17 Mart 2012 Cumartesi

ölmeye yatmak, kurgusal cumhuriyet tarihi, yetmeyen şeyin evet'i mi olur?

"ölmeye yatmak" etkileyici bir kitap ismi. ölümü bir sanat eseri şeklinde gözümde canlandırdığı için değil de insana ilhamla dolu çağrışımlar yaptırdığı için. ne ölüme methiyeler düzen bir hali var ne de yeren. sadece bir durumu ortaya koyuyor, zihnimde bir kare canlanıyor ve bana bir gerçeklik sunuyor. işte böyle bir şey var diyor, ölmeye yatmak diye bir şey var. benim bu noktada yaptığım ilk tespit, "aa ne kadar da döşeğimde ölürken kitabının ismine benziyor" olmuştu. halbuki okuyunca gördüm, bu kitap bana ölmeyi anlatmıyor. koca bir cumhuriyet tarihini bir romancının kurgusuyla sunuyor. bu ölmek olamaz, olsa olsa benim için yeni bir bakış açısına uyanmak olur.

bu roman bana 40'larda, 50'lerde, 60'larda ve 70'lerde türkiye'de kadın olmayı anlattı. içinde tanıdık çok şey buldum. bir sürü şey değişmemişti ama bir sürü şey de değişmişti. kitabın içinde annemden dinlediğim çok şey vardı, yaşı büyük olan halamdan dinlediğim şeyler de. ilginç olan şu ki, ben de bu topraklarda kadın olmayı hiç bilmeyen birine kendi hikayemi anlatsam, romandan ödünç alacağım birçok şey vardı. hepi topu benden on beş yaş büyük gazeteciler -ki kendilerine tv meşhurları demek daha doğru olur- sağda solda siyasi konjüktür -ki kendisine kafam girsin- analizi yaparken ve rte kanallarında her şeyi eleştirebilecek denli "liberal" olduklarını söylerken, hiçbirinin adalet ağaoğlu okumadığını anladım. ama tabii ki bunu şimdi anladım.

ülkede "liberal" olmak için birinci koşul cumhuriyeti eleştirmek. tv meşhurlarının yaptığı da bu zaten. buna diyecek hiç lafım yok, ben de kendi çapımda eleştiriyorum. eleştirilmeli de zaten. ben kendi cinsel yönelimimden bile onu sorguladıktan sonra emin olmuş biriyim, cumhuriyeti mi eleştirmeyeceğim? ama bahsettiğim şey, tv meşhurlarının yaptıkları gibi bir eleştiri değil. "hepi topu benden on beş yaş büyük" derken kastettiğim şey, onun da tıpkı benim gibi olanları okuyarak, kulaktan duyarak, başkalarından dinleyerek öğrendiği. yaşının yarısı kadar yıldır okuduklarını bize televizyon ekranlarından anlatıyor ve ne kadar öfkeli, ne denli cesur -ne de olsa her şeyi eleştirebiliyor-, korkusuz ve otoritenin karşısında olduğunu anlatıyor. yavrum benim, dine mesafeli olduğunu belirtiyor ama dini temelli bir iktidar partisinin yaptığı "iyi" şeyleri takdir edebilecek denli de nesnel olduğunu belirtmeden geçmiyor. kendisine liberal deniyor; çünkü bir tek bu isme sahip olanlar cumhuriyeti eleştirme cesaretini gösteriyor. ayrıca serbest ekonomiyi destekliyor, özelleştirmeyi doğru buluyor ama parasız eğitim de diyor. aferin, hatta afferim.

adalet ağaoğlu "yetmez ama evet" dediğinde ne demek istediğini anlamamıştım. yani diğerlerininkini de anlamamıştım ama adalet ağaoğlu'nun özellikle eleştirilmesini anlayacak bilgim yoktu kendisine dair. ben yetmez ama evet'i halen saçma bulurum. evetçilere diyecek lafım yok ama yetmez ama evetçilere söyleyecek çok şeyim vardır. ancak adalet ağaoğlu'nun bir romanını okumam bile onun neden yetmez ama evet dediğini anlamama yetti. romanın içindeki cumhuriyet eleştirisi ve adalet ağaoğlu'nun referandumdaki kararı son derece tutarlı. hatta bu mantıksız sloganı duyduğum andan beri, aslında ne demek istediklerini anlatmaya çalışan bir sürü insan görmüştüm de hiçbirinin dediği aklıma yatmamıştı. ilk kez adalet ağaoğlu'nun bu romanını okuyunca bir şeyler anlar gibi oldum. halen yetmez ama evet'in mantıksızlığına şiddetle karşı çıkmakla birlikte, adalet ağaoğlu'nun istikrarlı tavrını takdir ediyorum.

