16 Haziran 2012 Cumartesi

"bilim yapmaktansa film yapmayı tercih ederim"

içten içe yaptığı işin çok büyük ve önemli olduğunu düşünenlere gülüyorum. o yaptığı iş olmazsa diğer insanların yaşayışlarının aksayacağına inananlar var. kendi yaptığı işle bizzat başkalarının hayatına etki ettiğini düşünmek nasıl bir kibirdir aklım almıyor. hep en zor iş onlarınki, en çok yorulan onlar, bir türlü hak ettiğini alamayan ve kıymeti bilinmeyen yine onlar. meslekleri birbirinden ayırmıyorum ve dünyada yapılamayacak bir meslek olduğunu düşünmüyorum.

bilimle uğraşan bazı insanlardaki "burada çok mühim bir iş yapıyoruz" tavrının koca bir yanılsama olduğunu anlayacak kadar gerekli ortamlarda vakit geçirdim. uzaktan cool görünen işler hiç de cool değilmiş, cidden değilmiş bunu anladım. zaten bu kadar yıldan sonra şunu diyebilirim ki bilimin kendisi hiç cool değil. ‎bilim tarihindeki ve günümüzdeki bazı istisnaî biliminsanlarını bir kenara koyars‎ak, bunun haricindeki kişilerin hepsinin yaptığını ortalama ya da ortalamanın biraz üstü zekaya sahip olan herkesin yapabileceğini düşünüyorum.‎ zaman, emek, sabır ve elbette çalışmayla yapılamayacak bilimsel bir uğraş yok. 

bilim ne zaman çok havalı oluyor diye düşündüm de, mesela edebiyatla buluştuğunda gerçekten havalı olabiliyor. ne yazık ki edebiyatçılar ne zaman romanlarında bilimsel içerikli cümleler, tasvirler, benzetmeler yapsalar batıyorlar. üzgünüm ama korkunç bir hataya imza attıklarını söylemeden edemeyeceğim. bunun şimdiye kadar iki-üç istisnasını gördüm ki kendileri zaten pozitif bilim eğitimi almışlar. okuduğum kitap sayısının okumadıklarımın yanında esamesi bile olmaz ancak bu fikrimin zamanla değişeceğini pek düşünmüyorum. edebiyata bilimsel tasviri yedirebilen yazar cidden bir elin parmakları kadar. zaten onlar da büyük yazar oluyor.

bilimin insanlığa hep faydalı işler peşinde koştuğu da koca bir yalan. bilim öyle bir şey ki insanlığı ileri de götürebilir geri de. ancak sanat hep ileri götürür kanımca. hatta aklıma tam bu noktada şöyle bir şey geliyor; bir arkadaşım "bilim yapmaktansa film yapmayı tercih ederim." demişti. bu laf kafamın bir köşesinde kalmış. kendisi bunu söylerken dalga geçmemiş, büyük bir ciddiyetle bilimdeki ikiyüzlülüğü eleştirmişti. zaten bir sürü bilimsel gelişmenin bilimsel hatalardan ve başka bir şey yapmak isterken hiç hesapta olmayan bir şeye ulaşmakla gerçekleştiğini öğrendiğimden beri her şeyin o kadar da kontrollü idame ettirilmediğini anladım; mesela penisilinin tesadüf eseri bulunması gibi, bütün elektrik-elektronik gelişmelerin öncelikli olarak askeri amaçlara hizmet etmesi gibi. 

insanoğlunun aradığı şeyin çözümünün bilimde olduğuna inanmıyorum. hatta bazı gereksiz şeylerle vakit harcandığını bile düşünüyorum.

