6 Haziran 2012 Çarşamba

latin amerika'nın kesik damarları


elimde yaklaşık bir aydan fazla süredir eduardo galeano'nun latin amerika'nın kesik damarları kitabı var. uzun zamandır elimde olmasına rağmen henüz yarısına bile gelmiş değilim ama olsun. latin amerika'nın kesik damarları'ndan pek çok kişi gibi ben de hugo chavez sayesinde haberdar oldum. obama yeni başkan olduğu sıralarda chavez bir buluşma esnasında kendisine bu kitabı armağan etmiş ve ardından bu kitabın satışları amazon'da birinci sıraya kadar yükselmiş. hatta bu olaya "amerika'ya tarihi ayar" gibisinden yorumlar yapıldığını hatırlıyorum. kitabı okumaya başladıktan sonra chavez'i merak ettim. öğrendiğime göre bu kendisinin çok satan yaptığı ilk kitap değilmiş. "beni ben yapan şeyler" derken bir sürü kitaptan bahsettiğini gördüm. bir devlet başkanının kitaplara referanslar vermesi ve bu yolla düşünce adamlarını öne çıkarması son derece etkileyici.

latin amerika'nın kesik damarları, beyaz adamın latin amerika'ya gelişiyle başlayan yaklaşık 500 yıllık sömürüyü anlatıyor. ilk başta avrupalılar'ın, ardından da kuzey amerika'nın sömürdüğü latin amerika'nın, bugün neden bu kadar fakir kaldığını anlatıyor. bu kitap sayesinde çalışmak için amerika'ya kaçak giden meksikalıları, dünyanın değişik yerlerinde cüzzi ücretlere razı gelen latin amerikalıları ve belki de bugün brezilya ekonomisinin kötü yerlerden gelip de son derece iyi bir noktaya varmasının ardındaki motivasyonu anlamaya başlıyor insan. kitap sayesinde bilmediğim bir sürü şeyden haberim oldu. örneğin avrupa'nın sanayi devriminde kullandığı ham maddenin direk latin amerika'dan gittiğini bilmiyordum. uzun yıllar boyunca latin amerika madenleri avrupa kıtasına hizmet etmiş. ilk başta iktidar ispanyolların elindeyken, onlar da iki yüz yıl sonra avupalılar tarafından alt edilmiş. hatta galeano bunu, "inek [latin amerika] ispanya'nın ama sütünü diğerleri sağıyor." şeklinde ifade etmiş.

galeano, latin amerika üzerinde doğum kontrolünün yaygınlaşmasını sağlayan amerika'nın aslında niyetinin farklı olduğunu söylüyor. bu konuyla ilgili "latin amerika'da gerillaları dağlarda ve tepelerde öldürmek yerine, rahimlerde öldürmek hem daha kolay, hem daha temiz oluyor." cümlesini kurmuş. bunlar ilginç ve bizim ülkemizde de son derece güncel konular. bu konudan yakın zamana kadar -kürt nüfusu ve doğumkontrolü ilişkisine dair haberler yapılana kadar- haberdar değildim. bu konuda ne düşünmem gerektiğini henüz bilmiyorum ama bana farklı bir bakış açısı sunduğu kesin.

eduardo galeano'nun dili nefret dolu değil. birazcık kızgın olması ise son derece anlaşılır ve bu beni kesinlikle rahatsız etmiyor. böyle bir konuyu bir başkasının elinden, didaktik bir tarzda yazılmış olarak mümkünatı yok okuyamayacağımı biliyorum. bu yüzden son derece akıcı bir üslupla yazılmış bu kitabı okumaktan zevk alıyorum ve amerika deyince neden önce aklımıza abd olan amerika'nın geldiğini şimdi daha iyi anlıyorum (çünkü galeano bundan son derece şikayetçi).

