21 Ekim 2018 Pazar

mark kozelek: muhabbetimiz çok olsun

en son üç ay önce mark kozelek'in konser haberinde kalmıştım, kaldığım yerden devam ediyorum.  dün gece şehre mark kozelek uğradı. ne yazık ki artık eskisi kadar yazma enerjisi bulamıyorum ancak böyle deneyimler bende halen yazma isteği uyandırıyor. mark kozelek'in yaptığı bir şeye kayıtsız kalmam imkansız, sevemesem bile imkansız. dün gece ilk kez kendisini canlı dinledikten sonra şunu düşündüm: 90'larda ve hatta 2000'lerde bir mark kozelek konserinde bulunmak ile bugün bulunmak oldukça farklı deneyimler olmalı. zamanın kendisinden bağımsız olarak, bir adamın müzikteki -ya da performansındaki mi demeliyim?- dönüşümüne şahit olmak insanın kendisini sorgulamasına da sebep oluyor. o değişirken ben de değiştim. başka bir insan diyemem ama tıpkı onun gibi biraz daha keskin tepkiler veren birine dönüştüm. yaş almanın bununla bir ilgisi var mı acaba? muhtemelen olmalı. 

mark bey dün gece sahneye ilk çıktığı an, bunca yıldır zihnimde oluşan algısı bire bir olarak karşımda duruyordu. anında evet dedim, bu adam o çekindiğim ve belki de karşı karşıya gelsem korkacağım adam. asabi ve aksi bir üniversite hocasından nasıl korkarsam, öyle. ya beni terslerse, ya yanlış bir şey dersem. böyle başlayan konser, hiç tahmin edemeyeceğim kadar kahkahalı geçti. siyah takım elbisesi ile sahnede dikilme ve sahneyi elindeki mikrofon ile sağdan sola adımlayarak hikayelerini anlatma yaşına gelmiş. o ağırlıkta, o cüssede ve babalıkta. bu nasıl bir babalık bilmiyorum ama daha önce kendisini ve müziğini tanımlarken bir kere bile düşünmediğim/uygun bulmadığım bu kelimeyi dün geceden sonra kurabilirim: sevgisini göstermeyen asabi bir baba gibi dinleyenleri kucakladığını düşünüyorum.

mark kozelek yıllar içinde şarkı söylemeyi bilinçli olarak reddetti. artık söylemiyor, sadece anlatıyor.  hatta mırıldanıyor. en kısa hikayesi on dakikadan başlıyor. hiçbiri melodik değil. bunun adı nedir, ne denir; hiçbir fikrim yok. tek bildiğim, şu anda yaptığı müziğin bir benzerini daha önce dinlemediğim, dün geceki performansın bir benzerini daha önce izlemediğim. belki sonuncu en melodik albümü benji'ydi. sonrasında çıkanları takip ederken ben de yollarda kayboldum. bu sebeple eski şarkılarını çalmayacağını tahmin ediyordum ama geceden bu denli zevk alacağımı da ummuyordum. ben dün gece bir bir şeye tanık oldum. tiyatro desem değil, konser desem değil, bir seslendirme değil, ne bileyim, nakaratı bile olmayan, başı ve sonu olan tuhaf tuhaf hikayeler. yaş almış bir adamın şikayetleri, korkuları, kız arkadaşları, seyahat ettiği şehirler, sevdiği şarkıcılar (kurt vile, mark e. smith, elliott smith), izlediği filmler (midnight express), okuduğu kitaplar, yediği yemekler ve dahası. şiir değil, kesinlikle şiir estetiğine sahip olmayan ama tuhaf bir şekilde beni her defasında içine çeken bu hikayeleri dinlerken aklım hem oradaydı hem de bir çok yerde ve birçok şeyde. geçmişi düşündüm. üzülmedim, asla hüzünlenmedim. halbuki on beş sene önce mark beyler beni üzerdi. şimdi ise üzülmedim, nereden nereye geldim diye düşündüm. gerçekten de düşünce hızı ışık hızını geçiyormuş. düşüncelerinde yaptığın zaman yolculuğu yorucu olabiliyormuş. mark bey bol bol ohio dedi (carry me ohio değil elbette, artık o devir kapandı), inanmazsın, ben de ankara'yı düşündüm. özlem ile değil, hüzün ile de değil, geride kalmış bir gerçeklik olarak ve benimle birlikte o günleri yaşayan insanlar olmasa gerçekliğinden şüphe edeceğim bir uzaklık hissiyle ankara'yı andım. şehrim milyon ışık yılı uzaktaydı. içinde annem ve amcamdan başka artık kimse kalmamıştı. sevdiklerim çok çok uzaktı. mark bey sahnede ilacını alırken, yaşla birlikte gelen şeker, kolestrol, tansiyon ve daha nicesini düşündüm. o annesini anarken ben de kendi annemi andım. beni üzen, mark bey ile birlikte benim de yaş aldığım gerçeğiydi. artık ne kadar gençtim? sahneye harika bir özgüvenle çıkıp şarkıya eşlik eden onat kadar genç değildim mesela. ah böyle pırıl pırıl çocukları görünce bir şeyi tutkuyla istemenin ve bir şeye -müziğe?- tutkuyla bağlı olmanın güzelliğine hayran kalıyorum. hem de her defasında ilk kez hissediyormuşum gibi bir hayranlık. böyle tutkular hayata sıkıca sarılmak için güçlü sebepler. bir insandan öte, maddi bir nesneden öte. 

mark kozelek bana kendi tutkularımı ve diğer tüm bu şeyleri hatırlattı. hikayeleri, öfkesi, maskülenliği, nüktedanlığı, egosu ama en önemlisi şarkılı muhabbetiyle bana bir deneyim yaşattı. böyle günlerin sayılı olduğunu biliyorum ve buna tanık olduğum için mutluyum. dün gece olmak istediğim başka hiçbir yer yoktu. bir tanecik fotoğraf çekme gereği bile duymadım. o an, o his o kadar doğruydu ki gönlümün  zenginleştiğini hissettim. 

