Erlend'e 60 faktörlü güneş kremi sür diyorum bana mısın demiyor. Ondan sonra bütün gece sızım sızım sızlanıyor, ceremesini biz çekiyoruz. Aman yarebbim.
Sevgili Arkadaşım,
Bu egzotik adaya geleli henüz üç gün oldu. Şimdilik her şey çok güzel gidiyor. Bizim oralarda olmayan tropik meyveleri tadıyoruz ve bol bol kumsalda yürüyoruz. Eğer bozulmazsa ve havaalanı güvenliğinde bir sorun çıkmazsa yediğimiz meyvelerden sana da getirmek isterim. Ben gazeteye sarıp bavulun altına koymayı düşündüm ama Erlend dedi ki, sen iyi misin kızım, meyveler sebzeler ezilirse elbiselerin tropik meyve suyu olur, ondan sonra da oturur ağlarsın dedi. Çok doğru diyorsun Erlend dedim, sustum. Şimdi sana meyve getirmek için başka bir yöntem düşünüyorum artık.
Bu tatile gerçekten de ihtiyacım vardı sevgili arkadaşım. Bu son iki yıl beni çok yıprattı. Her şeyden ve tanıdığım herkesten uzaklaşmak verdiğim en doğru karardı. Nereye gideceğimi bilemezken Erlend'in bana bu adayı önermesi en büyük şansım oldu. Para konusunda sıkıntı çektim ama allah’tan kaldığımız motelin sahibi Eirik'in uzaktan hasmıymış da bize babamızın oğlunun yapmayacağı iyiliği yaptı. Bana bir sürü kartını verdi, dedi ki ülkene döndüğünde çevrendekilere bunları dağıtır mısın, buranın reklamı olsun dedi. Dedim ki seve seve, ama biz zengin insanlar değiliz Jose Manu Chao Amca, Erlend ile Eirik bana yardım etmeseydi biz buraya gelemeyecek insanlarız dedim. O an biraz yüzü düştü fark ettim ama hiç bozuntuya vermedi. "Amaaan boşver! Canın sağolsun" dedi. Sonra sırtıma vurdu, ben de güldüm.
Sana buraya gelme maceramı etraflıca anlatmaya fırsatım olmadı değil mi? Lütfen bana kırılma arkadaşım. Her şey o kadar hızlı gelişti ki ben bile halen şaşkınım. Erlend geçen haftalarda Hıdırellez'imi kutlamak için aramıştı. Laf arasında nasılsın, ne yapıyorsun derken, ona her şeyden çok bunaldığımı söyledim. Keşke gözümü kapatsam ve buradan uzaklaşsam dedim. Dilini bilmediğim, daha önce hiç gitmediğim bir yere gitmek isterdim diye anlattım. Mümkünse dünyanın uzak bir yeri olsun dedim. Erlend pat diye dedi ki, biz Eirik ile haftaya egzotik bir adaya konser vermeye gideceğiz. Hem konser hem tatil. İki-üç hafta kalacağız orada. Bu yıl biz de çok yorulduk dedi. Hadi sen de bizle gel demesin mi?! Dedi! Ben mi? Aaa!! Bilmem, olur mu ki öyle şey derken, kendimi gerçekten olabilir mi acaba yahu diye düşünürken buldum. Ama Erlend dedim, benim param yok ki, ben karşılayamam bu tatil masrafını dedim. Düşündüğün şeye bak dedi. Benim sana bir teklifim var diye ekledi. Sonra anlatmaya koyuldu: "Eirik bir yıldır bir kitap üzerinde çalışıyor. Konsere gittiğimiz yerlerde, uçaklarda, uzun yolculuklarda, bulduğu her fırsatta romanını yazıyor. Ama hep kağıtlara yazıyor. Ona: 'Eirik, artık teknoloji ilerledi, niçin laptopuna yazmıyorsun?' dediğimdeyse, 'laptopta bir şey yazmayı sevmiyorum Erlend' diyor. Kalem ve kağıtla yazmak ona nostaljik bir his veriyormuş ve kağıdın dokusunu hissetmek, mürekkebin de kokusunu duymak ona şifa kaynağıymış. Aynen böyle dedi. Şu anda kitabı bitti ve müsveddeleri temize çekmesi gerek. Yaklaşık 1004 küsur sayfa yazmış. Yayınevi demiş ki 1004 çok, biraz azalt. Eirik de 984 sayfa yaptı. 