12 Eylül 2011 Pazartesi

yourcenar'ın doğu öyküleri. ya da hür yumer.

sevdiğim biri yakın zamanda bana marguerite yourcenar'ı önerdi. o seviyorsa ben de sevebilirim diye düşündüm ve heyecanla doğu öyküleri'ni okumaya başladım. daha önce kendisini duymuştum ancak okumayı hiç düşünmemiştim. sanırım bazen itici bir güç gerekiyor. bana yourcenar'ı öneren kişi yazarı başka bir dilde okumuştu. o dil yazarın dili olan fransızca değildi ve sonuçta o da kitabı çevirisinden okumak durumunda kalmıştı. kitabın dilini bana öyle bir anlattı ki meraklandım. hem merak ettim hem de "ben türkçe'sini okuduğumda aynı hissiyatı yaşayacak mıyım?" diye şüpheye düştüm. sonuçta çeviri denilen şey, bir eserin çevrildiği dilde aldığı hali bütünüyle etkileyen bir unsurdur. hatta yegane unsur dersek abartmış olmayız. bu yüzden neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. bana doğu öyküleri'ni öneren kişi bu kitabı kendi dilinde okumuştu ve belli ki fransızca'dan onun diline bu kitap başarılı bir şekilde çevrilmişti. peki ama benim dilime de aynı güzellikte çevrilmiş miydi diye düşündüm.

kitabı özenle elime aldım. dikkatlice okumaya başladım. elimdeki şeyi sevmeye zaten hazırdım; fakat daha ilk öyküden beni bu denli etkileyebileceğine ihtimal vermemiştim. kitap öyle bir ilk öyküyle açılıyor ki bitince bir sonraki öyküye geçemiyor insan. ilk öyküyü okudum ve sonra kitabı kapattım. ertesi gün tekrar aldım elime. böylece öykü kitabı okumanın roman okumaktan daha zor olduğunu bir kez daha görmüş oldum. herkes için öyle mi bilmiyorum; ancak benim için öykü kitabı okumak daha zor. romandaki olay bütünlüğü kitabın içine girmeyi kolaylaştırıyor. öykü kitabındaysa başladığım her bir öyküyle içine girdiğim yeni atmosfer okuma hızımı sekteye uğratıyor. marguerite yourcenar'ın bu kitabında ise okuma hızımı sekteye uğratan, bunun haricinde bir de her bir öyküyü sindirmede karşılaştığım zorluk oldu.

öyküler mitolojiden, yunan tarihinden, anadolu kültüründen, dinden besleniyordu ve ben okurken hayranlıkla şaşkınlık arasında gidip geldim. açıkçası kitabı elime almadan önce, yazarın "doğu hikayeleri" deyince oryantalist bir bakış açısına sahip olup olmadığını merak etmiştim. itiraf etmem gerekir ki, eğer öyleyse bana yeni bir şey sunamayacağını düşünmüştüm. ama okuyunca kesinlikle öyle olmadığını gördüm. anlatılan birçok şeyin bana, bana bu kitabı öneren kişiye göre daha yakın geldiğini söyleyebilirim; çünkü ne de olsa anadolu kültüründen geliyoruz. o ise bütün bunlara bir batılı gözüyle bakıyor ve birçok şeyi ilk kez duyuyor. zaten bana da "içinde birkaç tane türk kahraman var" demişti. evet, o kahramanlar türk ve aynı zamanda da osmanlı. osmanlı'yla kendimi özdeşleştirebilir miyim diye düşündüm. belki bir ölçüde evet. ama bana bunu diyen kişinin kafasındaki osmanlı algısının birebir karşılığıyla değil. işin gerçeği bu konuda ne düşündüğümü ben de bilmiyorum. sanırım daha önce bu konu hakkında hiç düşünmemişim.
***

