26 Mayıs 2010 Çarşamba

asabiyet

bazı insanlar yaşam enerjimi tamamiyle alıp götürüyor. nasıl desem, böyle her şeyi kökünden kazıyorlar, bana hiçbir şey kalmıyor. bir insanın bana böyle bir etkisinin olması başıma çok sık gelen bir şey değil. küçük şeylere takılmamayı becerebiliyorum. insanların dedikleri bir kulağımdan giriyor öbüründen çıkıyor ama birkaç kişi var ki öyle değil. yani kendimi çok yorgun, çok aptal ve beceriksiz hissetmeme nasıl neden olabiliyorlar bir fikrim yok. zaman zaman insan kendini başkalarıyla karşılaştırır, bu normaldir. benim bahsettiğim böyle bir şey değil. demek istediğim, başkasının üzerinde psikolojik şiddet uygulayarak bunu yapan birtakım insanlar var. ben daha önce böyle insanlar tanımamıştım. ne zamanki üniversite hayatıma başladım, böyle birkaç insan tanıdım. ne zaman onlarla konuşsam kendimi çok yorgun hissediyorum. resmen enerjim buhar olup uçuyor. birden yoruluyorum. aman allahım, ben şimdi ne yapacağım diyorum. kontrollü olmaya çalışıyorum ama içimde beliren o kaygı ve endişeyi ne yapsam silemiyorum. mümkün olduğunca o insanlardan kaçmaya çalışıyorum. konuşmak istemiyorum ama bir şekilde gelip beni buluyorlar. onlara dair olan bu hislerimden haberdarlar mı bilmiyorum, belki anlamışlardır. bunu kimseye anlatmayı denemedim çünkü tam olarak nedeni ne bir fikrim yok. tek bildiğim onların beni kötü etkilediği. bu olumsuz hisle nasıl başedilir ki? tek yapabildiğim kaçmak. yalnız şundan eminim ki eğer bu bahsettiğim insanlar kız olsalardı onlarla nasıl başedeceğimi çok iyi bilirdim. çünkü o zaman onların uygulayabileceği yöntemlere dair bir fikrim olurdu. ama bahsettiğim insanların erkek olması elimi kolumu bağlıyor biraz. bana gayet sahtekâr bir şekilde "aa! nerden çıkardın, sen öyle sanıyorsun" diyebilecek kaypaklığa sahipler. insanların iş yaşamında mobbing dedikleri şey böyle bir şey olabilir sanırım. mobbing'in içindekiler de bu bahsettiğim insanların gelecekte bir şirkete girmiş, kariyer sahibi ve para kazananları olsa gerek diyorum. çevremdekileri baz alıp bahsedilen erkek profilini düşünüyorum ve midem bulanıyor. en ufak bir abartma yapmadan diyorum ki gerçekten midem bulanıyor. şimdiye kadar bu derece keskin bir tiksinme hissi duyduğum sayılıdır.

kütüphanede ders çalıştım ve mola vermek için dışarı çıktım. makinadan bir kahve aldım ve banklardan birine oturup sakin sakin kahvemi içmeye koyuldum. o sırada "aa bize kahve yok mu?" diyerek üç oğlan bitti yanımda. sonra başladılar derslerden, ödevlerden, projelerden konuşmaya. ben sınavdan kaç almışım, yok kalır mıymışım, geçer miymişim, ne alırmışım. size ne be?! bir de bana soyadımla hitap etmiyorlar mı?! iğrençyapaysevecenlik. hiç insanın tüm hareketlerinin sahte olduğu bu denli belli olur mu? oluyor işte. bir de soyadımın sonuna "-cım" ekliyorlar, şalterlerim atıyor. işte o vakit içimden bütün küfürleri sayıyorum. ben bu oğlanların hepsini sigara dumanında boğmak istiyorum. öfkeleniyorum. sonra ben kahvemi bitiriyorum ve tekrar masamın başına dönüyorum. saat olmuş akşamın dokuzu. kitabım açık ama benim algım kapanmış. kendimi öyle kötü hissediyorum ki. on beş dakika ya, sadece on beş dakika o çocuklarla konuşmak önümdeki on seneyi gözden geçirmeme, hatta kendimi sorgulamama neden oldu. sonra kendimi yetersiz hissettim. bunu öyle güzel başardılar ki. onların içleri pisti ama ilerde para kazanan herifler olacaklardı. hatta o sahtekârlıklarıyla güzel kızları etkileyen mal heriflerden olacaklardı. eminim on-on beş sene sonra karşılaşırsak laf arasına ne kadar iyi kazandıklarını falan sıkıştıracaklardı.

sonra çalışmayı neyi bıraktım düşündüm. tek ortak noktamız aynı bölümü okumak ve aynı şehrin havasını solumaktı. her gün aynı ortamda ders dinliyoruz, aynı yollardan geçiyoruz, aynı kitapların altını çiziyoruz ama birbirimizden ne kadar uzağız; aramızda onyüzbinmilyon kilometre var. görünürde aynı şeyi yapıyoruz ve onlarla aynı şeyi yapma halinden hiç hazetmiyorum.