sonuçta demek istediğim, gördüğüm en sağlam cumhuriyet eleştirilerinden birinin, kurgusal bir roman olan ölmeye yatmak olduğu. birilerine "liboş" dediklerinde o insanlara tahammül edemememe rağmen, eğer ben de aynı şeyi dersem, bu sefer de bana x,y,z mi derler diye tereddüt ediyordum. itiraf ediyorum, aynen böyle düşünüyordum. o isimleri ben de sevmiyorum ama böyle dersem benim de başka bir ismim mi olur, diye düşünüyordum. ama şimdi içim çok rahat, liboş dedikleri isimleri ben de aynı şekilde çağırabilirim, evet. çünkü onların yapamadığını bir edebiyat yazarı yapmış. hem de bundan kırk bir sene önce yapmış.
***

yazıyı bitirirken aklıma bir de şu geldi. bu sene uğur mumcu'nun ölüm yıldönümünde televizyonda kendisinin meslek yaşamını anlatan bir belgesel izledim. belgeselin bir yerinde, 1970'li yıllara ait bir trt programından bir parça verildi. bir tartışma programı, konuklar arasında uğur mumcu, nazlı ılıcak ve ismini bilmediğim başka insanlar var. uğur mumcu ile nazlı ılıcak bir yerde tartışıyorlar. ama öyle bir an geliyor ki, uğur mumcu nazlı ılıcak'a dönüyor ve "soğukkanlılığınızı gerçekten takdir ediyorum. sanırım hanımefendiyle daha fazla konuşamayacağım" diyor ve konuşmasını yarım bırakıyor. bunu izlediğimde gülüyorum ve aradan geçen onca yılda insan hiç mi değişmez diyorum. bunu şu yüzden anlatıyorum, şimdi sağda solda okuduklarım da bu ayarda şeyler, asla daha fazlası değil ve inanılmaz mantık hatalarıyla dolu. aynı görüşe sahip olalım ya da olmayalım, bir yazıyı okurken veya bir insanı dinlerken tahammül edemediğim şey, kendi içinde tutarsız olması. tutarsız konuşmaya başladı mı fenalıklar geliyor ve onu kale alamıyorum, üzgünüm.

suriye

tanıdığım, bildiğim biri var. suriye'de yaşıyor ve her geçen gün hiç çıkmamacasına karamsarlığa biraz daha gömülüyor. gittikçe ölüme saplandığını söylüyor. her cuma interneti kesiyorlar ve dünyayla görüşemiyor; çünkü her cuma, muhalifler cuma namazından sonra eylem yapmak için internet üzerinden örgütleniyorlar. önceleri sadece cuma günleri internet kesilirken, son zamanlarda neredeyse her gün değişik saatlerde interneti kesmeye başladılar. yirmi-otuz yaş arası muhalif gençlerden her gün birileri ortadan kayboluyormuş. onun mahallesinde de haftalardır haber alamadıkları gençler varmış. cep telefonları çoğu zaman kesiliyor, insanlar birbirleriyle iletişim kuramıyormuş. muhalif gençler bir sabah evden çıkıyor ve bir daha onları gören olmuyormuş. ablası nişanlısıyla birlikte rusya'ya kaçtı. anne ve babası da rusya'ya kaçma çabası içinde. ama o üniversitenin son yılında olduğu ve haziran ayında mezun olacağı için ülkesini terk etmek istemiyor. boşver okulu dediğimde, "eğer şimdi gidersem bir daha buraya dönemem ve okulu bitiremem. dört yıl okudum, sadece üç ayım kaldı ve bu yüzden burayı terk edemem" diyor. türkler için son çağrı yapıldı, ülkenize dönün diye. bir arkadaşımın babası şam'da ve yakında buraya dönecek. sen de gel dedim, gelemem diyor. geçen hafta ne olur ne olmaz diye pasaport başvurusu yapmış, pasaport vermiyorlarmış. gidenlerin hepsi kaçak yollardan gidiyorlar. mesela ablası öyle yapmış. türkiye en yakın yer, gel diyorum. nasıl bırakayım diyor. haziran'da finaller varmış. şimdi gel, sonra finallere girmek için dönersin dediğimde, bir kere suriye'den çıktın mı bir daha geri dönemezsin dedi.
ben böyle şeylerin hep benden uzakta olduğunu düşünürdüm. benden uzakta, kitaplarda, filmlerde.