25 Temmuz 2018 Çarşamba

konser beklemek

yeni sezon konserleri yavaş yavaş açıklanmaya başlarken ben de içimde ufaktan bir heyecan duymaya başladım. yaz bitsin ve ben tekrar konserlere gideyim, bana bekleyecek bir şey çıksın, takvimimi işaretleyim istedim. yaz mevsimi hiçbir zaman benim mevsimim olmadı. ömrüm boyunca yaz mevsimi bende hep depresif ruh halini tetikledi. o yüzden şu bunaltıcı sıcaklar geçsin, rüzgar essin ve yeni konser sezonu başlasın istiyorum.

heyecanla beklediğim iki konserden bahsetmeden önce ben hariç herkesin aradığını bulduğu nick cave konserini anmadan geçmek istemedim. on beş yaşındaki kendime ihanet olacağını bile bile, yaşadığım bu deneyimi benim için olduğundan daha fazlaymış gibi göstermek istemiyorum. bilemiyorum, ben mi hayattan zevk alamıyorum diye düşündüğüm oluyor; ama beni memnun eden şeyler olduğunu biliyorum. kalabalık ve saygısız insan toplulukları, telefonunun ekranıyla benim görüş alanımı kesen sosyal medya bağımlıları, sigarasını yüzüme üfleyen benciller ve daha fazlası sebebiyle bir konserden alabileceğim keyfi alamayacak raddeye geliyorum. o yüzden o akşamı "tıpkı bir ayin gibiydi" olarak tanımlamak yerine, büyük kalabalıklarla olmaktan hoşlanmadığımı bir kez daha yüzüme çarpan bir zaman dilimi olarak anıyorum. oysaki her şey çok çok çok güzel olabilirdi. yazık oldu güzelim konsere.

gelelim önümüzdeki etkinliklere. şimdiye kadar açıklanan isimlerden iki tanesinin gönlümde derin bir yeri var. ilki damien jurado, 11 eylül 2018, zorlu. son iki yıldır oldukça yoğun bir şekilde jurado'yu dinliyorum. bu süreçte oturduğum semtin sokaklarını, boylu boyunca uzanan deniz kenarını, hafta sonu sabahlarının erken saatlerindeki yürüyüşlerimi damien jurado'nun müziği süsledi. kısa sürede külliyatına hakim oldum. birçok amerikan şehrinin ismini öğrendim. müziği beni hep sakinleştirdi ve rahatlattı. oradan oraya seyahat eden ve hayatı yolda geçen bir adamın anlattığı hikayeleri dinledim. müziğin yanı sıra gönlünde aslen resim yatan ve resim yapan bu adamla resim sevgisinde de buluştuğum için memnun oldum. kısa süre önce uzun yıllar boyunca birlikte müzik yaptığı ve müziği bıraktığı sırada kendisini tekrar hayata döndüren adam olarak tanımladığı müzisyen richard swift'i kaybetti. en sevdiğim albümünde richard swift'in imzasının olması benim de içimi buruyor. toprağı bol olsun.

ikinci konser haberi ise mark kozelek'ten geldi. 20 ekim 2018, zorlu. mark kozelek ile kurduğum müzikal bağ çok daha eskilere dayanıyor, on altı-on yedi yaşlarıma. red house painters ile başlayan ve bugünlere uzanan müzik kariyerinde birçok albüm çıkardı, farklı insanlarla ortak çalışmalar yaptı ama bir şekilde hep belli bir tarzı devam ettirdi. mark kozelek her albümünde yeni bir şeyler deneyen ve farklı müzikal alanlara yönelen bir insan olmadı. hatta kısa aralıklarla albüm çıkarması eleştirildi. öyle ki bir dönem sadık bir dinleyicisi olarak ben de kendisini takip edemedim. ama yıllar boyunca bir şekilde beni hep müziğiyle yakaladı. müzisyenden ziyade bir hikaye anlatıcısı olarak gördüm kendisini. son yıllardaki piyasa dostu olmayan on dakikalık parçaları ve kelimeleri arka arkaya sıralayarak, şarkı söylemekten ziyade konuşan vokal tarzı eleştirildi. eleştirilen sadece müziği değil, asabiliği ve fevri çıkışları da oldu. kimi zaman white male privilege ile suçlandı, kimi zaman küfrü bastı, kadın gazetecilere oldukça mizonijstik söylemlerde bulundu. yaptıklarını hep haklı buldu, hiç özür dilemedi ve umursamamaya devam etti. bense sanat ile sanatçı arasında bir ayrım olmalı mı, sanatçının karakteri yapılan sanatı bağlar mı gibi sorularla baş başa kaldım. tüm bunları bilmeme rağmen, mark kozelek'i dinlemeye devam ettim. yaptığı müzik de beni yakalamaya devam etti. 

bir konserden aldığım keyfi, konsere gelen izleyici kitlesi katlederken, artık konser pratiklerimin de değiştiğini fark ediyorum. büyük ve görkemli etkinliklerdense, ufak ve mütevazı sahneler benim için daha unutulmaz oluyor. bu şekilde düşününce önümdeki bu iki konser için umutlu bir bekleyiş içine girmekten kendimi alamıyorum. her ikisi de türkiye'de ilk kez (sanırım?) konser verecek. bakalım nasıl olacak?

ahlat ağacı-2

nuri bilge ceylan'ın ahlat ağacı filmini ankara'da, ikinci kere amcamla birlikte izledim. filmi ilk izleyişimin ardından uzun uzun bir dostumla konuşmak istemiştim. bu film üzerine, bu filmin bana düşündürdükleri üzerine, aşağı yukarı altı aydır ülke üzerine kafa yormayı bırakmam üzerine. tuhaf bir kayıtsızlığa kapılma haliyle ilgili beni anlayacak biriyle konuşmak istedim. 

bir nbc filmi üzerine uzun uzadıya hoşbeş edebileceğim arkadaşlarım aklıma geliyor ama artık başka ülkelerdeler. elbette henüz bu filmi izlemediler ve merak ettiklerini bana bildirdiler. ben de spoiler vermeden film üzerine düşüncelerimi onlarla paylaştım. tabii ki bu tek taraflı bir paylaşımdan öteye gidemedi. halbuki ben isterdim ki onlar da izleyebilmiş olsun ve karşılıklı konuşmalarımız adeta bir masa tenisi topu gibi hızlıca bir o tarafa bir bu tarafa gitsin. filmden çıkıp, değişik konulara ama illa ki ülkeyi kurtarmaya uzanalım. neden olur neden olmaz, neler olur neler olmaz, tek tek sıralayalım. kafamı yoran tüm bu konular, bu filmde bir araya geliyor. tıpkı ışığın bir prizmada toplanıp, sonra renklere ayrılması gibi ahlat ağacı'nda da, 2018 yılında, bu topraklarda yaşayan yeni mezun bir gencin yaşamı bir sürü alt başlığa ayrılıyor: aile, gelecek kaygısı, toplumla kurulan (kurulamayan) ilişki, din, aşk, hevesler vs. bütün bunların arka fonunda ülkenin o günkü durumu ve siyasi koşulların ne denli belirleyici olduğu görülüyor. ben bu filmde genç bir insanın babası ile olan ilişkisinden ya da hayata atılma sancısından ziyade, türkiye'de yaşayan bir gencin hayata atılma sancısına ve heveslerini gelecek kaygısına kurban etmesine takılıyorum. bu ülkenin üzerimize çöken karanlığına, karamsarlığına, bize dayattığı çaresizliğe değinen bu filmi, izlediğimden beri bir türlü kafamdan atamıyorum. ikinci izleyişimde de sanki ilk kez izliyormuşçasına aynı tadı aldım. bu sefer diyalogları daha dikkatle takip etmeye çalıştım. zihnim yoruldu. 

ahlat ağacı'nda ülkenin göremediğim bir geleceğinin fragmanını gördüm. bu açıdan nbc çok büyük bir iş yapmış. filmi, içinde bulunduğumuz siyasi ortama değinmeden değerlendirmek mümkün değil. katiyen değil.

