26 Kasım 2009 Perşembe

uyku koordinatlarımı kaybettim

uykuya dalabilmek için yeşillik bir arazide bisikletle gittiğimi hayal ettiğim zamanlar var.
çünkü koyunlar hiç işe yaramıyor.
bir de ılık süt diyorlar ama süt mideme hiç iyi gelmiyor.


geçen hafta karşı dairemize yeni komşularımız taşındı. orta yaşlı, evli bir çift. henüz bilemiyorum tabii, umarım iyi komşulardır. yeri gelmişken benim için iyi komşunun ne anlama geldiğini izah etmek isterim. benim için iyi komşu gürültü yapmayan komşudur. bu bağlamda kendi adıma "gürültü yapmayan her komşu iyi komşudur" sonucunu çıkarabilirim. neyse, komşularımız gelir gelmez hemen akabinde tadilatları da geliverdi. kırıp dökme işlemleri, matkap sesleri, kafama kafama inen balyozlar... hiçbiri eksik kalmadı. tabii bunların hepsi taşınma sırasındaki olağan şeyler. herkesin böyle işlemleri oluyor, o yüzden bir şey diyemiyorum. ama komşularımızın bu işlemleri vakit olarak bana ters zamanlarda yapmaları benim açımdan sorun oldu. ben akşam okuldan geldiğimde onlar da işten gelmiş oluyorlardı (muhtemelen) ve gelir gelmez matkaplar açılıyor, kırıp dökme işlemleri başlıyordu. çalışsam çalışamıyorum, uyusam uyuyamıyorum, öyle bir durum. gece saat on bire kadar da devam ediyorlardı. dört-beş gün böyle geçti. ben gerildikçe gerildim, eve gelirken ayaklarım geri geri gider oldu. sonra cumartesi günü oldu. sabah saat dokuzda matkap sesleriyle uyandım. uyanır uyanmaz da kaçarcasına evden çıktım, okula attım kendimi. akşam saat dokuzda eve geldiğimde komşularımızın tadilatı yeni yeni bitiyordu. bütün gün evde kalsam kafayı yerdim herhalde. o gün kahveye o kadar abanmışım ki gece bir türlü uyuyamadım. sabah ezanı bile okunmuştu, bense hala yatakta dönüp duruyordum, cin gibiydim adeta. aklımdan milyon tane şey geçiyordu. sonra nasıl olduysa bir şekilde uyuyakalmışım. ama o da nesi?! pazar sabahı saat dokuz gibi yine bir matkap sesiyle uyandım. oysaki benim ihtiyacım olan tek şey uykuyken, kaç gündür bir türlü adam gibi uyuyamazken, yorgunluktan asabi bir insana dönüşmüşken bu bana reva mı diye sordum. o sıra eğer uyuyamazsam öleceğim gibi geliyordu. üstelik günün geri kalanında yapmam gerekenleri düşündükçe "eğer uyumazsam hiçbirini yapamam ki" diyordum. işte o an beynimde bir ampul yandı! aklıma süper bir fikir geldi. amcam bize on dakikalık yürüme mesafesinde oturuyordu, neden uyumak için amcama gitmeyecektim ki? hemen amcamı aradım. amca ya dedim, durumu anlattım, gelip sende biraz uyusam olur mu dedim. olur gel tabii dedi. hemen montumu giyip evden çıktım. uykuma kavuşmak istediğim için hızlı adımlarla yürüdüm ve hemencecik amcamın evine vardım. eve girdiğimde amcamın kanepenin üstüne bir çarşaf serdiğini, üstüne de yastık ve battaniye koyduğunu gördüm. içimden canım amcam dedim, dışımdansa bir şey demedim. sonra amcam bana dedi ki sen yat burada. ben de hemen kıvrıldım kanepeye. amcama dedim ki, bak beni bir saat sonra muhakkak uyandır olur mu? daha okula gideceğim, ohooo, çok çalışmam gerekiyor çok dedim, beni muhakkak uyandır bir saat sonra. sonra üstüme battaniyeyi çektim ve hemencecik uykuya daldım. uyandığımda kendimi o kadar mutlu ve huzurlu hissediyordum ki uzun zamandır bu derece iyi hissetmemiştim. ev sessiz ve sakindi. hatta günlerdir yatakta sağa sola dönmekten sabah ezanı okunmadan uykuya dalamayan ben, yattığım gibi aynen kalkmıştım. hiç kıpırdamamışım bile. hemen gittim elimi yüzümü yıkadım. sonra salona amcamın yanına gittim. üstümde hala uyku mahmurluğu. amcam sordu, nasıl, iyi uyudun mu dedi. uzun zamandır hiç bu kadar iyi uyumamıştım dedim. o an gözüm duvardaki saate ilişti. ben amcama beni bir saat sonra uyandır demiştim ama iki saat olmuştu. amcam saate baktığımı fark edince, uyuyordun, ben de uyandırmadım dedi. olsun dedim. hiç mühim değil, iyi oldu böyle. sonra amcam dedi ki kahvaltı yapar mısın. yok hayır, yapmayayım dedim, ben bir an önce eve gidip kitaplarımı alıp, okula gideyim. e bari bir çay iç dedi. peki, olur dedim. ben oradaki koltuğa çöktüm. açık olan televizyondaki pazar günü tartışma programına boş gözlerle baktım. ne tartışıldığı beni ilgilendirmiyordu. ben sadece kendimi ne kadar dingin hissettiğime şaşıyordum. etrafı inceledim, masanın üstündeki gazetelere baktım, dolap raflarına baktım. sonra amcam elinde iki tane büyük kupayla içeri geldi. tek bir tane earl grey çayı kalmış, ben seviyorum diye onu da bana koymuş. kendisine ise kuşburnu. insan yeni uyandığında çay ne güzel geliyor. çay rize çayıysa daha güzel. ama yoksa da earl grey pek güzel. yavaş yavaş içtim çayı. amcam bana dersleri sordu, sonra ben ona işini sordum. sonra o bana memlekette olan olayların kısa bir özetini geçti. hmmm dedim, o hafta kaçırdığım şeyleri öğrendim. sonra o bana dedi ki bak domuz gribine dikkat et. bol bol meyve ye, mandalina ye. dedim ki merak etme, dikkat ediyorum zaten. asıl sen kendine dikkat et. sonra amcam bir sigara yaktı. ben hiç önemsemedim. "amca ama ben daha dün gece banyo yaptım, saçlarım henüz şampuan kokuyor, bak şimdi sigara kokacak" demedim. bunu hiç önemsemedim. çünkü biliyorum ki birine sinir olduğumuzda onun sigarasına da sinir oluyoruz. ama birini sevdiğimizde onun sigarasına o kadar sinir olmuyoruz. en azından ben olmuyorum. sonra benim çayım bitti, amcam dedi ki meyve de çıkarayım sana. ben dedim ki yok ben artık gideyim geç kalmadan. peki dedi. ben montumu giydim, amcam o sırada bana dedi ki niye atkını takmıyorsun. yok amca dedim, ben hep atkımı takıyorum da şimdi evden aceleyle çıktım ya o yüzden unutmuşum. ha peki o zaman dedi. bak boynunu iyi sar, sonra üşütürsün dedi. peki dedim. sen de dikkat et ama diye ekledim. sonra da hoşçakal dedim gittim. eve geldim, hazırlandım, çantamı alıp yola çıktım. yol boyunca insanın hep "alo merhaba şey... ben sana uyumaya gelebilir miyim?" diyeceği bir amcasının olması ne güzel diye düşündüm. sonra bu düşüncemi biraz daha genişlettim, insanın kan bağı olan birinin haricinde de böyle "şimdi ben sana gelsem. senin evinde huzurlu bir uyku çeksem. sonra sen bana çay yapsan" diyeceği bir eşi dostu olmalı diye düşündüm.