bu saatte gelinir mi? ayıp.

ankara'nın her yerinde gökçek'in kanalı beyaz tv'ye ait "maymundan mı geldik? topraktan mı geldik?" billboardlarını görünce ne düşünmem gerektiğini bilemedim. bu çok komik bir şeydi ama aynı zamanda zavallı bir durumdu da. "maymundan mı geldik? topraktan mı geldik?" billboardlarıyla şehrin dört bir yanını kaplamak ne demekti, pek aklım almadı. bu konunun bilimsel bir mesele olmaktan çıkıp takım tutmaya dönüşmesi başlı başına çapraşık bir durumken, birilerinin bunu kışkırtıcı bir söyleme dönüştürmesi gerçekten midemi bulandırdı. termodinamiğin ikinci kanununu şoför amcanın, görelilik kuramını başbakanın, kalp kulakçılarının çalışma prensibini benim tartışmam gibi bir şey bu. ama benim başkanım bunu uygun görmüşse doğrudur, ne de olsa o melih başgan.

10 Mart 2012 Cumartesi

#8

yaklaşık bir ay önce a separation filmini izlediğimde filmin bende bıraktığı iz, birkaç sene önce derviş zaim'in nokta filminin üzerimde bıraktığı etkiye benzer olmuştu. bir süre kafamda evirip çevirdim ve sonunda yazmaya karar verdim. insan bazen iyilik yapmak isterken kendini kötülük yapmış olarak buluyor. kötülük yapmak için yola çıkıp da kötülük yapmaktan daha farklı bir şey bu. ta kalpten iyilik yapmak isterken nasıl olur da kötülük yaparız diye düşünüyorum. kimi zaman böyle olduğunu biliyorum ve hayatın kaypak yüzünü tam bu noktada görüyorum. iyi niyetle yola çıkıp da kendini aklının ucundan dahi geçmeyen sonuçlara sebep olmuş bulduğunda kendine yabancılaşıyorsun. işte o zaman soruyorum; bu durumda ben kendimi sevmezken, bir insan beni niye sevsin diyorum. bazen iyi bir evlatken iyi bir dost olmuyorsun. bazen iyi bir dostken iyi bir sevgili, iyi bir sevgiliyken iyi bir evlat olmuyorsun. bunlar birbiriyle neden-sonuç ilişkisi halinde değil, ancak bazen sıfatlarından birinde tökezlemen seni kötü bir insan yapabiliyor. kötü biri olmadığımı biliyorum ancak kimi zaman içimi kaplayan bu histen kurtulamıyorum. filmdeki adamın evlat olmak, koca olmak ve baba olmak arasında yaşadığı zorlukları anlayabiliyorum. bu da kendi çapımda benim görüşümü destekliyor. bazen insanın kimliklerinden biri daha öne çıkıyor ve diğerlerinin hakkından çalıyor. bu bilinçli bir seçim değil, hayat öyle oluveriyor. ben, hangisi beni mutlu eder'e değil de; hangisinin bana daha çok ihtiyacı varsa ona gidiyorum. yaptıklarımdan ötürü takdir görmeyi beklemiyorum fakat bazen birilerine, bazı şeyleri yapmamamın, yapamadığımdan değil; yapmayı seçmediğimden olduğunu anlatmak istiyorum. sonra bu gözüme çok gereksiz görünüyor ve üşeniyorum, kestirip atıyorum.