91 yaş

yaklaşık on beş gün önce internette gezinirken bir habere rast gelmiştim. tekirdağ'ın malkara ilçesinde yaşayan 91 yaşındaki bir adamın kendisini av tüfeğiyle vurarak  intihar ettiğinin haberiydi bu. haberin ilerleyen satırlarında intiharından "girdiği psikolojik bunalım sonucu" diye bahsediliyordu. bu haber birkaç gün kafamın bir kenarında takılı kaldı. aradan on beş gün geçmesine rağmen hala üzerinde düşündüğüm bir şey olduğunu fark ettim. beni bu kadar düşünmeye sevk eden neydi tam olarak tahlil edemedim. 91 yaşındaki birinin intihar etme cesareti mi, o yaşta birinin girdiği ağır psikolojik buhran mı, yoksa ölmeye yaklaşmış olmasına rağmen yine de bu işin kontrolünü eline alma isteği mi, hangisi beni daha çok şaşırtıyor ve düşündürüyor bilemedim. belki de hepsi ayrı ayrı etkiliyor ve daha önce hiç aklıma gelmeyen şeylerin varlığını bana gösteriyordu. 

sanırım 91 yaşına kadar hayatla ve kendi varlığınla kavganın bitmiş olduğunu düşünüyordum. gerçi marquez'i ya da vedat türkali'yi düşününce bu savım çürüyor ama olsun. ben öyle olmasını ummayı yeğliyorum. bundan yirmi sene sonra daha huzurlu, halinden memnun ve belli bir dengeyi yakalamış bir insan olmak istiyorum. ancak böyle insanları görünce bu tip şeylerin çok da yaşla başla ilgisi olmadığını anlıyorum. aslında bu bildiğim bir şey. insan yirmi yaşındayken nasıl buhranlar içinde debelendiyse, elli yaşındayken de benzer şeylerin çevresinde dönüp durduğunu bizzat gözlemleyen biri olmama rağmen, yine de yaşla birlikte gelen bir huzura inanmak istiyorum. bu adam ve benzerleri ise benden bu inancı alıp götürüyor. ya da başka bir nokta kafamı kurcalıyor: insan 91 yaşındayken, ölüme yaklaşmışken, niçin kendini öldürmek ister ki diye soruyorum. bir nevi meydan okuyuş mu? belki inandığı tanrısına, belki insanoğlunun hayat döngüsüne bir meydan okuyuş. altında böyle anlamların yatıp yatmadığı beni hiç ilgilendirmiyor ama bir şekilde kendimi böyle düşünmekten alıkoyamıyorum. zaten öleceğini bilmesine rağmen, yaşamını kendi kendine sonlandıran insanın bu eylemini, bir meydan okuyuş olarak okumak beni biraz da gülümsetiyor açıkçası. "kontrol bende" düşüncesi yapmak istediklerimi gerçekleştirebilmek için beni kamçılıyor. "kontrol bende" diye geçiyor zihnimden. aslında birçok şeyi yapma gücüm, yetkinliğim, cesaretim var. sadece zaman zaman bu farkındalığı kaybediyorum diye düşünüyorum. fakat 91 yaşında intihar eden bu adamı görünce, iki farklı açıdan düşüncelere dalıyorum. bir tanesi iç huzurun uçucu ve anlık olduğuna dair düşüncelerimin desteklenmesinden dolayı duyduğum karamsarlık; diğeriyse yaşamımın kontrolünün benim elimde olduğunu bana hatırlatmasından dolayı duyduğum cesaret. hangisinin ağır bastığını bilemiyorum. 

29 Mayıs 2012 Salı

"he somehow looks like both courtney love and kurt cobain at the same time"