12 Haziran 2012 Salı

the walkmen: hayat dostlukları savurdu

the walkmen'in yeni albümü heaven'ı henüz dinlemedim. the walkmen'i sevmeme ve heaven'ı çok merak etmeme rağmen kendilerini dinlemeyi erteledim. işin aslı dinlemeyi reddettim; çünkü kendimce sebeplerim var. yeni albümden dinleyicilere ulaşan ilk şarkı heaven'ın videosu, grubun gençlik dönemi resimlerinden bugüne uzanıyordu. o günlerden bugünlere taşınan bir sürü resim ardı ardına dizilmiş; adeta ilkgençlikten babalığa giden yol çizilmişti. takip ettiğim blog'larda bu video'ya yer veren herkes bunu böyle yorumlamıştı ve zaten bütün bu resimler tam da bu anlama geliyordu. ancak ben bu video'yu izledikten sonra bütün bunları reddetmek istedim. video'yu bir kere izledim, şarkıyı bir kere dinledim ve bu da beni albümü dinlemekten alıkoydu. albümün içine girmek istemedim; çünkü az önce de söylediğim gibi sebeplerim var. 

video'yu izlerken başta her şey çok güzeldi. grubun ilk zamanlarına dair resimler, gençlik günleri, eğlenceler. sonra aradan yılların geçtiğini belli eden resimler, yine eğlenmeler, gülmeler, konserler, şarkılar. sonra bir noktada resimlere kızlar girmeye başlıyor. tahmin ediyoruz ki kızarkadaşlar, muhtemel eşler, çocukların anneleri vesaire. tam o anda içimde bir şey hissediyorum. nasıl desem, ucuz bir duygusallığa bürünmeden bunu nasıl anlatsam bilmiyorum ama kendimi böyle kırılmış gibi hissediyorum. resmen tam da o resimlere kızların girdiği an üzülüyorum. aklıma kendi dostluklarım geliyor. zaten bir süredir aklımdan dostluklar hiç çıkmıyor. ben diyeyim bir ay, sen de iki ay. bir süredir kafamda çok sevdiğim bir-iki dostum dönüp duruyor ve ben onları düşündükçe, ilişkimizi düşündükçe, hayatımızı düşündükçe üzülüyorum. tam bu sırada, bunların üstüne bu video geliyor. başta yalnızken, biz bizeyken birden bire hayatın kalabalıklaşması ve resmin içine başkalarının girmesi pat diye bir şarkının klibinde karşıma çıkıyor. "resmin içine kız girmesi". işte bu benim kalbimin hızlı hızlı atmasına sebep oluyor. biraz öfke, biraz üzüntü, biraz özlem. 

the walkmen'in videosunda resme kızlar girmeye başladığı an zihnimde bir ampül yanıyor. "hah işte bu!" diyorum. o anlamlandıramadığım hissi yakalıyorum. ucuz duygusallıklardan iğreniyorum, onlara benzemek istemiyorum ama tam o an kendimi bir kenara atılmış, uzak bir yerde unutulmuş hissediyorum. elbette o fotoğraf öyle kalmıyor. ardından çocuklu resimler geliyor. her biri kendi ailesini kurmuş adamlar görüyorum. ileride her şeyin daha da bozulacağını, hayatın bizi iyice ayrı yollara savuracağını hiç tanımadığım o adamların resimlerinde görüyor, buna karşı koymanın mümkün olmadığını anlıyorum. bu asla kıskançlık, alınganlık ya da huysuzluk değil. bu hissi nasıl adlandırabilirim hiç bilmiyorum; çünkü hayatımda ilk defa böyle şeyler hissediyorum. ömrümün üçte ikisinin, ergenliğimin, gençlik hezeyanlarımın birlikte geçtiği, bir elin parmaklarından az insanla hayatlarımızı güncelleyemez olduğumuzu fark ettiğim andan beri bir korku duyuyorum. hepimizin hayatı kalabalıklaşmış, bir sürü şeyler olmuş, ilişkilere başka insanlar dahil olmuş, herkesin önceliği değişmiş vesaire. nate fisher ne diyordu, life happened to us. işte olan tam da buydu. "resme kız girmiş", dostların önem sırası gerilere kaymış, hayat koşullarından ötürü başka dostlar edinilmiş. benim kıymetli dostumla ilgili şeyleri artık ben değil, başka arkadaşlar, onun her gün görüştüğü başka insanlar bilir olmuş. bense her şeyi aradan aylar geçince öğrenir olmuşum. hiçbir şeyi vaktinde yakalayamaz, hiçbir şeye vaktinde dahil olamaz olmuşum. üzüntüler de sevinçler de sadece aylar sonra buluşunca yemek yerken anlatılan şeyler haline dönüşmüş. ben dahil olan kişi değil, duyan kişi olmuşum. ne yazık, ne kadar da bir kenara atılmışız. 