3 Mart 2012 Cumartesi

the album leaf

işte bir eski dost. yıllarla ifade edilecek kadar uzun bir zamandır -üç yıl, dört yıl?- oturup da baştan sona bir albümünü dinlememişim. en son into the blue again albümünde kalmışım, ondan sonrası yok. olmamasının özel bir nedeni yok. sadece dinlerken beni soktuğu ruh halini tecrübe etmek istemediğimden. bana soğuk, buhranlı, sıkıntılı ergenlik günlerini hatırlatıyor. bu demek oluyor ki, the album leaf bana kendimden başka hiçkimseyi hatırlatmıyor. bu da en az bir şarkıyı dinlerken eski sevgiliyi anımsamak kadar hüzün verici. eski ben'i, ergen ben'i anımsamak istediğimi pek söyleyemem. bu o kadar uzun bir geçmişe tekabül etmiyor ama yine de o günleri güzel andığım söylenemez. şimdi sokakta formasıyla gezinen liselileri görünce aklıma ter, hormon ve tutku geliyor. bunlar ne güzel şeyler diye düşünüyorum. benim album leaf'imin içinde ise bunlar yok, başka şeyler var. keşke en büyük derdim, lisede sevdiğim çocuğun beni sevmemesi olsa diye düşünüyorum. bunun eş değeri olarak da keşke şimdi de üzüldüğüm bu olsa diyorum. iki ay önce içimi sıkan şeyle şimdiki o kadar farklı ki. kafam rahat olmayınca gönlüm de rahat olmuyor. album leaf'e özellikle döndüm. bütün bunlar beni aşarken sırtımı yaslayacağım pek az müzik biliyordum. rahatladım, içim genişledi, ciğerlerime hava dolduğunu hissettim. albümlerini tekrar indirdim, 2010'da çıkardıkları albümü ilk defa dinledim. çok güzel bir konser kaydı buldum, geceleri uyurken dinliyorum. insanları istemiyorum; bunu ergen ben değil, şimdiki ben diyor. oturacak bir bank da buldum, kalkmaya niyetim yok. yazar oblomov'da beni anlatmış.