     şu hali kesinlikle müziğinden daha güzel.
ariel pink beyler


26 Mayıs 2012 Cumartesi

#11

Devotchka - Till the end of time by kukuletali

dünyanın en uzak yerine de gitsem, asla kafamın içinde yaptığım yolculuktan daha uzun bir yolculuk yapamam. zihnimde yaptığım yolculukları birbirine eklesem, buradan plüton'a yol olur. küçükken ders çalışmak amacıyla masaya oturduğumda sadece dersimi çalışırdım. şimdiyse bunun haricindeki her şeyi yapıyorum. aklıma bir şey geliyor, mesela bir kuş gelip zihnimin içine giriyor, sonra ben onun peşine takılıyorum ve nerelere gidiyorum. sonra bir bakıyorum yarım saat olmuş. ne ara zaman geçmiş anlamıyorum. büyüdükçe aklım başımdan gidiyor ve ben hayalperest biri olup çıkıyorum. halbuki normalde tersinin olması gerekmez mi? otuz altı saat sonra öğrencilik hayatımın çok kritik bir noktasında duran bir finale gireceğim ama bir türlü konsantre olup da çalışamıyorum. masamın üstünde kahve fincanları ve çay bardakları çoğaldıkça çoğalıyor ve ben bu sırada dağıldıkça dağılıyorum. gülmek için little miss sunshine'daki dans sahnesini youtube'da izlerken, birden kendimi torrent'ten filmi indirirken buldum. indirdiğim yetmiyormuş gibi bir de üstüne seyrettim. bu filmi ilk kez seyrettiğimde öss'ye hazırlanıyordum, şimdiyse ondan daha stresli bir sınava... bu film hayatımda hep böyle dönemlere denk geliyor; stres, endişe, bıkkınlık. son zamanlardaki çalışma motivasyonum, bunların kısa bir süre sonra biteceğini bilmem. bunu da bilmesem hiç çalışmazdım, kuşların peşine takılır uçardım. bu tam benden beklenecek bir iş olurdu.

milk and honey



1.kısım
milk and honey'i, p. diyene kadar nick drake'in sanıyordum. meğersem jackson c. frank'e aitmiş ve kendisi en az nick drake kadar hüzünlü bir hikayeye sahipmiş. zaten hep öyle olmuyor mu? böyle şarkıların içinde saklı hüznün hep bir hikayesi oluyor ve o da göğsümü sıkıştırmaya yetiyor. daha önce hiç takılıp kalmamıştım bu şarkıya. sözlerine de hiç dikkat etmemişim. p. bir gün bu şarkıyla çıkageldi ve o gün bugündür onun en sevdiği şarkılardan biri olan milk and honey, benim de en sevdiğim şarkılardan biri oldu. insanın müziği dostuyla paylaşabilmesi ne kadar güzel. ya da şöyle diyeyim; müziği paylaşabildiğin bir dosta sahip olmak ne kadar güzel.

milk and honey'nin sözlerine dikkat ettğim andan beri demek ki yalnız değilmişim hissi içimden gitmiyor. bir ömür peşinden koştuğun heyecanların bir yerde bitivermesi ya da boşa çıkması sonrasında gelen kış mevsimi sadece bana değil diye düşünüyorum. sonrasında çıkılan yolculuk sadece bana değil, tabiatı izleyerek geçen günler sadece bana değil. kendimle ilgili hoşnut olmadığım ve aynı zamanda değiştiremediğim bir-iki şeyi bu parçada bulduğumda, bunlarla yaşamam gerektiğini anladım. değiştirmeye çalışmayacaktım ama kabullenecektim. beni böyle kabullenecek insanlarla hayatımı geçirecektim. p.'nin bu noktada beni çok iyi anladığını bilmek içimi rahatlattı. o beni anladıysa, elbet anlayan birkaç insan daha çıkar diye düşündüm; çünkü özümüzdeki yalnızlık bir yandan da bizi birbirimize bağlayan şey değil miydi dedim.

2.kısım
milk and honey'i dinlerken, içine süt ve balın karıştığı başka bir şarkı daha bildiğimi hatırladım. beynimde "it's [sorrow] in my honey, in my milk" cümlesi yankılandı. melodik olarak ona eşlik ettim ve bu cümlenin the national'ın sorrow şarkısından aklımda kaldığını fark ettim. bu şarkıyı öyle çok dinlemiş ve kafamda öyle çok evirip çevirmiştim ki sütün ve balın geçtiği her yerde aklıma gelmesi olağandı. zamanında bu şarkıyla ilgili şöyle bir şey yazmıştım. şarkıyı kendi çapımda ankara'yla bağdaştırmam bitmedi, keşke bitse. "keder beni gençken buldu. bekledi ve kazandı. beni ilaçlara mahkum etti. keder balımda ve sütümün içinde." bunu da o zaman niye keder olarak çevirmişim bilmiyorum, şimdi olsa hüzün derdim. demek ki o zaman hüzün kelimesi hissettiklerimi tarif etmekte hafif kaçmış. sağlık olsun. 