işte tüm bunların kafamda dolaştığı bir dönemde heaven'ın videosunu gördüm. tam o an, resme başkalarının dahil olduğunu gördüğüm an beni kıran şeyin ne olduğunu anladım. albüme dair kafamda oluşan ilk izlenim bu olduğu için de dinlemeyi reddettim. sonra bugün aşağıdaki video'yu gördüm. yeni albümden bir şarkı daha ama bu seferki bir performans. bu video bana, the walkmen'in çok sevdiğim in the new year performansını hatırlattı. bir binanın bodrum katında, bağıra çağıra şarkı söyleyen hamilton leithauser. işte aşağıdaki performans tıpkı o kayıda benziyor. umutlandım, mutlu oldum. baba olmuş olabilirler, ayrı düşmüş olabilirler ama bir araya gelince her şey kaldığı yerden devam edebiliyor dedim. kanıtı da bu video olsun dedim. eğer şu aşağıdaki satırı 8 sene önceki albümlerinde yazan da aynı adam olmasaydı, işte o zaman bu dediğime inanmazdım. ama yazan aynı adam, işte o yüzden inanmak istiyorum.

"you're an old friend/ we both know i could take you out"




başka bir the walkmen yazısı daha vardı: buydu

6 Haziran 2012 Çarşamba

bu yazımda sana uzun ömürler diliyorum

geçen akşam kötü bir rüya gördüm. öyle kötü bir rüyaydı ki sabah kalktığımda etkisi halen sürüyordu. bradford cox rüyamda ölmüştü ve ben bunu biliyordum biliyordum diye karşılıyordum. bilinçaltıma niçin böyle bir şeyin girdiğini biliyordum. halcyon digest çıktığından beri içime biraz kötü hisler salmıştı. daha doğrusu kötü demeyeyim de, beni biraz korkutmuştu. gerçi o albümden sonra atlas sound olarak gelen parallax albümüyle, adeta yakın arkadaşımın kötü dönemi atlattığını görmüşüm gibi memnun oldum. daha umutlu, daha pozitif melodilerin ve sözlerin hakim olduğu bir albümdü. ne bileyim, belki bradford cox birini sevmişti, belki aşık olmuştu falan diye bile düşündüm. halcyon digest benim çok sevdiğim bir albüm oldu ama aynı zamanda da içimde buruk bir his bıraktı. belki de bitişi, bradford cox'un kaybettiği arkadaşı jay retard için yazdığı he would have laughed ile olduğu içindir. üzerinden iki yıl geçmesine rağmen halcyon digest'i hala çok sık döndürüyorum ve bunun üstüne parallax gibi bir albümün geldiğini hatırlayıp, rahatlıyorum. halycon digest albümünün bitiş şarkısı ile parallax'ın bitişi arasındaki fark beni gerçekten memnun ediyor. bradford cox'un belki de şimdiye kadar yaptığı en pozitif şarkılardan biri olan lightworks'ü, sabah evden çıktığımda ve sokakta henüz kimseler olmadığında kendi kendime söylüyorum. kendisinin sağlıklı ve sıhhatli olmasını istiyorum. gerçi bütün bunları derken halycon digest'in bir deerhunter albümü olduğunu unutmuyor ve asla diğer elemenların hakkını yemeyi düşünmediğimi belirtiyorum. 