#7

Shearwater - A Hush by kukuletali

youtube'da oradan oraya gezinirken karşıma shearwater çıktı. eski tanıdık ama eski dost değil. yani hiçbir zaman o kadar yakın olmadık, ne shearwater'la ne de okkervil river'la. ama yine de winged life albümünü çok döndürmüşlüğüm var lisede. bağımsız filmlerin sahne arkası müziği olarak hatırlayıp da daha fazlasını biçmemişim onlara. bu kötü bir şey demek değil, kötülemek ya da değerini düşürmek için söylemiyorum. hem filmin hem de hayatın arka fonunda çalan ve insanı rahatsız etmeyen, belki de ona dinginlik getiren bir müzik icra etmek o kadar önemli ki. dinleyip de sildiğim, hem aklımdan hem de hard disc'imden sildiğim shearwater'ı yatağa sırtüstü uzanarak dinliyorum şimdi. boynum çok ağrıyor ve başımın altına yastıklar koyup winged life'ı dinliyorum. gözümden iki damla yaş süzülüyor. bazen fiziksel acı dayanılmaz oluyor ve ben hangimizin acısının daha büyük olduğunu düşünüyorum; benimki mi yoksa anneminki mi? elbette anneminkinin olduğunu biliyorum ve elimden başka bir şey gelmeyeceğini görüp her şeyi olduğu gibi bırakıyorum. pek az şey umrumda. insanların çoğu çekilmez. insanların çoğu çekilmez çünkü bazen sahip oldukları salaklık boyutuna inanamıyorum. bazı insanlar o kadar salak ki... mesela geçen gün bankada sıra bekliyordum. bir kadın bir işlem yaptırmak istiyordu ama kimliği yanında olmadığı için yaptıramadı. bankacı, kimliğiniz olmadan olmaz dedi. sonra sıra bana geldi ve ben işlemimi yaptırırken deminki kadın yine geldi ve "işlem hiç mi yapılmıyor? yapsanız ne olur ki?" dedi. bankacı, "olmaz hanımefendi kimliğiniz yok" diye yanıtladı ve kadın yine ısrar etti ("hiç mi yapılmıyor?", hayır biraz yapılıyor demek istedim.) bankacı son derece kibar bir şekilde yine olmayacağını belirtti. içimden o kadar sinirlendim ki, bankacının sabrına ve kibarlığına şaşırdım. o an ekmek parası dedikleri şeyin işte bu olduğunu gördüm: normalde sinirlenecekken sinirlenmemek ve kibar olmak. bir işlem kimliksiz olmuyorsa yüz kere daha sormanın ne anlamı var, insanlar ne kadar salak diye düşündüm. sonra bir gün de süpermarketlerin birinde sıra beklerken yan kasalardan birinde bir kadının kasiyere bağırıp çağırdığını duydum. birden herkes onlara bakmaya başladı. olayın ne olduğunu anlamadım ama kasiyeri koruma ihtiyacı duydum. bir şey deme gerekliliği hissettim ama diyemedim. o sırada market görevlileri geldi ve kadını sakinleştirmeye çalıştılar. kendi kendime düşündüm, en fazla ne olabilir ki dedim. bir ürünü fazladan okumuştur, yanlış okumuştur vs. bunların hiçbiri geri dönülemez şeyler değil ki. bir insan sırf kendisi o markette para harcıyor diye kasiyer kıza diklenme hakkını nasıl kendinde görüyor? ne salak insanlar var dedim, ne gerizekalılar. sonra bir de hastaneler var tabii. son zamanlarda o kadar çok vakit geçirdim ki oralarda, insanların salaklıklarını görünce diyecek söz bulamadım. annem doktor odasında ve o sırada hemşire doktora dosya vermek için içeri giriyor. çıkarken kapı azıcık aralık kalıyor. yanımda bekleyen bir karı koca var. adam ellili yaşlarında. annemi kastederek, hasta halen çıkmadı off falan diyor. içimden sanki keyfinden çıkmadı diyorum. adam sonra gidiyor ve kapı aralığından içeriyi izliyor. bakıp geri çekiliyor, yürüyor, sonra gene gidip kapı aralığından bakıyor. yanımda oturan karısına gelip; konuşuyorlar diyor. hıyar herif, sanki muhabbet ediyorlar diyorum içimden. sonra yine kapı aralığından gözlerini uzatıyor. bu sefer dayanamıyorum ve gidiyorum kapıyı çekiyorum. adam utanıyor ve ne diyeceğini bilemiyor. annem içeriden çıktığında da benim içerdeki hastanın yakını olduğumu anlıyor ama ben adamın ifadesine bakmıyorum. kazık kadar adam olup da halen doktor odasına kafasını uzatma eylemini gerçekleştiren adam salak değil de nedir diye düşünüyorum.

bütün bunlardan sonra insanlarla bire bir iletişim içinde olunan mesleklerin ne kadar zor olduğunu bir kez daha anlıyorum. bankacılar, doktorlar, kasiyerler, öğretmenler, garsonlar, sekreterler, postahane çalışanları vs. hepsinin işi çok zor. sürekli insanlara laf anlatma halindesin. arada anlamayanı var, ısrar edeni var, boğazına yapışanı var, asabisi var falan. hepsine kibar davranmak ve her zaman çok sabırlı olmak zorundasın. insanlar o kadar salak ki bütün ömrün onlara laf anlatmakla geçiyor. kimse tabela okumuyor ve önünde yazılı olmasına rağmen gelip her şeyi sana soruyor. ama bir şey diyemiyorsun çünkü o işten para kazanıyorsun. başlarda yanlış meslek mi seçtim diye düşünüyordum ama işin bu kısmını düşününce insanlarla değil de makinalarla çalıştığıma memnunum. hatta derin bir oh çekiyorum.

1 Mart 2012 Perşembe

#6

-bir başbakanın yılın hatırı sayılır bir kısmını ülkenin başkentinde değil de başka bir kentte, mesela istanbul'da, geçirmesi son derece tuhaf bir durumdur. o ülkeye dair çok şey bilmeyen biri bile böyle bir durumda istanbul'da başka bir şeylerin döndüğünü düşünebilir. paranın istanbul'dan geldiğini, belediye başkanlığı yarışında niçin istanbul'u almanın diğer şehirleri almaktan daha önemli olduğunu anlayabilir. işte bu yüzden asıl paranın kaynağı şehre daha da para getirecek şeyler dikilir, inşaatlar yapılır, o şehrin içine edilir.
bu kadar tüccar mantığıyla ülke yönetilmez. ülke, meclisin bulunduğu başkentten uzak olarak da yönetilmez (bu arada ne olur ne olmaz: hoşgeldiniz başbakanım).