4 Haziran 2018 Pazartesi

ahlat ağacı


spoiler yoktur.
*
kurşun kalemimi elime aldım ve yazmaya başladım. bu filmin aklıma getirdiği kader/kadercilik kavramları üzerine düşündüm. insanın kendinden önceki kuşakları aşmak istemesi, doğup büyüdüğü yerden kaçmak istemesi, annesine/babasına benzemek istememesi evrensel kavramlar. burada anne/baba derken kastettiğim ailenin ötesinde, belki "devlet babanın" ta kendisi, içinden geldiğin toplum ve yetiştiğin kültür gibi çok daha büyük kavramlar aslında. bir yanda kaçıp gitme isteği var, tutkularının peşinde koşma (filmdeki karakter özelinde - yazar olma), bir yanda toplumun dayattıkları ve istesen de silemediğin şeyler var. işte tam bu noktada betona çakılmış gibi hissediyorum. genç bir insan olarak, gerçekten de silemeyeceğimiz, kaçamayacağımız yükümlülükler var mı? yoksa bunlar suçluluk duygusu içindeyken sorgulamadığımız tercihler, bir nevi kendimizden vazgeçişler mi? bu, insanın hayata dair bir tutkusundan vazgeçmesi de olabilir, istemediği bir işte çalışmayı sürdürmesi de, yaşadığı şehirden/ülkeden gitmesi yerine kalması da olabilir. artık kim kendine hangi payeyi biçerse. işte bu vazgeçişler aslında bir tercihtir ve hem bireysel gelişmenin hem de toplumsal ilerlemenin önündeki en büyük engeldir. buna kadercilik diyebiliriz ve kadercilik bizim gibi toplumların boynundaki değirmen taşıdır. 

bir oğulun suçluluk duyması için babasının onu sevmesi, sadece ama sadece sevmesi yetebilir. hatta bahsi geçen belki "iyi" diyebileceğimiz bir baba figürü de olabilir. bu oğula bir birey, bu babaya devletin ta kendisi de diyebiliriz. sorun, bizim gibi kültürlerde nesilden nesile aktarılan suçluluk duygusu, kendini gerçekleştirmenin radikalleştirilmesi ve hem çekirdek aileden hem de büyük aileden (toplum?) bir çeşit "vazgeçiş" olarak algılanması. tüm bunlar ve daha fazlasının gelip dayandığı nokta: kadercilik. bırakıp gitmenin yaratabileceği suçluluk duygusuyla yaşayacak iradeyi ve cesareti gösterememek, geleneği sürdürmenin risk barındırmaması ve güvenilirliği, insanı "kendi olmaktan" alıkoyar. kendini sevgi uğruna zamanla kuyuda buluverirsin. babanın sevgisi uğruna, bildiğin yollarda yürümek uğruna yeni yolları, yeni sevgileri ve olasılıkları, en önemlisi kendi isteklerini hiçe sayarsın. neden? çünkü gelenek sana bunu söyler. neden? çünkü kadercilik böyle bir şeydir. bu pratik; kötü bir gen gibi, dna'nın bir parçası gibi kuşaktan kuşağa aktarılır da ondan. oysaki ideal bir ebeveynin, ideal bir toplumun/devletin, gençlerine kendileri olabilmesi için yer açması ve imkan yaratması gerekir. birbirinin aynı umutsuzlukları ve yaşanmamışlıkları, hatta hayal kırıklıklarını ısrarla nesilden nesile aktarmak yerine, bu hayal kırıklıklarının bile kişiye özgü, yegâne olması için ortam yaratılmalıdır. 

ülkenin özellikle son yirmi yılını, içinden geçtiğimiz siyasi ve toplumsal dönüşümü göz önünde bulundurduğumuzda, bir kuşak için kaybolmuş, boğulmuş ve karamsarlığa itilmiş demek pek de yanlış olmaz. filmin ana karakteri de bu kuşaktan. sevimli bir mizacı yok. iğneleyici, ukala, keskin yargıları var ve bu yargıların esneme payı yok. tüm bunlar gençlikten mi, emin değilim. ancak öyle olmasını umabilirim. hatta yazar olmayı gerçekten isteyip istemediğinden bile şüpheliyim. köylü kızı hatice'nin zengin bir kuyumcu ile evlenmeye ettiği hevesin bir başka tezahürü gibi geliyor bana sinan'ın yazarlık hevesi. kayıp bir kuşağın amaçsızlık içinde debelenişi. 

net yargıları olan din muhafızları arasında yaşamayı bu toplum sayesinde öğrendik. filmde imamların ağaçtan elma aşırırken yaptıkları ahlak ve vicdan üzerine uzun diyalogları yozlaşmış bir topluma işaret ediyor. utanma duygusu kalmamış insanların arasında, açıktan açığa ayıplanacak bir tek baba mıydı?

neden-sonuç ilişkisi içinde düşünmek, sorgulamak ve olguları bilimsel bir düzlemde açıklamak/tartışmak buraların işi hiç olmadı. bizim başımıza gelen nedir? akla ve mantığa sığmayan bir sistem içerisinde, mantıksız insanların koyduğu -ya da hiçe saydığı mı demeliyim?- kurallara tabi olmak. sonra bunun adına da kader demek. kaderciliğe boyun eğmeyi en güvenli varoluş biçimi görmek. buna itirazım var; çünkü "tek bir gerçek yoktur." bir roman ağırlığında olan nuri bilge ceylan filmi bana bunları ve fazlasını düşündürdü. kafam oldukça karışık. üzerinde düşündükçe çeşitli okumalara açılan bu film, beni bir şeylerle yüzleşmeye itti.

nbc 2000'li yılların türkiye'sinin romanını yazmış. 

