11 Ocak 2012 Çarşamba

ölmeye yatmak mı yoksa döşeğimde ölürken mi?

on altıncı yaş günümde sevinç bana adalet ağaoğlu'nun ölmeye yatmak kitabını hediye etmişti. sevdiğimiz edebiyat hocamıza sormuş, benim sevdiğim kitapları hocaya söylemiş ve ondan tavsiye istemiş. bu kitaplara benzer bir kitap söyleyin hocam demiş. bunu bana hediyeyi verdikten sonra anlattı. o zaman ne o biliyormuş adalet ağaoğlu'nu ne de ben. hatta kitabı ilk elime aldığımda direk arkasını okumaya koyulduğumu ve sevinç'in bana hararetle bu kitabın ne kadar önemli bir kitap olduğunu anlatmaya koyulduğunu hatırlıyorum. birtanecik sıra arkadaşımın benim için bu kadar özenmesinden çok etkilenmiştim. o zamanlar beni en iyi anlayanlardan biri olduğunu düşündüğüm arkadaşımın ince düşüncesinin eseri olan bu kitap, aldığım en güzel hediyelerden biri olarak kişisel tarihimde yer etmekte. bütün bunlara rağmen, utanarak o kitabı okumadığımı söylüyorum. hatta aradan bir-iki sene geçtikten sonra sevinç laf arasında son derece zarif bir şekilde ölmeye yatmak'ı hala okumadığım için bana gönül koyduğunu belirtmişti. sanırım ben de o zaman "her şeyin bir zamanı var, bir türlü okuyamadım ama söz veriyorum okuyacağım." gibi bir şeyler söyledim. böyle diye diye üstünden yedi yıl geçmiş. yedi koca yıl. ben bir kez olsun elime alıp da okumaya teşebbüs etmeden yılları devirmişim. ne ayıp. neden böyle yaptığımı bilmiyorum. sanırım o kitabı hep biraz depresif buldum ve bir türlü elim gitmedi.

geçen gün dolabın kapağını açtığımda, altlı üstlü raflarda duran ölmeye yatmak ile william faulkner'ın döşeğimde ölürken romanları gözüme ilişti. o an ensemden bir ürperti geçer gibi oldu. üst rafta yabancı yazarların kitapları dururken, alt rafta yerli eserler durmaktaydı. ne tesadüftür ki dolabın kapağını açar açmaz ölmeye yatmak ile döşeğimde ölürken aynı anda gözüme çarptı. bir sürü kitabın arasında resmen ikisi yanıp söndü. mevsimin kış oluşu, iki kitabın da karanlık adlara sahip oluşu ve son zamanlarda baş gösteren can sıkıntım beni tedirgin etti. o zamana kadar ne adalet ağaoğlu'nu ne de william faulkner'ı aklımın ucundan dahi geçirmemiştim. iki kitap da yıllardır o raflarda durmaktaydı ve ben her gün o dolabın kapağını açmaktaydım. sanırım algıda seçicilik bu olsa gerekti; her gün baktığın yerde duran şeyi o gün görmek ve çok şaşırmak. neden o iki kitabı aynı anda ve o gün görmüştüm? aklımdan neler geçiyor olabilirdi ki diye düşündüm. bilinçaltı, ah bilinçaltım.

döşeğimde ölürken defalarca başlayıp da bir arpa boyu yol katedemediğim william faulkner romanı. incecik olmasına rağmen okuyamadığım ve demek ki benim için henüz zamanı gelmemiş diye düşündüğüm bir roman. carson mccullers kitaplarının ardından aylar önce bir kere daha denediğim ama yine devam edemediğim bu kitabı, umarım gelecekte bir gün okurum. fakat ondan önce sevinç'e olan sözümü yerine getirmeliyim.
***
bir haftadır kafamda bu benzetme dolanıp duruyor. bu iki kitabın ismen birbirini ne kadar andırdığını kesinlikle önceden fark eden vardır; ama ben kendi başıma fark ettiğim için önemsiyorum. konsept olarak ne kadar benzerler bilmiyorum; ancak ikisi de son derece karanlık isimlere sahipler ve son bir haftadır kafamda gezmekteler. bunun üstüne bir de adalet ağaoğlu'na geçen akşam televizyonda rastlayınca, bu farkındalık halini kafamdan atmam gerektiğini düşündüm, yazarak tüketmeyi umdum.

8 Ocak 2012 Pazar

#3

aslında ben çalışsam yaparım.

