrı masalarda. benim yanımda bir çocuk oturuyordu (sanırım kendi yaşımdaki erkeklere halen çocuk deme yaşını geçemedim, üzgünüm). sonra eşyalarını bıraktı ve kalktı. o sırada ayşe, yanıma "şu soruya bir baksana" diye geldi. ben soruya bakarken de yanımdaki çocuğun yerine oturdu. ben soruyu yapmakla uğraşırken aradan on beş-yirmi dakika geçti. ardından "bak ayşe, galiba şöyle yapmalıyız" diye sağıma bir döndüm, ayşe uyumuş! kollarını masaya dayamış, başını da üstüne koymuş, uykuya dalmış. bunu görünce tebessüm ettim ve hiç uyandırmadan kendi kitabımın başına döndüm. aradan bir on beş-yirmi dakika daha geçti, sonra yanımdaki yerin asıl sahibi olan çocuk geldi. sessizce bana dedi ki, "pardon, arkadaşın herhalde?" ben de aa, uyandırayım dur dedim. o da, yok uyandırma, ben defterimi alıp gideyim, başka yer bulurum, dedi. sonra çevremize bir-iki saniyelik zaman diliminde şöyle bir göz attık, hiç boş yer yok. "yok olmaz, ben uyandırayım" dedim ve elimi ayşe'nin sırtına koydum. sessizce ayşe diye seslendim. ilk başta ne olduğunu anlamadı, sonra uyandı ve aa pardon dedi. öyle derin uyumuş ki, defterin teli yüzüne gelmiş ve hiç fark etmemiş. yüzünde komik bir iz olmuş. sonra ayşe yanımdan kalktı ve yerine gitti. çocuk yanıma oturdu ve "kusura bakma, arkadaşını da uyandırdık ama" dedi gülümseyerek. ben de olur mu öyle şey, orası senin yerin, ne demek dedim. sonra çalışmaya devam ettik.
***

ikinci anlatacağım hikaye ise dünden, bu sefer uyuyakalan benim. okuldan kızılay'a gitmek için otobüse bindim. sıcaktan ve yorgunluktan öyle mayışmışım ki cam kenarında uyuyakalmışım. bir an gözümü açar gibi oldum ve yanımda oturan kızın, telefonda ettiği "şimdi beş otobüsüne bindim, kampüse dönüyorum" cümlesini işittim. bir an nasıl ya dedim. kampüse mi dönüyormuş? sonra gözümü bir açtım ve baktım ki ben aynı otobüsle gerisin geri okula dönüyorum! meğersem otobüs kızılay'a gelmiş, yolcularını indirmiş, yeni yolcularını bindirmiş ve tekrar okula dönüyor. yolu yarılamışız bile! hemen ilk durakta indim ve indiğim yerden kızılay'a kadar yürüdüm. canım bir daha otobüse binmek istemedi, yürürken biraz da açıldım. sonra kendi halime güldüm. otobüste uyuyakalıp da ineceği durağı kaçıran, hatta geldiği yeri geri giden bir insan olmaya çok müsait biriyim. kendime güldüm gülmesine ama hiç şaşırmadım.
otobüs hikayelerim devam edecek.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

çok medeni bir insanım ve sakallarım var

bu hafta okulun şenlik alanında gökkuşağı bayrakları dalgalanıyordu. daha önce de buna benzer şeyler olmuştu ama sanırım ilk kez okulun gayriresmî lgbt'si bu denli güçlü bir şekilde sesini çıkardı. standlarını açtılar, eğlendiler, homofobiklerin gözü önünde bayraklarını dalgalandırdılar. etkinlik alanında gökkuşağı rengi bayrakları gördükçe başını çevireninden tebessüm edenine kadar birçok insan vardı. dün akşam kampüste yürüyüş yapmışlar, bense şimdi öğreniyorum. internet ortamında yorumlar okuyorum. bazı yorumlara gülsem mi yoksa sinir mi olsam bilemiyorum. "ben de katıldım, cinsel tercihim farklı görünmüş olabilir ama neyseki sakallarım kurtardı" gibisinden bir yorum gördüm. dalga geçtiklerini falan düşündüm ama gerçek. farklı algılanma kaygın varsa katılmazsın, katılıyorsan da açıklama yapma gereği ne? madem rahatsız oluyorsun katılma arkadaşım. bu ultra medeni görünme çabanla en az homofobikler kadar itici oluyorsun.

