
19 Ağustos 2010 Perşembe
sıkıntı bulutu

18 Ağustos 2010 Çarşamba
derde deva kek harcı
zihnim bulanıklaşmamalı. her ne olursa olsun berraklığını kaybetmemeli. doğrular, yanlışlar, ikilemler, kararsızlıklar, soru işaretleri derken en nihayetinde sis perdesi aralanmalı ve ben o berraklığa yeniden ve yeniden ulaşmalıyım.
dolaplarımın içi biraz karışık. dolaplarımı düzenlersem zihnimin de düzene gireceğine inanıyorum.
kimi zaman göğsümün altında kara bir enerji olduğunu hissediyorum. o enerji oradan bütün bedenime salınıyor ve ben onu iyi bir şeye nasıl dönüştürebileceğimi bilmiyorum. bir şey üretmek o hissi ortadan kaldıracak, bundan eminim. keşke içimden kek, pasta, börek, çörek yapmak gelseydi. işte o zaman o kötü hissi iyi bir şeye dönüştürebilirdim. kendini mutfakta huzurlu hisseden ve yemek yaparak, kek harcı karıştırarak, hamur açarak, sebze ayıklayarak rahatlayan kadınları sanırım yeni yeni anlamaya başlıyorum. üretimin en kolay ve en kısa vadede netice alınabilecek alanı kendi mutfağında yemek pişirmek çünkü. keşke benim de içimden gelseydi. lakin benimki en fazla temizlik olabilir diyorum. evet, belki de temizlik. dolapları düzeltmek ve sonra da kafamın içini. ama yok, şu anki ruh halime o da uygun değil. ben bir şey yapmak istiyorum, onu vücuda getirdikten sonra ise karşıma koyup, "evet, benim karanlık halimin oluşturduğu güzel ve yararlı bir şey bu" demek istiyorum.
olgunlaşan manayı bu hasat mevsiminde biçtim
15 Ağustos 2010 Pazar
kulağımın kapağı ve beynimin google'ı
televizyonu izlemediğim gün sokağa çıktığımda, okula gittiğimde, otobüse bindiğimde arkamda oturanlardan olanı biteni duyuyorum. yemekhanede yemek yerken, aynı masaya oturduğum tanımadığım diğer öğrenciler kendi aralarında konuşurlarken ben her şeyi duyuyorum. öğrenmek istemediğim şeyleri öğreniyorum, bilmek istemediğim şeyleri bilir oluyorum. buna en çarpıcı örneğimi vermek isterim: ben lost'un finalini belediye otobüsünde giderken arkamda oturan iki çocuktan öğrendim. tam arkamda oturuyorlardı ve "abii yaa lost nasıl bitti öyle yaeee!!!!" diye konuşmaya başladılar. her şey ağır çekim gibi bir an gözümün önünden geçti. ne yapsam, "afedersiniz lütfen lost'un finali hakkında konuşmayabilir misiniz?" mi desem, kulağımı mı kapasam, kulağımı kapayıp "lalalalelelellölölölöl sizi duymuyoruuuummm!!!" mu desem? efendime söyleyeyim, içimden "duymicam duymicam duymicam" mı desem, ne desem diye düşündüm. bunların hepsi saniyelik düşüncelerdi ve ben geç kaldım. lost'un finalini arkamda oturanlar bütün otobüse anons yaparak anlattılar. ben düşündüm, şimdi bu arkadaşlar spoiler mı vermiş oldular diye. yani aslında mantık çerçevesi içerisinde değerlendirirsek onların hiçbir suçu yok. işte iki arkadaş kendi arasında muhabbet ediyor. tıpkı senin ettiğin gibi, benim ettiğim gibi. ne yani, arkamı dönüp çocuklara "bi susun lütfen" mi diyecektim. böyle bir hakkım yok ki. insanların özgürlüklerini kısıtlayıcı faşizan bir talep olur bu. ama aynı şekilde bu, benim kendime sakladığım lost zevkini de berbat eden bir şey. yani bilmeden, tamamen masum bir şekilde onlar da beni kısıtlamış oldular. aslında olaya daha geniş, çok geniş, kuşbakışı bakacak olursak bana gelen lost bilgi akışı, puzzle'ın çok çok küçük bir parçası ve belki de en değersiz parçası. yani altı üstü bir dizinin finali. peki ya medyanın bize sunduğu yalan haberler ne olacak? benim bucak bucak kaçtığım ama sonra mail'imde bulduğum "şunu izle lütfen pls öptüm kib bye" tarzında bir forward mail ne olacak? ben facebook'a yeni düşen bir video'yu artık izlemek istemiyorum. daha da izlemek istemiyorum. birinin mail'ini silsem, bu sefer başka bir arkadaşımın aynı içerikli mail'ini buluyorum posta kutumda. ya da izlemediğim videoları arkadaşlardan, eşden dosttan harfi harfine dinliyorum. bizzat izlemediğim ama içinde geçen cümleleri bildiğim o kadar çok video var ki anlatamam. ahmat hakan'ın twitter'daki sayfasını okumuyorum ama ertesi gün gazetede "ahmet hakan şunu yazdı!!!" diye bir başlık görüyorum. tıklayıp okumasam bile ben artık ahmet hakan'ın bir gün önce twitter'da olay yaratan bir şey yazdığını biliyor oluyorum. hiç izlemediğim bir diziye dair olanları anahaber bülteninde öğreniyorum. ülke gündemine dair haberlerin ardından "milyonları ekrana bağlayan falan filanda bu hafta şunlar oldu" diye bir haber oluyor, araya görüntüler serpiştiriliyor ve ben artık o diziyi biliyor oluyorum. her gün okula gidip geliyorum, gidip geldiğim yollar belki de sağlı sollu ankara'nın billbordlarının %67.18'ine sahip bir yol. reklamlar reklamlar