6 Mayıs 2018 Pazar

call me by your name-2


-call me by your name'in kitabını okuyup bitirdikten sonra bu konuya dair tekrar bir şeyler demek istedim. yazarak bitmedi, aklıma geldikçe düşünerek tüketemedim, bir döngünün içine girdiğimi fark ettim ve bunu inkar edecek değilim. bu halin biraz da hoşuma gittiğini itiraf etmeliyim. bir müzik grubunun hayranı olup da posterini odasının duvarına asan bir ergenin hissiyatına sahibim. böyle bir hayranlık seviyesine en son ne için ya da kim için geldim hiç hatırlamıyorum. fakat şimdi buradayım.

-bence call me by your name'i üç farklı şekilde değerlendiren bir master tezi yazılabilir. eminim birilerinin aklına gelmiştir. romanın yazarı andré aciman, romanı senaryoya dönüştüren james ivory ve filmin yönetmeni luca guadagnino'nun bakış açılarını karşılaştıran bir tezi ben büyük bir zevkle okurdum. zaten malzeme alabildiğine geniş. belki de bu yüzden bir tez olmaz, bilemiyorum. yani zaten her şey tarafların ağzından bizzat dillendirilmiş. 
(hayatımın bu aşamasında her şeyi bir tez olarak görüyorum. vizyonum daraldı.)

-film hiç çekilmemiş olsaydı romanı yine böyle beğenir miydim, emin değilim. yani romandan ve andré aciman'dan film vesilesiyle haberdar olmuş biri olarak, esere sempatiyle yaklaştığımı itiraf ediyorum. roman oldukça iyi kurgulanmış ve son derece akıcı. bana estetik hisler verdiği kadar zanaate dair şeyler de düşündürdü. bu konuda daha yetkin ve bilgili okurlar benim yapacağımdan daha iyi benzetmeler yapabilir ancak ben de aklıma geleni eklemek istiyorum. andré aciman'in bana verdiği işçilik hissini orhan pamuk'un işçiliğine benzettim. buna ek olarak, kendisini araştırdığımda karşıma çıkan figür; edebiyata akademik yaklaşan, üniversitede hoca, üç-dört anadilli (tıpkı filmdeki aile gibi) bir figürdü ve kendisini elitist olarak tanımlıyordu. hatta ben kendisinin röportajlarını okuduktan sonra aciman'ın elio karakteri'nin babası olan profesöre ne kadar benzediğini düşündüm. meğersem gençliğindeki ilgi alanlarını, edebiyata düşkünlüğünü ve bir başına sanat kitapları okuyarak geçirdiği çağlarını elio ile özdeşleştirdiğini kendisi söylemiş. hatta bu noktada oldukça net bir şekilde elio ile oliver, başka bir sosyokültürel sınıftan gelseydi bu hikaye ile hiç ilgilenmeyeceğini belirtiyor. aristokrasi, burjuvazi, yüksek zümre, artık ne derseniz, aciman'ın ilgisini çeken bunlar. bir proust uzmanından başka türlüsünü beklemek şaşırtıcı olurdu sanırım. benim bununla bir sorunum yok [tam karşısında emile zola, orhan kemal (aklıma ilk gelenler) gibi yazarlar duruyor olsa gerek]. açıkçası ben de andre beyle birlikte aristokrasinin içine girmekten çok memnun kaldım. bunun dışında andré aciman'ın röportajlarını okuduğumda gördüğüm ilgi alanları (mesela çok dillilik), metinlerindeki temalar, sanattan-müzikten beslenen edebiyatı benim ilgimi çekti. her yazar bu hissi vermiyor fakat bence çok matematiksel bir tarzı var. en azından cmbyn'de edindiğim izlenim bu. yazmak için acı çeken bir tarz değil de; olaya son derece pragmatik yaklaşıp, bundan nasıl bir metin çıkar der gibi. diğer kitaplarını da okumak istiyorum ama orjinal dilde kitap almamız haziran itibariyle pahalanmış, bu da günün haberi olsun. artık ziyaretlerde bavulu kitapla dolduracağım ya da gelen dostlardan rica edeceğim. 

-james ivory'nin romanı senaryolaştırma fikri, süreci ve yaşadıkları da ayrı bir hikaye. başta ilgimi çeken buydu ancak kendisinin hayat boyu hem partneri hem de işortağı olan ismail merchant ile ilişkisine dair yaptığı yorumlar, bu ilişkiye dair anlattıkları en az filmdeki elio-oliver ilişkisi kadar ilgi çekici ve ilham verici. 

-james ivory'nin romanı senaryoya uyarlarken yaptığı sadeleştirme, bazı yerleri hiç katmaması, özellikle filmi kestiği nokta gibi detaylar bence filmin daha çok sevilmesine sebep olan dokunuşlar.  örneğin, hep beraber gittikleri deniz kazısı ve gölden çıkan heykel sahnesi james ivory'nin eklediği noktalar. romanda böyle bir olay olmuyor. bir de james ivory ve andré aciman'ın birbirini daha çok tuttuğunu düşünüyorum. ikisinin de bazı noktalarda luca guadagnino'ya ufak tefek eleştirileri var. aslında andré aciman açıkça bir şey demiyor ama james ivory diyorsa doğrudur, diye ekliyor. söz konusu mesele de filmdeki cinselliğin yeterince açık bir şekilde gösterilmemesi. bense guadagnino'nun bu işi çok estetik ve ince bir şekilde yansıttığını düşünüyorum. yine de işin dedikodu kısmının zevkli olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. 

-andre aciman, romanda yazarken en zorlandığı bölümün, elio ve oliver'ın kasabada, savaş anıtı çevresinde dolanırken aralarında geçen "to speak or to die" konseptli sohbetin olduğunu söylüyor. elio aslında hiçbir şey demezken her şeyi söylüyor, bunu yazmak benim için çok zordu ve çok uğraştım diyor. ayrıca bu sahnenin romanda da bir anıt içerdiğini görünce çok şaşırdım. yani tamamen farklı bir kasabadalar ama yine bir anıt var. gerçi italya'da her kasabada bir anıt varmış, yazar öyle diyor. 

-filmin sonuna doğru babası ile elio arasında geçen diyaloğun bire bir kitaptan alıntılandığını görünce, romanın ne kadar güzel yazılmış bölümler barındırdığını düşündüm. yani tüm kitap aynı şekilde değil ancak birkaç bölüm var ki işçilik anlamında inanılmaz güzel. babanın monoloğu da bunlardan biri.