15 Mayıs 2011 Pazar

mark kozelek günlüğü



bir haftadır ankara'da acayip bir yağmur var. sürekli bulutlu, kapalı bir hava. yağmur birden bastırıyor ve gürültüyle camlara vuruyor. ortalık kararıyor, biraz ürkütücü bir hal alıyor. üstelik sabah evden çıkarken giydiğim şey akşama ince kaçıyor, üşüyorum. daha kalın bir şey giyince de terliyorum. böyle tuhaf bir hava işte. ben de havanın etkisiyle olsa gerek, mark kozelek-bill callahan arasında gidip geliyorum. sokakta başka şeyler dinlesem de eve gelince bu ikisinden başka bir şeye elim gitmiyor. bill callahan çalışırken arka fonda çalıyor, sun kil moon'un admiral fell promises'ini ise uyurken kulağıma geçiriyorum. her seferinde içimde bir şey hissediyorum. biraz heyecan, biraz hüzün gibi. üzülmüyorum, sadece müziğin güzelliği karşısında gözlerim dolar gibi oluyor. bir şeyi ta içimde hissediyorum. ne olduğunu tam olarak dile getiremiyorum ama güçlü bir şey olduğunu biliyorum. bill callahan'ın albümü henüz yeni, bu yüzden ne yazacağımı bilmeden mark kozelek'in admiral fell promises albümünün bana hissettirdiklerini yazmak istiyorum.

eskisine göre albümleri çok çabuk tüketiyorum. dinlemeye başladığım bir albümle geçirdiğim zaman zarfı kısalınca, onunla bağ kurma ihtimalim de azalıyor. geriye dönüp baktığımda hakkında sayfalarca yazı yazabileceğim albümlerin çoğunun, müziğe erişimimin daha zahmetli olduğu zamanlardan kalma olduğunu görüyorum. sanırım 'bir şeye ulaşmak ne kadar zor oluyorsa kıymeti de o kadar artıyor' tespiti doğru. işte çok çabuk dinleyip hızlıca hard diskten sildiğim albümlerin arasında, aylardır kulağımdan çıkarmadığım bir albüm var. admiral fell promises'i sanırım 2010 ağustos-eylül'ünden beri her gün uyurken dinliyorum. böyle söyleyince abartıyor gibi göründüğümün farkındayım ama gerçeği söylüyorum. uzun zamandan beri bu denli bağ kurduğum albüm sayısı azdı. bu albüm de onların arasında benim için çok değerli bir yere sahip oldu. bunun bir nedeni albümün güzelliğiyse, diğer nedeni de mark kozelek'e duyduğum sevgi olmalı. son derece basit ve yalın bir şekilde bu adamı seviyorum.

mark kozelek'in benim zihnimdeki karşılığı, hüznü duygu sömürüsü haline getirmeden müzik yapanlardan biri olması. admiral fell promises hüzünlü mü diye düşündüğümde, bence o kadar da değil. beni üzmüyor ama biraz incitiyor. neden olduğunu açıklayamıyorum ama öyle işte. eski zaman ustalarına benzetiyorum bu adamı; kişiye özel üretim yapan, detaylarda boğulan, ince ince işleyen biri. şarkılar da çok değerli bir ağaçtan yapılma mobilya gibi; sadece sen görüyorsun, sen takdir ediyorsun çünkü sadece senin evinde var. bu albümse elbette bir tek benim evimde yok ama yine de sadece iki taraflı bir bağ kurmaya izin veriyor gibi. ben varım, bir de müzik. bu albümü ne biriyle beraber dinlemek isterim, ne de konser ortamında. benim için fazla öznel, pek paylaşasım yok. "kimse bilmesin" alt metniyle demiyorum bunu, kurduğum bağı paylaştığımda kendimle ilgili de çok şey paylaşacakmışım gibi geliyor, o yüzden de sınırımı koymaya çalışıyorum. tabii ki bunu diyerek şu anda kendimle çelişiyorum. madem öyle, niye o zaman bu albümün hissettirdiklerini anlatmaya uğraşıyorum? ne bileyim, kendi kişisel tarihime bir not düşme amacıyla yapıyorum sanırım.