reklamlar. hangi markette bu hafta domates kaç lira gözüme çarpıyor, hangi markada indirim var gözüme çarpıyor. billbordlar bana her şeyin reklamını yapıyor. hadi televizyonu kapatıyorum reklamdan kaçıyorum, internete girmiyorum reklamdan kaçıyorum, dergi okumuyorum reklamdan kaçıyorum, peki ya sokaktaki reklamdan kaçmak istediğimde bunu nasıl yapacağım? bence billbordlar bize tecavüz ediyor. resmen tecavüze uğruyoruz. zihnimin günden güne bulandığını, kirlendiğini hissediyorum. bana lazım olan bir bilgiyi beynimin içindeki google'dan arayıp bulmak istemiyorum. sanki beynimin içinde bir google var ve orada hem iyi hem kötü, hem doğru hem yanlış, hem gerekli hem gereksiz bir sürü bilgi var. hani şu anda nasıl google'dan arattığımız bir bilgiye güvenemiyorsak aynı şekilde ilerde beynimin içinde arattığım bir bilgiye de güvenememekten korkuyorum. ilerde bir gün kendi beynimdeki düşünceye güvenememekten endişe ediyorum.
kafamın karıştığı haller
malum, ramazanlar toplumca bu hoşgörü mevzusunun en öne çıktığı zaman dilimleri. gerek anadolu şehirlerinde, gerekse internet aleminde bu konuya dair tartışmalar her ramazanda yeniden gündeme geliyor. ben de buna dair iki gün önce başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum.
iftar vaktine yakın otobüse bindim. otobüsün bir hayli kabalık olmasına rağmen şanslıymışım ki şoförün hemen arkasındaki koltuğa oturabildim. çok az yol gitmiştik ki ezan okundu. sonra şoförün telefonuyla başka bir şoförü aradığına kulak misafiri oldum. hemen arkasında oturduğum için de bütün konuşmayı duydum. bizim şoför diğer şoföre nerede olduğunu sordu, "haa orada mı? bekle o zaman, ben sana yetişeyim de benim yolcuları sen al. rahatça bir iftar yapalım" dedi. sonra da manyak şekilde gaza bastı. normal zamanda on dakikada alacağımız yolu şoförümüz bize üç dakikada aldırdı. zaten iftar saati olunca yollar da gayet boştu. neyse, diğer otobüsün bizi beklediği yere geldik. sonra şoförümüz sağa çekti ve "efendim, çok özür dileriz, lütfen öndeki otobüse geçer misiniz? çok özür dileriz, lütfen efendim" gibi kibar cümleler kurdu. bütün otobüsten "haydaa! bu da nesi şimdi?! böyle şey mi olur, çınk çınk çınk!" sesleri yükseldi. sonra bütün otobüs indik ve öndeki otobüse geçtik. maşallah, o otobüs de gayet doluymuş, nüfus bizimle beraber ikiye katlandı ve insanların birbiriyle yakın temaslı otobüs yolculuğu başladı. sonra geldiğim otobüsten inen otuzlu yaşlarında bir adam gayet öfkeli bir şekilde sesli olarak şikayete başladı. laflarını ortaya söylüyordu ve "olur mu böyle şey, bu ne biçim hizmet, şikayet edeceğim" diyordu. sonra ikinci bindiğimiz otobüsün muavinine nereye şikayet edebilirim, bu yaptığı kurallara aykırı mı gibisinden bürokratik sorular sordu. adamın yakınmalarından bunalan muavin de "e o zaman şikayet et abi" dedi. adam "edeceğim tabii, edeceğim" diye yanıtladı. o an sağımdaki ve solumdaki insanlara değmemek, onların da bana değmemesini sağlamak için üstün çaba sarf eden ben, otobüsten inme olayına o adam kadar sinirlenmediğimi fark ettim. önce kendimden şüphe duydum. ben niye sinirlenmedim ki dedim. çünkü ilk etapta adamın iftarını açacağını biliyordum ve "yazık, adam aç tabii" demiştim. ama sonra düşündüm, tuttuğu oruç yüzünden insanlara verdiği sosyal hizmeti aksatıyor dedim. ben o kadar sinirlenmedim ama benimle aynı konumdaki o adam bunu benden çok daha fazla önemsedi. yol boyunca düşündüm, hangimiz haklıydı acaba? ben ufak tefek şeyleri hoşgörebilirdim, çünkü oruç tutmuyordum ve karnım aç değildi. üstelik acil yetişeceğim bir yer de yoktu. ama belki o bağıran adam da oruçluydu ve bir an önce evine gitmek istiyordu. belki açlığın üstüne bir de sıkış pıkış altlı üstlü otobüs yolculuğunu kaldırabilecek durumda değildi. sonra düşünmeye devam ettim, hoşgörünün sınırları nereye kadardı? toplumda neyi nereye kadar hoş görebilirdik, neyi göremezdik? sonra daha da devam ettim, toplum beni hoşgörüyor muydu ki? kendimce anlayışlı yaklaştığım oruçlu amca, yarın bir gün herhangi bir konuda -herhangi bir konuda- bana hoşgörü gösterecek miydi? ya da benim anlayışlı yaklaştığım insanlar, kendileri gibi düşünmeyen ve davranmayan biriyle karşılaştıklarında uyumlu davranacaklar mıydı ki? ya da o otobüsten indiği için ortalığı ayağa kaldıran takım elbiseli adam, devletin yaptığı herhangi bir yanlışlığa/adaletsizliğe de bu derece karşı çıkıyor muydu, yoksa "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mı diyordu? kurallara özen gösteren ve toplumda düzeni önemseyen biri miydi, yoksa sadece "tutmayın küçük enişteyi" mi?