bu iki şarkıyı yan yana koyduğumda şöyle düşündüm: hüznün ta içlerine işlediğini belirtmek için neden süt ve bal imgesine başvuruyorlardı ki?

son kısım
tevrat'ta vaadedilmiş topraklarda, süt ve balın aktığı söyleniyormuş. bütün iyi şeylere dair yapılan süt ve bal benzetmesi aynı zamanda doğurganlığı, sonsuz zenginliği ve tanrının şefkatini anlatıyormuş. elbette bunlar çok güzel şeyler, yazar bu kitabını da yine iyi yazmış. 

11 Mayıs 2012 Cuma

joan ve peggy

kızlar bir sonraki kahve muhabbetinize beni de çağırın ne olur

mad men'in 5.sezonu gerçekten çok iyi ilerliyor. her hafta izlediğimde, "bu bölüm şimdiye kadar olanların en iyisiydi." diyorum. sonra bir sonraki bölüm geliyor ve kendimi "yok yok, bu daha iyi." derken buluyorum. bu sezon hikayenin ilerleyişi ve her bölümde derinleşmesi, olay örgüsü ve karakterlerin iç dünyasına doğru yapılan yolculuk mükemmel. her bölümü izledikten sonra duyduğum tatmin hissi, iyi bir sinema filmini izledikten veya iyi bir romanı okuduktan sonraki tatmin hissine benziyor.  
***
joan ve peggy ikilisinin sahnelerine bayılıyorum. joan'ın görmüş geçirmiş kadın olarak peggy'e verdiği öğütler, peggy'nin erkek egemen dünyada yaşadığı sıkıntıları gelip hemen joan'a anlatması, gönül meselelerinin bir numaralı güzin ablası joan'ın peggy'e bu mevzularda yaptığı yorumlar, ikisinin bir olup başka kadınları çekiştirmeleri, dedikodu yapmaları... bunların hepsine bayılıyorum.
***
canım d.'nin bir arkadaşı için yaptığı bir benzetme vardı: müjgan abla diye. hoşuma gitmişti ve ona niye öyle diyorsunuz diye sorduğumda, hani mahallenin müjgan ablası olur ya, işte onun gibi de o yüzden öyle diyoruz demişti. sadece bu açıklama bile onun ne demek istediğini anlamama yetmişti. şimdi de ben aynı benzetmeyi alıyorum ve joancığıma yakıştırıyorum: kendisi bir müjgan abla değil de nedir?

9 Mayıs 2012 Çarşamba

#10

marissa yeni albümünden bir parça yayınlamış. bugün reader'ımda iki-üç farklı mecrada birden o vardı ama ısrarla dinlemedim. şimdi kesin takılır kalırım o şarkıya. hem zaten yarın sınavım da var. şu anda hiç doğru bir zaman değil marissa.
***
aslında tam da bu yüzden yine sana mı sarılsam? kapım sana hep açık nasılsa.

#9

bazen bir şey oluyor ve geriye dönüp baktığımda, zaman geçirdiğim bazı insanlara inanamıyorum. resmen midem bulanıyor, onlardan iğreniyorum. "ben bunlarla mı zaman geçirmişim?" diye kendime soruyorum. insanın yaşla beraber bu tarz şeyleri tahlil etme yetisinin gelişmesi gerekmez mi? artık sezgisel ve mantıksal olarak bazı şeyleri kestirebilmek gerekir. ama böyle şeylerle karşılaşınca daha kırk fırın ekmek yemem gerektiğini anlıyorum. karşımdakinden ziyade kendime kızıyorum. nasıl fark etmedin, nasıl anlamadın diyorum. olur olmaz insanlarla, paylaşmamam gereken şeyleri paylaştığımı anca bir şeyler yüzüme vurulunca anlıyorum. işte o vakit diyecek söz bulamıyorum, verecek bir cevabım olmuyor. tek diyebildiğim, sen bunu hak ettin kızım oluyor. iç dünyanı paylaşma konusunda bu kadar temkinli davranan sen, nasıl oldu da bütün bunların manevi değerini anlamayacak insanların önüne bir sürü şeyi serebilmişsin? kimlerle zaman geçirmişsin? 