-tam bir fangirl olarak filmle ve romanla ilgili nette birçok yorum ve inceleme okudum. pek çok kişi, elio ile oliver'ın ilk kez birlikte olmalarından sonraki gün elio'nun oliver'a karşı neden garip davrandığına anlam veremiyor. ben bu "anlam verememe" haline şaşırıyorum. andré aciman bu ruh halini inanılmaz yakalamış. hem de belli bir yaşı geçtikten sonra geriye dönüp de bunu anımsaması ve yazabilmesi müthiş. yani insanlar neyini anlamıyor diye kızmak istiyorum. bu ruh halinin romanda daha detaylı işlendiğini kabul ediyorum ama filmdeki de oldukça tasvir edici bence. bazı şeyleri açıkça ifade etmek gerekmiyor ve insanın ruh halindeki tuhaf kara delikleri görmek beni hem onlardan uzaklaştırıyor hem de ortak bir nokta yakaladığım için kendimden daha az soğumama vesile oluyor. çeşitli sebeplerden kendimi sevemediğim oluyor, kendimden sıkılıyorum, hoşlanmıyorum ama tüm insanlar böyle diyorum. hepimiz böyleyiz. 

-romanda en güzel kısımlardan biri olarak nitelendirdiğim yerlerden biri de elio ile oliver'ın üç günlük seyahatlerinin anlatıldığı kısım. romanda roma'da geçiyor. ama bu kısmı okuyunca luca guadagnino'yu andım ve kendisine şu yüzden hayran kaldım: o seyahatte rüya ile gerçek arasında geçen kısmı filmde kırmızı bir negatif görüntü ile yansıtmıştı. bence yazılı metindeki olayı bu şekilde ifade etmesi bir yönetmenin görsel dehasını anlatan bir nokta. 

-aslında diyeceğim çok şey olabilir. yani şunları yazmadan önceki saatler böyle şevkli ve heyecanlı değildim. sonra ev arkadaşıma bitirdiğim romanı anlatmaya koyuldum, spoiler vererek detaylara girdim. sonra gözümden kalpler çıkmış olabilir, kendimi durdurabilmek için bunları yazmak istedim. aslında daha pek çok şey yazabilirim ama bu kadarı yeterli.  

5 Nisan 2018 Perşembe

murakami ve ozawa'nın müzik üzerine sohbetleri


haruki murakami ve seiji ozawa'nın, seiji ozawa'nın müzikal kariyeri çerçevesinde yaptıkları sohbet kitabını okudum: absolutely on music conversations with seiji ozawa seiji ozawa, neredeyse şefliğini yapmadığı bir orkestra bulunmayan, dünya çapında bir orkestra şefi. japon. şu an seksen üç yaşında ve son yıllarda atlattığı sağlık sorunlarının ardından murakami ile iki yıla yayılan söyleşiler gerçekleştirmiş. iki yıl, birkaç şehir ve saatler süren bu söyleşiler, üç yüz sayfaya yakın ve altı bölümden oluşan bir kitaba dönüşmüş. ozawa gibi üst seviye bir şefin karşısında klasik müzik teorisi ve pratiği konuşmak herkesin yapabileceği ve cesaret edebileceği bir iş olmasa gerek. murakami ise edebiyatının yanında engin müzik bilgisi ile de bilinen bir yazar. ben sadece caz ile ilgileniyor sanıyordum, bu kitapla gördüm ki klasik müzikte de oldukça derin bir bilgiye sahipmiş. öyle ki yer yer ozawa bile şaşkınlığa uğruyor. bence kitabın en keyifli noktalarından birkaçı da ozawa'nın bu hayretlerini dile getirdiği yerler oluyor.

kitap 2010 ve 2011 yılları arasında, ozawa'nın rahatsızlığını atlattığı ve nekahet döneminde olduğu yıllarda yapılmış söyleşileri içeriyor. ozawa, birçok kişiyi şaşırtacak şekilde rahatsızlığının ardından tekrar sahneye dönüyor. sohbet de bu noktadan başlıyor. aynı orkestrayla aynı parçaları yıllar sonra icra etmek nasıl bir şey diye soruyor murakami. müzisyenler yıllar içinde değişse ve yeni kuşaklar gelse de her orkestranın bir geleneği olduğunu anlatıyor ozawa. alman geleneği, fransız geleneği, amerikan geleneği ve japon geleneği. kendisi alman geleneği ile yetişmiş. viyana devlet operasının, toronto ve san francisco senfoni orkestralarının şefliğini yapmış. hastalığından önce yirmi dokuz sene boyunca boston senfoninin şefiymiş. gençliğinde uzun yıllar leonard bernstein'ın new york filarmoni'de asistanlığını üstlenmiş. hatta lenny -böyle bahsediyor- ile geçirdiği yıllar kitabın en keyifli bölümlerinden. amerika'ya henüz gelmiş, ingilizce'yi pek bilmiyormuş ve lenny'nin bana dediklerini anlamıyordum, diye anlatıyor. müzik yaparken anlaşıyorduk ama lenny'nin bazen sesli olarak hayatla ilgili monoloğa girdiği zamanlar olurdu. bunları o zamanlar anlayamadığım için şimdi üzgünüm diyor. 

kitapta oldukça ilgi çekici bölümler var. ben aklımda kalanları şu şekilde sıralayabilirim. örneğin, "baş sanatçı olarak piyanistin sahneye çıktığı eserlerde, icra edilen müzik piyanistin mi yoksa orkestra şefinin mi?" temalı güzel bir tartışmaya değinilen bir bölüm var. burada örnek olarak da bernstein'in şefliğinde, glenn gould ile new york filarmoni'nin 1962 yılındaki konserini veriyorlar. bu soruyu murakami ozawa'ya yöneltiyor ve ozawa, çalışmayı yapan ve büyük emek veren piyanistin kendisidir ancak eser şefindir diyor. lenny o konserde glenn gould'u sahneye çağırırken seyircilere dönmüş ve demiş ki: "az sonra duyacağınız versiyon, benim gönlümün razı geldiği ve onayladığım bir versiyon değildir, bilginize." ozawa o sıralarda lenny'nin asistanıymış ve o anı büyük bir şok olarak hatırlıyor. bir şef böyle bir şey dememeli ama lenny ve glenn'in sevgi-nefret çerçevesinde süren bir müzikal ilişkileri vardı ve lenny'e kimse ne yapması gerektiğini söylemezdi, diye anlatıyor.  başka bir bölümde ise murakami ozawa'ya plak/cd satınalma ve koleksiyon yapma gibi bir alışkanlığı olup olmadığını soruyor. ozawa çok net olarak plak/cd almadığını, sahip olma kavramaına ilgisi olmadığını söylüyor. hatta günlük hayatta müzik konuşmayı bile istemediğini anlatıyor. bir orkestra şefinin, sürekli müzikle yaşayan ve ömrünü müziğin tekniğine adamış bir insanın müziği sıradan bir dinleyiciye göre çok farklı algıladığını görüyoruz. buna murakami de şaşırıyor ve onun bu şaşkınlığına okuyucu olarak ben de eşlik ediyorum. yani ozawa bir dinleyicinin düşündüğü gibi düşünmüyor, müziği yaşıyor. bu benim hiç bilmediğim ve aklımın almadığı bir şey. murakami sayesinde bir şefin zihninin içine girmişim gibi hissediyorum.