bütün bunları düşündüm durdum. ben kimlerle aynı otobüsü, aynı şehri, aynı toprağı paylaşıyordum? kendimce kuralları önemseyen ve günlük işlerin akışının önemli olduğunu savunan ben, otobüsten indirildiğimde bunu doğal karşılayacak kadar sinmiş miydim? sonuçta vardığım nokta boşa kürek çektiğimdi. nasılsa herkes en doğruyu biliyor ve en doğruyu yapıyordu. insanlar yarın bir gün kendileri gibi olmayan birine tepki göstereceklerse benim her şeyi normal karşılamamın hiçbir anlamı yoktu, hiçbir zaman da olmamıştı.
çamaşırların devirdaimi, buharın tütüşü, kekin kabarışı, benim akvaryumum

tahmin ediyorum ki akvaryumu izlemek de benzer etkiler yaratıyor. hepsi zihnin dinlenmesine aracılık ediyor. zaten bizim zihinlerimiz de çok yorgun ve hep yorgun değil mi? buna çözüm olarak benim de kendi çapımda yaptığım şey, anlam yüklediğim küçük izlenceler yaratmak. elimden bu kadarı geliyorsa ne yapabilirim?
6 Ağustos 2010 Cuma
merhaba komşu
bu resim çok sevimli. bana tatil havasını anımsatıyor. yazın bir cuma akşamı önce sinema, ardından açık havada yemek. sonra tüm gece boyu süren sohbet. "nasılsa altımızda araba var, istediğimiz saatte eve döneriz" der gibi di mi?modern man'in sonundaki alkış seslerini çıkaranlardan biri olmak isterim. eğer konserleri olursa deneriz. zaten çok kalabalıklar; artı eksi bir, bence çok bir şey fark etmez.
3 Ağustos 2010 Salı
siamese dream
1 Ağustos 2010 Pazar
sıra arkadaşıyla kolu çarpışmayan var mı? ben varım.
ama öncelikle sınıfımızın planını göstermeliyim:
yağmur sınıfımıza geldiğinde sadece iki kişinin yanı boştu. biri benim, diğeri de bir oğlanın. malum o yaşlarda kızlar kızların, erkekler erkeklerin yanına oturur. yağmur da benim yanıma geldi ve dedi ki "kayabilir misin?" ben tek oturma rahatlığım elimden alınacağı için, üstelik bir de duvar kenarına kayacağım için pek bir bozuldum. o zamanlar duvar kenarında oturmak başa gelebilecek en kötü şey. duvarın yanına oturmak demek hapis hayatı demek. özgürlüğünün kısıtlanması demek. bütün bunları bildiğimden ben de şark kurnazlığı yaparak yanıma oturmak isteyen kıza: "ben solağım ve eğer duvar kenarına geçersem yazı yazarken ellerimiz çarpışır. duvar tarafına sen geç" dedim ve ona yol gösterdim. sonradan seveceğimi bilmediğim kız bana bütün sevecenliğiyle "aa öyle mi?! ne güzel! ben de solağım. ikimize de fark etmez o zaman." diye yanıtladı beni. ben her cevabı bekliyordum da bu cevabı hiç beklemiyordum. "ıııı, şey, öyle mi? ne güzel." gibisinden bir şeyler geveledim. bana "hadi kay" dedi. ben de kuzu kuzu duvara taraf kayıverdim.
bu olay başıma gelen en komik şeylerden biridir. belki de "faka basmak" tabirini bizzat tatbik ettiğim ilk andır, emin değilim. ama o kızı sonradan çok sevdim. gel zaman git zaman, ona ayaküstü kurduğum bu oyunun nasıl elimde patladığını da anlattım, anlamıştım zaten dedi. beraber katıla katıla güldük. sıra arkadaşlığımız boyunca da kollarımız hiç çarpışmadı, gül gibi geçinip gittik.