-chp kurultayında isa gök'e yapılanlar gerçekten çok ayıp. hele de "demokrasi şöleni" yapıyoruz diye yola çıkılan bir kurultayda yapılması hepten ayıp. yalnız ertesi gün kendisine yaklaşık yarım saat kürsüde konuşma hakkı tanınmış. bence bu güzel bir şey. kurultayla ilgili kılıçdaroğlu'nu eleştiren çok, bu ne biçim demokrasi diyen de çok. haklılar. zaten chp'yi ben de desteklemiyorum. yalnız benim de aklıma şu geliyor; aynı şeyin bir akp toplantısında gerçekleşmesi düşünülebilir miydi? düşünsene, tayyip erdoğan'a muhalif biri çıkıyor ve yarım saat boyunca karşısında onu eleştiren şeyler söylüyor. hayalgücümü zorluyorum zorluyorum fakat böyle bir şeyi gözümün önüne bile getiremiyorum.

-dün gece cnn türk'teki tarafsız bölge programını izledim. can ataklı 28 şubat sürecinde milletvekillerinin nasıl zorla istifa ettirildiğini anlatıyordu. gazetelerin "bulduğu" yalan yanlış belgeler, şantaj ve rüşvetle istifaya zorlanan milletvekillerini anlatırken, o dönem kendi çalıştığı gazeteden ve bizzat yaşadığı bir olaydan bahsetti. biraz da programdakilerin gazına gelerek her şeyi isim vererek ifşa etti. çok geçmeden aydın doğan aradı ve can ataklı'ya demediğini bırakmadı. o an türk televizyon tarihinde gördüğüm en ilginç anlardan biriydi. can ataklı kıpkırmızı oldu ve diyecek söz bulamadı. en son "gazeteciliğimin bitti an" gibisinden bir şeyler dedi.
bence o an, o program türk basın tarihinde yerini alacak bir program oldu bile. güç ve iktidar nasıl bir şeymiş, ben dün akşam canlı canlı bunu gördüm. gerçekten bir gazeteciye yazık oldu.

27 Şubat 2012 Pazartesi

epic fail

son iki-üç senedir çok kullanılan ve hatta artık insanı rahatsız etme boyutuna gelen bir tabir vardı: epic fail. bir ara herkes her şeye epic fail derdi. ama bu tabirin bir durumu bu denli karşıladığını daha önce görmemiştim. hacettepe üniversitesinde, şevket çavdar isimli hastaya yapılan kol ve bacak naklini tanımlamak için diyecek başka bir şey bulamıyorum. bu hastanın kaybedilmesi pek çok kişi gibi beni de üzdü. hatta bayağı bir içime oturduğunu söyleyebilirim. fakat üzüntüden daha çok hissettiğim bir şey var, o da öfke ve kızgınlık. bu işi öyle bir şova dönüştürdüler ki geçtiğimiz günlerde yaşananları hayretler içinde kalarak takip ettim. tıp bilgim yok, dünyada bu tarz büyük çapta operasyonlar topluma nasıl tanıtılır bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki, o da bu işin şov boyutuna kaçan reklamıydı. akdeniz üniversitesindeki nakillerde de aynısı oldu, hacettepe'de de. bunu eleştirmek için doktor olmak gerekmiyor. ben bir insan olarak, bu hastaların bu kadar "malzeme" haline gelmesinden rahatsızlık duyuyorum. yineliyorum, bu işler dünyada böyle mi oluyor bilmiyorum. oluyorsa da umrumda değil, ben yine bu işlerin böyle yapılmasına kızmaya devam edeceğim. ameliyatlara da şov süsü verildiğini bilmezdim. eğer bu derece reklam yapıyorlarsa, kusura bakmasınlar ama hacettepe toplumdan gelen haklı/haksız, saçma/mantıklı eleştirilerin hepsini de kaldırmak zorunda. madem sen her şeyi bizimle paylaşıyorsun, tıp bilgisi olmayan insanların da kendi aralarında bunun tartışmasını yapmalarına kızamazsın. üzgünüm dostum ama bu işler böyledir; elli tane başarılı iş yaparsın hiç konuşulmaz; bir tane epic fail yaşarsın, herkes seni konuşur, ismin lekelenir. eşyanın tabiatı bu.