25 Kasım 2009 Çarşamba

biricik lava lambası


sevgili lava lambası,

sana anlatmak istediğim bazı şeyler var, izin verirsen paylaşmak isterim. öncelikle sana "sen ne biçim bir lambasın?!" demek istiyorum. yanlış anlama; çok güzel, çok ışıklı bir lamba olduğunu biliyorum. sen de sana hayran olduğumu biliyorsun, şimdi bilmiyormuş ayaklarına yatma. ama işte ne biçim bir lambasın ki seni birine almak istediğimde zaten onda olmuş oluyorsun. ne zaman senin güzel bir hediye olabileceğini düşünsem, sonradan seni almak istediğim insanda olduğunu öğreniyorum. demek ki sevdiğim insanlar da seni seviyor. aslında öyle ışıl ışılsın ki seni kim sevmez.

sevgili lava lambası, senin sayende birtakım sonuçlara vardım biliyor musun? tümevarım yaptım, çeşitli genellemelere ulaştım. mesela ilki: sevdiğim insanların ortak noktasısın (bunu zaten mektubun bu kısmına kadar çoktan anlamış olman gerekirdi). ayrıyeten birkaç tane daha sonuç buldum. bazı şeyler var, yakın çevremdeki sevdiğim insanların büyük çoğunluğu bayılıyor. buna örnek aklıma ilk gelen sigara. diğer örnekleriyse aklıma geldikçe sana söylemek isterim.

hiç kendini sürekli yorgun hissettiğin oldu mu lava lambası? peki geçmesi için ne yaptın? ben bu aralar sürekli böyle hissediyorum. aynaya bakıyorum, gözlerimin altını çökmüş görüyorum. sonra moralim bozuluyor. aslında çok uykum var ama uyuyamıyorum. yatağa yatıyorum, gözümü kapıyorum, aradan bir saniye geçiyor, gözümü açıyorum, bir bakıyorum sabah olmuş. yine mi sabah olmuş?! ne çabuk olmuş. olmasın.

güzel lamba, bana yemek göndermişsin, zahmet etmişsin ama bir daha gönderme. zaten hiçbir şey yiyemiyorum şu aralar. canım hiç yemek yemek istemiyor. inanır mısın bilmem ama yemek yemeye üşeniyorum. amaaan, kim yiyecek şimdi diyorum. belki de o yüzden gözlerimin altı çöküyordur, ha ne dersin? bak ama mandalina yemeye üşenmiyorum, böylece domuz gribinden korunuyorum. sen nasıl korunuyorsun domuz gribinden lamba?
hani yorgunum dedim ya lamba, aynı zamanda biraz da sıkılganım şu sıralar. insan her şeyden mi sıkılır, sıkılıyormuş işte. bu sıkıntıdan kurtulabilmem için ne yapmam gerekiyor? biliyorsan söyle. bilmiyorsan da benimle beraber sıkılır mısın? bir şey yapmana gerek yok, sadece yanımda dur, birlikte sıkılalım.

biricik lava lambası, şu sıralar günlerim hep kütüphanede geçiyor. bu biraz da zorunluluktan. gerçi şikayet ettiğimi pek söyleyemeyeceğim. hiçbir şey yapmasam bile, orada geçirdiğim saatleri verimli değerlendiremesem bile sessizliğini seviyorum. şu sıralar en çok sessizliği arıyorum. kütüphane de bunu bana fazlasıyla veriyor. sessizliğe niçin bu kadar kafayı taktığımı bir sonraki mektubumda sana anlatmak isterim. ama şimdi pek halim yok, kusura bakma.

ışıl ışıl olan lamba, kendimi çok yorgun hissediyorum ama biraz sonra yatağa gidince uyuyamayacağımı da biliyorum. belki benim de bir sen'im olsaydı hemen uykuya dalardım. izleye izleye gözlerim kapanırdı belki. ah ne güzel olurdu. "şunu da yapayım, bunu da tamamlayım, mola verdiğimde gece seninle buluşuruz" demek isterdim ama malesef bu şimdilik mümkün değil güzel lamba. yakın bir gelecekte mümkün olabilir ama henüz değil. şimdilik yoksun ama belki ilerde benim de bir sen'im olur.

ışıltından gözleri kamaşan arkadaşın,
ben

21 Kasım 2009 Cumartesi

i have a dream

kışın sokağa atkısız ve kulaklıksız (müzik için olanından) çıkmam. sen de çıkma.
sonra üşütür hasta olursun. olma.

marc'la beraber bir grup kurduk, şarkılar yazıp söylüyoruz. boş zamanlarımızda bir araya gelip provalar yapıyoruz. bazen o beni arıyor; bugün boş musun, çalalım mı diyor, ayıpsın tabii ki diyorum. ama genelde ben onu arıyorum, hadi artık arayı fazla uzatmadan birikmiş şarkıları kaydedelim diyorum. bazen pes'e gideceğim diye, çoğu zaman da judith'i göreceğim diye kaytarmaya çalışıyor. aslında biliyorum, marc müziği en az benim sevdiğim kadar seviyor ama işte biraz tembel. bir şeyler yapabilmesi için onu dürtmem gerekiyor. marc en çok müzik yapmayı, en çoktan biraz az da judith'i seviyor. ama judith'in henüz bundan haberi yok. bak marc, bu böyle nereye kadar gidecek, bence artık judith'e söylemelisin diyorum, ben aşkımı tek başıma yaşamayı seviyorum diyor. bunun üstüne sinirleniyorum, bana bak marc diyorum, senin bu umutsuz platonik aşkın yüzünden şarkılarımız hep depresif, hep hüzünlü oluyor. bence artık hareketli şarkılar yapmayı da denemeliyiz diyorum. iki elimi belime koyuyorum ve gözlerimi kocaman açarak marc'a bakıyorum. o zaman marc benim bu sinirli halimden ürküyor ve tamam tamam, söz veriyorum önümüzdeki hafta judith'e açılacağım diyor. önümüzdeki hafta geliyor ve geçiyor, hatta önümüzdeki üç hafta gelip geçiyor fakat marc'ta bir hareket olmuyor. bak marc, bu böyle yürümüyor, senin bu acılı ruh halin müziğimizi gereğinden fazla acılı yapıyor diyorum. oysaki ben tatlı tatlı şarkılar yapmak istiyorum. böyle şeker gibi olsun, güneşli gün gibi olsun, efendime söyleyeyim uzun yaz öğleden sonraları gibi olsun şarkılarımız diyorum. bak izin veriyorum, önümüzdeki üç gün üst üste pes'e gidebilirsin, ama lütfen artık biraz mutlu ol canım marcçım diyorum. ben sözler yazıyorum, marc besteliyor. beraber sözler yazıyoruz, beraber besteliyoruz. sonra da onları bizim evde kaydediyoruz. şu anda elimizde on küsur tane hazır şarkı var. marc dedi ki bence internete koyalım. bense biraz daha beklememiz gerektiğini düşünüyorum. galiba yaptığımız şarkıları henüz birileriyle paylaşmaya çekiniyorum. gerçi yakın arkadaşlarımızdan dinleyenler oldu. onlar dinlerken ben de onların yüzlerini izledim. yavaşça gülümsemelerini, sonra bir bana bir marc'a bakmalarını izledim. o an yüzümün kıpkırmızı olduğuna yemin edebilirim. geçen gün bizi dinlemeye gelenler arasında judith'in arkadaşlarından biri de vardı. marc dedim, bence bu kayıtlardan judith'e de ulaştırmalıyız. hatta onu bir dahaki görüşünde provamıza bile çağırabilirsin, bence hoşuna gidecektir. ya ama diyemem ki dedi. marc dedim, işaret parmağımı ona doğru salladım, beni delirtiyorsun marc dedim. bazen bir şeyi kötü yapmak, hiç yapmamaktan daha iyidir dedim. sonra bir saniye durdum, az önce kurduğum cümleyi düşündüm. vay be dedim, nasıl bir cümle kurdum öyle. evet diye devam ettim, bazen bir şeyi kötü yapmak hiç yapmamaktan iyidir. o yüzden git judith'le konuş, ne olacaksa olsun artık dedim. eğer gitmezsen seni gruptan atarım, yoluma tek kişilik grup olarak devam ederim dedim. tek kişilik grup mu olur dedi. cevap vermedim. sonra internete girdim, bir arkadaşımın attığı maili gördüm. iki hafta sonra evinde bir buluşma düzenleyecekmiş. çok değil, on kişi falan olacağız diyor. siz de marc'la gelir misiniz, şarkılarınızı söylersiniz diye soruyor. marc'ı arıyorum, bana uyar, tamam diyor. arkadaşıma tabii ki geliriz diye bir mail atıyorum. sonra bilgisayarı kapatıp odama geçiyorum. biraz uyumak istiyorum. ama uyuyamıyorum. aklıma bir melodi geliyor. acaba ben mi buldum, yoksa bir şarkı mı aklıma takıldı emin olamıyorum. sonra o melodiyi unutuyorum. ama üzülmüyorum, yenisini bulurum diyorum. sonra kulağıma mp3 çaları takıyorum ve kaydettiğimiz şarkıları dinliyorum. bir-iki şarkıda detone olmuşum, bence yeniden kaydetmemiz gerekecek. ama bu konuda marc daha rahat. o her şeyin doğal olması gerektiğini söylüyor, önemli olan niyet diyor. bence de önemli olan niyet. yani bizim niyetimiz iyi. ee, samimi de insanlarız, o zaman küçük şeylere takılmasak daha iyi olur belki. belki marc haklı. ama bir konuda haksız. illa bir ismimiz olması gerektiğini söylüyor. bense acele etmememiz gerektiğini söylüyorum. bak marc diyorum, bence ilerleyen zamanlarda aklımıza güzel bir isim gelecektir. o an diyeceğiz ki, hah işte aradığımız isim bu. sen hiç merak etme tamam mı diyorum. tamam diyor. sonra ben de ona aferin, aldığım atkıyı takmışsın diyorum. bak, şapkamı bile taktım diyor. sevimli sevimli gülüyor. ya marc diyorum, sen çok iyi bir grup arkadaşısın. sen ne yaparsan yap ben tek kişilik grup olamam, seni gruptan asla atamam diyorum. salak, zaten tek kişilik grup olmayacağını söylemedim mi ben sana diyor. söyledin diyorum.