bu da pijamalı bradford olsun, gece rüyama girecekse bu hali girsin.

latin amerika'nın kesik damarları


elimde yaklaşık bir aydan fazla süredir eduardo galeano'nun latin amerika'nın kesik damarları kitabı var. uzun zamandır elimde olmasına rağmen henüz yarısına bile gelmiş değilim ama olsun. latin amerika'nın kesik damarları'ndan pek çok kişi gibi ben de hugo chavez sayesinde haberdar oldum. obama yeni başkan olduğu sıralarda chavez bir buluşma esnasında kendisine bu kitabı armağan etmiş ve ardından bu kitabın satışları amazon'da birinci sıraya kadar yükselmiş. hatta bu olaya "amerika'ya tarihi ayar" gibisinden yorumlar yapıldığını hatırlıyorum. kitabı okumaya başladıktan sonra chavez'i merak ettim. öğrendiğime göre bu kendisinin çok satan yaptığı ilk kitap değilmiş. "beni ben yapan şeyler" derken bir sürü kitaptan bahsettiğini gördüm. bir devlet başkanının kitaplara referanslar vermesi ve bu yolla düşünce adamlarını öne çıkarması son derece etkileyici.

latin amerika'nın kesik damarları, beyaz adamın latin amerika'ya gelişiyle başlayan yaklaşık 500 yıllık sömürüyü anlatıyor. ilk başta avrupalılar'ın, ardından da kuzey amerika'nın sömürdüğü latin amerika'nın, bugün neden bu kadar fakir kaldığını anlatıyor. bu kitap sayesinde çalışmak için amerika'ya kaçak giden meksikalıları, dünyanın değişik yerlerinde cüzzi ücretlere razı gelen latin amerikalıları ve belki de bugün brezilya ekonomisinin kötü yerlerden gelip de son derece iyi bir noktaya varmasının ardındaki motivasyonu anlamaya başlıyor insan. kitap sayesinde bilmediğim bir sürü şeyden haberim oldu. örneğin avrupa'nın sanayi devriminde kullandığı ham maddenin direk latin amerika'dan gittiğini bilmiyordum. uzun yıllar boyunca latin amerika madenleri avrupa kıtasına hizmet etmiş. ilk başta iktidar ispanyolların elindeyken, onlar da iki yüz yıl sonra avupalılar tarafından alt edilmiş. hatta galeano bunu, "inek [latin amerika] ispanya'nın ama sütünü diğerleri sağıyor." şeklinde ifade etmiş.

galeano, latin amerika üzerinde doğum kontrolünün yaygınlaşmasını sağlayan amerika'nın aslında niyetinin farklı olduğunu söylüyor. bu konuyla ilgili "latin amerika'da gerillaları dağlarda ve tepelerde öldürmek yerine, rahimlerde öldürmek hem daha kolay, hem daha temiz oluyor." cümlesini kurmuş. bunlar ilginç ve bizim ülkemizde de son derece güncel konular. bu konudan yakın zamana kadar -kürt nüfusu ve doğumkontrolü ilişkisine dair haberler yapılana kadar- haberdar değildim. bu konuda ne düşünmem gerektiğini henüz bilmiyorum ama bana farklı bir bakış açısı sunduğu kesin.

eduardo galeano'nun dili nefret dolu değil. birazcık kızgın olması ise son derece anlaşılır ve bu beni kesinlikle rahatsız etmiyor. böyle bir konuyu bir başkasının elinden, didaktik bir tarzda yazılmış olarak mümkünatı yok okuyamayacağımı biliyorum. bu yüzden son derece akıcı bir üslupla yazılmış bu kitabı okumaktan zevk alıyorum ve amerika deyince neden önce aklımıza abd olan amerika'nın geldiğini şimdi daha iyi anlıyorum (çünkü galeano bundan son derece şikayetçi).

