
5 Mart 2010 Cuma
marissa'nın "frank"i ile slowdive'ın "alison"ı arası bir zaman dilimi

21 Şubat 2010 Pazar
ciddi bir adam
a serious man'i izleyeli on günden fazla oluyor. buna rağmen bazı bazı aklıma gelmeye devam ediyor. izlerken benim için özel bir film olacağını bilememiştim. sonradan sonraya sağlam bir yer etti zihnimde. ama başyapıt babında demiyorum. hani olur ya bazen, bir filmi izlersiniz ve anlattığı hikaye sizin hayatınızın o anki dönemine denk düşer. başka zaman olsa belki o kadar da sevmeyeceğiniz filmi o an seversiniz, ortak bir noktada buluşuverirsiniz. bay gopnik'i de bu yüzden sevdim ben. kendisini tanıdım hemen. bana öyle geliyor ki bu adamla karşı karşıya otursam bir şey konuşamam. kahve içsek sadece kahve içeriz. hatta öyleki kahve ilk on dakikada biter, sonra havaya bakarız ama yine de sıkılmayız. çevreyi izleriz, yoldan geçen insanları seyrederiz. "havalar da bu aralar pek sıcak" diye cümleler kurarız. etin kilosu olmuş otuz milyon, ulaşıma da zam geldi falan deriz ama sıkılmayız. velhasılı kelam, o bir fincan kahveyi yalnız içmemek için birbirimizle vakit öldürürüz. ne de olsa yalnız yemek yemek sıkıcıdır, bir kahvecide yalnız kahve içmek sanki herkes size bakıyormuş ve yalnızlığınız göze batıyormuş gibi bir his yaratır içinizde. oysaki herkes kendiyle ilgilidir, yalnız oturmak gayet normaldir ve kahve hep aynı kahvedir. yine de diyorum ki gopnik'le kahve içsem mutlu olurdum. o beni anlar mıydı bilemiyorum lakin ben onu anlardım. hatta ona bilmiş bilmiş derdim ki senin bir tatile ihtiyacın var adamım, git biraz dinlen.
gopnik'in çaresizliği ve bulunduğu çıkmazdaki yardım arayışı bana tanıdık geldi. şimdi ismini hatırlayamadığım birçok şener şen'li, kemal sunal'lı filmleri çağrıştırdı bana. hepimiz bilmez miyiz bunları? ailesini geçindirmeye çalışan aile babalarını, ergen haşarı evlatları, hep daha fazlasını isteyen aç gözlü kadınları... bizim şener şen'li, kemal sunal'lı filmlerde de bunlar anlatılır. belki de o yüzden sevdim gopnik'i. bir pozitif bilimci olmasına rağmen bütün hayatını bir din adamından alacağı öğüde bağlayan bu adamın çaresizliğini anladım. yardım ihtiyacının insana neler yaptırabileceğine hiç şaşırmadım. insanın gücünün tükendiği o anda bütün öğrendiklerini bir kenara bırakıp; tekrardan ona ilk öğretilen şeylere, içinde bulunduğu kültürün dualarına, öğütlerine sığınma içgüdüsünü anladım. düzenli bir yaşantının, seni seven bir aileye sahip olmanın, hayatını idame ettirecek kadar para kazanıp, ayda yılda bir ufak tatillere çıkmanın, bayramda seyranda bir arada olmanın belki de hayatın özü olduğunu düşündüm.
bir de hayatta başımızdan geçen bir olayın, karşılaştığımız bir şeyin en az kendisi kadar zamanlamasının da önemli olduğunu bir kez daha idrak ettim.
20 Şubat 2010 Cumartesi
hava yetmiyor
6 Şubat 2010 Cumartesi
"i never had the chance to explain exactly what i meant" der beth.
4 Şubat 2010 Perşembe
kulaklık
1 Şubat 2010 Pazartesi
biri gönül koyarsa, gönlünü alın.
14 Aralık 2009 Pazartesi
iki kat çorap giymek yerine

hava bugün nasıl soğuktu. hele sabah saatin yedi buçuğunda. öyle soğuktu ki iki kat çorap, üç kat üst ve hatta eldiven ile atkı bile beni ısıtmaya yetmedi. neden bilmem içimden geldi, elim beach boys'un california girls'üne gitti. işte o an bir ilüzyonun içine girdiğimi fark ettim. kendi gerçekliğimden daha güzeldi o hal, bunu bildiğimden içime acayip bir ağırlık oturdu. hafiflemedim, memnun olamadım, bilakis daha kötü hissettim kendimi.

ben de oduncu gömleğimi giyer, sörfü taşımalarına yardım ederdim. onlar da derdi ki aa olur mu, ne zahmet ediyorsun, sana asla taşıtmayız. ben de mahçup mahçup gülerdim, peki o zaman derdim. sonra içlerinden biri bana derdi ki sen ne güzel bir california kızısın. ben de derdim ki yok ben buralı değilim. bunun üstüne o sorardı nerelisin. çoook uzaktan geldim ben derdim. sonra o merak ederdi, bana sizin oraları anlatsana derdi. ben de derdim ki bizim oralarda okyanus yok, gel şuraya oturalım da okyanusu seyredelim. o da tamam derdi. istersen bir gün seni sörfümle gezdiririm derdi. bir an tereddüt ederdim, sonra gülerek isterim derdim. o zaman bu haftasonu sahilde buluşalım derdi. tamam derdim. beni sörfüyle gezdirdikten sonra beraber hamburgerciye gideceğimizi bilirdim. o haftasonu ve ondan sonraki bütün haftasonları beraber hep sörfle gezecektik ve acıkınca da güzel yemekler yiyecektik. gömleği ne güzeldi.
iki kat çorap giymek yerine belime pareo bağlamak isterdim.
12 Aralık 2009 Cumartesi
az laf > çok laf
6 Aralık 2009 Pazar
başımın üstünde yerin var

29 Kasım 2009 Pazar
not
Ben bu anın nesini saklamak istiyorum, asıl mesele buydu değil mi? Kahve içerken bir şeyler düşündüm. Güzel şeylerdi. Sevdiklerimi düşündüm. Düşünmesi bile yetti. Varlıkları bile kafiydi, beni memnun etti. Bu kendi kendime yetebilme anını hep hatırlamak istedim. Bir zaman, bir yerde ben kendi kendime yetebildim. Yanımda yöremde olmayan şeyleri düşünerek gülümsedim bile. Kahvenin kötü tadına hiç aldırmadım.