beni en çok etkileyen şeylerden biri de kitabın dili. son derece ince bir dil. şiirsel düzende ilerliyor ve akıcı. bu güzelliği kendi dilimde bu derece hissedebiliyorsam, bunun nedeni kitabın çevirmeni hür yumer'dir. böyle bir çeviri nasıl yapılır diye düşündüm. bir yerden sonra yazarı değil, sadece ve sadece çevirmeni takdir ederek okudum. insanın kendi anadilinde yazılan bir edebi metnin dilini takdir etmesi son derece normal. ancak bir çeviri eserin dilini takdir etmesi? çeviride biçim elbette ki çok önemli ancak kimi görüşler, çeviri eserde anafikre daha büyük önem atfediyor ki ben de buna büyük ölçüde katılıyorum. hani demek istediğimi şöyle örneklemek isterim; bir eseri biçimi çok güzel olmalı ya da orjinaline birebir sadık kalınmalı amacıyla bir türlü çevirememektense; anafikire sadık kalıp, biraz şekilsizce de olsa çevirmek daha iyi. bu, bir eseri hiç tanımamış olmaktan daha iyidir diye düşünüyorum. tabii ki yanlış düşünüyor olabilirim. fakat hür yumer'in çevirisi bütün bunların dışında. öyle güzel, öyle özenli ki insan bazı cümleleri dönüp bir daha okumak istiyor. hatta ekşi sözlük'te bu kitapla ilgili şöyle bir şey yazılmış: "doğu öyküleri, hür yumer türkçe'ye çevirsin diye yazılmış." bu cümle her şeyi öyle net olarak anlatıyor ki üstüne diyecek bir şey bulamıyorum. kitap anadili olan fransızca'da nasıldır bilemem, ancak türkçe'de bir çeviri eserde bu güzelliği yakalayan pek az kitap vardır diye düşünüyorum. bunu demek için bütün kitapları okumak lazım. tabii ki de böyle bir şey mümkün değil. ancak iddialı konuşmamın sebebi bir çeviri eserde bu güzelliğin kolay kolay yakalanamayacağına emin olmam. meğersem yabancı bir yazarı okura sevdirmede çevirmenin ne büyük rolü varmış. bu yüzden merak edip hür yumer'i araştırdım ve başka bir hikayeyle karşılaştım. hüzünlüydü ve onun etkisi de ayrı oldu. otuz dokuz yaşındayken kendi iradesiyle göçüp gitmiş bu dünyadan. geriye güzel çeviriler ve bir de kendine ait öykü kitabı bırakmış.

çevirmenliğin ne kadar meşakkatli ve önemli bir iş olduğunu elbette biliyordum. ancak hür yumer'in bu çevirisi bana bunu bir kez daha hatırlattı. doğu öyküleri'ni bana öneren kişi keşke bu kitabı türkçe'sinden de okuyabilseydi diye düşündüm. bu kitap onun diline nasıl çevrilmişti bilemem; ama şimdi türkçe'ye çevrildiği kadar güzel olup olmadığından şüpheliyim.

10 Eylül 2011 Cumartesi

orhan pamuk: "kazma gibi bir aksanım var"

orhan pamuk'u severim. sevgimi daha önce şurada da belirtmiştim. bu sevgi kendisinin kitaplarından ileri gelir, sonra da röportajlarını okudukça/dinledikçe pekişir. siyasi konularda söylediklerinde katılmadığım noktalar vardır. örneğin geçen referandumda neden evet denmesi gerektiğine dair verdiği röportajı hatırlıyorum ve hiç katılmadığımı biliyorum. ama onun referandumda evet vermiş olması, benim nazarımdaki iyi edebiyatçı kimliğini zerre değiştirmez. zaten değiştirse ayıp ederdim. orhan pamuk röportajlarının kendi içinde hep bir tutarlılığı vardır ve bu hoşuma gider. katılmadığım noktalar bile kendisinin evvelden söylemiş olduğu, benim kafamda yaratmış olduğu orhan pamuk algısıyla çelişmez ki bu da benim için önemli bir husustur. bütün bunları bana hatırlatan ve yazıya dökmeme sebep olan şey de kendisinin hürriyet gazetesi'nde 8 eylül tarihinde yayınlanan şu röportajı.

orhan pamuk bu röportajında şöyle bir laf etmiş: "ingilizcem iyi tabii ki ama kazma gibi bir aksanım vardır." bu cümleyi okuyunca kendimi tutamadım ve güldüm. yanlış mı okudum diye bir daha okudum, yok hayır, cidden kazma gibi demiş. adam yazar, istese kazma gibi'yi yüz farklı şekilde ifade edebilirdi ancak belli ki istememiş. ağzından öyle çıkıvermiş işte, kazma gibi. demek ki günlük yaşamında da ağzından bu tip laflar çıkıveriyor, diye düşündüm. işte illa kibar olacağım ve edebi cümleler kuracağım hali içinde olmadığı için bu adamı seviyorum.