25 Mayıs 2010 Salı

canıma pencere açsam

balığın adı filipır imiş. olmaz olsun öyle filipır.

bütün bu çelişkiler yaşla mı ilintili yoksa başla mı bilmiyorum. insanın yaşı ilerledikçe iç dengesini bulabilme ihtimalini düşünüp birazcık rahatlıyorum. böyle düşününce bir nebze olsun dinginlik geliyor. beni bu dengesizliğimle seven arkadaşlarım olduğunu görüp memnun oluyorum. bu inişler çıkışlar tabiatımın bir parçası ne yazık ki. istikrarlı bir ruh hali tutturamamak beni gerçekten mutsuz kılıyor, aksi bir insan yapıyor ama aksiliğim kendime. kötülüğüm desen kendime. kendi zamanımı harcıyorum, kendi günlerimi çarçur ediyorum. fırsatlarımı kendim elimin tersiyle bir kenara itiyorum. yaptığımı da kendime yapıyorum, yapmadığımı da. sarkaç sallanıp duruyor ama bir yerde durmuyor. duraklar hep kısa sürelik. sonra bir bakmışsın hooop, başka bir yerdeyim. bazen yolumu kaybediyorum, kafam karışıyor, sıkılıyorum ama kimselerin yardımcı olabileceği bir şey değil bu. kendi kendime halletmem gerektiğini biliyorum.

sıkkınlıklar, sıkılmalar. canıma pencere açsam biraz temiz hava gelir mi acaba? "sıkı can iyidir" derler, bizi öyle yetiştirdiler. keşke başka bir laf duymuş olsaydık. bize başka bir seçenek sunsalardı belki şimdi daha az "sıkkın", daha çok "bir şey" olurduk.

bilinç yüzüşü

Erlend'e 60 faktörlü güneş kremi sür diyorum bana mısın demiyor. Ondan sonra bütün gece sızım sızım sızlanıyor, ceremesini biz çekiyoruz. Aman yarebbim.

Sevgili Arkadaşım,

Bu egzotik adaya geleli henüz üç gün oldu. Şimdilik her şey çok güzel gidiyor. Bizim oralarda olmayan tropik meyveleri tadıyoruz ve bol bol kumsalda yürüyoruz. Eğer bozulmazsa ve havaalanı güvenliğinde bir sorun çıkmazsa yediğimiz meyvelerden sana da getirmek isterim. Ben gazeteye sarıp bavulun altına koymayı düşündüm ama Erlend dedi ki, sen iyi misin kızım, meyveler sebzeler ezilirse elbiselerin tropik meyve suyu olur, ondan sonra da oturur ağlarsın dedi. Çok doğru diyorsun Erlend dedim, sustum. Şimdi sana meyve getirmek için başka bir yöntem düşünüyorum artık.

Bu tatile gerçekten de ihtiyacım vardı sevgili arkadaşım. Bu son iki yıl beni çok yıprattı. Her şeyden ve tanıdığım herkesten uzaklaşmak verdiğim en doğru karardı. Nereye gideceğimi bilemezken Erlend'in bana bu adayı önermesi en büyük şansım oldu. Para konusunda sıkıntı çektim ama allah’tan kaldığımız motelin sahibi Eirik'in uzaktan hasmıymış da bize babamızın oğlunun yapmayacağı iyiliği yaptı. Bana bir sürü kartını verdi, dedi ki ülkene döndüğünde çevrendekilere bunları dağıtır mısın, buranın reklamı olsun dedi. Dedim ki seve seve, ama biz zengin insanlar değiliz Jose Manu Chao Amca, Erlend ile Eirik bana yardım etmeseydi biz buraya gelemeyecek insanlarız dedim. O an biraz yüzü düştü fark ettim ama hiç bozuntuya vermedi. "Amaaan boşver! Canın sağolsun" dedi. Sonra sırtıma vurdu, ben de güldüm.