91 yaş

yaklaşık on beş gün önce internette gezinirken bir habere rast gelmiştim. tekirdağ'ın malkara ilçesinde yaşayan 91 yaşındaki bir adamın kendisini av tüfeğiyle vurarak  intihar ettiğinin haberiydi bu. haberin ilerleyen satırlarında intiharından "girdiği psikolojik bunalım sonucu" diye bahsediliyordu. bu haber birkaç gün kafamın bir kenarında takılı kaldı. aradan on beş gün geçmesine rağmen hala üzerinde düşündüğüm bir şey olduğunu fark ettim. beni bu kadar düşünmeye sevk eden neydi tam olarak tahlil edemedim. 91 yaşındaki birinin intihar etme cesareti mi, o yaşta birinin girdiği ağır psikolojik buhran mı, yoksa ölmeye yaklaşmış olmasına rağmen yine de bu işin kontrolünü eline alma isteği mi, hangisi beni daha çok şaşırtıyor ve düşündürüyor bilemedim. belki de hepsi ayrı ayrı etkiliyor ve daha önce hiç aklıma gelmeyen şeylerin varlığını bana gösteriyordu. 

sanırım 91 yaşına kadar hayatla ve kendi varlığınla kavganın bitmiş olduğunu düşünüyordum. gerçi marquez'i ya da vedat türkali'yi düşününce bu savım çürüyor ama olsun. ben öyle olmasını ummayı yeğliyorum. bundan yirmi sene sonra daha huzurlu, halinden memnun ve belli bir dengeyi yakalamış bir insan olmak istiyorum. ancak böyle insanları görünce bu tip şeylerin çok da yaşla başla ilgisi olmadığını anlıyorum. aslında bu bildiğim bir şey. insan yirmi yaşındayken nasıl buhranlar içinde debelendiyse, elli yaşındayken de benzer şeylerin çevresinde dönüp durduğunu bizzat gözlemleyen biri olmama rağmen, yine de yaşla birlikte gelen bir huzura inanmak istiyorum. bu adam ve benzerleri ise benden bu inancı alıp götürüyor. ya da başka bir nokta kafamı kurcalıyor: insan 91 yaşındayken, ölüme yaklaşmışken, niçin kendini öldürmek ister ki diye soruyorum. bir nevi meydan okuyuş mu? belki inandığı tanrısına, belki insanoğlunun hayat döngüsüne bir meydan okuyuş. altında böyle anlamların yatıp yatmadığı beni hiç ilgilendirmiyor ama bir şekilde kendimi böyle düşünmekten alıkoyamıyorum. zaten öleceğini bilmesine rağmen, yaşamını kendi kendine sonlandıran insanın bu eylemini, bir meydan okuyuş olarak okumak beni biraz da gülümsetiyor açıkçası. "kontrol bende" düşüncesi yapmak istediklerimi gerçekleştirebilmek için beni kamçılıyor. "kontrol bende" diye geçiyor zihnimden. aslında birçok şeyi yapma gücüm, yetkinliğim, cesaretim var. sadece zaman zaman bu farkındalığı kaybediyorum diye düşünüyorum. fakat 91 yaşında intihar eden bu adamı görünce, iki farklı açıdan düşüncelere dalıyorum. bir tanesi iç huzurun uçucu ve anlık olduğuna dair düşüncelerimin desteklenmesinden dolayı duyduğum karamsarlık; diğeriyse yaşamımın kontrolünün benim elimde olduğunu bana hatırlatmasından dolayı duyduğum cesaret. hangisinin ağır bastığını bilemiyorum. 

