27 Ekim 2014 Pazartesi

colorado blue

alela diane'nin the way we fall albümü çıktığından beri, bir seneden fazladır, sık sık geceleri kulağımda bu müzikle uyuyorum. çoğu zaman albümün ilk iki üç şarkısından sonra uyuyakalıyorum. bazen gece uykumdan uyandığımda kulaklıkta çalmakta olan albümü fark edip kapatıyorum. bazen de çoktan çalıp da sona erdiğini görüyorum. bu albümü bir zamanlar marissa nadler'ı nasıl dinlediysem, bir iki sene önce beth orton'un sugaring season albümünü ya da sibylle baier'in colour green albümünü nasıl dinlediysem öyle dinliyorum; çoğunlukla geceleri ve uyurken. bir zaman sonra elbet başka bir albüm the way we fall'ın yerini alacak. sıkılmayacağım belki ama yeni bir albümün içine girme ve onu keşfetme merakı içinde bunu bir kenara koyacağım. asla sevdiğim bir müzik için tüketmek sözcüğünü sarf edemiyorum çünkü uzun aralıklarla yine ona döndüğümde beni zamanında yakalayan şey her neyse onu yine buluyorum. bu albümün açılış şarkısını çok seviyorum. bir romanın ilk sayfalarını andırıyor. ayrıldığı eşiyle olan zorlu zamanları, ilişkilerinin kopma evresini, boşanma ve yeniden toparlanma dönemlerini anlattığını söylediği bu albümde, alela diane ilk parça olan colorado blue'yu lisedeki erkek arkadaşını düşünerek yazmış. ben de kendimce bir şeyler düşündüm. colorado ve  karlı günler, artık düşündüğümde bir başkası gibi gelen lisedeki ben, her şeyi yapabilecek gücü hissetme halinden bunun üşengeçliğe dönüştügü zamana kadar bir çok şey aklımdan geldi geçti. the catcher in the rye ruh halindenden the virgin suicides'a, igby goes down'dan submarine'e birkaç film ve kitap geldi aklıma. hepsi de ilkgençlik döneminin buhranlı ve zor zamanlarına dairdi. bu zamanlar asla aptal ve ne yaptığını bilmeme şaşkınlığında değildi. bu zamanlar on beş yaşındayken yirmi beş yaş kafasında olmanın uyumsuzluğunu taşıyordu. işte ne olduysa bu yüzden oldu. sonuç olarak bu buhranları ne övüyorum ne yeriyorum. hepsi birer aşama ve her birine şefkatle bakmaktan başka bir şey gelmiyor elimden.

aşağıdaki performans bu parçayı benim için daha anlamlı kılmakta. bir ormanda, kırmızı bir leke halinde alela diane gitarıyla şarkısını söylüyor. kısa va doğal saçları, kıpkırmızı elbisesi ve elbisesinden görünen atletiyle çok zarif ve çok kadın. mitolojideki athena gibi karşımda; çok güçlü, üretken, kendinden emin, ayakta.

26 Ekim 2014 Pazar

denize paralel dağlar

mümkün olsa hafızamdan silmek istediğim derecede sıkıntılı geçen şu bir yıla yakın dönemde, hatırladığımda beni mutlu eden günlerim de oldu. her şey tamamen siyah ya da beyaz değil, inişli çıkışlı günler bana bunu öğretti. bir sene önce şöyle bir şey oldu, hayatımda ilk kez toroslar'ı gördüm ve bu çok etkileyiciydi. demek yıllardır bize bahsedilen, lise kitaplarında okuduğumuz denize paralel dağlar bunlarmış dedim. ne görkemliymiş diyerek göğe uzanan dağlara bakakaldım. hatta dünya gözüyle toroslardan önce fjordları gördüğüm için bu ne tuhaf durum dedim. içimde kendi ülkemin toprağını tanıma şevki ne kadar azmış dedim ama bütün bunların nedeninin benden kaynaklanmadığı sonucuna ulaştım. yoksa bize de okuttular yaşar kemal, orhan kemal, kemal tahir. okuttular da bir sevdiremediler büyük kalabalıkları. bireyi işleyen eserlere yönelmek küçümsendi, kişiyi anlatanlardansa toplumu-tarihi anlatan romanlar yüceltildi. yaş ilerledikçe barıştım o cumhuriyet dönemi eserleriyle. farketmeden aramıza çektiğim duvarı kırmak için özel çaba gerekti, halen de kırabilmiş değilim. sorun yazarlarda değildi elbette, sorun bize onları sunuşlarındaydı. bir de çocukluğumuzu, gençliğimizi geçirdiğimiz siyasi koşullarda. akp iktidara geldiğinde on iki yaşındaymışım, şimdi kaç oldum. resmen gözümü onlarla açtım. ben hayata karşı tutumumu akp'yi görerek almışım. ülke deyince aklıma akp iktidarından önce gelen bir şey olmamış.