bu laf bana orhan pamuk'un nobel'i aldıktan sonra banu güven'e verdiği röportajı anımsattı. o röportajın bir yerinde, kolej yıllarındaki arkadaş grubunu ve çevresini anlatırken, "çevremdekiler şunları şunları yapıyordu, şuralara gidiyordu. tabii ki de hepsi kız kaldırmak içindi." diye bir laf etmişti. televizyonun başında şok olduğumu hatırlıyorum. kız kaldırmak mı?! orhan pamuk gibi bir yazarın bu tabiri kullanmasına ne tepki vereceğimi bilemediğimi anımsıyorum. şaşırdığım kesindi ama kızsam mı, gülsem mi diye birkaç dakikalık bocalamadan sonra bunun hoşuma gittiğini hatırlıyorum. orhan pamuk'un ettiği lafa bak dedim, bayağı bir güldüm. normalde bu tip laflardan nefret ederim. almak/vermek/kaldırmak gibi lafları bir erkek lise çağından sonra kullanmamalı. kullandığı vakit karşımdakinden ne kadar iğrendiğimi anlatamam. kendi arkadaş çevremde de böyle şeyler olunca hoşuma gitmediğini belirtiyorum. elhamdülillah feminist damarım var, hamdolsun. ancak belki de hayatımda ilk defa bu lafın kullanılması hoşuma gitti. bunun nedeni de hiç beklemediğim birinden beni şaşırtacak bir laf duymuş olmam. bahsi geçen adam orhan pamuk yahu, nobelli yazar.

orhan pamuk'a her daim bazı eleştiriler yapılır. varlıklı bir aileden gelmesinden tutun da, elit ve burjuva bir geçmişe sahip olmasına, kolejde okumasından, halkla buluşamayan entellektüellerden biri olmasına dair bir ton şey. hep de aynı şeyler döner dolaşır, bir daha bir daha tekrarlanır. orhan pamuk hiçbir zaman ne varlıklı bir aileden geldiğini inkar etti, ne de yetişme yıllarında burjuvazinin içinde olduğunu. ancak bütün bunları hep eleştiren bir adam oldu. banu güven röportajında kolej yıllarını, oradaki arkadaş çevresini bayağı bir eleştirdiğini biliyorum. hatta oradaki çocuklara kendini yakın hissedemediğini ve bu yüzden kitaplara gömüldüğünü anlatmıştı. orhan pamuk böyle bir adam işte, elit bir sınıftan gelmesi bütün bunları yücelttiği anlamına gelmiyor. kendisine orhan kemal gibi halk adamı demiyorum elbette, ancak fil dişi kulesinde oturduğunu söylemek de kendisine haksızlık olur diye düşünüyorum. adam kazma gibi aksanım var diyor, şüphe yok ki onun kazma gibi aksanı bile son derece advanced düzeydedir fakat yine de kazma gibi diyebiliyor. sadece bu lafı bile benim romanlarını okuduğum adam ile röportajını okuduğum adamı kafamda eşleştirebilmemi sağlıyor. benim nazarımda kendisinin inandırıcılık ya da samimiyet sorunu yok.
***

bazıları yazarların röportaj vermesini, tv'ye çıkmasını, billboardlarda görünmesini tasvip etmiyor. bir noktada onlara ben de katılıyorum; ancak yaşadığımız çağda aksinin mümkün olmadığının da farkındayım. sonuçta kitap basıldıktan sonra bir ürün haline geliyor ve teoride deterjandan, gofretten, meyve suyundan farkı kalmıyor. tıpkı bunlar gibi reklamı yapılan ve yatırımcısına para kazandırması gereken bir meta oluyor. üzgünüm ama bu devirde bunun aksini beklemek gerçekdışı, bekleyen de biraz romantik olur. yalnız burada da ince bir çizgi var, reklam ama nasıl reklam? mesela elif şafak gibi mi? bahsettiğim asla elif şafak'a uygulanan reklam değil; biz o tarza itici, antipatik, hatta kusturucu diyoruz. buna nazaran orhan pamuk'ta izlenen reklam stratejisi bana daha makul geliyor. kitabı çıktığı zaman birkaç dergiye röportaj veriyor, ismi olan bir tane televizyoncuyu seçiyor ve tv röportajı veriyor vesaire. daha dozunda. sonra da ortadan kayboluyor, bir sonraki romanı çıkana kadar kendisini ortalarda pek görmüyoruz falan.