Sana buraya gelme maceramı etraflıca anlatmaya fırsatım olmadı değil mi? Lütfen bana kırılma arkadaşım. Her şey o kadar hızlı gelişti ki ben bile halen şaşkınım. Erlend geçen haftalarda Hıdırellez'imi kutlamak için aramıştı. Laf arasında nasılsın, ne yapıyorsun derken, ona her şeyden çok bunaldığımı söyledim. Keşke gözümü kapatsam ve buradan uzaklaşsam dedim. Dilini bilmediğim, daha önce hiç gitmediğim bir yere gitmek isterdim diye anlattım. Mümkünse dünyanın uzak bir yeri olsun dedim. Erlend pat diye dedi ki, biz Eirik ile haftaya egzotik bir adaya konser vermeye gideceğiz. Hem konser hem tatil. İki-üç hafta kalacağız orada. Bu yıl biz de çok yorulduk dedi. Hadi sen de bizle gel demesin mi?! Dedi! Ben mi? Aaa!! Bilmem, olur mu ki öyle şey derken, kendimi gerçekten olabilir mi acaba yahu diye düşünürken buldum. Ama Erlend dedim, benim param yok ki, ben karşılayamam bu tatil masrafını dedim. Düşündüğün şeye bak dedi. Benim sana bir teklifim var diye ekledi. Sonra anlatmaya koyuldu: "Eirik bir yıldır bir kitap üzerinde çalışıyor. Konsere gittiğimiz yerlerde, uçaklarda, uzun yolculuklarda, bulduğu her fırsatta romanını yazıyor. Ama hep kağıtlara yazıyor. Ona: 'Eirik, artık teknoloji ilerledi, niçin laptopuna yazmıyorsun?' dediğimdeyse, 'laptopta bir şey yazmayı sevmiyorum Erlend' diyor. Kalem ve kağıtla yazmak ona nostaljik bir his veriyormuş ve kağıdın dokusunu hissetmek, mürekkebin de kokusunu duymak ona şifa kaynağıymış. Aynen böyle dedi. Şu anda kitabı bitti ve müsveddeleri temize çekmesi gerek. Yaklaşık 1004 küsur sayfa yazmış. Yayınevi demiş ki 1004 çok, biraz azalt. Eirik de 984 sayfa yaptı. 'Anca bu kadar azaltabildim, ne yapayım Erlend' dedi. Şimdi onu bilgisayara geçirmesi gerek ama gözü yemiyor, çok üşeniyor. Kendine bir yardımcı arıyor. 984 sayfayı bilgisayara kimse geçirmek istemiyor. Neden dersen, Eirik'in yazdığı kitap bir garip. Yani böyle nasıl desem, böyle fazla modern. Kendisi 2000'li yılların Joycu'u olacağını düşünüyor. "Bilinç yüzüşü" adını verdiği bir stil yarattığını söylüyor. Sözcükler beyninde yüzüyormuş ve bizim Eirik de her birine batmasınlar diye birer simit dağıtıyormuş. Sonra da rastgele yazıya döküyormuş. Kalbini kırmak istemedim ama bu bilinç yüzüşü adını verdiği stil bana biraz değişik geldi. Yani böyle nasıl desem, ben pek bir şey anlamadım. Eirik dedi ki, Joyce da zamanında anlaşılmamışmış. Değerini yıllar sonra anlayacaklarmış. Şimdiye kadar dört kişiyle görüştük Eirik'in kitabını bilgisayara geçirmesi için. Kitabı alanların hepsi üç gün sonra biz bunu geçiremiyoruz, hiçbir şey anlamıyoruz diye geri geldiler. Onlara hak vermedim değil. Eirik'in yazdıklarına bir baktım, cümleler tamamlanmamış, kelimeler parçalanmış, bazı yerlerde noktalama işaretleri yok. Üstelik en kötüsü de yazısını okumak çok zor. El yazısı hiç okunaklı değil. Eirik bu aralar üzgün biraz. Kitabının çıkmayacğını düşünüyor. İşte burada sen devreye giriyorsun: sen bizle tatile gel, masraflar bizim olsun, bunun karşılığında da Eirik'in 984 sayfalık kitabını bilgisayara geçirecek kişi ol dedi . Bir an sessiz kaldım. Herkes kaçtığına göre çok zor olmalı diye düşündüm. Ama sonra bir daha düşündüm ve varım dedim. Tamam, kitabı yazacağım ve sizinle de tatile geleceğim dedim. Erlend "oleey!" dedi. Ben de "yihuu!" dedim.

Velhasıl-ı kelam, bu egzotik adaya yolumun düşmesi işte böyle oldu sevgili arkadaşım. Ankara'ya döndüğümde temize geçireceğim 984 sayfa biraz gözümü korkutsa da şimdilik bunu düşünmemeye çalışıyorum. Bir şekilde yapacağım artık. Zaten yaz tatili de geliyor, işim ne gücüm ne. Hem bakarsın bu kitap gerçekten de post-post modern bir kitaptır ve 74 sene sonra edebiyat otoriteleri gelmiş geçmiş en büyük eserlerden biri olarak addederler de ben de bu eserin vücuda gelmesinde emeği geçen biri olmuş olurum, torunlarım etrafa anlatır, övünürler belki.

Neyse güzel arkadaşım, benden şimdilik bu kadar. Mektubumla birlikte zarfın içinde sana bir de resim yolluyorum. Resmi ben çektim. Akşamüzeri, okyanusun kıyısında. Erlend "ya ne resmi ya?! çekme şimdi! saçım başım düzgün değil" dedi ama ben yine de dinlemedim çektim. Eirik ise kitaptan dolayı olsa gerek son derece yorgun. Beni sorarsan, ben çok mutlu ve huzurluyum. Bu egzotik adaya umarım bir gün beraber de geliriz canım arkadaşım.

seni çok seven ve hasretle öpen,
ben.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

teletabi gibi sarılayım sıkı sıkı

bazen ne istiyorum biliyor musun, hayatın kendisiyle aramda hiç boşluk kalmasın istiyorum. bütün hava moleküllerini doldurayım, yaşamı tümüyle kucaklayayım istiyorum. kendi varlığım üzerinden pek çok şeye dokunmak istiyorum. bu demek değil ki gücüm her şeye yetsin, ya da ben önemli biri olayım. ben sadece yaşamı her şeyiyle kucaklamanın nasıl bir şey olduğunu merak ediyorum. elim her şeye değsin, hayatın dokunmadığım noktası kalmasın. bu mümkün değil farkındayım. bu isteği de öyle her zaman duymuyorum zaten, hatta çoğu zaman duymuyorum. işte o yüzden şu anı önemsiyorum ya. havayla, suyla, toprakla, ağaçla bir olmak istiyorum. hayatı yaşamaktan çok izliyorum, hayata katılmaktan çok bekliyorum gibi geliyor ya ara sıra, öyle gelmesin diyorum sadece. üstümdeki ataleti atayım diyorum.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

lüzumsuzsa söndür

" kenan bey size kaç kere daha tasarruflu ampullerden kullanın diyeceğim kuzum?"

çok komik bir otobüs hikayem vardı. bir gün mısır elçiliğini arayan bir turistin olduğu bir otobüse binerim ve trajikomik şeyler yaşanır. gülsem mi üzülsem mi bilemem. işte bu otobüs hikayemi büyük bir heyecanla birine anlatırım. beklerim ki sözümü söyleyip noktamı koyduğumda bir yandan kahkahalarla gülsün, bir yandan da benim turistime üzülsün. ama hiç beklediğim gibi olmaz. anlattığım insan yüz ifadesini değiştirmez bile, hııı, öyle mi der. yazık değil mi adama derim, yok yahu, bulmuştur o yolunu der. kendinden nasıl bu kadar emin olduğuna şaşarım. ya yolunu bulamamışsa?

bence bu otobüs hikayem birkaç kişiye daha anlatılmaya değecek bir hikayeydi ama anlattığım kişi tüm şevkimi kaçırdı. "yazmak" ile "konuşmak" arasındaki ayrım o an hiç olmadığı kadar berraklaştı. işte bazen bu yüzden kafamdan her geçeni söyleyemiyorum. söylemeye kalktığımda da kimi zaman yanlış insanı seçiyorum. o zaman anlatılacak tüm güzel şeyler değerinden yitiriyor, boşuna çarçur edilmiş bir fırsat gibi oluyor. madem dinlemek istemiyordun, neden merakla beklediğin albümü görev bilinciyle şimdi dinledin ki? madem canın istemiyordu, neden dolaptaki son pasta dilimini yedin ki? madem canın konuşmak istemiyordu, neden bir kerelik telefon hakkını şimdi kullandın ki? son kararım kenan bey, son kararım. otobüs hikayem bana kalmalı, kendi kendime hatırlayıp gülmeliyim, gülerken üzülmeliyim, bir de düşünmeliyim. tıpkı kemal sunal'lı bir türk filmi gibi. böyle küçük küçük bir sürü şey var aklımda. her birinden tek tek bahsetmeye kalksam karşımdaki sıkılacak. sonra demesin bu sohbetin bütünlüğü yok! anında derim ki "dönem ödevi mi bu arkadaşım bütünlüğü olsun?!" ben her telden çalmalıyım ki şu sıkıcı bütünlüğü bozalım. hiçbir şey tamamlanmasın. fakat öyle olmuyormuş efendim. televizyondaki dizide bir oğlan bir kıza diyordu ki sen beni tamamlıyorsun. işte bu hiç hoşuma gitmedi. birden arabamdan indim ve kapıyı sertçe kapattım. sonra kararlı bir şekilde televizyondaki oğlanın üzerine doğru yürümeye başladım. tabii elimde levye yoktu. elim bomboştu ve kendimi eksik hissettim. dizideki oğlan bana dönüp dedi ki "levyen olmadığı için değil, eksik parçayı bulamadığın için eksik hissediyorsun" dedi. elimi belime koydum ve gülmeye başladım. bu dediğine sen inanıyor musun yavrucuğum dedim, şu ettiğin "beni tamamlıyorsun" lafına. üstüne türk filmlerindeki şuh kadın karakterler gibi bir kahkaha attım. bu ne komik bir cümle yahu dedim. benim otobüs hikayemden bile komik bir şey bu dedim. sonra kıza döndüm, "birini tamamlamak diye bir kavram yok, biliyorsun değil mi küçük hanım" dedim. "elbette biliyorum ama bunu duymak yine de hoşuma gidiyor" diye yanıtladı beni. o an sustum, diyecek bir şey bulamadım çünkü haklıydı. herkes güzel şeyler duymak isterdi ve ne kadar harika bir varlık olduğumuzu duymak bizi memnun ederdi. sen yine de fazla kaptırma kendini küçük hanım dedim. sonra tekrardan arabama bindim. o sırada yeşil ışık yanmıştı ve herkes bana korna çalmaktaydı. patlamayın yahu dedim. şehiriçi hız limitini aşmadan direksiyonumu sallamaya koyuldum. bir an şoför nebahat olan belgin doruk geçti aklımdan. belgin doruk ne hoş bir kadındı. eyelinerlı gözleri, nostaljik saçları vardı. tabii o zaman nostaljik değil modaydı. ben çok küçük bir çocukken eniştem istanbul'da arabasıyla beni gezdirirdi. bir gün moda'ya gitmiştik, bir evin önünden geçerken bak burası barış manço'nun evi demişti. neresi neresi demiştim. işte burası. nasıl heyecanlandığımı hatırlıyorum. yıllar sonra hiç hazetmediğim biri de buna benzer bir barış manço hikayesi anlatmıştı da barış manço birden bana yabancılaşmıştı, sanki beni terk edip gitmişti. üstelik sadece o mu? burak kut ve kemal sunal da. sanki hepsi benden çok o sevmediğim kimseye ait olmuştular. sonra düşündüm, dedim ki ben salak mıyım. mantıksızlığın bu kadarına da pes doğrusu dedim. sonra allah'tan ampul yandı. dedim ki üç aşağı beş yukarı aynı dönemin çocuklarıyız işte, tabii ki de hepimiz barış manço'yu seveceğiz, burak kut'a kalbimizde özel bir yer vereceğiz. salak dedim kendime, git istediğine sor, eminim ki onlar da barış manço ve burak kut sevmişlerdir. neyse ki zararın neresinden dönsem kârdı, ben de çok uzatmadan dönüverdim. "allah'tan ampul yandı" dedim de bak aklıma ne geldi? bir keresinde biriyle konuşuyordum, laf arasında "allah'tan şöyle oldu böyle oldu" diye bir şey demişim. hani ağız alışkanlığı. sonra karşımdaki bir an durdu. iki-üç saniye. o durunca ben de sustum. bana dedi ki "allah'tan?" ben de soruya soruyla karşılık verdim: "allah'tan?" sonra karşımdaki bana küçümser bakışlar attı, güldü. ben de güldüm ama o an ne olduğunu anlamadım. aradan birkaç saat geçti, ben eve geldim. allahallah, ne oldu ki acaba dedim. jeton o zaman düştü. o çocuksa benimle bir daha hiç konuşmadı. bense bu olayı yaptığım sosyolojik tespitlerden biri olarak farz ettim ve rafıma kaldırdım.