bunlar mı soğutmuş beni ülkemden diye çok düşünüyorum. bunlar yüzünden mi bütün arkadaşlarım arkalarına bakmadan bir bir gidiyorlar? neden dünyanın bir ucundaki maçu piçuyu merak ettiğim kadar burnumun dibindeki nemrut'u merak etmiyorum? ilgim nasıl kesilmişse birkaç isim haricinde hiçbir türk romancısını merak etmiyor, okuduğum yazarlara da yabancı yazarlar üzerinden varıyorum. bu nasıl ters iştir valla bilmiyorum. utanacağım utanmasına ama her zaman çuvaldızı kendime batıran ben, iş bu konuya geldiğinde utanma duygumun kaybını bile iktidara atıyorum. haksız olduğumu düşünmüyorum; çünkü en iyi bildiğim şey öfke. onu da zaten bu ülkeden öğrendim.

23 Ekim 2014 Perşembe

alice ve sally

geçen gün wim wenders'ın alice in cities filmini düşünüyordum. o filmdeki yolculuk rotasının amerika ayağını attığımızda geri kalanının aynısını yapmış olduğumu fark ettim ve şaşırdım. sonra buradan da filmdeki alice ile mad men'deki sally draper'ın hem fiziksel hem de karakter olarak ne kadar benzediğine dair yaptığım tespitimi hatırladım. ufak bir internet araştırması ardından tabii ki de bu tespiti ilk yapanın ben olmadığımı gördüm. başkalarının da aklına aynı şey gelmiş. ben bu kareleri yakıştırdım.




the cinematic orchestra


dün akşam cemal reşit rey'deki the cinematic orchestra konserine giderken çok özel bir deneyime tanıklık edeceğimi biliyordum. ingiliz nu-jazz ekibi the cinematic orchestra'nın konseri nasıl olmasını umuyorsam öyle oldu; sakin, dış dünyadan soyutlanmış, temiz ve güzel. 

başlangıcı önümüzdeki yıl yayınlanacak yeni albümlerinden bir parçayla yaptılar ve konser sırasında birkaç tane daha yeni albümlerinden çaldılar. önceki albümleri ma fleur'den de şarkılar vardı, every day'den de. sahnede her an minimum altı kişilerdi. kimi parçalarda saksafonda tom chant ve vokalde heidi vogel eşlik etti, sekiz kişi oldular. sahnede kalabalık grupları izlemenin ayrı bir güzelliği oluyor. o kadar insanın birbiriyle uyumu, anlık iletişimlerine tanık olmak, aralarındaki bağı görmek beni hep heyecanlandırıyor. dün akşam da lap top'unun başında jason swinscoe'nun arkadaşlarına ara sıra verdiği işaretleri ve solo kısımlardan önce onları sunarmış gibi eliyle referans vermesini takip ettim. adeta bir klasik müzik konserindeki orkestra şefiydi. grup elemanlarının her birinin farklı parçalarda kendi özel soloları vardı. bir tanesinde saksafon, diğerinde davul (hatta çok defa davul), bas, gitar, klavye... her birini uzun uzadıya doyasıya dinledik. bas gitar çalan sam vicary bazı şarkılarda kontrbas çaldı. birkaç parçada bir çeşit elektronik klavye çalan larry brown, diğer parçalarda gitarı eline aldı ve vokal yaptı. daha önce hiç elektrik davul ismindeki enstrümanı canlı görmediğimi bana fark ettiren manu delago, o gece sahnedeki elektronik müzik damarını veren kimseydi. ismini anmadan geçemeyeceğim davulcu  luke flowers ise hayatım boyunca canlı izlediğim en efsane davulculardan biri olarak zihnimde kalacak. sanki dünyanın en kolay işini yapıyormuşçasına, sürekli gülümseyerek ve yaptığı işten büyük zevk aldığını açıkça belli ederek davulunu çalmasıyla sanırım en çok ilgiyi toplayan kişiydi. bir de kim olduğunu gece eve geldikten sonra öğrendiğim larry brown var. meğersem kendisinin grey reverend mahlasıyla yaptığı solo albümünü dinlemişim ama kim olduğunu bilmiyormuşum. larry brown'un bis sırasında gitarıyla çaldığı to build a home yorumunda gözlerimin dolmasına engel olamadım. emin olamamakla birlikte bu şarkının ardından gelen ayaktaki çoşkulu seyirci alkışıyla larry brown'un birkaç defa gözlerini sildiğini gördüm. jason swinscoe bu yorumu "very special version" olarak sundu. gerçekten de öyleydi. çok naif ve sade. bizim gibi sert coğrafyada yaşayanlar için fazla naif ve kibar. konser bittiğinde düşündüğüm, bu konserde yaşadığım hissi nasıl muhafaza edeceğimdi. bunun için ne yapmam gerekti? 

