"ölmeye yatmak" etkileyici bir kitap ismi. ölümü bir sanat eseri şeklinde gözümde canlandırdığı için değil de insana ilhamla dolu çağrışımlar yaptırdığı için. ne ölüme methiyeler düzen bir hali var ne de yeren. sadece bir durumu ortaya koyuyor, zihnimde bir kare canlanıyor ve bana bir gerçeklik sunuyor. işte böyle bir şey var diyor, ölmeye yatmak diye bir şey var. benim bu noktada yaptığım ilk tespit, "aa ne kadar da döşeğimde ölürken kitabının ismine benziyor" olmuştu. halbuki okuyunca gördüm, bu kitap bana ölmeyi anlatmıyor. koca bir cumhuriyet tarihini bir romancının kurgusuyla sunuyor. bu ölmek olamaz, olsa olsa benim için yeni bir bakış açısına uyanmak olur.
bu roman bana 40'larda, 50'lerde, 60'larda ve 70'lerde türkiye'de kadın olmayı anlattı. içinde tanıdık çok şey buldum. bir sürü şey değişmemişti ama bir sürü şey de değişmişti. kitabın içinde annemden dinlediğim çok şey vardı, yaşı büyük olan halamdan dinlediğim şeyler de. ilginç olan şu ki, ben de bu topraklarda kadın olmayı hiç bilmeyen birine kendi hikayemi anlatsam, romandan ödünç alacağım birçok şey vardı. hepi topu benden on beş yaş büyük gazeteciler -ki kendilerine tv meşhurları demek daha doğru olur- sağda solda siyasi konjüktür -ki kendisine kafam girsin- analizi yaparken ve rte kanallarında her şeyi eleştirebilecek denli "liberal" olduklarını söylerken, hiçbirinin adalet ağaoğlu okumadığını anladım. ama tabii ki bunu şimdi anladım.
ülkede "liberal" olmak için birinci koşul cumhuriyeti eleştirmek. tv meşhurlarının yaptığı da bu zaten. buna diyecek hiç lafım yok, ben de kendi çapımda eleştiriyorum. eleştirilmeli de zaten. ben kendi cinsel yönelimimden bile onu sorguladıktan sonra emin olmuş biriyim, cumhuriyeti mi eleştirmeyeceğim? ama bahsettiğim şey, tv meşhurlarının yaptıkları gibi bir eleştiri değil. "hepi topu benden on beş yaş büyük" derken kastettiğim şey, onun da tıpkı benim gibi olanları okuyarak, kulaktan duyarak, başkalarından dinleyerek öğrendiği. yaşının yarısı kadar yıldır okuduklarını bize televizyon ekranlarından anlatıyor ve ne kadar öfkeli, ne denli cesur -ne de olsa her şeyi eleştirebiliyor-, korkusuz ve otoritenin karşısında olduğunu anlatıyor. yavrum benim, dine mesafeli olduğunu belirtiyor ama dini temelli bir iktidar partisinin yaptığı "iyi" şeyleri takdir edebilecek denli de nesnel olduğunu belirtmeden geçmiyor. kendisine liberal deniyor; çünkü bir tek bu isme sahip olanlar cumhuriyeti eleştirme cesaretini gösteriyor. ayrıca serbest ekonomiyi destekliyor, özelleştirmeyi doğru buluyor ama parasız eğitim de diyor. aferin, hatta afferim.
adalet ağaoğlu "yetmez ama evet" dediğinde ne demek istediğini anlamamıştım. yani diğerlerininkini de anlamamıştım ama adalet ağaoğlu'nun özellikle eleştirilmesini anlayacak bilgim yoktu kendisine dair. ben yetmez ama evet'i halen saçma bulurum. evetçilere diyecek lafım yok ama yetmez ama evetçilere söyleyecek çok şeyim vardır. ancak adalet ağaoğlu'nun bir romanını okumam bile onun neden yetmez ama evet dediğini anlamama yetti. romanın içindeki cumhuriyet eleştirisi ve adalet ağaoğlu'nun referandumdaki kararı son derece tutarlı. hatta bu mantıksız sloganı duyduğum andan beri, aslında ne demek istediklerini anlatmaya çalışan bir sürü insan görmüştüm de hiçbirinin dediği aklıma yatmamıştı. ilk kez adalet ağaoğlu'nun bu romanını okuyunca bir şeyler anlar gibi oldum. halen yetmez ama evet'in mantıksızlığına şiddetle karşı çıkmakla birlikte, adalet ağaoğlu'nun istikrarlı tavrını takdir ediyorum.
sonuçta demek istediğim, gördüğüm en sağlam cumhuriyet eleştirilerinden birinin, kurgusal bir roman olan ölmeye yatmak olduğu. birilerine "liboş" dediklerinde o insanlara tahammül edemememe rağmen, eğer ben de aynı şeyi dersem, bu sefer de bana x,y,z mi derler diye tereddüt ediyordum. itiraf ediyorum, aynen böyle düşünüyordum. o isimleri ben de sevmiyorum ama böyle dersem benim de başka bir ismim mi olur, diye düşünüyordum. ama şimdi içim çok rahat, liboş dedikleri isimleri ben de aynı şekilde çağırabilirim, evet. çünkü onların yapamadığını bir edebiyat yazarı yapmış. hem de bundan kırk bir sene önce yapmış.
***
yazıyı bitirirken aklıma bir de şu geldi. bu sene uğur mumcu'nun ölüm yıldönümünde televizyonda kendisinin meslek yaşamını anlatan bir belgesel izledim. belgeselin bir yerinde, 1970'li yıllara ait bir trt programından bir parça verildi. bir tartışma programı, konuklar arasında uğur mumcu, nazlı ılıcak ve ismini bilmediğim başka insanlar var. uğur mumcu ile nazlı ılıcak bir yerde tartışıyorlar. ama öyle bir an geliyor ki, uğur mumcu nazlı ılıcak'a dönüyor ve "soğukkanlılığınızı gerçekten takdir ediyorum. sanırım hanımefendiyle daha fazla konuşamayacağım" diyor ve konuşmasını yarım bırakıyor. bunu izlediğimde gülüyorum ve aradan geçen onca yılda insan hiç mi değişmez diyorum. bunu şu yüzden anlatıyorum, şimdi sağda solda okuduklarım da bu ayarda şeyler, asla daha fazlası değil ve inanılmaz mantık hatalarıyla dolu. aynı görüşe sahip olalım ya da olmayalım, bir yazıyı okurken veya bir insanı dinlerken tahammül edemediğim şey, kendi içinde tutarsız olması. tutarsız konuşmaya başladı mı fenalıklar geliyor ve onu kale alamıyorum, üzgünüm.