bu adam sayesinde bilmediğim yerleri, şehirleri öğreniyorum. şarkıların içinde belirli mekanların isimleri geçiyor ve benim hoşuma gidiyor. açıp sam wang hotel’e bakıyorum, sonra seneca’ya ve bir de alesund şehrine. bu albümde en sevdiğim şarkı alesund. öğrendim ki norveç’te bir şehirmiş. alesund'da gittikleri barda ona sahneye çıkmasını öneriyorlar ancak şarkıdaki adam sahne yerine alesund’un deniz kıyısında yürümeyi tercih ediyor. bu şarkıda çok güzel bir yer var: from the crowd i heard/you sing a pretty line/ was it: 'there's so much love - that I wanna cry'
bu kısım beni hep gülümsetiyor.
bir dakika ya, aslında saçma bir iş yapıyorum, şarkı anlatılır mı hiç? anlatılmaz tabii.

neyse, bu albümde müzikten çok sözlere takıldığım doğrudur. gitar müziğine hayran biri hiçbir zaman olamadım, belki biraz da bu yüzden olsa gerek. bilen insanlar bu albümde mark kozelek’in gitar tekniğini de incelemişler. ben o işlerden anlamıyorum. tek bildiğim bu albümü çok seviyor oluşum. samimiyetinden gözlerim doluyor, o derece.


güzel alesund:

Sun Kil Moon - Ålesund by pygmylion

pazar pazar ne yürüyüşü yaee?

sansüre karşı yürüyüş'ün istanbul ayağını izleyince ankara adına üzüldüm. ankara'da toplanan kalabalık, istanbul'dakiyle karşılaştırılamayacak kadar azdı. 500 kişi ya var ya yoktu. ben kendi çevremden edindiğim izlenime göre, ankara'da çok daha az insanın toplanmasını bekliyordum; 500 kişi beklentimin bile üstündeydi. tabii ki de benim bu dediğim tahmini bir sayım; ancak daha fazla değildik orasından eminim. yürüyüş de olmadı bizde, durduğumuz yerde durduk. çok az insan vardı ama gelen insanlardaki çoşkulu halden memnun oldum. bir nevi az ama özdük diyebilirim. benim kafamı meşgul eden ise şu: hani nerede katılacağım diyen onca insan? bazıları kendilerine göre nedenlerle katılmayacağını önceden belirtmişti -ki benim çevremde de sayıca bu insanlardan çok- birçok arkadaşım bu tip eylemlerin kendilerine göre işlevsizliğinden, anlamsızlığından bahsedip, katılmayı reddettiklerini söylediler. ben bu görüşe katılmıyorum. yine de kendileri bilirler. bir şeyi eyleme dökmeden "zaten yapsak ne olacak ki?" demek bence kolaya kaçmak. neyse, bu ayrı bir mevzu. benim derdim daha çok "vaktim var, geleceğim" deyip de üşenenlerle. ben böyle bir fiyaskoyu bekliyordum da, olan "ohoo bütün ankara katılıyormuş, çok kişi olacağız" diyen arkadaşlara oldu.

