sevdiğim biri yakın zamanda bana marguerite yourcenar'ı önerdi. o seviyorsa ben de sevebilirim diye düşündüm ve heyecanla doğu öyküleri'ni okumaya başladım. daha önce kendisini duymuştum ancak okumayı hiç düşünmemiştim. sanırım bazen itici bir güç gerekiyor. bana yourcenar'ı öneren kişi yazarı başka bir dilde okumuştu. o dil yazarın dili olan fransızca değildi ve sonuçta o da kitabı çevirisinden okumak durumunda kalmıştı. kitabın dilini bana öyle bir anlattı ki meraklandım. hem merak ettim hem de "ben türkçe'sini okuduğumda aynı hissiyatı yaşayacak mıyım?" diye şüpheye düştüm. sonuçta çeviri denilen şey, bir eserin çevrildiği dilde aldığı hali bütünüyle etkileyen bir unsurdur. hatta yegane unsur dersek abartmış olmayız. bu yüzden neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. bana doğu öyküleri'ni öneren kişi bu kitabı kendi dilinde okumuştu ve belli ki fransızca'dan onun diline bu kitap başarılı bir şekilde çevrilmişti. peki ama benim dilime de aynı güzellikte çevrilmiş miydi diye düşündüm.
kitabı özenle elime aldım. dikkatlice okumaya başladım. elimdeki şeyi sevmeye zaten hazırdım; fakat daha ilk öyküden beni bu denli etkileyebileceğine ihtimal vermemiştim. kitap öyle bir ilk öyküyle açılıyor ki bitince bir sonraki öyküye geçemiyor insan. ilk öyküyü okudum ve sonra kitabı kapattım. ertesi gün tekrar aldım elime. böylece öykü kitabı okumanın roman okumaktan daha zor olduğunu bir kez daha görmüş oldum. herkes için öyle mi bilmiyorum; ancak benim için öykü kitabı okumak daha zor. romandaki olay bütünlüğü kitabın içine girmeyi kolaylaştırıyor. öykü kitabındaysa başladığım her bir öyküyle içine girdiğim yeni atmosfer okuma hızımı sekteye uğratıyor. marguerite yourcenar'ın bu kitabında ise okuma hızımı sekteye uğratan, bunun haricinde bir de her bir öyküyü sindirmede karşılaştığım zorluk oldu.
beni en çok etkileyen şeylerden biri de kitabın dili. son derece ince bir dil. şiirsel düzende ilerliyor ve akıcı. bu güzelliği kendi dilimde bu derece hissedebiliyorsam, bunun nedeni kitabın çevirmeni hür yumer'dir. böyle bir çeviri nasıl yapılır diye düşündüm. bir yerden sonra yazarı değil, sadece ve sadece çevirmeni takdir ederek okudum. insanın kendi anadilinde yazılan bir edebi metnin dilini takdir etmesi son derece normal. ancak bir çeviri eserin dilini takdir etmesi? çeviride biçim elbette ki çok önemli ancak kimi görüşler, çeviri eserde anafikre daha büyük önem atfediyor ki ben de buna büyük ölçüde katılıyorum. hani demek istediğimi şöyle örneklemek isterim; bir eseri biçimi çok güzel olmalı ya da orjinaline birebir sadık kalınmalı amacıyla bir türlü çevirememektense; anafikire sadık kalıp, biraz şekilsizce de olsa çevirmek daha iyi. bu, bir eseri hiç tanımamış olmaktan daha iyidir diye düşünüyorum. tabii ki yanlış düşünüyor olabilirim. fakat hür yumer'in çevirisi bütün bunların dışında. öyle güzel, öyle özenli ki insan bazı cümleleri dönüp bir daha okumak istiyor. hatta ekşi sözlük'te bu kitapla ilgili şöyle bir şey yazılmış: "doğu öyküleri, hür yumer türkçe'ye çevirsin diye yazılmış." bu cümle her şeyi öyle net olarak anlatıyor ki üstüne diyecek bir şey bulamıyorum. kitap anadili olan fransızca'da nasıldır bilemem, ancak türkçe'de bir çeviri eserde bu güzelliği yakalayan pek az kitap vardır diye düşünüyorum. bunu demek için bütün kitapları okumak lazım. tabii ki de böyle bir şey mümkün değil. ancak iddialı konuşmamın sebebi bir çeviri eserde bu güzelliğin kolay kolay yakalanamayacağına emin olmam. meğersem yabancı bir yazarı okura sevdirmede çevirmenin ne büyük rolü varmış. bu yüzden merak edip hür yumer'i araştırdım ve başka bir hikayeyle karşılaştım. hüzünlüydü ve onun etkisi de ayrı oldu. otuz dokuz yaşındayken kendi iradesiyle göçüp gitmiş bu dünyadan. geriye güzel çeviriler ve bir de kendine ait öykü kitabı bırakmış.