26 Şubat 2012 Pazar

bir kuş gelip pencereme konmasın mı?

bir süredir kendi içime bakmaya korkuyorum. hangi yazarındı, nerede vardı hatırlamıyorum ama birinin buna benzer bir lafı vardı. sanırım bu kendi içine bakmak ve korkmak anatemalı eylemi ondan ödünç almışım, benim lafım değil; ama bundan sonrası benim düşüncelerim. kendi içime bakınca korkuyorum ama dünyaya bakınca umutlanacak bir şey buluyorum. bu bir tezat gibi duruyor ama bence değil. kendi içimde değil fakat günlük hayatta umudumu yeşertecek bir şeyler buluyorum. ülkede, dünyada olup biten şeylerde beni umutsuzluğa sürükleyen ve moralimi bozan bir sürü şey oluyor; ama ne zaman içimi aydınlatan bir şey olsa, bunun kaynağı da yine sokaklar, başka insanlar, başka dünyalar. kendi içime bakıp da umutlandığım yok ama başka bir manzaraya bakıp da umutlandığım çok. sokaklardan, ülkeden, dünyadan, haber bültenlerinden, gazete yazılarından kötülük aktığı zamanlar çok; fakat benim için iyilik akan tek yer de yine bütün bu kötülüklerin geldiği kaynağın ta kendisi, yaşamın ta kendisi. bazen küsmek istediğim zamanlar var fakat yakınma hakkını kendimde görmüyorum. "insan başkalarına bakarak halinden memnun olmalı" anafikriyle yetiştirilmişiz. bu toprağın kültürü de bu, ne yapalım. inançlı biri olsam bunun karşılığı şükretmek olabilirdi ama şimdi tam olarak neyin karşılayacağını bilemiyorum. kanaat etmek mi acaba? ya da yetinmek?

ben uzun bir süredir yeni bir şey dinlemek istemez ve sadece bon iver, marissa nadler, olafur-peter-nils kankaları dinlerken, bowerbirds orta anadolu coğrafyama güneş gibi doğdu. bu arkadaşları dinleyip de şu hayata nasıl küsebilirim diye düşündüm. köyüm olsa yaza köye gitme planları yapardım. şirin ineklerden süt sağılışını izler, eğer inekçikten korkmazsam ben de denerdim. heidi çizgi filmindeki ekmeklerden yer, komşunun çocuğuna çarpım tablosu ezberletirdim. ben bunların hiçbirini on gün önce olsa düşünmezdim. ama bowerbirds'ün yeni albümünü dinleyince düşündüm. onlar beni mutlu ettiler, dilerim kendileri de mutlu olsunlar.

aşağıdaki videoda the clearing'in yapım aşamasını ve yaşadıkları evi anlatmışlar. bu albümün önce ayrılıp, sonra barışma albümü olduğunu öğrenince şaşırdım (araya magazin sıkıştırmasam olmazdı).