ama şimdi kime sorsan oradaydı. ne de olsa facebook'unda attending yazıyordu.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

başlık yok - 2

görkem bazen genel anlamda motivasyonunu kaybediyor ve ben onun keyfini yerine getirecek şeylerle ortaya çıkmaya çalışıyorum. geçen gün bana, sen olmasan ne yapardım dedi. son zamanlarda bana söylenmiş en güzel şey buydu, sen olmasan ne yapardım. kendi kendime bunu düşündüm. birkaç gece yatakta yatarken bu cümlenin bana verdiği hissi, benim için ne anlama geldiğini falan analiz etmeye çalıştım. sanırım biri için olmazsa olmaz biri olmak beni tatmin eden bir şeydi. gerçi hangimizi etmez ki? acaba dedim, bütün bu yaptıklarım, çabalarım bunun için mi? birileri için varlığımın sorgulanmaz bir önem teşkil etmesi, sabit eleman olmak, sadık dost olmak falan. bunun altında biraz da kişisel ego tatmini yattığını gizleyemeyeceğim. ama hepsi de yalnızca egodan ibaret değil.

çok uzun süredir herkesin ve her şeyin vazgeçilebilir olduğunu fark etmişken, birinden böyle bir laf duymak beni bir süreliğine gerçekçilikten diğer tarafa (adını bilemedim şimdi. hani böyle daha saf bir inanç hali) kaydırdı. böyle şeylere ne kadar çabuk kapıldığımı fark ettim. güzel sözlerle kandırılmaya son derece meyilliyim ama arkadaşım beni kandırmaz bilirim.

başlık yok

ilkokul kitaplarından başlayarak bize öğretilen bir aile kavramı var. aile önce çekirdek ve geniş olmak üzere ikiye ayrılıyor, ardından da çekirdek aile anne-baba-çocuklar olmak üzere tanımlanıyor. bu tanım çoğunluğu tarif ediyor olabilir; ancak bu şekilde bir genelleme beni düşünmeye itiyor. ben farklı aile yapıları olabileceğine inanıyorum ve çocukların kafasına sadece anne-baba-çocuklar tarifinin yerleştirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. insanlar farklı ailelerin de olduğunu bilmeli. ilkokuldayken bir keresinde bir konuşma sırasında anneme "biz bir aile değiliz ki" gibi bir şey demiştim. annem de o nasıl söz öyle demişti bana. ben de ona ailenin içinde baba olduğunu ama bizim iki kişi olarak bir aile oluşturmadığımızı falan söylemiştim. annemin nasıl üzüldüğünü ve kırıldığını dün gibi hatırlıyorum. sonra da beni karşısına alıp, uzun uzun bizim iki kişi olarak da bir aile olduğumuzu izah etmişti. bunu söylemekteki amacım, uzun yıllar boyunca benim de çocuk aklımla aileyi televizyonda gördüğüm şey sanmamdı. ama değil işte. iki erkekten, iki kadından, iki baba ve bir çocuktan, iki anne ve bir çocuktan da pekala aile olur.

***
eşcinsel çiftlerin evlat edinmesine karşı olmalarını "ama çocuğun iki farklı cins rol modele ihtiyacı var" gerekçesiyle açıklayanlara gülüyorum. ha ben gülerken elimde bilimsel bir kaynağım var mı diye sorarsan yok derim. ben kendi kafamda ölçtüm biçtim ve olmadığına karar verdim. benim için öyle. bu sonuca varırken kendimi de örnek olarak inceledim. beni bir kadın büyüttü, hiçbir erkek rol modelim olmadı. buna rağmen babayla büyüyen bir kız çocuğundan farklı olduğumu düşünmüyorum. bir çocuğun iki anneyle ya da iki babayla da gayet sağlıklı büyüyebileceğine inanıyorum.