çevirmenliğin ne kadar meşakkatli ve önemli bir iş olduğunu elbette biliyordum. ancak hür yumer'in bu çevirisi bana bunu bir kez daha hatırlattı. doğu öyküleri'ni bana öneren kişi keşke bu kitabı türkçe'sinden de okuyabilseydi diye düşündüm. bu kitap onun diline nasıl çevrilmişti bilemem; ama şimdi türkçe'ye çevrildiği kadar güzel olup olmadığından şüpheliyim.
kitabı özenle elime aldım. dikkatlice okumaya başladım. elimdeki şeyi sevmeye zaten hazırdım; fakat daha ilk öyküden beni bu denli etkileyebileceğine ihtimal vermemiştim. kitap öyle bir ilk öyküyle açılıyor ki bitince bir sonraki öyküye geçemiyor insan. ilk öyküyü okudum ve sonra kitabı kapattım. ertesi gün tekrar aldım elime. böylece öykü kitabı okumanın roman okumaktan daha zor olduğunu bir kez daha görmüş oldum. herkes için öyle mi bilmiyorum; ancak benim için öykü kitabı okumak daha zor. romandaki olay bütünlüğü kitabın içine girmeyi kolaylaştırıyor. öykü kitabındaysa başladığım her bir öyküyle içine girdiğim yeni atmosfer okuma hızımı sekteye uğratıyor. marguerite yourcenar'ın bu kitabında ise okuma hızımı sekteye uğratan, bunun haricinde bir de her bir öyküyü sindirmede karşılaştığım zorluk oldu.
öyküler mitolojiden, yunan tarihinden, anadolu kültüründen, dinden besleniyordu ve ben okurken hayranlıkla şaşkınlık arasında gidip geldim. açıkçası kitabı elime almadan önce, yazarın "doğu hikayeleri" deyince oryantalist bir bakış açısına sahip olup olmadığını merak etmiştim. itiraf etmem gerekir ki, eğer öyleyse bana yeni bir şey sunamayacağını düşünmüştüm. ama okuyunca kesinlikle öyle olmadığını gördüm. anlatılan birçok şeyin bana, bana bu kitabı öneren kişiye göre daha yakın geldiğini söyleyebilirim; çünkü ne de olsa anadolu kültüründen geliyoruz. o ise bütün bunlara bir batılı gözüyle bakıyor ve birçok şeyi ilk kez duyuyor. zaten bana da "içinde birkaç tane türk kahraman var" demişti. evet, o kahramanlar türk ve aynı zamanda da osmanlı. osmanlı'yla kendimi özdeşleştirebilir miyim diye düşündüm. belki bir ölçüde evet. ama bana bunu diyen kişinin kafasındaki osmanlı algısının birebir karşılığıyla değil. işin gerçeği bu konuda ne düşündüğümü ben de bilmiyorum. sanırım daha önce bu konu hakkında hiç düşünmemişim.
***beni en çok etkileyen şeylerden biri de kitabın dili. son derece ince bir dil. şiirsel düzende ilerliyor ve akıcı. bu güzelliği kendi dilimde bu derece hissedebiliyorsam, bunun nedeni kitabın çevirmeni hür yumer'dir. böyle bir çeviri nasıl yapılır diye düşündüm. bir yerden sonra yazarı değil, sadece ve sadece çevirmeni takdir ederek okudum. insanın kendi anadilinde yazılan bir edebi metnin dilini takdir etmesi son derece normal. ancak bir çeviri eserin dilini takdir etmesi? çeviride biçim elbette ki çok önemli ancak kimi görüşler, çeviri eserde anafikre daha büyük önem atfediyor ki ben de buna büyük ölçüde katılıyorum. hani demek istediğimi şöyle örneklemek isterim; bir eseri biçimi çok güzel olmalı ya da orjinaline birebir sadık kalınmalı amacıyla bir türlü çevirememektense; anafikire sadık kalıp, biraz şekilsizce de olsa çevirmek daha iyi. bu, bir eseri hiç tanımamış olmaktan daha iyidir diye düşünüyorum. tabii ki yanlış düşünüyor olabilirim. fakat hür yumer'in çevirisi bütün bunların dışında. öyle güzel, öyle özenli ki insan bazı cümleleri dönüp bir daha okumak istiyor. hatta ekşi sözlük'te bu kitapla ilgili şöyle bir şey yazılmış: "doğu öyküleri, hür yumer türkçe'ye çevirsin diye yazılmış." bu cümle her şeyi öyle net olarak anlatıyor ki üstüne diyecek bir şey bulamıyorum. kitap anadili olan fransızca'da nasıldır bilemem, ancak türkçe'de bir çeviri eserde bu güzelliği yakalayan pek az kitap vardır diye düşünüyorum. bunu demek için bütün kitapları okumak lazım. tabii ki de böyle bir şey mümkün değil. ancak iddialı konuşmamın sebebi bir çeviri eserde bu güzelliğin kolay kolay yakalanamayacağına emin olmam. meğersem yabancı bir yazarı okura sevdirmede çevirmenin ne büyük rolü varmış. bu yüzden merak edip hür yumer'i araştırdım ve başka bir hikayeyle karşılaştım. hüzünlüydü ve onun etkisi de ayrı oldu. otuz dokuz yaşındayken kendi iradesiyle göçüp gitmiş bu dünyadan. geriye güzel çeviriler ve bir de kendine ait öykü kitabı bırakmış.
çevirmenliğin ne kadar meşakkatli ve önemli bir iş olduğunu elbette biliyordum. ancak hür yumer'in bu çevirisi bana bunu bir kez daha hatırlattı. doğu öyküleri'ni bana öneren kişi keşke bu kitabı türkçe'sinden de okuyabilseydi diye düşündüm. bu kitap onun diline nasıl çevrilmişti bilemem; ama şimdi türkçe'ye çevrildiği kadar güzel olup olmadığından şüpheliyim.