sahnede iki saati aşkın süre kalan grupla konsere gelenler arasında güzel bir iletişim olduğunu düşünüyorum. bence bu kadar alkışı ve sevgiyi onlar da beklemiyordu. sahneden inmeden önce kendilerini dakikalarca ayakta alkışlayan izleyiciye kendi alkışlarıyla eşlik ettiler. luke flowers'ın ellerini yanaklarına koyarak sevgi dolu salona baktığını gördüm. ben de sevgiyle dolmuştum ve bu gece, şimdilik bu şehirde geçirdiğim en güzel geceydi. bir türlü kabullenemediğim ve sevemediğim bu şehre, bana the cinematic orchestra'yı izleme fırsatı verdiği için teşekkür ettim. salondan çıktığımda içim ferahlamış, göğsümün üzerindeki ağırlık hafiflemişti. her şey gözüme biraz daha temiz göründü.    

15 Eylül 2014 Pazartesi

foreign fields

yaklaşık altı aydır yeni/eski hiçbir dizi izlemiyorum. son bir buçuk senede kafamı dağıtmak ve aptallaşmak için o kadar çok dizi izledim ki mevcut koşullar altında ömrüm boyunca bir daha hiçbir dizi izlememeliyim diye düşünüyorum. sürekli dizi izleyerek niçin ve nasıl  aptallaşılacağını da bizzat tatbik ettim. amacım zaten dizi izlemekten mindfuck kıvamına gelmek ve gözümü açamayacağım ana varınca da uyumaktı. bu süreçte beni tatmin eden dizileri sonuna kadar izledim, beğenmediklerimi de kestirip attım. yalnız şunu kabul etmeliyim ki içi dolu konusu olmayan dizilerde bile çok iyi müzik kullanımı var. bu işin raconu bu galiba, daya indie grupları gitsin. neyse, bu şekilde varlığından haberdar olduğum bir grup var: foreign fields. aslen wisconsinli olup, müzik yapmaya nashville'de devam eden eric hillman ve brian holl'dan oluşan grup hakında internette bulabildiğim tek detaylı bilgiye şu röportajlarından ulaştım. on beş yaşında tanışmışlar ve o günden bu yana da birlikte müzik yapmayı sürdürüyorlarmış. alttaki performansları, benim kendilerini duyup da takibe aldığım şarkıları names and races'e ait. bandcamp üzerinden dinlenebilen iki albümleri ve bir de yeni yayınladıkları single'ları var. albümler bütünlük içinde dinlenip gidiyor. şimdilik takipteyim. 