grubumuza
alternatif isimler:
the smashing potatoes/ melis in chains/ parliement sunday night cinema club/ pete&pete's best friend/
judy (judith?) and the dream of horses

bence son ikisi fena değil.

18 Kasım 2009 Çarşamba

çizince de kayboluyor, çizmeyince de

çizdiğim şeyi görebiliyor musun?
bak göremiyorsun.
oysaki bir görsen çok güzeldi.

kahramanımız en son ne zaman buğulu bir cama dikkat ettiğini düşündü. en son ne zaman buğulu cama bir şey yazmış olabilirdi? düşündü ama aklına hiçbir şey gelmedi. oysaki küçükken gördüğü her buğulu cam ya da ayna bacası tüten evler, yuvarlak başlı ağaçlar ve minik kalpler çizmek için kaçırılmayacak bir fırsattı. eğer yanında birileri varsa kendi ismiyle beraber onlarınkini de yazmayı ihmal etmezdi. sonra küçükken herkes buğulu cama bir kalp çizip, iki tane de ok koyardı. okun iki ucuna koyduğun isimler silinene kadar sen o diğer ismi çoktan unutmuş olurdun zaten. kahramanımız iyi ki de o günler geride kalmış diye düşündü. hiç ellenmemiş buğulu camlara ilk elleyen olmak için duyduğu heyecanı hatırlamaya çalıştı, tanıdık bir hisse rastlayamadı. "bir şey yazsam cama, bir şey yazsam" diye geçirdi içinden, yazacak bir şey bulamadı. "ismimi mi yazayım, yoksa resmimi mi çizeyim?" dedi. sonra da gittikçe annesine benzediğini düşündü. cama ne bir şey yazayım, ne de bir şey çizeyim, ondan sonra el izi oluyor, kirleniyor diye düşündü. yıllar önce cama kalpler çizen küçük kız onu kınadı. ama olsun, annesi görse onunla iftihar ederdi. aferin kızıma, bak camları el izi yapmıyor derdi.

16 Kasım 2009 Pazartesi

ufunet. yani afakan gibi bir şey.

bir kız gelip yanıma oturdu. sınava yarım saat var, kantinde oturmuşum, son bir kez kitabı gözden geçiriyorum. bana bir şeyler anlatıyor ama pek ilgilenmiyorum. ilgileniyormuş gibi de yapmıyorum. bir şeyler diyor, birer-ikişer kelimeyle yanıtlıyorum. sonra şöyle bir cümle kurduğunu işitiyorum: "öff! bana ufunet bastı!". birden kafamı dikkatle gömdüğüm kitaptan kaldırıyorum. "ne bastı ne bastı?!" diyorum, "ufunet bastı" diyor. yani afakan bastı gibi bir şey diye açıklıyor. ufunet lafı bana öyle uzak bir laf geliyor ki sanırım bu lafı ilk kez duyuyorum diyorum. böyle antika lafları çok seviyorum. üstelik yanımda oturan kız ufunet lafını öyle bir söylüyor ki bu laf üstünde hiç emanet durmuyor. sanki kırk yıldır ona ufunet basıyor ve sanki kırk yıldır o kız bu cümleyi kuruyor. o lafı söyleyişi öyle hoşuma gidiyor ki kendi kendime ufunet diye tekrarlıyorum. evet, sanırım ben bu lafı ilk kez duyuyorum. çok derinlerden belli belirsiz bir tanıdıklık hissi var, o kadar. bu lafı bence ya anneanneler ya da belli bir yaşın üstündeki menopoz teyzeler kullanıyor olmalı. bir de o kız. o an o kızı sevebileceğimi düşünüyorum. üstelik sadece böyle bir laf etti diye. sonra kendi kendime yok artık daha neler diyorum. ama en azından şu noktada karar kılıyorum, bu kızla bir şeyler konuşabiliriz. hatta konuşurken eğlenebiliriz bile. fakat şundan da eminim ki bu hissim sadece o ana mahsus olacak. o kızı sevebilme ihtimalim birkaç dakika sonra kaybolacak.

bir sürü küçük şeyi düşünüyorum. küçük şeyler nedeniyle sevdiklerimi ve sevmediklerimi bulmaya çalışıyorum. ne gibi küçük şeylerden insanlar hayatıma girdi? ya da ben hangi küçük şeylerden dolayı başkalarınınkine girdim diye soruyorum kendi kendime. çoğuna bir yanıt bulduğum söylenemez. belki uzun düşünsem en azından bir şeyler diyebilirim ama bir anda aklıma gelmiyor. çünkü biliyorum ki küçük şeyler uzun vadede birleşip büyük şeylere dönüşüyor ve sebepleri birbirinden ayırt edemez hale geliyorsun. eşini dostunu sevme sebebini düşünüp de bulamıyorsun, sadece her şeye uzaktan bakıyorsun ve parçalara değil de bütüne odaklanıyorsun. ama işte gel gör ki ufunet lafını son derece doğal söyleyen birinin sıradan biri olamayacağını düşünüyorum. sonra geçen gün kütüphanede çalışırken karşımdaki sandalyeye oturan kişinin de sıradan biri olabileceğini sanmıyorum. çünkü öyle büyük bir incelikle sandalyeyi çekiyor ve çantasını açıyor ki en ufak bir ses bile duymuyorum. o an anlıyorum ki beni rahatsız etmemek için böyle küçük hareketlerde bulunuyor. çantasının fermuarını yavaşça açıyor, kitaplarını yavaşça çıkarıp masanın üstüne koyuyor. kalem kutusunu bile yavaşça açıyor. halbuki artık kimseler bu denli kibar hareket etmiyor.