kitapta ozawa'nın çalıştığı diğer orkestra şefleri (kurt masur, pierre boulez, herbert von karajan gibi) müzisyenler ve yaşadığı şehirlerle ilgili pek çok anıya yer verilmiş. beethoven'ın üçüncü konçertosu, brahms, gustav mahler, opera ve hocalık kavramlarına ayrılmış toplamda altı adet bölüm var. bunların en güzellerinden biri ozawa'nın gustav mahler üzerinden viyana ile kurduğu ilişki. öyle güzel bir viyana anlatıyor ki içim sevgiyle doluyor. viyana ve ressamları klimt ve schiele ile almanların arasında bir avusturyalı olmayı kendince yorumlayan ozawa, tüm bunları bir japon zerafetiyle dile getiriyor. japon kültürüne duyduğum ilgi kitap boyunca katlanarak artıyor. murakami glenn gould'dan bahsettikleri yerde "bundan sonrası dedikoduya girer, yazmak istemedim" diyerek en heyecanlı yerde bölümü noktalıyor. bu nasıl bit etiktir diye düşünüyorum, saygı duyuyorum.

kitapta bahsettikleri isimlerin çoğunu bilmiyordum. onu geçtim, ozawa'nın ismini bile duymamıştım. ancak bu kitap bana oldukça güzel geceler geçirtti. yatağıma yatıp da elime bu kitabı aldığım yarım saatte günün en güzel anlarını yaşadığımı itiraf ediyorum. müziğe adanmış bir yaşamı okumak oldukça keyifliydi.

chad lawson konseri

dün gece salon iksv'de çok güzel bir konser vardı. amerikalı piyanist chad lawson ve ona keman ve çelloda eşlik eden jeffrey bruinsma ve alistair sund ile birlikte sakin ve huzur dolu bir akşam geçirdik. chad lawson'ın müziğini modern klasik ve minimal piyano melodileri olarak tanımlayabiliriz. aslen caz eğitimi almış olan lawson, dün gece hem kendi bestelerini hem de the chopin variations albümünden eserlerini çaldı. 

minimal piyano eserleri deyince bir konserin benim açımdan oldukça güzel geçeceğini tahmin edebiliyorum. chad lawson ile önceden tanışıklığım vardı. bu sebeple nasıl bir atmosferle karşılaşacağımı biliyordum. konser deneyimlerimi anlatmayı pek beceremiyorum. yapabildiğim kadarını yapmayı da unuttum ya da artık işin o kısmını anlatmak içimden gelmiyor diyeyim. daha çok bir konserin bana hissettirdikleri, zihnimden geçen düşünceler ve o konsere gitme/konserden geri eve dönme pratiği içinde bulunduğum ruh halinden bahsetmek beni daha çok rahatlatıyor. çünkü bir noktada bunları ifade etme ihtiyacı duyuyorum. aksi takdirde içimdeki hislerden kurtulamıyorum. oysaki kurtulmak istediğim çok şey var. 

chad lawson'ın inceliği, nazikliği ve hoş sözleri beni düşündürdü. yani ince bir söz duymayı kim istemez ki diye düşündüm. özenli insanlarla günlük hayatta rastlaştığımda o özeni takdir ediyorum. bu hissi özledim. hem de öyle çok özledim ki. ben dün gece özen ve güzellik gördüm. karşımda böylesine başımı iki elim arasına aldıracak bir kemanla karşılaşmayı ummuyordum ama karşılaştım. başım bedenime ağır geldi. gözlerim fazla geldi. bazen böyle oluyor, başımı alıp yanıma koymak istiyorum. başımı bir duvara yaslamak istiyorum. işte o yorgunluk yine geldi. bu sefer müzikle ve güzel bir şekilde. bir süredir kalbimin adeta saatli bir bomba gibi attığını duyuyorum. yani varlığını en çok duyduğun organın ne deseler, kalbim derim. bir saniye sussan ya, birazcık diye yalvardığım oluyor, o derece. gece demeden, gündüz demeden güm güm atıyor. banyo yaparken, süt içerken, temiz bir nevresime ilk uzandığım an ve bir de böyle sakin, güzel eserleri dinlerken bir nebze yavaşlıyor. dün tamamen yavaşladı diyemem ama biraz yavaşladı. aylar önce olsa tamamen de yavaşlardı. ben dalıp giderdim, kendimi de unuturdum, eve dönüşü de. ama dün gece o güzelim müzikte bile zihnim susmadı. düşünceler, düşünceler birbirini kovaladı. bir an durdum, bir dakika dedim. bu güzel konseri kendi kendime mahvetmemeliyim. sonra yine konserin içine dönmeye çalıştım. bir noktada gözlerimin dolmasına engel olamadım. çünkü artık hüzünlü şeylere değil, güzel şeylere duygulanıyordum. o anın benim günlük yaşamımda oldukça kıymetli bir zaman dilimi olduğunun farkındaydım. o an, bu şehirde olmak isteyeceğim başka bir yer yoktu. işe gidince orada olmak istemiyordum, eve gelince de evde. ama o konser mekanında, müziğin yanı başımda olmasından duyduğum hoşnutluğu, eve gelinceye kadar sakladım. yatağa girinceye kadar. sabah uyandığımda ise inanılmaz bir mutsuzluk hissediyordum. neden böyle bir olmamışlık, yapamamışlık ve hayata dair bir başarısızlık hissediyordum, bilemiyorum. halbuki sakin sakin yaptığım bir vapur yolculuğu sonunda ulaştığım güzel bir konser mekanı, oldukça güzel bir müzik ve sonrasında beni birkaç zaman -umuyorum ki gün bazında olsun- idare etmesini beklediğim bir ruh hali vardı. ama duyduğum huzursuzluk üst seviyelerde. 

konseri anlatamadım. keşke anlatabilseydim. şimdi umudum yarın geceki balmorhea konserinde. tam da yakın zamanda "müziği bir baş etme mekanizması olarak kullanmak zararlı mı?" başlıklı bir yazıyı okuduktan sonra tek diyebildiğim, ben müziği ilaç niyetine alıyorum. 