29 Mayıs 2012 Salı

"he somehow looks like both courtney love and kurt cobain at the same time"

     şu hali kesinlikle müziğinden daha güzel.
ariel pink beyler


26 Mayıs 2012 Cumartesi

#11

Devotchka - Till the end of time by kukuletali

dünyanın en uzak yerine de gitsem, asla kafamın içinde yaptığım yolculuktan daha uzun bir yolculuk yapamam. zihnimde yaptığım yolculukları birbirine eklesem, buradan plüton'a yol olur. küçükken ders çalışmak amacıyla masaya oturduğumda sadece dersimi çalışırdım. şimdiyse bunun haricindeki her şeyi yapıyorum. aklıma bir şey geliyor, mesela bir kuş gelip zihnimin içine giriyor, sonra ben onun peşine takılıyorum ve nerelere gidiyorum. sonra bir bakıyorum yarım saat olmuş. ne ara zaman geçmiş anlamıyorum. büyüdükçe aklım başımdan gidiyor ve ben hayalperest biri olup çıkıyorum. halbuki normalde tersinin olması gerekmez mi? otuz altı saat sonra öğrencilik hayatımın çok kritik bir noktasında duran bir finale gireceğim ama bir türlü konsantre olup da çalışamıyorum. masamın üstünde kahve fincanları ve çay bardakları çoğaldıkça çoğalıyor ve ben bu sırada dağıldıkça dağılıyorum. gülmek için little miss sunshine'daki dans sahnesini youtube'da izlerken, birden kendimi torrent'ten filmi indirirken buldum. indirdiğim yetmiyormuş gibi bir de üstüne seyrettim. bu filmi ilk kez seyrettiğimde öss'ye hazırlanıyordum, şimdiyse ondan daha stresli bir sınava... bu film hayatımda hep böyle dönemlere denk geliyor; stres, endişe, bıkkınlık. son zamanlardaki çalışma motivasyonum, bunların kısa bir süre sonra biteceğini bilmem. bunu da bilmesem hiç çalışmazdım, kuşların peşine takılır uçardım. bu tam benden beklenecek bir iş olurdu.

milk and honey



1.kısım
milk and honey'i, p. diyene kadar nick drake'in sanıyordum. meğersem jackson c. frank'e aitmiş ve kendisi en az nick drake kadar hüzünlü bir hikayeye sahipmiş. zaten hep öyle olmuyor mu? böyle şarkıların içinde saklı hüznün hep bir hikayesi oluyor ve o da göğsümü sıkıştırmaya yetiyor. daha önce hiç takılıp kalmamıştım bu şarkıya. sözlerine de hiç dikkat etmemişim. p. bir gün bu şarkıyla çıkageldi ve o gün bugündür onun en sevdiği şarkılardan biri olan milk and honey, benim de en sevdiğim şarkılardan biri oldu. insanın müziği dostuyla paylaşabilmesi ne kadar güzel. ya da şöyle diyeyim; müziği paylaşabildiğin bir dosta sahip olmak ne kadar güzel.

milk and honey'nin sözlerine dikkat ettğim andan beri demek ki yalnız değilmişim hissi içimden gitmiyor. bir ömür peşinden koştuğun heyecanların bir yerde bitivermesi ya da boşa çıkması sonrasında gelen kış mevsimi sadece bana değil diye düşünüyorum. sonrasında çıkılan yolculuk sadece bana değil, tabiatı izleyerek geçen günler sadece bana değil. kendimle ilgili hoşnut olmadığım ve aynı zamanda değiştiremediğim bir-iki şeyi bu parçada bulduğumda, bunlarla yaşamam gerektiğini anladım. değiştirmeye çalışmayacaktım ama kabullenecektim. beni böyle kabullenecek insanlarla hayatımı geçirecektim. p.'nin bu noktada beni çok iyi anladığını bilmek içimi rahatlattı. o beni anladıysa, elbet anlayan birkaç insan daha çıkar diye düşündüm; çünkü özümüzdeki yalnızlık bir yandan da bizi birbirimize bağlayan şey değil miydi dedim.