sonra aklıma okuduğum bir şey geliyor. okuyup da beynimin rafına kaldırdığım bir paragraf birdenbire kendini hatırlatıyor. tezer özlü, leyla erbil'e yazdığı mektupların birinde son kocasıyla nasıl tanıştığını anlatıyor. yurtdışında bir barda, bir gece otururken, gözü yeşil montlu bir adama takılıyor. adamı sadece arkadan görüyor, yeşil montundan etkileniyor. montun yeşili göz alıcı bir yeşil ve bu renk tezer özlü'nün öyle hoşuna gidiyor ki, bu renk bir mont giyen adamın sıradan biri olamayacağını düşünüyor ve kalkıp adamın yanına gidiyor. böylece tanışıyorlar işte.

geçen yıl bu zamanlar google vasıtasıyla bir gruba denk geldim. grubun ismi lanterns on the lake. kendi kendime zevk olsun diye google'a lantern yazıp arattım. maksat fener çeşidi görelim. pek seviyorum lambaları, ışıkları, fenerleri. sonra bu grubun resimlerine denk geldim. isimleri öyle hoşuma gitti ki kim olduklarını merak ettim, dinlemek istedim. o an şöyle düşündüm: fenerleri, ışıkları seven; bunları gölün üstüne koymayı düşünen insanları ben de severim herhalde. sevmem muhtemeldi. isimlerini "lanterns on the lake" yapan birileriyle aynı yerlerde geziniyor olmalıydık. sonra dinledim ve önsezilerimin beni yanıltmadığını gördüm. ben onları dinlemeden sevmiştim ki.


küçük şeyler bazen büyük şeyler için bir nevi referans olsa da her zaman doğru sonuç alınmıyor. "bunu diyen biri iyi biri olmalı", "bunu seven insanı ben de severim" dediğim zamanlar olsa da bu önsezilerimin geri teptiği de olmuyor değil. flowers in december şarkısını dinlettiğimde şarkının sözlerine hayran kalan, gözlerini kapayıp uzun süre sessiz kalan birinin merhametli biri olacağını düşünürken, aradan zaman geçince şarkıdaki teoriyi ispatlayan biri olduğunu anladım. sonuçta her adamın kalbinde kör bir nokta var, evet. bu şarkıyı çok sevmesi bu gerçeği değiştirmiyormuş.

bir kadın bir adamın montuna vurulabilir, ben de bir grubun ismine. hatta bir kızın ufunet kelimesini kullanışı ve o kelimenin beynimde yankılanışı bile hoşuma gidebilir. ama bunların ne kadarına güvenebileceğimi hiçbir zaman bilemem. en azından devam etmeden, yaşayıp görmeden öğrenemem. tabii her şeyi yaşayıp görmek de istemem. her şeyin peşinden koşmanın ne lüzumu var? bazı şeyler o anda kalmalı, öylece o noktada asılı durmalı. bazen insanoğlunun bu tip küçük şeylerden medet umması bana çok zavallıca gelse de çok güçlü varlıklar olmadığımızı bildiğimden kendimi de mazur görüyorum. herkesin zaafı var. kimi zamanla kontrol etmesini öğreniyor, kimi de gidip defalarca aynı yanılsamanın içine düşmeye devam ediyor.

15 Kasım 2009 Pazar

masamın üstündeki çay habitatı


bazen bazı şeylerin sadece var olduğunu, orada olduğunu bilmek bana yetiyor. kendisinden daha çok "olması" fikri benim için kafi geliyor. örneğin gün içinde çay alıyorum, çay demliyorum, kahveler doldurup hemen akabinde lavaboya boşaltıyorum. çayın orada, masamda durması ve üstünde dumanının tütmesi iyi hissetmeme yetiyor. üstünde dumanı tüten bir şey gördüm mü içimde garip bir his beliriyor. huzur gibi desem değil, mutluluk desem o da değil. tam olarak nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum ama iyi bir his olduğunu söyleyebilirim. gerçi şu sıralar ne içtiğim çaydan ne de kahveden tat alabiliyorum, o yüzden de içmeyip sadece bardakta duruşunu seyrediyorum. çay bardakları ve kahve kupaları ikişer-üçer masamın üstünde çoğalıyor. hepsi de yarım yarım içilmiş, hatta yarıdan bile az. ne zamanki bu görüntü beni rahatsız ediyor, o an bardakları toplayıp mutfağa götürüyorum ve hepsini pril'le bir güzel yıkıyorum. bardaklar temizlikten parladıkça benim de içim açılıyor. sonra bununla da yetinmiyorum, kafamı rahatlatmak için dolaplarımı düzenliyorum. her şey düzene girdikçe içim de düzene giriyormuş gibi geliyor.

ama şu sıralar sadece bardakları seyretmiyorum, bir de onları içenleri seyrediyorum. sadece çay ve kahve içenleri mi? hayır. sigara içen arkadaşlarımı da seyrediyorum. sohbet ederken karşımdakinin bir sigara daha yaktığını görünce o an anlıyorum ki sohbetimiz daha sonlanmamış, daha konuşacak şeylerimiz var. ne güzel diyorum. ben yemeğimi bitiriyorum, hatta üstüne yüz saatte içtiğim ve bir türlü bir tad alamadığım kahveyi bile bitiriyorum ama arkadaşım sigarasını bitirmiyor. demek ki bir süre daha burdayız. içimden oley diyorum. çünkü şu anda sadece konuşmak ya da konuşulanı dinlemek istiyorum. ama öylesine konuşulanları değil. öylesine konuşanları da değil. sadece bazı insanlarla konuşmak ve sadece bazı insanları dinlemek istiyorum; çünkü insanlara olan tahammül eşiğim son zamanlarda düştükçe düşüyor. bazen sinirli oluyorum ve bunu kontrol etmeye çalışırken karşımdakiyle aramdaki mesafe arttıkça artıyor. bir bakıyorum aramıza denizler, okyanuslar ve hatta kıtalar girmiş. öyle soğuk bir insan oluyorum ki soğukluğum beni bile donduruyor. sonra sevdiğim bir arkadaşımı görüyorum, ya da sesini duyuyorum, ya da hiç beklemediğim bir anda attığı bir mesajı görüyorum, birden dünyanın en sıcak insanı oluveriyorum. ama sıcaklık hissettiğim insanlara sıcak oluyorum, gerisine hep soğuk hep soğuk. yakın zamanda tanıdığım biri bana dedi ki, ilk tanıştığımızda benim soğuk bir insan olduğumu düşünmüş. hadi ya dedim, gerçekten dedi. şimdi öyle gelmiyormuşum ama o zaman öyle gelmişim. bunun üstüne ben de oturdum kendimi düşündüm. insan herkese kendini yakın hissedemiyor ki, bu nedenle ilk tanıştığında karşındakine soğuk gelmen gayet normal dedim. ilk andan itibaren sıcak bir iletişim kurduğun insan istisnadır bence, mesafeli olman gayet normal diye düşündüm.

sonra arkadaşım bir sigara daha yaktı. anladım ki daha oturacağız. ben de bir çay daha alayım bari dedim. çayı aldım ama hiç içesim yok. bu soğukta çayı elini ısıtmak için kullanmak daha mantıklı. benim de amacım bu zaten, elimi ısıtmak. arkadaşımın ise tek derdi düzgün yanan bir çakmak. halbuki evde onun için aldığım bir çakmak var. neredeyse üç ay oldu çekmecemde duruyor. neden bilmiyorum, bir türlü içimden ona bunu vermek gelmiyor. yeşilaycılıkla da alakası yok, sadece ona şu sıralar bir hediye vermek istemiyorum sanırım. sırf aldım diye de vermek istemiyorum. çünkü artık bir şey yapacaksam gerçekten istediğim için yapmak istiyorum. sırf 'öyle olsa daha iyi olur' olduğu için değil; öyle olmasını istediğim için olsun istiyorum. o yüzden de çayları içmek yerine yarım yarım biriktiriyorum, sonra da gidip döküyorum.