3 Mart 2018 Cumartesi

bir ihtimal damien

duygusal açıdan inişli çıkışlı bir haftanın ardından yine cumartesi günü geldi. en sevdiğim gün. varoluşsal sorgulamalar, iyi gitmeyen tez çalışmaları, arkadaşlarımla konuşmalarımızın dönüp dolaşıp geldiği ortak varoluşsal dertler, hayatın güzel olduğunu düşünmeme rağmen bu sistemde yaşamanın verdiği sonsuz anlamsızlık hissi derken yine bir hafta sonunu ettik. önümde bir şişe şarapla bilgisayar başındayım. bir yandan bilgisayarda çözümü devam eden tez çalışmalarına göz atıyor, bir yandan kendime spotify'dan şarkı üstüne şarkı, albüm üstüne albüm beğeniyorum. bu şarabı içersem depresif hissedeceğimi biliyorum ama içmeye devam ediyorum. bu aralar ev arkadaşım eve az uğruyor ve onun varlığını özlüyorum. görücü usulü başlayan arkadaşlığımızın derin bir dostluğa dönüşeceğini bizi tanıştıran ortak arkadaşım tahmin bile edemezdi. ben de edemezdim. hayat ne garip, sürprizlerle dolu. beni buralarda dağılmadan tutan kişinin çoğu zaman o olduğunu düşünüyorum.  

ama ya evlenip giderse diye düşünmeden edemiyorum ve bencil bir şekilde en azından ben tezimi bitiren dek yanımda kalmasını istiyorum. bunu dile getiremiyorum, getiremem de, utanırım, haddime değil. ama bu şehirden h.'nin gitmesinin ardından bir ayrılığı daha kaldıramam gibi geliyor. en azından şimdi değil. frances ha filmi gözümün önüne geliyor. hani orada arkadaşının evden ayrılıp, erkek arkadaşıyla bir eve çıkmasına bozulan, hatta sanki sevgilisine darılır gibi darılan frances'i hatırladın mı? işte onun gibi içerleme potansiyelimin olduğunu görüp, kendimden utanıyorum.  bunları düşündüğüm bu hafta, bir ayrılık haberi daha öğreniyorum. kardeşim gibi olan i.'nin avrupa'da e. şehrine gideceğini öğreniyorum. bu e. şehri de öyle bir yer ki ben hariç tüm yakın çevremin, tüm o doktoralı parlak mühendislerin akın ettiği şehir. oraya gitsem, istanbul'dan çok daha sosyal bir hayatım olabilir. istanbul'da konserlerin ve şehir dışından gelen insanların beni ziyareti arasına sıkıştırdığım sosyal hayatım, bir ankara ya da potansiyel bir yurt dışı hayatı değil. ankara ve odtü sıkça aklıma geliyor. 

dün işyerinde p.'nin sesli mesajını aldım. kulaklığımı taktım ve dinledim. gözlerim doldu. iyi gitmeyen deneylerinden, yıldığı çalışmalarından bahsediyordu. hadi şimdi size "dersi ekip, kızılay'a gidelim!" demeyi çok isterdim diyordu. hayat ne garip. ben de onun olduğu şehirde, olduğu ülkede bulunmayı çok isterdim mesela. öyle ki bir baktım, beş gün sonra orada damien jurado konseri varmış. hem de ona bir-iki saatlik mesafede. "gel gidelim!" demeyi çok isterdim. tıpkı slowdive konserine birlikte gittiğimiz gibi, damien jurado'ya da birlikte gidelim dedim. ama gidemem. aylardır damien jurado dinliyorum ve dinledikçe kendimle orta nokta bulmaya çalışıyorum. orta noktaya yaklaşıyorum gibi geliyor. kavga etmeden, kendimi yıpratmadan biraz nötrleniyorum. hiç bu kadar yoğun bir şekilde damien jurado dinlememiştim. röportajlarını okudum, youtube'da röportaj videolarını izledim. böyle şeyler yapmayı seviyorum. kimisi ses olsun diye televizyon açar, ben de yemek yerken ses olsun diye youtube videoları açıyorum. açık yüreklilikle depresyonundan bahsettiği on dakikalık bir videosuna denk geldim. anlatırken gözleri doluyor ve neredeyse ağlayacak gibi oluyor. benim de gözlerim doluyor. bunun üzerine konuşması hatta intihar denemesini anlatması beni çok etkiliyor. resim yapmayı müzik yapmaya tercih ettiğini ama resmin para getirmediğini söylediği yerde, resim sevgisinde buluştuğumuz için seviniyorum. bu müzikler hayatımı çekilir kılıyor. aynı dönemde yaşadığım ve müzikleriyle bağ kurabildiğim insanlar olması beni memnun ediyor. yaşasınlar ve ben onların yarattığı şeyleri gelecekte de dinlemeye devam edeyim istiyorum.
***
ah bu şarkılarda geçen şehir isimleri... galiba amerika'yı filmlerden öğrendiğimden daha çok şarkılardan öğrendim.

25 Şubat 2018 Pazar

martin ile zamanı yakalamak

yazmaya çalıştığım tezi bazen bırakasım geliyor. çalışmalarda çıkmaza girdiğim ve kendimi yalnız hissettiğim çok oluyor. danışman hocamın çok hakim olduğu bir alan olmaması, beni yönlendirebilecek iki kişinin buradan gitmesi ve internet üzerinden yaptığımız mailleşmelerin, konuşmaların benim açımdan yetersiz kalması beni biraz karamsarlığa sürüklüyor. şimdiye kadar bir şeyler yapmaya çalışan kendime, geçen seneki ya da bir önceki seneki çalışmaları azimle sürdüren kendime ayıp olmasın, o zamanki bana haksızlık etmiş olmayım diye bugün bırakmıyorum. ama öyle pamuk ipliğine bağlı bir motivasyonum var ki ileride seçebileceğim bir vazgeçişten korkuyorum. bundan sekiz ay önce gelen bir yurtdışı teklifini bu tez yüzünden geri çevirmiş olduğum için oldukça pişmanım. bu pişmanlığı bu hafta öyle derin ve öyle güçlü duydum ki eve geldiğim bir akşam umutsuz hissettim ve ağladım. o zaman bu kararı vermemin sebebi gerçekten tez miydi yoksa ailevi hastalıklar mıydı diye düşündüm. halen de cevabı bilemiyorum. gerçi bu saatten sonra bir önemi de yok. o zaman kalmayı seçtiğim için, şimdi bu tezi bitirmem gerektiğini düşünüyorum. bari bir işe yarasın diye. o zaman belki içim rahatlar diye. tüm bunların ağırlığını hissettiğim bir akşam, hemen müziğe sarıldım. gün içinde en mutlu hissettiğim zaman dilimleri kulaklığı kulağıma taktığım anlar oluyor. o akşam müzik açık uyudum. bir ilaçmışçasına müzikten medet umdum. akabinde 21 şubat'ta salon iksv sahnesinde yer alan martin kohlstedt'i dinlemeye gittim. sanki bir doktora gider gibi gittim o konsere. o umutlarla, iyi olmak ve iyi hissetmek umuduyla. o akşam tecrübe ettiğim konser, son zamanlarda kendimi en huzurlu hissettiğim zaman dilimiydi. alnımı demirlere yasladım ve sonsuz bir sakinlik içinde piyanoyu dinledim. bu minimalist alman tarzını devasa ve kütle gibi yapıların içinde dinlediğimi hayal ettim. hani mesela dedim, şöyle bir binada dinliyor olsam nasıl olurdu. sonra hemen olduğum yeri düşündüm. salon iksv de benim şu şehirde kendimi en rahat hissettiğim mekanlardan biriydi. bu benim için oldukça kıymetli bir şeydi. oraya giderken yaptığım kısa vapur yolculuğunun bile pek çok yolculukla karşılaştırdığımda bu şehirde yaşamaya dair bir güzelliği vardı. başka noktalarda bulamadığım, çok da aramadığım, zaten gönlümün de olmadığı yerlere/mekanlara/semtlere dair potansiyel güzellikler.