14 Eylül 2014 Pazar

sünger çekmek ve çimento atmak bizim işimiz

iki çok sevdiğim arkadaşım beni yeni şehrimde, yeni evimde ziyarete gelene kadar kendimi iyi kötü idare ettiğimi düşünüyordum, öyle sanıyordum. onlar gittikten sonra evde oluşan boşluğu neyle dolduracağımı bilemediğimde derin bir anlamsızlık hissiyle yüzleştim. o günden beridir de bu hissi kalbimden atabilmiş değilim. insan bir kere kendinin upgrade edilmiş modelini görmeyiversin, sonrasında bir yetersizlik hali hasıl oluyor. ankara'nın üstüne sünger çektim. orada sevdiğim çok çok az kimse kaldı, gerisi bir yerlere dağıldı. bazı anlar var, bu andan ne büyük espri çıkardı diye düşünüyorum ama paylaşacağım insanlar 1/1000000 ölçekli haritada bir nokta bile değil. ankara bu koşullar altında çekilir dert değil derken, kendimi yalnız hissettiğimde geri dönebileceğim pek çok anın da üstüne sünger çektiğimi fark ettim. bilinçli değildi ancak hayatta kalabilmem için öyle olması gerekiyordu. ankara'yı öyle daralttım öyle daralttım ki okuldan ibaret kaldı. bundan pişman değilim. referans noktamın ev/ebeveyn/çocukluk gibi kavramlar olmasının mümkünatı yokken sarılabildiğim tek şey fizik çimleri, sunshine ve devrim oldu. şimdi sevdiklerim dünya haritasında, ben de kendimi olabilecek en rassal şekilde burada buluverdim. bu yaşların, geçmişi dağıtmak için çaba harcamayla geçeceğini tahmin edemezdim. beynimdeki sesleri susturmak için kulaklığımı kulağımdan hiç çıkarmıyorum. buna rağmen beni derinden yakalayan bir albüme denk gelemiyorum. sanki bir uzvum köreldi, yok oldu. eskiden bir albümle çabuk bağ kurabilirken şimdi sıkılıp hepsini yarıda bırakıyorum. yeni şeyleri dinlemesi zevk vermiyor. içime dokunan bir şey yakaladığımda ise gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. bir senedir alela diane'nin about farewell albümünü dinliyorum. hiç eskitemedim, öyle güzel akıp gidiyor ki. herkesin ayrılığı kendine, benim ayrılığım da şehrimle ve sevdiklerimle. bu albümün üstüne bir sürü şey dinledim bir senede ama içim hiçbirine pek ısınamadı. derken the antlers'ın familiars'ı geldi. keşke the intruders şarkısında daha bu yaşımda böyle hislenmeseydim. bazen içimde elli yaşında bir kadın olduğunu düşünüyorum. böyle deyince p. bana kızıyor ve ara sıra kulağımı çekmesi gerekiyor. bazı pazar geceleri kendime engel olamıyorum ve jackson c. frank dinliyorum, bir de arcade fire. iyi insan lafının üstüne gelirmiş, funeral'ın da onuncu yılı olmuş. bu albümü d. ile ilk çıktığı zaman cd'ye çekip dinlediğimizi çok net hatırlıyorum. bir sene, iki sene sonra değil; tam olarak vaktinde. d.'ye bu yazıyı gönderdim. yaşlanmışız diye bir cevap geldi. yaşlanmak demeyeyim, ayıp olur; ama o on yılın bu kadar somut olması beni de şaşırttı. funeral hafızamda çok net. ne kadar heyecanla dinlediğimizi unutmam mükün değil. benzer bir heyecanı pek az albüm için duydum. bundan sonra kaç tanesi için duyarım bilemiyorum. 

tam bu noktada perihan mağden'den bir alıntı yapacağım aklıma gelmezdi ama yapacağım. kendisini sevmiyorum ama tespitlerine kulak kesilmekten kendimi alamıyorum. sevmiyorum ama nefret de etmiyorum. neyse, kendisi bir zaman bir yazısında ölen annesini kastederek, "bundan sonra hayatıma annemin yeşil fasulyesinin tadını bilmeyeni çok yaklaştırmam" demişti. bu laf benim kafama kazınmıştı. bu cümlenin farklı versiyonları kurulabilirdi. şimdi ben de zırhımı hazırlayıp benzer laflar edebiliyorum. harcı tam tutmamış çimento gibi hissediyorum. bulamaç gibi tam kıvamını tutturamamış bir duygu halindeyim. yer yer donuk, yer yer kimseye göstermeden ağlak. richard linklater'in boyhood filminde patricia arquette'in bir sahnesi var, "hayatta daha fazlası olacağını sanırdım, bu kadar mıydı?" mealinden bir laf ediyor. işte ben o lafı öyle iyi anlıyorum ki yorgunluklar için yaşın çok da önemli olmadığını düşünüyorum. hayata dair duyduğum anlamsızlığı bir şeyler üreterek yenebileceğimi düşünmek istiyorum. yemek yapınca duyduğum rahatlığı pek az şeyde duyuyorum. 