2.kısım
milk and honey'i dinlerken, içine süt ve balın karıştığı başka bir şarkı daha bildiğimi hatırladım. beynimde "it's [sorrow] in my honey, in my milk" cümlesi yankılandı. melodik olarak ona eşlik ettim ve bu cümlenin the national'ın sorrow şarkısından aklımda kaldığını fark ettim. bu şarkıyı öyle çok dinlemiş ve kafamda öyle çok evirip çevirmiştim ki sütün ve balın geçtiği her yerde aklıma gelmesi olağandı. zamanında bu şarkıyla ilgili şöyle bir şey yazmıştım. şarkıyı kendi çapımda ankara'yla bağdaştırmam bitmedi, keşke bitse. "keder beni gençken buldu. bekledi ve kazandı. beni ilaçlara mahkum etti. keder balımda ve sütümün içinde." bunu da o zaman niye keder olarak çevirmişim bilmiyorum, şimdi olsa hüzün derdim. demek ki o zaman hüzün kelimesi hissettiklerimi tarif etmekte hafif kaçmış. sağlık olsun. 

bu iki şarkıyı yan yana koyduğumda şöyle düşündüm: hüznün ta içlerine işlediğini belirtmek için neden süt ve bal imgesine başvuruyorlardı ki?

son kısım
tevrat'ta vaadedilmiş topraklarda, süt ve balın aktığı söyleniyormuş. bütün iyi şeylere dair yapılan süt ve bal benzetmesi aynı zamanda doğurganlığı, sonsuz zenginliği ve tanrının şefkatini anlatıyormuş. elbette bunlar çok güzel şeyler, yazar bu kitabını da yine iyi yazmış. 

11 Mayıs 2012 Cuma

joan ve peggy

kızlar bir sonraki kahve muhabbetinize beni de çağırın ne olur

mad men'in 5.sezonu gerçekten çok iyi ilerliyor. her hafta izlediğimde, "bu bölüm şimdiye kadar olanların en iyisiydi." diyorum. sonra bir sonraki bölüm geliyor ve kendimi "yok yok, bu daha iyi." derken buluyorum. bu sezon hikayenin ilerleyişi ve her bölümde derinleşmesi, olay örgüsü ve karakterlerin iç dünyasına doğru yapılan yolculuk mükemmel. her bölümü izledikten sonra duyduğum tatmin hissi, iyi bir sinema filmini izledikten veya iyi bir romanı okuduktan sonraki tatmin hissine benziyor.  
***
joan ve peggy ikilisinin sahnelerine bayılıyorum. joan'ın görmüş geçirmiş kadın olarak peggy'e verdiği öğütler, peggy'nin erkek egemen dünyada yaşadığı sıkıntıları gelip hemen joan'a anlatması, gönül meselelerinin bir numaralı güzin ablası joan'ın peggy'e bu mevzularda yaptığı yorumlar, ikisinin bir olup başka kadınları çekiştirmeleri, dedikodu yapmaları... bunların hepsine bayılıyorum.
***
canım d.'nin bir arkadaşı için yaptığı bir benzetme vardı: müjgan abla diye. hoşuma gitmişti ve ona niye öyle diyorsunuz diye sorduğumda, hani mahallenin müjgan ablası olur ya, işte onun gibi de o yüzden öyle diyoruz demişti. sadece bu açıklama bile onun ne demek istediğini anlamama yetmişti. şimdi de ben aynı benzetmeyi alıyorum ve joancığıma yakıştırıyorum: kendisi bir müjgan abla değil de nedir?

9 Mayıs 2012 Çarşamba

#10

marissa yeni albümünden bir parça yayınlamış. bugün reader'ımda iki-üç farklı mecrada birden o vardı ama ısrarla dinlemedim. şimdi kesin takılır kalırım o şarkıya. hem zaten yarın sınavım da var. şu anda hiç doğru bir zaman değil marissa.
***
aslında tam da bu yüzden yine sana mı sarılsam? kapım sana hep açık nasılsa.