5 Ocak 2012 Perşembe

#2

hayatımın ikinci sigarasını birkaç gün önce m. ile birlikte içtim. m. benim liseden arkadaşım. onun kırk yılda bir sigara içtiğini bilmiyordum, zaten yeni başlamış. bölüm ortamındaki muhabbetlerden geri kalmamak için arada bir katılıyorum bizimkilere diye açıkladı. şimdi bir sigara olsa içerim dedi bana. ben de dedim ki, ben de sana katılırdım. birden gözleri açıldı ve sahiden mi dedi. tabii dedim. sonra kendimizi dışarıda bulduk. açık bir büfeden sigara aldık. "ben hiç anlamıyorum bu işlerden ama arkadaşım camel'in mavisinin kız sigarası olduğunu söylemişti, ondan alalım bari" dedi. ben de iyi peki dedim. zaten ben de içince kız sigarası içiyorum dedi gülerek. sonra bir mermerin üzerine çöktük. daha doğrusu o çöktü, ben ayakta kaldım. çünkü o oturunca boylarımız anca eşitleniyor. birden kendimizi "ne umuyorduk ne bulduk" temalı bir sohbetin içinde bulduk. bana ileriye dair yapmak istediklerinden bahsetti. sonra dedi ki, ben senin hep farklı şeyler yapacağını düşünürdüm. ne gibi dedim, yani ne bileyim, şimdikinden farklı dedi. sanırım ben de öyle düşünürdüm dedim. sonra ben ona on beş yaşından beri aynı kızla birlikte olmanın nasıl bir şey olduğunu sordum. çok güzel dedi. yani bana çok tuhaf geliyor dedim. iyi ya da kötü anlamda değil. insanın henüz on beş yaşındayken yıllarını birilkte geçireceğini düşündüğü insanı bulmasıydı beni şaşırtan. bu durumu nasıl adlandırırdım bilmiyorum (iyi/kötü/şans/kader vs.); ancak değişik geldiğini söyleyebilirdim. bu düşüncelerimi onunla da paylaştım. beni anladığını, bazen hayatta böyle şeyler olduğunu söyledi. uğraştığı şeyde, okuduğu yerde tatmin olmadığını anlattı. hangimiz memnunuz ki diye bir karşılık verdiğimi hatırlıyorum. yani daha farklı bir şeyler yapmak istiyorum dedi, bir şeyleri değiştirenlerden biri olmak istediğini söyledi. bir şeyin parçası olmak, yeni bir şey yaratmak, önemli bir insan olmak istediğini söyledi. önemli derken büyük biri olmak ya da meşhur olmak gibi değil, ürettiği şeyden dolayı insanlığa bir katkısı olsun ve bu yüzden önemli biri olsun, bundan bahsetti. tıpkı senin istediğin gibi dedi. birden şaşırdım ve bu sefer benim gözlerim açıldı. "nerden biliyorsun böyle bir şeyi istediğimi?" dedim. ben seni biliyorum dedi. vay anasını dedim. cidden çok şaşırdım. sahi nerden biliyorsun böyle şeylerin kafamdan geçtiğini diye üsteledim. "seninle belki eskisi kadar vakit geçiremiyoruz, hayatındaki şeylere eskisi kadar ortak olamıyorum; ama en azından bir araya geldiğimizde o yakınlığı yeniden kuruyoruz. seni tanıyorum. sen hep öyleydin, şimdi de öylesin. memnuniyetsizliğinin altında biraz da bu yatıyor." dedi. ne diyeceğimi bilemedim. oldukça şaşırdım. çokça dilim tutuldu. bahçelideki öğretmenevi manzarasına bakarak ettiğimiz sohbetler gözümün önünden geçti. şu anda bunları konuşurken elimizde bir sigara olması oldukça komikti. "belki birkaç yıldır vakit geçirdiğin insanlar seni benim kadar tanımıyorlardır." dedi. bütün bu lafları düşündüm. her gün vakit geçirdiğim, günleri beraber sona erdirdiğim insanlar neden asıl ben'i tanımıyorlardı acaba diye düşündüm. m. ile ara sıra hayatlarımızı böyle güncelleyerek, onun beni şu anda yanımdakilerden daha çok tanımasını sağlıyordum. arkadaşlıklar, dostluklar biraz da böyle değil mi dedim. sürekli birarada olmaya gerek yoktu. mühim olan uzun aralıklarla da olsa kafanı açman, kalbini açman ve asıl sen'i paylaşmandı. sigaranın üstüne bir tane daha yaktık. böylece teoride üçüncü sigaramı içmiş oldum. sonra bir baktık yağmur yağıyor. hadi hasta olmayalım dedik ve içeri girdik. böylece iki sigara içme mühletince birbirimizin hayatını yakalamış olduk.