bak yine ne hatırladım. p. ile dünyanın bir ucuna gitmiştik. sonra o orada çok sevdiği bir şeyi kaybetmişti. tam bir sene sonra gitti o ülkeye yerleşti. eskiler bir söz söylerler, eğer bir şehirde bir eşyanı kaybedersen/unutursan, yolun oraya tekrar düşermiş. bu lafa tebessüm ederdim. meğer gerçekmiş. ben de şimdiki yerimde daha önceki gelişimde bir eşyamı unutmuştum. şimdiyse diğer kıymet verdiğim şeylerimi unuttuğum şehirlere bir daha yolumun düşeceği zamanı bekliyorum. tanrılar sağolsun, benden unutkanı yok! o zamana kadar bir şeyler okuyor, izliyor ve zihnimi meşgul tutmaya çalışıyorum. içimde büyük bir öfke var; hayata, ülkeye, bazı insanlara karşı. bahsettiklerinde kendimi gülmekten alamadığım dini ve ruhani öğretilerde "kabullenmek/kabul etmek/oluruna bırakmak" gibi kavramlardan söz ediyorlar. ben bunları yapamıyorum. bunları yapamayınca da doğal seleksiyonda eleneceğimi biliyorum. belki 4000 sene sonra benim gibiler doğal seleksiyona uğrar, bilemiyorum.  

23 Ocak 2014 Perşembe

a.a

geçen gün otobüsle yüzüncü yıl’dan geçiyordum. inşaat halindeki çok katlı apartmanlara gözüm takıldı. ne kadar çirkin ve anlamsızlardı. sonra düşünceler birbirini kovaladı. bundan bir buçuk sene önce o semtteki inşaat halindeki apartmanların birinden kendini boşluğa bırakan arkadaşımın arkadaşı aklıma geldi. hani böyle ismen, varlığını bildiğim ama hiç sohbet etmediğim arkadaşın arkadaşı. kimsenin anlam veremediği gidişi ardından bir sürü şey söylenmişti. çok çalışkan, başarılı, masterlı, ülke standartlarında çok iyi işi olan ama neden gittiğine akıl sır erdirilemeyen parlak çocuk. zaten hep öyle değil mi, bütün bunlar mutlu olmak için yeterli sebepler olarak görülmez mi? o günleri hatırlıyorum; böyle üstümüzde bir soğukluk kalmıştı. hani anlam verememe ile yazık oldu arası bir şeyler. gereksiz dedikodusu yapılmamıştı, böyle boğazımızda yutamadığımız lokma gibi kalmıştı. aradan aylar geçtikçe bir daha bu konuyu aramızda hiç konuşmadık. olayı saygıyla kapattık, bir daha da açmadık; çünkü ne diyebilirdik ki? o tarihten sonra ne zaman bu olaya benzer, eğitimli bir insanın çekip gidişine dair bir haber okusam, aklıma hep arkadaşımın arkadaşı geldi. hani garip gelmeyen bir durumdu, olurdu böyle şeyler, dünya tarihinde ilk değildi ama bizim çevremizde ilkti. düşündüğümde üstümden ürperti geçerdi, sonra yoluma devam ederdim. işte geçen gün otobüsün camından bu yeni yapılan inşaatları görünce uçurumun kıyısından bakıyor gibi hissettim. apartmanlar o kadar yüksekti ki tamamını görebilmek için cama yanaşıp, kafamı yukarı kaldırmam gerekti. apartmanın yüksekliğini idrak edince çok korktum. öyle çok korktum ki kafamı anında aksi yöne çevirdim. çok uzun zamandır en iyi bildiğim şey korkuydu. korkuyu ömrüm boyunca aylardır hissettiğim gibi iliklerime kadar hissetmemiştim. şimdi bu korkunun içine beton zemin, yerçekimi ivmesi, soğuk rüzgar, bir de diplomalı mutsuzluk girmişti. yani bundan iki sene önce bir insanın diploması olmasının yeterli bir mutluluk kaynağı olduğu yanılgısı içindeyken, şimdi diplomanın hiçbir şey demek olduğunu tecrübe ettiğimde arkadaşımın arkadaşını anlar hale gelmiştim. çok değil belki az ama ucundan kıyısından anlar gibi olmuştum işte. belki ben anladığımı sanıyordum, belki onun nedenleri başkaydı ama ortak bir noktada buluşmuştuk işte. bu denli yok olmak istediğim bir an olmamıştı. hani ölmek değil, yok olmak. sanki hiç var olmamış gibi. otobüs camına yüzümü yasladım. korkudan yüzüm yanıyordu, kalbim sıkışıyordu. camın soğukluğunu yüzümde hissettiğimde yaşamın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu gördüm. hayatta en iyi bildiğim şey korkuydu.