neyse, ne diyordum? ben arabamla şehiriçi gezintime devam ettim. son kararım kenan bey, son kararım dedim. benzinim bitene kadar süreceğim arabamı. sonrası da kader kısmet artık. ben varınca size haber ederim kenan bey, merak etmeyin siz beni.

içinde uyuduğum sesler- bölüm 1: süt ve bal

The National - Sorrow by eydontkno

the national lafa "keder beni gençken buldu. bekledi ve kazandı. beni ilaçlara mahkum etti. keder balımda ve sütümün içinde." diye girdiğinde ben gözümü kapayıp, başımı otobüsün camına yasladım. gözümü açtığımda kızılay'daydım. tüm yol boyunca sadece bu şarkıyı dinlemişim sandım. zaman geçtikçe güzellikleri fark eder ya insan, işte bu şarkıyı da öyle bulduğumu düşündüm. ilk dinleyişte değil, zamanla. ben nasıl düz bir çizgide ilerliyorsam, bu ses de öyle düz seyrediyor. tanıyorum ve biliyorum bu sesi. keşke başka adamların sesi de böyle güven verse diye geçiyor aklımdan. öyle ki o seste uyuyabilmeliyim, tıpkı bu şarkıda uyuyabildiğim gibi. "seni unutmak istemiyorum, bu meseleyi kapatmak istemiyorum" derken, aklıma buna benzer başka bir şarkı geliyor. sonra eve gelince last fm yorumlarına bakıyorum, aynı şarkının başkalarının da aklına geldiğini görüyorum: magnetic fields - i don't want to get over you.

sütümde ve balımdaki hüzün beni de düşünmeye sevkediyor. insanın yatağından başka bir yerde -mesela bir otobüste- gözünü güvenle kapayabilmesini şaşırtıcı buluyorum. yanında bir yabancı otururken, şehrin bozuk yollarında arabanın tekerlekleri inip çıkarken kulağında bir adamın sesiyle uykuya dalman gerçekten de şaşırtıcı. uyurken eve gitmenin hayalini kuruyorum; gidip de bir an önce yatağıma uzanmanın. şarkının hangi kısmında kendimi buldum bilmiyorum ama birini unutmak istemeyen ve bunun verdiği hüzünden şikayetçi olmayan adamı sevdiğimi düşünüyorum. anlatıyor, konuşuyor, basit cümleler kuruyor. her şeyin bu denli basit olması beni rahatlatıyor; çünkü biliyorum ki tıpkı bu adam gibi ben de basit şeyler istiyorum. ritm devam ediyor, ben kucağımdaki çantaya parmaklarımı hafifçe vurarak kendimce müziğe katılıyorum. şarkımın bir nesnesi yok, benim sadece sütüm ve balım var ama olsun. ne de olsa keder bizi küçükken bulmuş, beklemiş ve nihayetinde kazanmış. işte hüzünlü şarkılara kendimizi bırakıverme meyili de hep bu yüzden, küçüklükten.

11 Mayıs 2010 Salı

sanırım aklımdan bir şeyler geçiyor-3

>aklıma takılan ve unutmak istediğim şeyler olduğunda yazıyorum. o konunun hakkında söyleyebileceğim tek bir laf kalmayana kadar yazıyorum. yazdığım şeyin bu yolla tükenmesini ve değersizleşmesini istiyorum.