1 Ocak 2012 Pazar

annesinin bir tanesi olan bon iver

yine sadece bon iver dinlediğim günler geldi. iki-üç senedir geçirdiğim böyle bir mevsim var. justin vernon'un müziğinde ne gereksiz bir neşe hali ne de hüzün mevcut. bana verdiği gerçeklik hissinden dolayı onun müziğini dinlerken gerçek hayatla da bağımı koparmıyormuşum gibi geliyor. kurduğum şeylerin içinde yaşamıyor ya da olmayan hikayeleri, kahramanları düşünmüyormuşum gibi. müziği kapattığımda yine aynı yerdeyim, kaldığım yerdeyim, şarkılar akarken zaman durmamış. beni sıkan şeyler onu dinlerken sıkmaya devam ediyor. bir an olsun kaçış yok. ama bir yandan da ne kadar güzel bir müzik diyebiliyorum. güzel bir şarkı karşısında heyecanlanıyorum. sonra aklıma gelen şeyler beni uykuya zorluyor. gözümü açıyorum, her şey olduğu gibi. istemediğim ama hayır diyemediğim buluşmalara gidiyor, sevdiğimi bildiğim ama sevgimi hissedemediğim insanlarla sıkıcı saatler geçiriyorum. bütün bu zaman zarfında eve gitsem de bon iver dinlesem diyorum. en güzel anların bile bir an önce geçmesini diliyorum. geçsin ki duyduğum tek ses bu adamın sesi olsun. takıntılı bir haldeyim. iki albümü arka arkaya sayısız kere çeviriyorum. bir gün konserde dinleyebilme ihtimalini düşünüp heyecanlanıyorum. beni heyecanlandırabilen şeyler olduğunu görünce o kadar da kötü durumda değilim diyorum. bir şey izlemek içimden gelmiyor, onun yerine bu adamı dinlemeyi tercih ediyorum.
***
ekmek almaya gittiğim bu öğleden sonrada, karın üstüne basarak yürürken en yavaş adımlarımı attım, o an daha hızlısını beceremediğim için, başka türlüsünü canım istemediği için. kulağımda for emma, forever ago albümü vardı ve tek düşündüğüm, neden artık sadece annemin birtanesi olmanın bana yetmediği bir zaman diliminde yaşadığımdı.


#1

on gün önce yazdığım yazı şimdi anlamsız geliyor. beş gün önce mutlu bir şey yazıp, ardından gelen hafta her şeye kan kusmak oldukça komik. bir öyle bir böyle gidip geliyorsun ve hayat böyle geçiyor. benimki karamsarlık değil ama insanların "her şey çok süper olacak" sözlerine biraz gülüyorum, gülmediğim kısmımla da bu fikrin üzerine kusuyorum. kötü düşünelim ya da hayata küselim demiyorum ama her şey süper olacak naifliğinde olmayı gereksiz görüyorum. bence olmamak gerekiyor ki gerçekleri tahlil edebilelim. sürekli iyimser bir hal, "bir sonraki adımda artık daha kötü bir şey olmaz belki" dileğinden başka bir şeye yol açmıyor. nasılsa iyimseriz ve iyi düşünürsek demiri bile bükeriz. o yüzden şimdi başımıza, başka insanların başına pek hoş olmayan şeyler (kötü değil, hoş olmayan) gelmiş olsa bile pozitif düşünerek bunlardan kendimizi koruyabiliriz. modern zamanda insanların bir kısmı böyle düşünmeye inandırılıyor ve bu en büyük kandırmacaların başında geliyor. işte bu nedenle insanlar sürekli bir kabullenme, kötü şeylere karşı geliştirilen direnç, şaşırmama gibi haller içinde. evrene mesaj yollayarak iyilikleri çekebileceğine inanan insanlar on yaşında bir çocuk olarak hayatlarına devam etmekteler. bunun haricinde bir de sadece kendisinin ve çevresinin mutlu olmasını isteyen benciller var. mutlu olmak denen şeyin bir başına ya da sadece belli bir grupla elde edilemeyeceğinin henüz farkında değiller. herkesin mutsuz olduğu insanlar arasında mutlu olmak istemiyorum. şımarık bir mutsuzluktan bahsetmiyorum. başlarına bir sürü şey geldiği için mutsuz olan bir sürü insan var ve bunları görüp de "her şey süper olacak" diyemiyorum. kendi yazdıklarım bana anlamsız geliyor, yazdıklarım birbiriyle çelişiyor ve eleştirdiğim şeyleri düzeltmek için harekete geçecek gücü şimdi kendimde görmüyorum. gördüğüm zamanlar oldu ama o zaman bu zaman değil.

31 Aralık 2011 Cumartesi

.

uludere olayından sonra insan nasıl hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eder? bu yaşanan kanımı donduruyor. travmatik bir gerçek ve çok ağır. ülkem topraklarında oluyor ve hemen akabinde gülerek, umudunu koruyarak, zevkten dolup taşarak yaşam devam eder mi benim için? bunu sindirmeye ihtiyacım var, tıpkı üzerimde aynı travmatik etkiyi bırakan diğer olaylar gibi biraz zaman geçmesi gerek. tepkimi koydum, vicdanımı rahatlattım ve artık hayatıma kaldığım yerden devam edebilirim hissi değil, bilakis etmemem gerektiğinin bilinciyle kabullenme ve sindirme dönemine giriyorum.

28 Aralık 2011 Çarşamba

başlıksız

raymond carver'ın bir öyküsünde -öykünün ismini hatırlıyorum ancak çok uzun, yazmak istemiyorum- "her şey bir zaman gelir ve anıdan ibaret olur." gibi bir laf vardı. that's all memory. everything is memoir gibi bir şey, tam hatırlamıyorum. bunu fark eden yalnız raymond carver olmasa gerek. ancak ben onun öyküsünde okuduğumda hakikaten de öyle diye düşündüm. dünyanın en mühim tespiti gibi değil, bilakis hiç de mühim olmayan bir tespiti gibi okudum ve geçtim. sonra kendisinin bir resmine rastladım internette. elinde sigara var ve eliyle yüzünün yarısını örtmüş. neden her yazarın buna benzer bir resmi var acaba diye düşündüm.
***
yarın yine sabah olacak. bir sabah daha ve ardından gelen bir gece daha. günler elimden akıp gidiyor gibi.
***
olafur arnalds, peter broderick ya da onlar gibi birkaç isim daha. neredeyse benim yaşımdalar ve bu kadar hüzünlü müzik yapmaları karşısında ürperiyorum. insan bu yaşlarda bu kadar yalnızlık hissiyle dolup taşmamalı. onlar yalnız mı hissediyor bilemiyorum; ancak müzikleri bana yalnızlık veriyor ve hemen ardından şu soru geliyor, hangimiz yalnız hissetmiyoruz ki.
***
birine yılbaşı kartı atsam onu değil kendimi mutlu ederdim. hiçbir arkadaşımın posta adresi yok, hepsinin e-posta adresi var.
***
bu kış hiç bitmeyecek gibi.
***
havalar soğuk, iki kat çorap giymeye devam.
***
kate bush acaba yakın zamanda aşk acısı mı çekmiş? beyaz tenli, uzun boyunlu bir adam sanki. your long white neck diyor. insan elli yaşından sonra da böyle şeyler hisseder mi?
***
thom yorke ile yıldız tilbe'nin dansı aynı samimiyette, aynı sahicilikte.
***
henüz milli piyango almadım. nasılsa bana çıkmaz.
***
başlıksız; çünkü hiçbiri önemli değil. gerçi hangisi önemliydi ki diye düşünmüyor değilim.

21 Aralık 2011 Çarşamba

pete & pete

90'ların başı

kasım 2011

duygulanmadım dersem yalan olur.
bir pete&pete, bir de süper baba'nın gönlümde yeri ayrı. hep böyle şeyler izleseydim çok akıllı biri olabilirdim.
kaynak

19 Aralık 2011 Pazartesi

son derece lüzumsuz bilgi

birkaç ay önce lens kullanmaya başladım ancak eve gelince yine gözlüğüme dönüyorum. zaten lens de tamamen estetik kaygılardan kullanmaya başladığım bir şey. gözlüğü bir türlü kendime yakıştıramıyorum, o yüzden. gözlük çerçevemin sol sapı yaklaşık bir ay önce kırıldı. yerinde ama düştü düşecek gibi, öyle gevşek ki yüzümü azıcık aşağıya doğru eğsem yere düşüveriyor. bir ay önce yaptığım tren yolculuğu esnasında kırıldı. uyurken gözlüğümü fark etmeden taç takar gibi kafama takmışım, sonra birden çat diye bir ses duydum. bir baktım kafam tren camına çarpmış ve gözlüğüm kırılmış. o gece bir konser izleyecektim ve kırık gözlükle izledim. nasılsa dönünce yaptırırım dedim. üstünden yaklaşık bir ay geçti, hala kırık gözlüğümü kullanıyorum. çünkü gözlüğümün sol sapının kırılması şu an için hiç umrumda değil. bir aydır değil. neden bilmiyorum, işimi görüyor oluşu şimdilik bana yetiyor. herhangi bir gözlükçüye girip, şu sapı sıkıştırabilir misiniz desem, hayır diyen biri çıkmaz. sonra gözlüğüm hallolur ve borcum ne kadar dediğimde muhtemelen ne borcu derler. ben de o an mahçup olurum ve utanırım diye tahmin ediyorum. gözlüğümü aldığım yer ise yolumun üzerinde değil, gitmeye üşeniyorum. diğer gözlükçüler de fazla iyi niyetli, şu anda mahçup olduğum bir sahnenin içine kendimi koyamıyorum. kafam o kadar dolu ki, bütün bunların arasında gözlüğümü hiç ama hiç umursamıyorum. öyle umrumda değil ki anlatamam.

sevdiğim üçlü

sanki jules et jim'den bir sahne.