8 Kasım 2013 Cuma

yalnız ve işinin ehli bir adam: bill callahan


Önceleri Smog mahlası altında, 2007’den bu yana da kendi adıyla albümler çıkaran Amerikalı müzisyen Bill Callahan, yirmi yılı aşkın süredir müzik piyasasında. Bu süre zarfında gitarıyla şarkılarını söylemiş, on altı stüdyo albümü kaydetmiş. Yıllar geçtikçe deneysellikten uzaklaşmış, takibi daha kolay ve melodik bir müzik anlayışına doğru evrilmiş. Callahan’ın bunca yıldır ilmek ilmek işlediği müziği, şarkı sözlerindeki zanaatkârlık, yavaş ve sakin bariton vokali bu sefer Dream River albümüyle karşımızda.
   
Smog yıllarında melodik olma kaygısı gütmeden, gitarın ve sözlerin baş aktör olduğu müzikler yapan Callahan, kendi ismini kullanmaya başladığından beri müziğine başka enstrümanlar girdi; yalın melodilerden görkemli seslere doğru bir yolculuk başladı, şarkı sözleri şiirselleşti.  Dream River, bu yolculuğun en üst noktası olduğunu etkileyici açılışıyla daha ilk andan hissettiriyor. The Sing şarkısında Callahan, yine vazgeçemediği yalnızlık temasıyla bizi selamlıyor: “Yabancılar uyurken/ Bir otelin barında içki bana eşlik ediyor/ Bugün tek söylediğim bira ve teşekkür ederim.”  Ama bütün bunları dillendirirken yarattığı ortam Smog yıllarındaki gibi depresif ya da karanlık değil. Yalnızlığı anlatırken mizahi bir dil kullanıyor ve yaylılar sayesinde adeta kovboy filmlerinde yer alan bir bar atmosferi çiziyor. Müzisyen, kovboy temasını 2011 yılında çıkardığı Apocalypse albümünde de işlemişti ve şimdi de benzer temalar üzerinden gidiyor. Callahan; şarkılarını kendini toplumun dışında hissetme, yaşama dair bir anlamın peşine düşme, şehir yaşamından kaçıp doğaya sığınma, ilişkiler ve ayrılık temaları üzerine kuruyor. Bütün şarkılarını özenle işlediğini anlamak hiç zor değil. O, hayatı anlamaya çalışırken bizi de kendi kişisel yolculuğumuza çıkartıyor. 

Albümün yarısına geldiğimizde Callahan hayallerini paylaşmaya başlıyor. Spring şarkısında bir insanla birlikte olmayı anlatıyor: “Evimizi bir tepenin üstünde görüyorum/ Mavi aydınlık bir sabah vakti/ Bir kapıdan geçiyorum ve anlıyorum/ Gerçek bahar senin içinde.” Apocalypse albümünde peşinden koştuğu bir his için yollara düşen bu adam, hala aradığını bulabilmiş değil. Irmaklardan, gökyüzünden, kuşlardan, doğanın ta kendisinden besleniyor, ülkesi Amerika’ya kızmaya devam ediyor. Ride My Arrow’da, “Savaş nehri çamura buluyor/ Nehirden çıkarken, girdiğimiz zamana göre daha kirliyiz.” diyor. Ok, mızrak, Armageddon… Epik detaylar satır aralarından fırlıyor. Apocalypse’deki ülkeyi talan eden ekonomik sistem eleştirisi Summer Painter’da devam ediyor: “Hiçbir zaman bilemedim kim için çalıştığımı/ Zengine mi fakire mi?” Callahan son derece politik. Gerçeği yüzümüze çarptığında daha karanlık ve tedirgin hissediyoruz. 