nils frahm'ın bir youtube videosu altına yazılan bir yorumu unutmuyorum, sadece iki kelime: berlin bleakness [berlin boşluğu/soğuğu]. 2000'li yılların modern minimalist piyano bestelerine, yapılan bu tanımlama öyle güzel yakışıyor ki. o büyük, brütal binalar gözümün önüne geliyor. benzerlerinin anadolu yakasında "kentsel dönüşüm" adı altında yükseldiğini görüyorum. her yer öylesine beton ve göz alabildiğine gri. ben bu griliği ankara'da bile görmedim. ama istanbul, ama kadıköy, anadolu yakası... koca, gri betonlarla çevrili hayatımda bu müzikler bana çıkış noktası oluyor. martin kohlstedt'i dinlerken ilgimi sadece o ana ve müzisyenin kendisine odaklayabiliyorum. zihnim başka yere gitmiyor, dikkatim bölünmüyor. tüm gece sürse tüm gece dinlerim. iki gece olsa iki gece üst üste giderim. bir doktordan medet umar gibi giderim hem de. beni iyi et ne olur derim.

aşağıda exa isimli parçasının bir performans videosu var. böyle şeyleri dinlerken zamanı yakalayabiliyormuşum gibi geliyor. bu aralar içimden dinlediğim müzikleri anlatmak geliyor. bunları yazabilecek vaktim olsa ve anlatsam ne iyi olurum.

11 Şubat 2018 Pazar

columbus

hayatımı nereye koyacağımı bilmediğim anlar oluyor. bu kafa karışıklığım yıllar ilerledikçe başka bir boyutta sürüyor. gündelik olaylar, insan ilişkilerindeki ufak tefek anlaşmazlıklar ve hatta ülkenin kendisine yabancılaşmak bile daha bugüne ait, daha geçiştirilebilir gibi geliyor. yaşamı anlamlı kılabilmeyi düşünüyorum, yaşlanmayı düşünüyorum, sevdiklerimin yaşlanmasını, kırışan ellerini, beliren kahverengi benleri, kaçamadığımız ölümleri düşünüyorum. hemen ardından evrendeki küçük yerimi düşünüp rahatlıyorum. bazen bu küçüklüğün beni kaybolmuş hissettirdiği de oluyor ama genelde her şeyin, tüm huzursuz hislerin ve hatta tüm hislerin geçici olduğunu düşünüp rahatlıyorum. bazı sabahlar hayat gözüme zor görünüyor. sonra sevdiklerim aklıma geliyor. kaç günümüz var, kaç günümüz kaldı ki gibi şeyleri düşünüyorum. güzel bir ana tanık olmak için katedeceğim kilometreler hiç yorucu gelmiyor. şuradan kadıköy'e gitmek dünyanın en büyük çilesi geliyor ama kilometreler aşıp sevdiklerimin yanına gitmek, sanki bir üniversite öğrencisiymişiz de, yılda bir-iki kere tatillerde buluşuyormuşuz gibi arkadaşlarla farklı coğrafyalarda buluşmak zor gelmiyor. böyle anlar da olmasa bana gerekli bir sebep bulamayacağım. dün gittiğim bir cenaze bana bunları düşündürttü. oldukça soğuk bir havada, rüzgar sağdan ve soldan eserken ben düşündüm. koca binaların arasında derin bir boşluk hissi duydum.  şu zihnin ve bedenin korkutucu yanı üzerime bir ağırlık gibi çöktü. 
***

ölüme ve yaşama dair beni aşan bu hislerden sonra bir film izlemek istedim. bir süredir kogonada'nın ilk uzun metraj filmi columbus'u izleyecek uygun bir zaman arıyordum. filmin aradığım sakinliğe sahip olduğunu daha izlemeden biliyordum. kogonada, sinema üzerine araştırmalar yapan bir akademisyen. çeşitli yönetmenler, sinemada estetik kavramlar üzerine şiir tadında video analizleri var.  benim kendisini tanımam, geçen sene, richard linklater ve zaman üzerine olan yorumunu izleyerek olmuştu. bunun ardından kendisini takip etmeye başladım. 2017 yılı içerisinde ilk uzun metraj filmi columbus yayınlandı. film, ismini aldığı columbus, indiana'da birkaç günlük bir zaman diliminde geçmekte. merkezinde mimari ve iki karakter var. yirmili yaşlarının başında mimariye hayran bir kız ve hastaneye kaldırılan babasını ziyaret etmek amacıyla şehre gelen bir adam. koganada bu filmde kimisi heybetli kimisi zarif; ama hepsi modern ve güzel mimari binaların arasında hissedilen boşluk ve yalnızlığı anlatmış. estetik ve birbirinden güzel sahneler bende rahatlık ve ferahlık hisleri uyandırdı. oyuncular john cho ve haley lu richardson filmin tonuna hakim zariflikte çok güzel oyunculuklar sergiliyor. filmin sinematografik açıdan bir başyapıt olduğunu düşünüyorum. öyle ki kare kare çalışılabilecek bir eser (umarım abartmadım). herkese hitap eden bir film olduğunu düşünmemekle birlikte, bu küçük ve kendi halinde filmin benim nazarımda unutulmayacağını eklemek istedim. filmin soundtrack'i ise nashvilleli post-rock, ambient grubu hammock'a ait. her şey mükemmel bir uyum içinde.

hoşgeldin kogonada.