#5

bazı şeyler istediğim gibi olmadı. başta üzüldüm ama şimdi olması gerekenin, mevcut koşullar içinde yapabileceğim en iyi şeyi yapmak olduğunu görüyorum. bazen insanın hiç beklemediği bir anda, daha önce aklının ucundan dahi geçmeyen şeyler önüne gelebiliyor. benim bunları görmem lazım. daha önceden görmeyi reddettiğim zamanlar oldu ama şu anda yapabileceğim daha iyi bir şey yok. hayatımı kurduğum şeyler daha önceden planladığım şeyler değildi; fakat bir şekilde bu oldu işte. bunun getirisi olan pek çok şeyi sevmezken, pek çok şeyi de sevdim. hayatımın girdiği yolu ben seçmedim, bana öylesi denk geldi. kafasındaki şeyi bire bir olarak gerçekleştiren insanlardan olmak güzel, onlara özendiğim bir zaman dilimi olmadı değil. ancak şu anda benim başıma gelenlerin daha heyecanlı olduğunu düşünüyorum. belki de kendimi telkin etmek için başvurduğum bir yöntemdir, bilemiyorum. lise sonrası için şurayı istiyorum deyip de girdiğim bir yer olmadı. bocalama evresinden sonra şu alanı istiyorum deyip de istediğim alana yönelemedim; çünkü hep şartlardan birini/birkaçını sağlayamadım. ilgi duyduğum dersleri alamadım da ölsem almam dediğim dersleri aldım. ama sonuçta o derslerden çok sevdiklerim de oldu. önüme ilerlemek istediğim alanlar açıldı. bazısını sevdim, bazısını gördükten sonra koşarak kaçtım. sonuç olarak geldiğim noktada istediğim birkaç bir şey var ama yine olmadı. önce biraz üzüldüm ama şimdi karşıma ne çıkacak acaba diye merakla beklemeye koyuldum. bazı şeylerin sadece filmlerde olduğunu düşünürken, bizzat başıma geldiğini görünce hiçbir şeyin sadece filmlere özgü olmadığına ikna oldum. biriyle sokakta tanışıp da bütün bir hayatını paylaşmanın sadece filmlerde olduğunu sanırken, aslında öyle olmadığını gördüm. savaşların ilişkileri bitirmesi hikayelerinin yalnızca romanlara konu olsun diye seçilen şeyler olduğunu düşünürken, gerçek hayatta da romanlardaki gibi olduğuna tanık oldum. keskin bir gerçekçilikle baktığım dünyaya, artık her şeyin olası olduğunu bilerek bakıyorum. bu anlayışım için "inanmak" fiilini kullanmıyorum; çünkü biliyorum. kimi zaman yaptığım şeylerden kişisel tatmin duyamıyorum ve bunu da asıl yapmak istediğim şeyin başka bir şey olmasına bağlıyorum. düşününce yanlış değil ancak kendi kendime şunu soruyorum, buraya kadar beni getiren kişisel isteklerim miydi. olmadığını görüyorum ve neden bir sonraki adımda şu anda yaptığım şeyden edindiğim tecrübeyi kullanmayayım diyorum. bazen sevmediğin şeyleri yaparak aslında sevdiğin şeyi buluyorsun. birilerinin değil ama bazı şeylerin, bazı kavramların beni yolumdan alıkoyduğunu düşündüğüm anlar var. insana en büyük kötülüğü kendisinin yaptığı doğru; beni en çok ben yıpratıyorum.

hırslardan tamamen arınmış haldeyim. eğer bu durum temizlik kavramını karşılayan bir şey olsaydı, banyodan yeni çıkmış gibiyim diyebilirdim. uzun vadeli kalkınma planımda sadece mutlu olmak var. ne yaparak bunu yakalayabileceğimi bilmiyorum. bir şeyin peşinden tutkuyla giden insanları takdir ediyorum. keşke benim de herhangi bir şeye karşı delicesine bir tutkum olsaydı. çok istediğim ve bunun için çabaladığım birkaç bir şey var ama bunları tutku olarak niteleyebileceğimi düşünmüyorum. geçen haftalarda bir gün kendimi çok değişik alanlarda, çok değişik şeyler araştırırken buldum. keşke sabancı gibi bir babam olsaydı diye düşündüm. istediğim bir şey üzerine, kişisel tatmini yakalama doğrultusunda, piyasa karşılığı olup-olmaması umrumda bile olmayan bir şeye yönelebilirdim. ama şimdi öyle mi? devletin lütufta bulunup, bana öğrencilik dönemim boyunca verdiği krediyi ödemem gerek. çalışmam, borcumu ödemem ve türk sanayisine hizmet etmem gerek.

o gün araştırırken bulduğum şeylerin gerçekçiliğini kenara bıraktım, sadece araştırdım. hayatım ne olur diye tartmadan yaptım bunu. hayatımı en temelden, kendi elimle inşa ediyorumuşum gibi hissettim. bence risk almak gerek. genç olmak biraz da bu değil mi? çünkü genç olduğum sadece lo-fi müzik dinlerken kafama dank ettiğinde kahroluyorum.