Dream River, Bill Callahan’ın hayatı sorgulayışının, anlam arayışının ve bunları yaparken kendini yalnız hissedişinin hikayesi, işinin ehli bir müzisyenin son ürünü. Bizim içinse 90’lardan beri albüm çıkaran, müziğinde yeni şeyler deneyen ve şarkı sözü yazarlığında şiirselliğe uzanan birinin şarkılarında kendimizi bulmamıza bir vesile. Bill Callahan artık hayatı öfkeyle değil, anlamaya çalışmakla geçiriyor. Kendini çok yalnız hissediyor, öyle ki “Kunduzlar etrafıma baraj örüyor” diyebilecek kadar insanlara şüpheyle yaklaşıyor. Fakat albümü bir mutluluk anıyla bitirmekten de kaçınmıyor. “Bir şeylerin iyi gittiği anları sürdürmek lazım”  diyerek albümü umutlu ve huzurlu bir şekilde noktalıyor.  

1 Kasım 2013 Cuma

tsu!: kalbim tarlalarla nasıl doldu?

bu kış müzik beni ne güzel koruyup kolladı. ev, okul ve sokaklar haricinde başka mekanlarda, aklıma gelmeyecek yerlerde bana tanıdık gelen tek şey müzik oldu. geçmeyen hastane gecelerinde, arkadaş evlerinde, sırf hayatın aktığını görebilmek için gittiğim kafelerde kulağımda hep müzik vardı. geriye dönüp bakınca gördüğüm; benim bir müziğe, bir de üç-beş dosta ömür boyu ödenmeyecek gönül borcum var. o dostlardan p. ile bu kış tsu!'yu ne dinledik. ben kaç gece sabaha karşı saatleri tsu! dinleyerek karşıladım.

tsu!, kendisini  bant'tan ve radyo programlarından tanıdığımız james hakan dedeoğlu'nun solo projesi. bant deyince bir şeyler demeden geçmek istemiyorum. yirmilerinin ilk yarısını bitirmeye yakın bir insan olarak diyebileceğim şu ki lise çağında müzik zevkimi şekillendiren roll ve bant yazarları olmuştur; temelimi onlar attılar. o yüzden kendilerine saygı duyarım. james hakan dedeoğlu da ismini o zamandan bildiğim biriydi. yaptığı müziği ilk  kez dinlememse yedi-sekiz ay öncesine tekabül ediyor.

dedeoğlu,  tsu! albümünde tek bir gitarla karşımıza çıkıyor. olabilecek en sade ve minimal şekilde dinleyiciye sinemasal bir atmosfer yaratıyor. ben ne gitar tekniğiyle ilgili bir şey diyebilirim ne de notalarla ilgili bir şey. sadece bu müziğin bana hissettirdiklerini anlatabilirim. tsu!'nun değişik coğrafyalara dağılmış şarkı isimleri üzerine düşünür, kendimce bir şeyler hayal ederim. bu müzik işte tam da buna uygun düşer, hayal kurmaya ve serbest çağrışımlara. acaba derim, bilinçakışı tekniğiyle yazan edebiyatçılar da müzikten ilham almışlar mıdır? mesela 1900'lerin başlarına böyle müzikler ne güzel gidermiş diye düşünürüm. adeta kalbimi dolduran bir zenginlikle bana yazma ilhamı veren bu müziğin, benim bir şeyler üretebilmem için yakıt görevi görmesini isterim.

nasıl oluyor bilmiyorum ama albümün ilk şarkısı sonora'yı kafamın içinden çalabiliyorum. şarkıyı ilk kez dinlediğimde dağlara, ormanların içine kaçmak istemiştim; çünkü kalbim oralarda atıyordu. bu müzikte benim için deniz, rüzgar ve dalgalar vardı. kar, kum fırtınası, sahil ve güneş vardı. aklıma gelen her şey doğaya ait, her fikir kaçmakla ilgiliydi. kaçıp da inzivaya çekilmek. kırsal bir yerde kendini dinleyip, doğadan aldığın ilhamla bir şeyler üretebilmek. üretilen şey bir resim de olabilirdi, bir domates de. bu müziği yaz mevsiminde tarlaların ve ineklerin olduğu yabancı bir memlekete yanımda taşıdım. o vakit her şey yerine oturdu. benim için bu albüm koca şehirde içine girdiğim bir kovukken, tarlaların yanından geçerken doğaya kaçma isteğimi kamçılayan bir ses oldu. şehrin gürültüsünden, korna sesinden, reklam panolarından, haberlerden uzaklaşıp zihnimi arındırma sürecine girme hayalinin çıkış noktası oldu. ben tsu!'yu mount eerie'nin clear moon'u ve james blackshaw'la eşzamanlı olarak dinledim, o yüzden kafamda yakın yerlerde duruyorlar. bu albüme dair zihnimde çok keskin bir resim oluştu: doğaya sığınan insan. istediğim hangisiydi bilmiyorum, kırsal bir yere gidip doğanın kollarına kendimi atmak mı yoksa dilini bilmediğim, iklimine yabancı olduğum bir yere göçmek mi?  