bir zaman yanımda olup da şimdi geriye dönüp baktığımda midemi bulandıran insanlar, bana gittikçe daha da içe kapanmam gerektiğini öğretiyor. köprüden çok sular aktıktan sonra bir şekilde karşıma çıkan ve yüzüme vurulan şeyler, hayatımı yalnızca bir avuç insanla paylaşım işinde kalarak sürdürebileceğimi gösteriyor. bir avuç insanla paylaştığım maneviyat bana yeter. birine güvenmenin, onunla bir sürü şey paylaşmanın ve bundan en ufak bir tereddüt duymamanın, insan ilişkilerinde ulaşılabilecek en üst seviye olduğunu bu yaşımda anlamış bulunuyorum. teşekkür ederim mide bulantısı.

8 Mayıs 2012 Salı

laura, yazmak da bir nevi yatıştırıcı değil midir?

ne zamandan beri kendi kendime telkinde bulunmaya başladığımı bilmiyorum. bazen kafamın içinde biri "bu da böyle olsun madem, ne yapalım" diyor. bazen boşver diyor. hatta kendini bırakmamalısın bile diyor. o sesin sahibini ne zamandan beri dinlemeye başladığımı da bilmiyorum. onu dinlemeye başladığımdan beri ağlamıyorum, mantığımla çelişecek derecede kaderci davranıyorum ve bütün yaptıklarımı sanki bir başkasını izler gibi soğukkanlılıkla değerlendirebiliyorum. işte o yüzden bu da böyle olsun madem diyebiliyorum ya, aksi halde ben nasıl böyle bir cümle kurabilirdim?

son üç aydır en güzel uykularımı alkollü gecelerin ardından aldığımı yakın zamanda fark ettim. sadece bunu değil; en mutlu anlarımı p. ve i.'nin yanında, en verimli çalışmalarımı gece on ikiden sonra, beni en heyecanlandıran anların yolda müzik dinlerken olduğunu da fark ettim. hatta bazen kendi kendime şunu bile soruyorum: okula giderken mi müzik dinliyorum, yoksa müzik dinlerken okula mı gidiyorum? cevap ikincisi. uyurken mi müzik dinliyorum, yoksa müzik dinlerken mi uyuyorum? cevap ikincisi.
***

laura marling'e karşı pek bir şey hissetmiyorum. halbuki teoride nasıl da benim çok seveceğim biri gibi duruyor. hatta kendisine o kadar çok şans verdim ki, sevemediğimi fark ettiğimde hay allah bile dedim. hay allah görüyor musun bak, sevemedim gitti kızı. kendisine karşı kötü bir his de beslemiyorum. ama o kadar nötrüm ki bu kadar olur. bunun istisnası ise tek bir şarkısı, what he wrote. bu şarkıyı seviyorum. peki bu şarkıyı sevince laura'yı da sevmiş sayılıyor muyum? 

benim nazarımda başka şarkısına ısınamasam da olur, bu öyle güzel bir şarkı ki bana yeter de artar bile. içinde hera geçiyor, benim de aklıma sappho geliyor. sonra bir de içinde bir cümle geçiyor ki bana bir hissi hatırlatıyor: insan bazen kendini bir kenara atılmış, ücra bir yerde unutulmuş hissediyor. 

aşağıdaki video bu şarkının live from abbey road kaydı. izlerken fark ettim, laura marling'in müziğiyle manevi bir bağ kuramamış olabilirim ama kendisinin her daim tercih ettiği bir pantolon, bir tişört, düz taban ayakkabılar ve makyajsız halini beğendiğim kadar beğendiğim pek az şey var.