11 Kasım 2009 Çarşamba

misafirim var

mamüllerimiz günlüktür ve kişiye özeldir

İçimden bir yarışma olsa da katılsak diye bir cümle geçti. Ama bu yarışma eğlenme amaçlı olanlardan olsundu. Mesela kim en uzun süre simiiiiit diye bağırabilecek, on dakika içinde kim en fazla sosisli sandviç yiyebilecek, kim ayağına çuval geçirip en uzağa zıplayabilecek vs. gibisinden yarışmalar. Maksat beraber bir şeyler yapmak, beraber bir şey yaparken o şeyin güzelliğine varmak. Sadece o şeyin mi, her şeyin ve hepsinin.

Sonra aklımdan bir fikir geçti. Sevdiğim insanları bir masanın etrafına toplayıp, onlara güzel güzel yemekler yapmak istedim. O kadar insana yetecek çeşitte yemek yapmayı bilmiyorum ama olsun, öğrenirim ki. Hele onlar geliriz desin, ben çok çalışır, iki günde yirmi dokuz adet yemek yapmayı öğrenirim. Üstüne on dokuz adet tatlı çeşidini bile öğrenirim ki. Gerekirse hiç uyumam. Sonra bunun üstüne bir de hayal kurdum. Sabah oluyor, sevdiğim insanlar mışıl mışıl uyuyor. Ben erkenden kalkmışım, kek yapıyorum. Kekin kokusunu duyan birer birer kalkıyor, odaların kapıları birer birer açılıyor. Öyle güzel bir kek olmuş ki nasıl kabardığını anlatamam. Ocakta çay demleniyor, çayın buharı tütüyor ve ben oyun olsun diye buharın üstüne elimi tutuyorum. Buharın havada süzülüşünü izliyorum. Kekim on dakika içinde bitiyor. Yarın sabah gene yap nolur, diyorlar. Tabii ki de yaparım, lafı mı olur diyorum, siz yeter ki isteyin. Ertesi sabah aynı kekten yine yapıyorum. Bir de o günün şanslı insanını seçmişim, ayrıyeten onun sevdiği kurabiyelerden yapıyorum. Sevdiğim birinin benim yaptığım bir şeyi yerken aldığı keyfi görüyorum. Bunun bu kadar güzel bir şey olduğunu hiç bilmiyordum.

Bence kesinlikle bir yarışmaya katılmalıyız. Bir önerim var, geçen yıl bir yarışma görmüştüm, gördüğüm en güzel yarışmaydı (halbuki yarışmanın güzeli mi olur?). Bu yarışma kağıt uçağı en uzağa kim uçurabilir yarışmasıydı. Kulağa ne güzel geliyor değil mi? Katılan insanları izledim, katılalım diyen insanları dinlemedim. Keşke azıcık dinleseymişim. Ben kağıt uçağı uzağa uçuramam ama bu denememek için bir neden değil ki. Uçuramayabilirim ama takım arkadaşlarıma çok güzel destek olurum. Eğer bu sene bu yarışmanın bir ikincisi düzenlenmezse ben tertip edeceğim. Kendi aramızda kağıt uçak yapar uçururuz, sen merak etme hiç. Ama benim bu önerime karşılık senden şöyle bir yanıt alsam hiç fena olmaz: “Bana böyle güzel önerilerle gelerek beni nasıl mutlu ettiğini anlatmaya kalksam anlatamam.”

Sonra bize ayrılan sürenin sonuna geldik, çalar saat çaldı ve benim bu hayalleri kurma sürem bitti ya, işte o zaman yine içim sıkıldı. Tarifi imkansız bir ağırlık çöktü üstüme. İçimden hiçbir şey yapmak gelmedi. Zaten bir baktım hava acayip karanlık, acayip yağmurlu. Bir de üstüne soğuk mu soğuk. Halbuki daha üç gün önce telefonda dünyanın başka bir yerindeki arkadaşım denize girdiğini söylemişti. Bense sıcak-soğuk ayarını tam tutturamadığım banyoya giriyorum. Ama olsun, bu gece yine aynı hayali kurmayı planlıyorum. Bir de pasta yapasım var.