'Anca bu kadar azaltabildim, ne yapayım Erlend' dedi. Şimdi onu bilgisayara geçirmesi gerek ama gözü yemiyor, çok üşeniyor. Kendine bir yardımcı arıyor. 984 sayfayı bilgisayara kimse geçirmek istemiyor. Neden dersen, Eirik'in yazdığı kitap bir garip. Yani böyle nasıl desem, böyle fazla modern. Kendisi 2000'li yılların Joycu'u olacağını düşünüyor. "Bilinç yüzüşü" adını verdiği bir stil yarattığını söylüyor. Sözcükler beyninde yüzüyormuş ve bizim Eirik de her birine batmasınlar diye birer simit dağıtıyormuş. Sonra da rastgele yazıya döküyormuş. Kalbini kırmak istemedim ama bu bilinç yüzüşü adını verdiği stil bana biraz değişik geldi. Yani böyle nasıl desem, ben pek bir şey anlamadım. Eirik dedi ki, Joyce da zamanında anlaşılmamışmış. Değerini yıllar sonra anlayacaklarmış. Şimdiye kadar dört kişiyle görüştük Eirik'in kitabını bilgisayara geçirmesi için. Kitabı alanların hepsi üç gün sonra biz bunu geçiremiyoruz, hiçbir şey anlamıyoruz diye geri geldiler. Onlara hak vermedim değil. Eirik'in yazdıklarına bir baktım, cümleler tamamlanmamış, kelimeler parçalanmış, bazı yerlerde noktalama işaretleri yok. Üstelik en kötüsü de yazısını okumak çok zor. El yazısı hiç okunaklı değil. Eirik bu aralar üzgün biraz. Kitabının çıkmayacğını düşünüyor. İşte burada sen devreye giriyorsun: sen bizle tatile gel, masraflar bizim olsun, bunun karşılığında da Eirik'in 984 sayfalık kitabını bilgisayara geçirecek kişi ol dedi . Bir an sessiz kaldım. Herkes kaçtığına göre çok zor olmalı diye düşündüm. Ama sonra bir daha düşündüm ve varım dedim. Tamam, kitabı yazacağım ve sizinle de tatile geleceğim dedim. Erlend "oleey!" dedi. Ben de "yihuu!" dedim.
Velhasıl-ı kelam, bu egzotik adaya yolumun düşmesi işte böyle oldu sevgili arkadaşım. Ankara'ya döndüğümde temize geçireceğim 984 sayfa biraz gözümü korkutsa da şimdilik bunu düşünmemeye çalışıyorum. Bir şekilde yapacağım artık. Zaten yaz tatili de geliyor, işim ne gücüm ne. Hem bakarsın bu kitap gerçekten de post-post modern bir kitaptır ve 74 sene sonra edebiyat otoriteleri gelmiş geçmiş en büyük eserlerden biri olarak addederler de ben de bu eserin vücuda gelmesinde emeği geçen biri olmuş olurum, torunlarım etrafa anlatır, övünürler belki.
Neyse güzel arkadaşım, benden şimdilik bu kadar. Mektubumla birlikte zarfın içinde sana bir de resim yolluyorum. Resmi ben çektim. Akşamüzeri, okyanusun kıyısında. Erlend "ya ne resmi ya?! çekme şimdi! saçım başım düzgün değil" dedi ama ben yine de dinlemedim çektim. Eirik ise kitaptan dolayı olsa gerek son derece yorgun. Beni sorarsan, ben çok mutlu ve huzurluyum. Bu egzotik adaya umarım bir gün beraber de geliriz canım arkadaşım.
seni çok seven ve hasretle öpen,
ben.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder