istanbul'da en sevdiğim yerlerden biri istanbul arkeoloji müzesi oldu. nedenini tam olarak ifade edemiyorum ancak orayı çok sevdiğimi söyleyebilirim. müzeye ulaşmak için çıkılan yokuş, taş yollar, yolun sağında ve solunda yer alan ağaçlar ve biraz yorulduktan sonra varılan güzel bir tarihi bahçe. müzenin kasvetli denemeyecek kadar güzel bir atmosferi var. genelde o tarz yerlerin sahip olduğu o ağır hava, bence istanbul arkeoloji müzesinde yok. bunun yerine bir sürü başka his var; ama kasvet yok. havada ölüm ve doğum, savaş ve varış, iyilik ve kötülük var. taşa, mermere, heybetli heykellere, büstlere, lahitlere tüm bunlar sinmiş. daha havalı cümleler kurup, tüm bunları kendi terminolojisiyle anlatmak güzel olabilirdi lakin olmadığım biri gibi görünmeye çalışmanın manası yok; benim tarih bilgim zayıf, arkeoloji bilgimse yok denecek kadar az. dolayısıyla bir çocuk hiç bilmediği bir şeyi ilk gördüğünde ona nasıl yaklaşıyorsa, ben de bu müzenin içindeki eserlere öyle yaklaştım. o yüzden hissettiklerimi dilim döndüğünce anlatacağım. anlatmak istediklerimin başında ise müzenin içinde gördüğüm sappho büstü geliyor. ancak bu büstün bana hissettirdiklerini anlatmadan önce hikayenin girizgâhını yapmalıyım.
dürüst olmam gerekirse ne tarih bilgisi iyi biriyim, ne de arkaik döneme ya da antik döneme ait şeyler bilen biriyim. fakat bitirdiğimiz eğitim yılının ilk döneminde felsefe bölümünden bir ders aldıktan sonra, antik yunan dönemine ilgi duymaya başladım. hocamızın uzmanlık alanı antik yunan'dı ve bir dönem boyunca okuduğumuz şeyler sophocles, homeros, aristo, platon, euripides gibi isimlerdi. benimse bu konulara dair hiçbir bilgim yoktu. ancak okudukça bütün bunları çok sevdim. bu noktada hocamıza teşekkür etmem gerekiyor; çünkü benim koskaca bir tarih dönemiyle tanışmamı sağladı ve bana onları sevdirdi. "bana" diyorum, çünkü yirmi kişilik sınıfta bütün bunlardan bihaber olan sanırım sadece bendim. zaten felsefe bölümünden ve genel anlamda sosyal bilimlerden olmayan sadece iki kişi vardık. geri kalan herkes ya felsefe öğrencisiydi ya da sosyal bilimler. ben ve diğer kişi ise mühendislik öğrencisi olarak ilk başta aralarında tuhaf durduğumuzu itiraf etmeliyim. ama şanslıydık ki bizi hemen aralarına aldılar.
bu dersi nasıl seçtiğimi anlatmak isterim.
ders kayıt zamanı bütün arkadaşlarım popüler olan seçmeli dersleri almak için birbirleriyle yarışıyorlardı. benimse hiçbiri ilgimi çekmiyordu. "felsefe bölümünden ders alsam ne güzel olur" diye düşünüyordum ve açtıkları derslere baktım. bir tane dersin ismi kulağa çok güzel geliyordu. sonra baktım, o dersi kendi bölümleri dışındaki öğrencilerin almasına da izin veriyorlarmış. ben de hemen ekleyiverdim. ne olduğunu, tam olarak ne yapılacağını bilmeden ekledim. dediğim gibi, sadece ismi kulağa çok güzel geliyor diye. kendi kendime dedim ki, ilk hafta giderim, bakarım, eğer bana göre olmadığı kanısına varırsam ekleme-çıkarma döneminde dersi bırakırım.
ilk hafta derse gittiğimde herkesin sosyal bilimler öğrencisi olduğunu görünce çok korktuğumu hatırlıyorum. hele bir de sınıftakilerin okuduğumuz metinler hakkında yaptıkları yorumları görünce "aman tanrım bunlar ne çok şey biliyor! ben hiçbir şey bilmiyorum!" hissine kapıldım ve ders bitiminde hocayı hemen koridorda yakaladım, meramımı anlattım. dedim hocam böyle böyle, ben mühendislik öğrencisiyim, herkes sosyal bilimlerden, üstelik benim bu konularda hiçbir alt yapım yok. sizce dersi bırakmalı mıyım? hoca da bana dedi ki: "kitap okumayı seviyor musun?" ben de dedim ki evet. sonra hoca devam etti: "eğer edebi metin okumayı seviyorsan ve okumaktan kaçmıyorsan bu dersi de yaparsın." böyle dedi ve gitti. açıkçası hocanın böyle demesi beni pek rahatlatmadı; çünkü biraz başından savar gibi cevapladı. yani hoca olan o, tabii ki de benim o an hissettiğim güvensizliği pek anlayamaz diye düşündüm. o hafta hep bıraksam mı bırakmasam mı diye kararsız kaldım. bütün arkadaşlarım "manyak mısın, bırak tabii! ne işin var felsefecilerin yanında? onlar yapacak, sen yapamayacaksın, ondan sonra da cc alıp oturacaksın" falan dediler. bir sonraki derse gittiğimde bu sefer de teneffüste dersin asistanı olan, doktoralarını yapmakta olan iki kızla konuştum. beni öyle rahatlattılar ki anlatamam. onlarla konuştuktan sonra dersi bırakmamaya karar verdim. sonuçta kimse benden felsefecilerle yarışmamı beklemiyor, buna ikna oldum. asistanlar hocanın çok anlayışlı biri olduğunu, benim gibi dersi dışarıdan alan öğrencilere sempatiyle yaklaştığını söylediler. işte bütün bunlardan sonra kararımı verdim. o vakit elbette bunu bilmiyordum; ancak böylece belki de hayatımda aldığım en güzel bir-iki dersten birini almış oldum.
işte sappho'yla da bu derslerden birinde tanıştım.
ders kayıt zamanı bütün arkadaşlarım popüler olan seçmeli dersleri almak için birbirleriyle yarışıyorlardı. benimse hiçbiri ilgimi çekmiyordu. "felsefe bölümünden ders alsam ne güzel olur" diye düşünüyordum ve açtıkları derslere baktım. bir tane dersin ismi kulağa çok güzel geliyordu. sonra baktım, o dersi kendi bölümleri dışındaki öğrencilerin almasına da izin veriyorlarmış. ben de hemen ekleyiverdim. ne olduğunu, tam olarak ne yapılacağını bilmeden ekledim. dediğim gibi, sadece ismi kulağa çok güzel geliyor diye. kendi kendime dedim ki, ilk hafta giderim, bakarım, eğer bana göre olmadığı kanısına varırsam ekleme-çıkarma döneminde dersi bırakırım.
ilk hafta derse gittiğimde herkesin sosyal bilimler öğrencisi olduğunu görünce çok korktuğumu hatırlıyorum. hele bir de sınıftakilerin okuduğumuz metinler hakkında yaptıkları yorumları görünce "aman tanrım bunlar ne çok şey biliyor! ben hiçbir şey bilmiyorum!" hissine kapıldım ve ders bitiminde hocayı hemen koridorda yakaladım, meramımı anlattım. dedim hocam böyle böyle, ben mühendislik öğrencisiyim, herkes sosyal bilimlerden, üstelik benim bu konularda hiçbir alt yapım yok. sizce dersi bırakmalı mıyım? hoca da bana dedi ki: "kitap okumayı seviyor musun?" ben de dedim ki evet. sonra hoca devam etti: "eğer edebi metin okumayı seviyorsan ve okumaktan kaçmıyorsan bu dersi de yaparsın." böyle dedi ve gitti. açıkçası hocanın böyle demesi beni pek rahatlatmadı; çünkü biraz başından savar gibi cevapladı. yani hoca olan o, tabii ki de benim o an hissettiğim güvensizliği pek anlayamaz diye düşündüm. o hafta hep bıraksam mı bırakmasam mı diye kararsız kaldım. bütün arkadaşlarım "manyak mısın, bırak tabii! ne işin var felsefecilerin yanında? onlar yapacak, sen yapamayacaksın, ondan sonra da cc alıp oturacaksın" falan dediler. bir sonraki derse gittiğimde bu sefer de teneffüste dersin asistanı olan, doktoralarını yapmakta olan iki kızla konuştum. beni öyle rahatlattılar ki anlatamam. onlarla konuştuktan sonra dersi bırakmamaya karar verdim. sonuçta kimse benden felsefecilerle yarışmamı beklemiyor, buna ikna oldum. asistanlar hocanın çok anlayışlı biri olduğunu, benim gibi dersi dışarıdan alan öğrencilere sempatiyle yaklaştığını söylediler. işte bütün bunlardan sonra kararımı verdim. o vakit elbette bunu bilmiyordum; ancak böylece belki de hayatımda aldığım en güzel bir-iki dersten birini almış oldum.
işte sappho'yla da bu derslerden birinde tanıştım.