17 Ekim 2009 Cumartesi

yapmadığım iyilikler, bir de içinden şehir geçen şarkılar

Bu hafta Ohio'daydım

Zaman algım zaman zaman beni şaşırtıyor. Ne zaman kendi saatimin dünyanın saatiyle eş gitmediğini fark ediyorum, işte o zaman durup bir düşünüyorum. Dönüp arkama bakıyorum, sonra da başımı kaldırıp gökyüzüne. Ne de olsa istikbal orada ve ben ona ne kadar yakın olduğumu bilemiyorum. Bilemiyorum dediysem zaman olarak. Yoksa kilometre cinsinden az çok bir tahmin yapabiliyorum. Ama ben istiyorum ki mevsim ölçü birimiyle, efendime söyleyeyim tatil ölçü birimiyle ya da en olmadı "yatcaz kalkcaz" ölçü birimiyle de bilebileyim. Geçmişi düşünüyorum, geçmişi mevsimlere bölünce her şey daha kolay oluyor benim için. "İki kış önce şöyleydi, üç bahar önce böyleydi" diye hatırlayınca her şey nasıl da berrak, nasıl da net. Olan biteni tatil ölçü birimine çevirince her şey ne kadar az, ne kadar kısa. "Geçen tatilde şu olmuştu. Yaz tatilinde bu, bayram tatilinde şu". Bu kadar işte, çok net. Ama üç ay-beş ay-on iki ay önce diye hatırlayınca her şey karışık ve sisli. Öyle ki ay hesabı yaptığımda oluşan sisten önümü göremiyorum. Aklım karışıyor, bana çok eskiden olmuş gibi gelen şeylere bir bakıyorum, bir-iki sene önce olmuş meğersem. Allahallah diyorum, allahallah. Zaman ne çabuk geçiyor, dünya ne hızlı dönüyor, her şey ne çabuk değişiyor. Ama sonra diyorum ki hava bile bir saat arayla önce güneşli, ardından yağmurlu oluyorsa her şeyin değişmesine şaşmamak gerek. Geçen gün yağmur yağdı misal ama ben hiç şaşırmadım; çünkü bir gece önceden biliyordum. Tedbirli olmak böyle bir şey olsa gerek. Bu aralar tedbirli olmayı önemsiyorum. Sonradan hayıflanmamak için eşeğimi sağlam kazığa bağlıyorum. Dolayısıyla yağmurun yağdığı gün de şemsiyemi yanıma almıştım. Islandım ama çok değil. Okul durağında otobüs beklerken yanımda bekleyen kimse benden daha çok ıslandı. Üzülmedim değil, üzüldüm ama bencil bir şekilde ona onunla şemsiyemi paylaşmayı teklif etmedim. Aslında düşünmesine düşündüm ama reddedilme çekincesi beni düşüncemden alıkoydu. Çünkü bir yaz mevsimi evvel yine böyle yağmurlu bir günde, yine böyle durakta otobüs beklerken, yanımda yağmurdan sırılsıklam ıslanmakta olan biri vardı da "isterseniz ıslanmayın" diye şemsiyemi göstermiştim de birden aşırı bir panikle "yok hayır, teşekkürler" demişti. Olabilir, belki ıslanmak istiyordur diye düşünmüştüm de bu düşündüğüme kendim bile inanmamıştım. Neyse, o da kendisi bilir elbette, ben bilecek değilim ya. İşte o günden bugüne ben de tanımadığım kimselere iyi niyetli teklifler yapmıyorum pek. En azından bir süreliğine. Halbuki zamanında birkaç kere dolmuşta ayakta giderken, oturan teyzeler bana demişlerdi ki "ver çocum, çantanı alayım". "Çok teşekkür ederim, zahmet olmasın size" demiştim ama ısrar etmişti teyze, ben de vermiştim. İçimden nasıl sevmiştim teyzeyi nasıl sevmiştim anlatamam. Kendi kendime demiştim ki, bana öyle büyük bir iyilik yaptın ki teyzeciğim, biri de sana böyle bir iyilik yapsın isterim. Sonra bu ağır çantayı tutmayı teklif etmenin hem yükte (fiziksel) ağır (ama oturduğun için hafif), hem de pahada (manevi) ağır bir şey olduğunu fark ettim. Manevi olarak ağır dediysem, yani manevi olarak büyük, önemli, efendime söyleyeyim güzel bir şey olduğunu kastetmek istedim. Benim daha önce hiç fark etmediğim bir şeydi bu . Yaşlı teyze de belki kendi çocuğunu falan düşünmüştür benim çantamı alırken. İşte buna x değişkenini alabildiğine değiştirin biliminde yerine koyma metodu deniyor. Ben de bir keresinde yerine koyma metodunu uygulayım dedim, gene reddedildim. Allahallah dedim, allahallah. Ben de gidip böyle insanları buluyorum yahu. Yapmayacağım artık iyilik miyilik. Kızın birinin elinde bir sürü defter, kitap. İçimden dedim ki "kızım daha büyük bir çanta kullansana, ne o öyle küçücük çanta. Bak hiçbir şeyin sığmıyor". Dışımdan dedim ki "isterseniz kitapları tutabilirim". Hani ben oturuyorum ya, o bakımdan söyledim. O da dedi ki "gerek yok, teşekkürler". Peki madem, sen bilirsin. Ama Meydan Larousse hacimli kitaplarını tutmaya çalışırken harcadığın enerjiyi ben bile görebiliyorum dedim, o derece. Eee, insan böyle reddedilince bir dahakine temkinli oluyor tabii. Her şey kendini daha iyi ve daha güvende hissedebilmek için, dolayısıyla boşuna değil tedbirli olmaya çalışmam da. Hem temkinli tem tedbirli olmak lazım. Şehiriçi yolculuklarımda sadece bunları düşünmüyorum tabii ki. Bazen öyle şeyler geliyor ki aklıma, kendime döndüğümde bir bakıyorum ineceğim durağa gelmişim. İşte bu anlarda da zaman algım sekteye uğruyor. "Daha demin binmiştim ben?" diyorum, tam da o an otobüsten iniyorum. Otobüs yolculuğum sırasında öyle uzak yerlere gitmişim, öyle mesafeler katetmişim ki kendimi yorgun hissediyorum. Beynim yoruldu, eve gidip uyusam diyorum. Bu haftaki yorgunluğumun ve dalgınlığımın müsebbibi önceden dinlediğimde dikkat etmediğim, anlamına bu hafta erdiğim Sun Kil Moon şarkısı Carry Me Ohio. Gideceğim yere bu şarkıyı beş defa dinleme süresinde vardım. Bir beş kere daha dinleyecek yolum olsaydı hiç bıkmazdım, yine dinlerdim. Madem yolum azdı, bana yetmedi, ben de bu hafta bütün yollarımda bu şarkıyı dinledim. Sabah yollarımda ve akşam yollarımda, geçmiş yolculuğunda ve gelecek yolculuğunda. Bak aklıma ne geldi, geçmiş iyi ki de geçmiş. Şimdi'nin şimdi olmasından o kadar memnunum ki. Ne birkaç sene öncesine dönmek isterim, ne geçen yıla, ne de altı ay öncesine. Hem şimdi'nin nesi var ki? Bence zaman yolculuğuna çıkıp da şimdi'ye haksızlık etmenin bir anlamı yok. Öyle değil mi Ohiolu dostum Mark? Satır satır inceliyorum şarkıyı, cümle cümle çözümlüyorum. Şair burada kime seslenmiş sorusunu yanıtlıyorum. Hocam olsa benle gurur duyardı, öyle güzel açıklıyorum edebi sanatları. Beynimde oradan buradan çağrışımlar dolanıyor; bir sınava girip, bu şarkıyı açıklayıp çıkmak istiyorum. Eminim hocam bana iyi bir not verirdi. Çok çalıştım çünkü. "Hocam, şair burada sevdiğini sandığı sevgilisini sevmediğini anlıyormuş" derdim. Ya da artık eskisi gibi sevmediğini. "Olur mu öyle şey yavrucuğum?" diye sorarsa da "her şey mümkün hocam, niye olmasın" derdim. "E niye o zaman ta Ohiolara çağırıyor?" diye sorup da beni sıkıştırırsa da "dengesiz de o yüzden" derdim. Halbuki ben bir şarkı yazsam kimseyi Ankara'ya çağırmazdım. Atlası elime alırdım ve o günün tarihini göz önüne alarak iklim koşullarının güzel olduğu bir yere çağırırdım. Bence böylesi bir durumda melankoliye hiç gerek yok, ben olsam güzel ve güneşli bir yere davet ederdim. Tamam ben Ankara’dayım ama seyahat etmeyi severim, hiç üşenmezdim, kalkar giderdim. Tam bunu düşünürken gözümün önünde hardal sarısı tarlalar beliriyor ama sonradan anlıyorum ki o sarılığın nedeni üstünde hareket etmekte olduğumuz yol. Yol asfalt değil ve yerden kalkan toz camı kirletiyor. Ben de sanmıştım ki, hani gözlüğümü takmadım ya, o yüzden net göremiyorum da şarkıyı dinlerken tarlalar, çöller geçiyor gözümün önünden. Ohio'ya ne lüzum var; tarla istiyorsan, ova istiyorsan burada da var. Orta Anadolu, düzlük memleket. Hani Amerikan filmlerinde olur ya, üstü açık araba, güneş batmaktadır, yanda da kuru topraklar. Öyle bir manzara geldi aklıma ama sonra şarkı bitti, ben indim otobüsten. Bir baktım biri sesleniyor. Kulağımda kulaklık olduğu için duymamışım. "Sanki benim ismim?" diyorum, dönüp arkama bakıyorum. Bakmamla bana seslenen tanıdık insanın bana "hiç bakmadan geçiyorsun!" diye sitem etmesi bir oluyor. Aaa diyorum. Gözlüğüm yok ya, o yüzden görememişim diyorum. Hem nasıl tanısaydım ki seni, yüzün sakaldan görünmüyor ki diyorum. Derslerden ilgilenemiyorum ki diyor. Hadi ordan diyorum, böyle bahane mi olur. Çok çalışıyorum diyorsun yani, öyle mi diye soruyorum, gülüyor. Sonradan düşünüyorum, insanlar da çeşit çeşit yahu. Herkes yoğun/sıkıntılı/yorucu dönemlerini farklı şekillerde atlatıyor. Mesela bu arkadaş dersler başlayınca sakal uzatmış. Ama altı senedir tanıdığım bir arkadaşım var, ne zaman kötü bir döneme girse, sevgilisinden neyim ayrılsa, ya da sınav dönemi başlasa, berbere gidip saçını asker traşı yaptırıyor, sakal traşını da damat traşı oluyor. Ama ne zaman tatile giriyoruz, ya da kendisi sevgilisiyle falan barışıyor, mutlu mesut dolanıyor ortalıklarda, o zaman da saç sakal birbirine karışıyor. Kendisine de dedim, bu nasıl bir iş dedim, nasıl bir tezatlık anlamıyorum seni dedim; ben de bilmiyorum içimden öyle geliyor, dedi. Kendisini, tanıdığım-en-ilginç-insanlar listemde ilk ona koydum. Sonra kendi yoğun/sıkıntılı/sıkıcı dönemlerimde ne yaptığımı düşündüm de pek bir istikrar göremedim. Tertipli olduğum da oluyor, pasaklı olduğum da.

11 Ekim 2009 Pazar

Sevgili Noel, sana katılıyorum. Bence de herkesin bir Wonderwall'u olmalı.