***
eşcinsel haklarını savunan kadınlarla ilgili espri yapan, "amaaan bunlara noluyor canım" diyen ya da bu savunma tavrını abartılı bulan erkekleri antipatik buluyorum. erkeklerin karşısında ezilen iki ayrı grubun birbirini desteklemesinden daha doğal ne olabilir? eğer bir yol katedilecekse bu nasıl olur biliyor musun, mağdur olan bir kesimin davasına, o kesimden olmayan birileri de sahip çıkarsa olur. bana ne, beni ilgilendirmiyor diyerek kenara çekilmekle olmaz. bir kadın, erkek egemenliğinden muzdarip herkes bendendir bilincinde olmalı. eğer cinsiyetçi yaklaşımdan şikayetçi olduğumu söylüyorsam, aynı yaklaşıma maruz kalan eşcinsellerin davası da bendendir.

o yüzden bu tavrı abartılı bulan adamlar, oturduğunuz yerden konuşmayın.

13 Mayıs 2011 Cuma

kütahya - gümüşköy

kütahya gümüşköy'ündeki eti gümüş a.ş'ye ait atık barajındaki setlerin çökmesi şu anda halihazırda tartışılan nükleer santral mevzusu kadar önemli. hatta potansiyel tehlike arz ettiği için daha bile önemli. vali yok öyle bir tehlike diyor ama sahi yok mu? elbette var. bu vaka çalışması üzerinden giderek insanlara siyanürle altın arama, atık barajlarını yerleşim yeri yakınlarına kurma gibi şeylerin ne kadar riskli olduğu anlatılmalı. birkaç kanal ilk günlerde bu olayın üzerine bayağı gitti ama sonra sesler kesildi. halbuki bu, tehlikenin boyutunu anlatabilmek için bir fırsat. macaristan'daki atık depolama tesisinin çökmesi sonucu her yere kırmızı çamur aktığını hatırlarsınız, bilimadamları gümüşdere köyündeki olası bir felaketin yirmi kat daha zararlı olacağını söylüyor. halkın muhalif tutumuysa beni memnun ediyor. televizyonda gördüm, bir sürü yaşlı teyze susmayacağız falan diyordu. ne onlar sussun, ne de biz susalım. bu konudaki tehlikeyi kamuoyuyla paylaşmayan akademik insanlar, bence en az önlem almayan yetkililer kadar suçlular. bas bas bağırmaları gerekir, en azından daha çok insan bilinçlensin diye. gümüşdere köyündeki halkın bilincineyse hayran kaldım. birileri tehlikeyi onlara çok doğru bir şekilde anlatmış. bir tane teyze, bizim torunlarımızın gelecekleriyle oynamaya kimin ne hakkı var falan diyordu. aynen öyle; oranın toprağı, ürünü, havası, suyu vs. her şeyi tehlike altında.
***
bu konu birkaç gün önce bir hocamızın dersinde konuşuldu. hocamız -kendisi kadın- eşiyle beraber bir prensipleri olduğunu, alyans takmadıklarını çünkü altın çıkarılırken siyanür kullanıldığını anlattı. sonra da ekledi, altından yapılma takıya karşıyım ve kullanmıyorum dedi. o an ben de ömrüm boyunca altından yapılma takıya karşı oldum. zaten altını sevmiyordum, şimdiyse bilimsel bir nedenim var.

***
kişisel olarak yapabileceğimiz bu tip şeyleri çok önemsiyorum. insanların çevre politikalarına dair prensipleri olmalı ve bilenler bilmeyenlere anlatmalı. "orada koca bir fabrika işlerken, benim katkım ne olabilir ki yaee? battı balık yan gider" tavrına öfkeliyim. böyle insanları gördüm mü direk kafamda bir yere yerleştiriyorum ve o insanlar hakkında ne yaparlarsa yapsınlar silemeyeceğim yargılarım oluyor.

kişisel olarak araba alırken karbon salınımı nispeten az araç tercih edebilirsin, taşlanmış kot almayarak tavrını koyabilirsin, bitmiş pilleri pil atık çöpüne atabilirsin ve tabii ki altından yapılma hiçbir mücevheri takmayarak siyanürle altın aramayı protesto edebilirsin.