7 Mayıs 2012 Pazartesi

rüzgarı göğsüme yedim



en sevdiğim kitabı söyleyemem. en sevdiğim müzisyeni, grubu ya da filmi de söyleyemem. bir şeyin en sevdiğim olması nasıl olabilir diye düşünürüm. "en sevdiğim kitap şu" ya da "grup bu" demek benim için çok iddialı tanımlamalardır. zaten iddialı olan şey bana göre değil. çok sevdiklerim var ama en sevdiğim yok. bu yüzden neleri seversin sorusuna vereceğim bir cevabım da yok. yakın zamanda yaptığım bir otobüs yolculuğunda biri bana neler dinlersin diye sordu da böyle bir soruya nasıl cevap verebilirim diye bir beş dakika düşündüm galiba. ona verdiğim cevaba göre beni kafasında şekillendirecekti ve ben böyle bir soruya nasıl bir cevap vereceğimi bilemedim. 

bir sıralama yapamam; kitap ismi, grup ismi ya da film ismi sayamam ama sevdiğim şeyler hakkında saatlerce konuşabilirim. bunlardan biri de emily bronte'nin wuthering heights romanıdır. bu kitabı gerçekten severim, zaten kim sevmez ki? tıpkı jane austen'ın gurur ve önyargı'sı gibi pek çok kişinin üzerinde hem fikir olduğu bir romandır wuthering heights. jane austen dönemsel olarak emily bronte'den hemen öncedir. doğru mu yanlış mı bilemem ama benim zihnimde yaptığım sınıflandırmada bu iki kadın yan yana durur. birini diğerinden daha çok sevdiğimden değil ama wuthering heights'ı ayrı bir yere koyarım. ilk okuduğum zamandan beri bu böyledir. romanı sadece bir defa, lisede okumama rağmen ara sıra zihnimde çağrışım yapar ve ben çok eskide kalmış bir anı gibi onu çağırırım. sanki yetmiş yaşındaki bir kadının gençliğinde yaşadığı bir aşkı anımsaması ve çağırması gibi çağırırım bu romanı. bunun nedeni romanın atmosferinin bu şekilde olmasıdır; yoksa süslü ve havalı cümleler kurmak gibi bir amacım yok. ben bir şey yapmıyorum,  zaten roman daha isminden başlayarak bana çağrışımlar yaptırıyor. türkçe'deki ismi de orjinali gibi öyle güzel ki... uğultulu tepeler. beni bu romanla tanıştıran annem kitabın ismini rüzgarlı bayır olarak bilir. onun gençliğinde öyleymiş. fakat bence uğultulu tepeler daha güzel.

uğultulu tepeler ne zaman aklıma gelse, sanki çok eskide kalmış, hüzünlü bir hikayenin izini sürüyor gibiyim. adeta tepelerde yürüyor, rüzgarı göğsüme yiyor ve orada olmadığını bildiğim bir izi arıyorum. bütün bunları derken muhtemelen gözümde catherine'i canlandırıyorum. catherine arıyor, koşuyor, bulamıyor. ben de bu yolculuğu zihnimde yapıyorum. kate bush'un aynı isimli şarkısında, annemin bana tanıttığı romanları andığımda, lisedeyken sevdiğim çocuk acaba şimdi ne yapıyor diye düşündüğümde mutlaka bir yerden catherine işin içine giriyor.

andrea arnold'ın filminden

bu romanın film uyarlamalarının hiçbirini izlemedim. kafamdaki roman algısını kirletmeyeyim diye özel bir çaba harcadığımdan değil, böyle bir isteği hiç duymadığımdan. hatta uyarlamalarından birinde pek sevdiğim juliette binoche olmasına rağmen izlemek içimden gelmedi. fakat andrea arnold'un wuthering heights uyarlamasının trailer'ına ilk kez birkaç gün önce rastgelince hem bu filmi izlemek hem de romanın havasına tekrar girmek istedim. kendisinin fish tank filminin de yönetmeni olduğunu öğrenince iyi bir uyarlama olmuştur önkabulünü yaptım. ardından mumford&sons'ın bu film için yaptığı the enemy parçasını dinledim. hepsi çok planlı ve sıralı oldu, bu kadar düzen beni gerdi ama bu parçayı da çok sevdim. parçada "geldim ve bir hiçtim/ zaman bize hiçbir şey vermeyecek/ zaten düştüğünü bildiğin bir adama/ güvenmeyi neden seçtin?" diyor. sanırım heatcliff catherine'le konuşuyor.