Geçen gün otobüste Noel Gallagher’i gördüm. Ben ona "bir öğrenci" dedim, o da bana biletimi verdi. Tabii o beni tanımadı ama ben onu hemen tanıdım. Gerçi kardeşi olsa dönüp bakmazdım fakat Noel iyi bir adam. Geçtim, cam kenarında bir yere oturdum ve o anın şerefine Wonderwall’u açtım. “Tesadüf bu ya! Mp3 çalarımda Wonderwall vardı” diyebilirdim ama demeyeceğim; çünkü Wonderwall hep oradaydı ki. Yol boyunca dinledim. Dinledim de bıkmadım. Bu şarkıyı hep uzun zaman aralıklarıyla dinlerim de her seferinde aklımdan aynı şey geçer; ne kadar da güzel bir şarkıdır, hiç eskimez. Vardır ya hani öyle şarkılar, sen büyürsün o büyümez. Otobüste camdan dışarıyı seyrettim, seyrederken şarkı defalarca çaldı, aklımdan neler geçti. Ben bu şarkıya iki kere çarpıldım. İlki Liam söylerkendi, ikincisi Ryan Adams. Ne kadar da güzel bir coverdı öyle. Böyle güzel coverlar pek azdı, hatta orjinaliyle yarışacak coverlar daha da nadirdi. Ryan Adams versiyonundan haberdar olduğum gün geçti gözümün önünden, ilk dinlediğim günü hatırladım. Beni tanıştıran arkadaşımı, onunla arkadaşlığımızın son derece yüzeysel oluşunu ve bu yüzeysellikten ikimizin de rahatsız olmayışını düşündüm. Yüzeysel derken samimiyetsizlik değildi, sadece imkan olmasına rağmen çok derine inmeyen bir arkadaşlıktı. O niye kaçındı arkadaşlık bağından bilmiyorum ama ben niye kaçındığımı biliyorum. Bana göre bazı insanlar vardır ve yüzlerinde şöyle bir ifade asılı durur: ona bir şey anlatsanız dinliyormuş gibi yapacak ama dinlemeyecek, manasız manasız yüzünüze bakacak. Örnek vermek gerekirse Ajda Pekkan. Ajda Pekkan bende hep böyle bir izlenim yaratır. Belki de artık kaybettiği mimikleri yüzündendir, bilemiyorum. Farz et ki yakınız Ajda'yla, ben ona bir derdimi anlattım, bende öyle bir his var ki bu kadın beni gerçek anlamda dinlemeyecek. O kimi dinler ki, belki kendisini. Bu yanlış bir izlenim olabilir -ki buna önyargı diyorlar-, tamam, Ajda için düşündüğüm şey önyargı olabilir ama bahsettiğim arkadaşım için olan önyargı değil, algıladığım şey doğrultusunda oluşmuş bir yargı. Bu arkadaşımın sadece bana karşı değil, başka insanlara karşı da böyle bir hali olduğunu düşünürüm eskiden beri. Ama yine de geçmişte kendisiyle paylaştığımız şeyler olmadı değil, güzeldi hepsi de. Ben etkileyici bir aşk filmi izlediğimde ertesi gün ona bundan bahsettim, çünkü biliyordum ki aşk filmlerini seviyor. Müzik zevklerimiz siyah ile beyaz kadar farklı olsa da yumuşak vokalli şirin şarkılar dinlediğimde bak sen seversin diye ona da dinlettim, ne de olsa sınıfta sıralarımız yakındı. Kolumu uzatsam kulaklığımı alabilecek mesafedeydi. O da bana güzel şarkılar dinletti sen seversin diyerek, başka zaman olsa muhtemelen daha dinlemeden burun kıvırırdım o şarkılara. Kötü andığım hiçbir şey yok kendisine dair. Şimdi ise ona karşı nötr hisler besliyorum. Bana hiçbir kötülük yapmadı, hiç zarar vermedi. Ama ben onu hiçbir zaman çok sevmedim. Sevdim ama çok değil. Birbirimize bir şeyler anlattık kendimize dair; ama çok değil, derin değil.

Çok güzel bir kızdı. Halen de öyle. Ama o zamanlar sevdiğim bir arkadaşım olduğu için gözüme çok daha güzel görünürdü. Şimdi ise öyle değil, normal görünüyor. Sanırım insan sevdiği birine bakarken, ona ondaki güzellikleri görecek şekilde bakıyor. Çok sevdiğim insanlar gözüme hep çok güzel görünüyor. Şimdi de belli aralıklarla görüşüyoruz o arkadaşımla, okulda rastlaşıyoruz bazen. Ama ona izlediğim filmlerden bahsetmiyorum, zaten artık etkileyici bir aşk filmini birine anlatasıya kadar etkileyiciliği falan kalmıyor, uçuveriyor, büyüdük mü nedir? Ya da şartlar bizi bir araya getirmeyince aklıma dahi gelmiyor kendisi. Demek ki arkamda/çaprazımda oturmayınca paylaşacağımız bir şey kalmıyormuş kendisiyle. Meğersem bu yüzden her şey yüzeysel oluyormuş. Ama yine de benim için tüm bu önemsiz ayrıntılar onun sayesinde Wonderwall’u Ryan Adams’tan dinlediğim gerçeğini değiştirmiyor. Bir gün sınıfta test çözüyorduk, kendisinin iPod’unu aldım. Karıştırmaya başladım sırayla. Bu şarkıyı gördüm. Dinlemeye başladım. Sayısız kere dinledim. Sonra heyecanla “ne güzelmiş bu!” dedim. "Hangisi?" dedi. Meğersem daha önce hiç dikkatli dinlememiş şarkıyı. Ben şarkıya çarpıldım ama bu sadece benim için bir anlam ifade ediyordu. İnsanın dinleyebileceğinden fazla kapasiteli mp3 çalara sahip olmasının dezavantajı, cihazın içinde dinlemediği/dinlemeyeceği bir sürü şarkı taşımasıydı. Arkadaşım da bu durumdan muzdaripti. iPod’unda kendisinin bile bilmediği şarkılar bulunuyordu. O gün onun iPod’unu ben sahiplendim. Eve gelince kimmiş bu adam dedim, Ryan Adams’ı öğrendim. Ben nasıl o arkadaşım sayesinde bir şarkıya takıldıysam, ilerleyen zamanlarda da o benim vasıtamla bir şarkıya takıldı. Bir gün de o benim mp3 çalarıma el koydu, öğle arası falan olmalıydı. "Bu ne güzel şarkıymış!" diye heyecanlandı. "Hangisi?" dedim, "Said Sadly" dedi. Veruca Salt’un bendeki tek şarkısıydı. O da şarkıya James İha eşlik ediyor diyeydi. Bütün gün o şarkıyı dinledi. Sonra yolladım ona Said Sadly'i. Şimdi merak ediyorum acaba hatırlar mı o şarkıyı diye de, nedense hiç ihtimal vermiyorum. Eminim benim Ryan Adams’lı Wonderwall’a çarpılışımı da hatırlamıyordur. Ama bunun yerine yanımda ıslak mendil taşıdığımı hatırlıyor. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilemedim şimdi.

Benim otobüste Noel Gallagher’i görmemdem birkaç gün sonra arkadaşlarla toplanıyoruz. Aslında bu otobüs hikayesinden, benim tekrardan Ryan Adams’ın Wonderwall’una dönüşümden bahsetmek isterdim kendisine ama aklıma bile gelmiyor anlatmak. Halbuki ben sevdiğim insanlara aklıma onları çağrıştıran şeyler geldi mi anlatmak isterim. Her zaman anlatamam belki ama içimde böyle bir istek belirir. Ama o arkadaşımı görmeme rağmen aklıma gelmiyor otobüs olayı. Şimdi yazarken düşünüyorum neden aklıma gelmemiş olabilir diye, belki de kalabalık bir buluşma akşamında kendisinin sürekli iPhone'nuyla Facebook’a giren bir kişiye dönüşmüş olmasındandır diyorum. Halbuki ben onu bu halde görüp de kendisine sinir olmak istemezdim. Oysaki geçen kış havanın buz gibi olduğu bir akşam Kızılay’a beraber dönmüştük. Kar yağıyordu. Buket Uzuner’in İki Yeşil Susamuru kitabından laf açılmıştı. Ben o kitabı ortaokulda okumuştum. Küçük bir kızken aklıma bir bölümü öyle bir kazınmıştı ki sanki dün okumuşum gibi netti. Öyle güzeldi. Güzel olmasının nedeni benim yaşımın küçük oluşuydu. Üstelik o bölümden kimseye bahsetmemiştim hayatım boyunca, utanmıştım. O akşam Kızılay’a dönerken yolda ona o bölümden bahsettim uzun uzun. Bence bütün kızlara küçükken o bölümü okutmalılar ki ilerde korkmasınlar bir adamı sevmekten, kötü anmasınlar yaşanılan şeyi demiştim. O da bana evet doğru, ama bence biz kız olduğumuz için bu kadar duygusal yaklaşıyoruz bu olaya demişti. Ben de evet galiba demiştim, ona hak vermiştim, tıpkı Noel'e hak verdiğim gibi.