>bazen hatırlamak için yazıyorum, bazense sadece unutmak için.
son zamanlarda unutmak için yazdığımı fark ediyorum.

>bazı insanların bulundukları ortamın havasını olumlu yönde değiştirme etkileri var. böyle insanların çevremde olması beni memnun ediyor.

>gerçeklikle zaman zaman problemim olduğunu düşünüyorum. kabul etmek zor gelmiyor da "gerçeklik"in kendisini sıkıcı buluyorum. onu kendime göre eğip büktüğümdeyse "gerçekdışı" oluveriyor. insanın kendi gerçekliğiyle genel gerçekliğin örtüşmemesi hoş değil.

>olmayacak şeylere ayak dirediğim zamanlarda kendime aferin dediğim oluyor. kendimi matah bir şey yapmış sanıyor, hayata karşı muhalif tutumumu muhafaza ettiğimi düşünüyorum. sonra bir daha düşünüyorum ve kalelerimin teker teker elden gittiğini görüyor, üzülüyorum.

>bir şeyin duyu yoluyla çağrışım yapması ne ilginç. bir koku, bir ses aklımıza neler neler getiriyor. en ilginci de durduk yere burnumuzun bir koku alması, kulağımızda bir sesin belirmesi.

>"yıl 2000/ tekke ve zaviyeleri kapatıldı kalbimin "
didem madak-ah'lar ağacı, müsveddeler-2

>bir şey okuduğumda neden kendimi aldığım eğitime ihanet ediyormuşum gibi hissettiğime dair hiçbir fikrim yok. sanki böyle şeylerden ne kadar kaçarsam rasyonaliteye o kadar yaklaşacağım ve o zaman da ders kitaplarıma layık bir öğrenci olacağım gibi geliyor.

>okuduğum her kitabın, her şiirin ardından kendimi suçlu hissetmemi çok garip buluyorum. neden öyle hissediyorum ki?

>ben böyle düşünürken, geçenlerde termodinamik dersinde şöyle bir diyalog yaşandı:
hoca sınavdan düşük not alan arkadaşa niye bu notu aldın, yoksa çalışmadın mı diye sordu. arkadaş da pek çalışamadım hocam diye yanıtladı. bunun üzerine hoca: "ne o, yoksa aylaklık mı yapıyorsun? boş zamanlarında ne yapıyorsun ki sen?" dedi. bir anlık şaşkınlıkla ne diyeceğini bilemeyen arkadaş, "kitap okuyorum hocam" deyiverdi. bu cevabın ardından hoca da "madem öyle, otur, termo kitabı oku o zaman!" dedi.

>sanırım niye suçluluk hissettiğimi şimdi daha iyi anladım. okuduğum her roman sayfasının yerine termo kitabından bir paragraf daha okuyabilirdim hissine kapılmamak elde değil.

>iyi ki buraya yazdıklarımı kimse bilmiyor. bunları yazdığımı başta hocalarım, sonra arkadaşlarım, sonra ders kitaplarım bilmemeli. sonra sayfalar süren hesaplamalarım, çeşit çeşit deneylerim, ezberlemeyi beceremediğim ve birbirine karıştırdığım formüller, kimi zaman algılamakta güçlük çektiğim üç boyutlu cisimler, alamadığım integraller, çözemediğim denklemler, biricik üstadım gauss, termodinamiğin ikinci kanunu, rüyama giren petrol boruları, verimli üretim sistemleri, içinde yüzen akışkanlar mekaniği, düşük bütçeyle alabileceğimiz maksimum iş gücü, az parayla kurabileceğimiz fabrikalar, sürtünme kuvvetinin ihmal edilmediği sistemler, insan aklının en nadide tasarımlarından biri olan çimento makinası, ters üçgen tasarımıyla dayanıklılığı arttırılmış köprüler, momentini alamadığım sistemler ve daha niceleri niceleri...hiçbiri böyle boş işlerle vakit geçirdiğimi görmemeli.

>dün masada otururken bir anda bir şey fark ettim. resmen o an ufkum açıldı. karşımda oturan arkadaşlarıma bir baktım, hepsinin gözünün feri sönmüştü. kendimi göremiyordum tabii ama muhtemelen ben de öyleydim. hepsinde bir bıkkınlık, sıkılmışlık, hayattan bezme.

>yaşımızın küçük olmasına rağmen yorgunluğumuzun büyük olmasını aklım almıyor.

>çevremizin kalabalık olmasına rağmen yalnızlığımızın büyük olmasını da anlayamıyorum.

>yiyeceklerimizde ve içeceklerimizde akla hayale gelmeyecek kimyasallar var. hele ki suyumuzda. içtiğimiz suların içinde kim bilir neler var. vücudumuz bu yüzden mi çabuk iflas ediyor? her şeye karşı hassasiyet gelişiyor ve tuhaf tuhaf alerjiler baş gösteriyor.