tsu! tek bir gitarıyla beni doğa, hafıza, hayaller hakkında işte bu kadar çok konuşturabildi. beni korudu, kolladı. gönül borcumu ödemem mümkün değil.

#26

çok uzun zamandır ne kafam ne de gönlüm huzura erebildi. göğsümün üstünde hep bir ağırlık, kafamın içinde hep ardı arkası kesilmeyen düşünceler var. yatağa yeni nevresim takımı serdiğimde duyduğum gönül rahatlığını başka hiçbir şeyde duyamıyorum. teselliyi neyde arasam bilmiyorum. beni korkutan şeyler var, önceden düşünüp önlemimi almaya çalışıyorum ama yine de endişe etmekten kendimi alamıyorum. kalbim hep son hızda atıyor, gözlerim çok kolay doluyor. bu duruma artık o kadar üzülmüyorum çünkü alıştım. iyi ki alışmak denen şey var, yoksa halimiz ne olurdu? hiçbir gün bir öncekinden kolay değil, sadece daha tanıdık. benim içimi biraz olsun rahatlatan şey, bu durumları dünya üzerinde yaşayan başka insanların da olduğunu bilmek. bazen insanın aradığı tek şey yalnız olmadığını görmek. ben de bunu hem başka sağlık sorunlarıyla mücadele edenlerden hem de benim yanımda olan dostlarımdan ziyadesiyle görüyorum. görmüyorum dersem yalan olur ama işte hep yanımda kalsalardı iyiydi. ah be, hepsi mi yakın zaman aralıklarıyla dünyanın çeşitli yerlerine dağılır? dağıldılar işte. bizim elimizde kalan da mail, skype, whatsapp oldu. neyse bu da iyi, ya hiçbiri olmasaydı?

kendi adıma sanki asıl zorlu sürece şimdi başladım gibi geliyor. benimle beraber her şeyi gören, bütün evreleri geçiren, evime ve hastaneye gelen dostlarım başka yerlere gidince bir başına olmanın ne demek olduğunu görüyorum. yalnızlık hiç ağlak ve depresif bir şey değilmiş. yalnızlık soğuk ve sert bir beton gibiymiş. hani böyle evde oturuyorsun ama çatısı uçmuş ya da ne bileyim bir duvarı göçmüş gibi. meğersem benim için o evi birarada tutan çevremdekilermiş. sağolsunlar. şimdi farklı saat dilimlerinden bile yetişmeye çalışıyorlar. ne diyeyim, şanslıyım.

kendi hayatımın dışına çıkmaya çalıştığımda ve bunu başardığımda, dönüp dolaşıp geleceğim yerin evim olduğunu bilmek süreci baltalıyor. tamam, bu bilgi beni yapmaktan alıkoymuyor ama gönlümü de tam anlamıyla rahatlatmıyor işte. son bir yıldaki düsturum show must go on'du ancak bu da o kadar kolay değil. resmen güç ve emek istiyor. böyle diye diye bir sürü şeyi hallettim. hayattaki başarın nedir deseler, işte bu derim, daha fazlası değil. ama bir nokta geliyor yoruluyorsun. böyle durumlarda elim hemen ya laptop'a ya telefona gidiyor. neyseki bu şimdilik işe yarıyor, tekrardan kendime geliyorum.

bildiğim güzel anılarım var. ufak, minik, kafamın içinde ve sevdiklerimle. yatağıma yatıyorum ve bu anları düşünerek, kulağımdaki müzik eşliğinde uykuya dalıyorum. işte gün boyu en huzurlu hissettiğim anlar o anlar.