3 Ekim 2009 Cumartesi

iadeli taahhütlü

Sevgili Cancağızım,

Sen çok iyi bir kızsın, biliyor musun? Bence biliyorsundur. Burayı ise iyi ki okumuyorsun, bilmiyorsun. Yoksa utanırdım bak. Senin hakkındaki düşüncelerimi sana açık açık anlatmadım ama her şeyin söze dökülmesine gerek yok zaten değil mi? Bence sen, benim senin ne kadar iyi bir kız olduğunu düşündüğümü biliyorsundur. Başkalarına da bana olduğun kadar iyi misin bilemem. Hangimiz herkese iyiyiz ki? İnsan bazı insanlara göre iyidir, bazılarına göre de kötü. Çünkü biri ne tam manasıyla iyidir, ne de tam manasıyla kötü. Ama biliyorum ki bana denk gelen senin iyi tarafın. Sana denk gelen de benim iyi tarafım. Yoksa nasıl dost olalım değil mi?

Bugün bir şey oldu, aklıma sen geldin. Bugün birinin birine “kuzum” diye seslendiğini duydum. Çok güzel, sevgi dolu bir kuzumdu. Hani "umarım iyisindir kuzum?/ Bir sıkıntın varsa bana söyle, hemen koşar gelirim kuzum./ Sen benim için mühim bir kimsesin kuzum./ Bak ben herkese kuzum demem, sana diyorsam sen gerçekten kuzu gibisindir kuzum." gibi bir kuzumdu. Dediğim gibi, hemen aklıma sen geldin. Çünkü sen de bana hep kuzum dersin. Bana kuzum diyen tek kimsesin. Mesela annem, beni sevmek için başka kelimeleri vardır, aramızda kalsın ama her annenin kullandığı kelimelerdir. Olsun ama çok güzeldir, annen der de güzel olmaz mı zaten. Benim de annemi sevmek için kelimelerim vardır, övünmek gibi olmasın yaratıcı olduğunu düşünürüm. Üstelik bir tane değil, iki tane değil, üç tane değil. Ohoooo. Çok tane. Aynı sözlere takılı kalmak istemem, her gün yeni bir şey bulurum. Tamam her gün olmasa da haftada birkaç tane bulduğum olur. Günler zaten gayet monoton, bari kelimelerim monoton olmasın diye düşünürüm. Nasıl, iyi ediyor muyum? Arkadaşım olarak "evet iyi ediyorsun, çok haklısın, aslansın, kaplansın" demeni bekliyorum. Ama bir dakika, aslansın olmadı, sen kuzum dersin. Üstelik tee ne zamandan beri. Tanışıp da kaynaştığımızdan beri. Seninle ilk tanıştığımızda boyun benden uzundu. Senin boyun hep uzundu. Sen annenden uzun olarak mı doğdun? Acaba çok mu süt içmiştin eskiden, bunu merak ettim. Bir de ne öğreneyim? Meğersem sen süt ve süt ürünlerini ağzına koymuyormuşsun. Olur mu öyle şey hiç? Annem bana süt iç ki boyun uzasın demişti, içtim de ne oldu? Peki sen içmeden nasıl bu kadar olmuşsun? Hadi süt içmiyorsun, insan peynir de mi yemez? Hem peynir sevilmez mi? Napalım artık, boyum uzun değil belki ama ilerde kemik erimem olmayacak inşallah diye avutayım ben de kendimi senin yanında. Uzun olmana rağmen hala birazcık daha uzun olsaydım demene çok sinirlenirim. Ama arkadaşımsın, hoş görürüm. Hem iyi arkadaşlar birbirini hoş görmeli değil mi? Yani her anlamda. Misal, bir hata yaptığında seni hoş görebilirim; aynı şekilde güzel giyindiğinde, süslenip püslendiğinde de seni hoş görebilirim. Gerçi süslenip püslenmesen seni yine hoş görürüm. Sen arkadaşım değil misin, ben seni her halinle severim.

Sevgili cancağızım, hemen sesini duymak istedim. Bütün gün kafamın içinde kuzum lafın yankılandı durdu. Sen kuzum deyince çok hoşuma gidiyor. Bu lafa seni kodladım. Bu laf benim sözlüğümde senin isminin yanında duruyor. Şimdi böyle sana sarılırken ayak uçlarımda yükselmem gerekiyor ya, hani senin yanında ufak kalıyorum ya, o yüzden kuzum diyorsun değil mi? Çünkü başka kızlara böyle dediğini duymadım. Eğer diyorsan kıskanmam bak. Tabii demesen daha iyi olur. İsterim ki senin sözlüğünde de bu lafın yanında benim ismim yazıyor olsun. Gerçi senin bu ay bir yeğenin doğdu. O daha bebek. Kuzum lafını ona da kullanabilirsin. Yani kullanıyorsundur muhtemelen. Kullan tabii. Ama çok kişiye kullanma. Sen kuzum deyince, attığın mesaja 'başladı mı okulun kuzum?' yazınca içime bir sıcaklık yayılıyor ki sorma. Sanki kuzum kelimesindeki u’lar birer gülen surat oluyor. U'ları "ü" yapıp, onları gözleri olan birer u’ya çeviresim geliyor. Zaten noktalı harfleri çok seviyorum. Ama sana bundan bahsettiğimi hatırlamıyorum. Hem senin isminde de nokta var. Bir sürü insanda noktalı harf var, peki bende niye yok. Bence olmalıydı. Böylece kulağa daha yumuşak gelebilirdi. Ben noktalı harfleri severim, sen de pembe rengini. Acaba beni de mi bu yüzden seversin diye düşünmedim değil. Ben sevmem pembe rengini, senin sevmene de anlam veremem. Kızım sen büyümedin mi hiç, çocuk musun?! Ama olsun, demek ki sen pembeyi o kadar çok seviyorsun ki en sonunda evren sana pembe bir arkadaş yollamış. Yoksa secret neyim mi yaptın? Benim de istediğim birtakım şeyler var, secret yapsam tutar mı?

Anlatmak istediklerim bu kadardı. Biraz laubali oldu ama kusura bakma artık. Son bir şey daha eklemek isterim. Okuyamayacağın bu mektubun sonunda demek isterim ki insanın özlediğinde, özlediğini söyleyecebileceği birilerinin olması güzel bir şey. "Seni rüyamda gördüm" diye aramanın ne demek olduğunu ben anladım. Tabii herkesi aramayacaksın öyle. Çünkü herkesi çok özlemiyorsun o derece. İnsanın bu hissin ne menem bir şey olduğunu bilmesi mi daha güzel, yoksa bilmemesi mi emin değilim. Hem zaten hayatımız boyunca kaç kişiyi tam manasıyla özlüyoruz ki? 4-5? 3-4? 2-3? Ben de kendi adıma mutluyum ki zaman geçtikçe sevdiğim insanlara sevgimi de özlemimi de utanmadan sıkılmadan ifade etmeye başladım. Artık becerebiliyorum, yüzüm kızarmıyor. Zaten kaç kişi oluyor ki hayatında böyle, onda da cimrilik etmemek lazım.

sana alfabeden güzel harfler seçen arkadaşın,
ben.