>biri seni üretkenliğe sevk ediyorsa o kişinin önemli olduğunu düşünüyorum. kim olursa olsun, eğer o insan senin içinde bir şeyler ortaya koyma isteğini tetikliyorsa hayatının şanslı bir dönemindesin demektir. kastettiğim üretkenlik çektiğin üzüntüden kendini yazmaya vermek, efendime söyleyeyim besteye vermek değil ama. tam tersine, senin ruh halini olumlu anlamda etkilemesi ve kendini iyi hissetmen, bunun sonucunda içinde bir şeyler yapmak adına şevk belirmesi. herkesin birbiriyle vakit geçirdiği bir dönemde birinin seni kendi içine bakmaya teşvik etmesi çok önemli.

9 Mayıs 2010 Pazar

ella bana geldi

aylaklıkla öldürecek vaktim vardı. aslında yoktan var ettiğim bir zamandı. amaçsızca dolandım, dükkanlara girdim çıktım. bir şey alacağımdan değil, sadece bir şeylere bakmaktan başım dönene kadar yorulma isteğimden. elim üç beş kere telefona gitti. aklımdan çeşit çeşit isimler geçti. alo merhaba nasılsın, napıyorsun, hadi gel, bir kahve içeriz, istersen yemek yeriz, bak hava ne güzel. yok dedim, telefonu çantama koydum tekrar. biraz daha yürüdüm. havada polenler uçuşuyor, ben elimle yakalamaya çalışıyorum. bir amacı yok, sadece oyun olsun. sonra elim tekrar telefona gitti. sevgili arkadaşım merhaba, umarım bu mesajı vaktinde görürsün, müsaitsen buluşalım, atla gel. peki gönderilsin mi? yok gönderilmesin. peki. yürümeye devam ettim. sanki enseme vuran saçlarım değil de at yelesi. bir an gözümü kapadım, bu rüzgardan başım dönecek, sinüzitim nüksedecek ve kafam yerden hiç kalkmayacak. düşününce korktum, rüzgardan da korktum, hastalanmaktan da. kitap, dergi, albüm, film satan şu büyük üç katlı mağazalardan birine girdim. soğuk ve kişiliksiz bir dükkan. çarkını kafe olarak kullandığı kısımla döndürdüğünü tahmin etmek zor değil. tek bir boş masa bile yok. insanlar diğer masadakilerle bu derece yakın nasıl oturuyorlar diye sormadan edemedim. yan masadakilerin sesinden kendi konuştuğunu duyman imkansız. neyse, ben içeri geçtim. dergilere, kitaplara bakındım. gossip girl kızları bütün dergilerin kapaklarında. sarah jessica parker'ı da unutmamak lazım. doğumdan üç ay sonra eski formuna dönen modeller, yaz diyetleri, efendime söyleyeyim selülitlerden kurtulma rehberi ve daha neler neler. son zamanların çok satan kitaplarını gördüm; "kayıp gül" diye bir kitapmış. lüzumsuz bir kitap olduğunu duymuştum. sonra çok satanlarda elif şafak'ın "fourty rules of love" kitabını gördüm. o da ne ki dedim, baktım; "aşk" romanının ingilizce çevirisiymiş. hem de çok satanlar da. vay anasını dedim. sonra albümlerin olduğu kata çıktım. bakalım yerli müzik piyasasında neler satıyor? albümlere bakınca yazın geldiğini şıp diye anladım. ben yazın geldiğini demet akalın'ın albüm çıkarmasından anlarım. işte yine bütün yaz ülkemizin güzide plajlarında çalacak olan "seni terk ettim/ günümü gün ettim/ ararsan bebeğim/ başka biriyleyim" temalı şarkılar piyasaya çıkmıştı. keşke bu yazdığım dörtlüğe beste de yapabilseydim. belki o zaman paraya para demezdim. ne diyordum, gıcır gıcır bayramlıklar gibi dizilen yazlık albümler. sonra gözüm fiyatlara takıldı. o vakit kaç zamandır cd diye bir şey almadığımı fark ettim. işin kötü tarafı bundan dolayı hiç suçluluk hissetmedim. iyi bir şey yapmıyorum elbet ama müzik endüstrisinin geldiği nokta bu, ben napayım? sonra yeni çıkan albümleri dinlemek için konan kulaklıklara gözüm takıldı. hani kocaman kulaklıkları takarsın ve yeni albümleri dinlersin ya, ben de denemek istedim. artık kaldı mı yahu böyle şeyler diye sordum kendime. düşün, artık bu bile nostaljik bir şey olmuş. vay anasını. hayatımda bir-iki sefer denediğimi hatırlıyorum ama öyle eskide kalmış ki nerede ve zaman olduğunu bilmiyorum. yanımda beraber dinleyeceğim bir jess yok, bir kabinimiz yok, zaten viyana'da da değiliz ama olsun; sırf nostaljik bir şey yapıyormuşum hissine kapılmak için kulaklıkları geçirdim kulağıma. gören sanki gramofondan plak dinliyorum sanacak. hey yarabbim, modern zaman avuntularıma bak benim. üç tane cd koymuşlar, ben eski şarkıların derlendiği cd'yi seçtim. hangi şarkıyı dinlesem diye bakarken tek tanıdık gelen ella fitzgerald oldu. ella "so in love"ı söylüyor. ella! ah ella! elimin ona bu kadar kolay gitmesine şaşırıyorum. kayıtsızım, artık bana kırgın şeyler hatırlatmıyor bu kadın. bağışlamam gerekeni bağışlamışım ve ardından bu kadın benim olmuş, daha önceden hiç olmadığı kadar hem de. bu kadını dinlerken aklıma saflıklarım, aptallıklarım gelmedi. sadece ne kadar umutlu olduğumu düşündüm. bir zamanlar bu kadın benim için umutlu olma halini ifade ediyordu. düşündüm ve kendime hayret ettim. bir zamanlar her şeyi yapabilecek kadar cesaretli hissediyordum. her şeyi yapardım, gecenin bir vakti şehrin bir ucundan gelebilirdim, ıssız sokaklarda yürüyebilirdim. ertesi günün bir öncekinden hep daha güzel olacağına yürekten inanırdım. şimdiyse geleceğin güzel olmasını diliyorum, umudumu korumaya çalışıyorum; ama bir zamanlar ella'yı dinlerken tüm güzellikler içimden kendiliğinden gelirdi. ben arayıp da bulmaya çalışmazdım. hiç susmadan konuşurdum. sonra arada bir durup çok mu konuştum derdim, yok hayır devam et yanıtını alırsam dünyanın en mutlu insanı olurdum. nina simone mu ella fitzgerald mı tartışması yaptığımı hatırlıyorum. ben nina demiştim, belki de o yüzden ella benden çok başkasına ait oldu. ama şimdi bunların hiçbir önemi olmadığını hissettim. ne acı, ne üzüntü, ne kırgınlık. hiçbir şey hissetmediğimi hissedince evrenin sırrına ermişim gibi geldi. kilit noktayı bulmuşum, sorunu çözmüşüm sandım. şarkıları düşünmek bana hiçbir şey çağrıştırmıyordu artık. kayıtsız ve umursamazım. işte bu noktaya erince ella bana geldi. bir baktım, bu kadının isminde kodlanmış bir şey yok benim için. her şey geçip gitmiş, ben bağışlayan olmuşum, "so in love"ı dinlerken tek düşündüğüm "ne kadar da güzel bir şarkı" olmuş. işte bu yüzden hiçbir şey hissetmemek beni korkutmuyor. ne hüzün var, ne heyecan. her şey dümdüz seyrediyor ve bunu fark etmek beni memnun ediyor.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

şelale

diyelim ki kendini bildin bileli hep aynı şekilde algıladığın bir şey var. ismini duyunca gözünde canlanan bir görüntü, o ismin kulağında çınlarken bıraktığı bir melodi var. şimdi sana benim algımdaki şelaleyi anlatmak isterim. belki düden şelalesi'dir, belki niagara. belki doğaldır, belki yapay; ben orasını bilemem. benim tek derdim şelaleyi anlatmaktır. şırıl şırıl akışından mı insanlar ona şelale diye seslenir bilemem. "ş"si baskın, "l"si bol, hareketi çok olsa gerek. şimdi hareket deyince sen bana sudan üretilen enerjiyi anlatırsın, yok anlatma. illa bir şey anlatacaksan senin zihnindeki şelaleyi anlat. senin şelalen de güzel şeyler mi getiriyor aklına? benimkisi öyle. ama birhan keskin'inkisi* öyle değilmiş. okuyunca şaşırdım doğrusu. düşündüm de düşündüm. böyle ipte asılı çamaşır gibi takılı kaldı aklımda. kim bir şelale için "aklıma suyun intiharı geliyordu hep/ şelale deyince / divaneliği söylüyordum" der ki? suyun intiharı olabilir mi hiç? suyun olsa olsa yolculuğu olur, o akar yolunu bulur. bize öyle demediler mi?

hıdırellez

dilek söylenir mi hiç? o zaman gerçekleşmez ki.

bu gece hıdırellez'miş. bir gül ağacı bulsak da dileğimi altına gömsem. kaç gün önceydi, kendi kendime dedim ki bu yıl hıdrellez'i kaçırmayayım, bir şey dileyeyim. ne dileyeyim diye düşünmedim çünkü biliyordum.
böyle şeyler pek güzel. "cemre düşmesi"nden hiç anlamıyorum ama anneanneler diyorsa doğrudur. yaşlı kadınlardan daha çok şey bilecek değiliz ya?
dilden dile anlatılan, içinde masalsı unsurlar bulunan, mistik bir yanı olan hikayeleri dinlemeyi seviyorum. hıdırellez'i seviyorum. çünkü dileğimizi toprağın altına gömüyoruz. bir tek toprak biliyor. ama ketum, dillendirmiyor. o herkesi kucaklıyor. sonracığıma bir de güllerin yaprakları biliyor dileğimizi. bu yolla doğaya dönüyoruz, doğanın kendisiyle bütünleşiyoruz.
niye gül ağacı deniyor bilmiyorum. gül çiçek değil mi, ağaç da nereden çıktı? gerçi eskiler gül ağacı diyorlarsa vardır bir hikmeti. ben sorgulamıyorum, onun yerine dileğimi kağıda yazıyorum. ah bir de gül ağacı bulsaydım.