5 Eylül 2011 Pazartesi

şarkının sözlerini unutmak hiç bu kadar sempatik olmamıştı

bir müzik dinleyicisi olarak, internetin hayatıma getirdiği güzel şeylerden birinin de ürettiklerini henüz yeni yeni dinleyiciye ulaştırmaya çalışanların hikayesine tanık olmak olduğunu söyleyebilirim. dünyanın bir ucundaki bir grubun/müzisyenin şarkılarını sırayla myspace/lastfm/youtube gibi ağlara yüklediğini görmek, bunlardan biri vasıtasıyla onları takibe almak ve belki de bir nevi onların arkadaşı gibi bir şey olmak... internet artık öyle bir mecra ki, birkaç ay önce müziklerini paylaşmaya başlamış gruplara rastgelmek ve onları adım adım izlemek çok kolay. şarkılarına yorum yapmak, çoğu zaman objektif olamayıp her yaptıklarını beğenme eğiliminde olmak gibi şeyler gayet olası. internetin; dünyanın bir ucundaki şehirden çıkma ve bizim hiç tanımadığımız çocukları, sanki kendi mahallemizden çıkmışlar gibi sahiplenmemize vesile olması gerçekten çok ilginç. güzel ve ilginç. işte benim de takip ettiğim böyle birkaç grup/müzisyenden biri olan peter, nam-ı diğer we are the willows, blog'unda bir sürü müzisyen paylaşıp duruyor. sayesinde amerika'nın belli bir coğrafyasında kendince bir şeyler yapmaya çalışan bir sürü grubun/müzisyenin videosunu izledim. hatta alınmasın -zaten istese de alınamaz, nerden anlayacak bu yazdığımı- paylaştığı şeyler çoğu zaman kendi yaptığı müzikten daha iyi bile oluyor. geçenlerde kathleen edwards'ın bir konser kaydını paylaştı. kathleen edwards yılların müzisyeniymiş ama ben yeni haberdar oldum. neyse, alttaki öyle şirin bir video ki seyrederken keyfim yerine geldi. kathleen şarkının sözlerini iki-üç yerde bayağı bir unutuyor ve en sonunda isyan ediyor. pek sempatik.


4 Eylül 2011 Pazar

sappho'yla tanışma hikayem - 2


şiir bilgim sınırlı. haliyle şair bilgim de öyle. sanırım şiirden anlamak için daha çok fırın ekmek yemem lazım. ama yine de sappho'yla tanıştığım an, onun şiirindeki içtenliği ve yoğun duyguyu hissedebildim. aşk hakkında yazdığı dizelerin yalınlığı ve bunu yaparken ağacı, suyu, havayı, kısacası doğadaki güzellikleri kullanması hoşuma gitti. birini sevmekten bahsederken/bunun hakkında yazı yazarken lafı dolandırmadan kendini ifade etmeyi önemserim. edebi cümleler kurmak genelde iyi, hoşken; iş bu meseleye gelince dolambaçlı laflar etmeyi pek sevmem. sanırım sappho'yu da bu yüzden sevdim. üstelik dönemindeki sayılı kadın şairlerdendi (başka var mı bilmiyorum). onu kalbime yakın hissettim. sonra istanbul arkeoloji müzesinde gezinirken birden karşıma sappho çıkıverdi, dan diye! halbuki benim onun orada bulunduğundan haberim bile yoktu. iki-üç dakika büstü seyrettim. aklımdan ona dair şeyler geçti. bir de gördüğüm onca şey arasında elle tutulur bilgimin olduğu tek eser olması beni kendisine daha çok yaklaştırdı. aklıma şu dizeleri geldi. bu dizeleri daha önce hiç bu kadar içten hissetmemiştim:

"hiç uyarmadan/kasırga nasıl sökerse/meşeleri kökünden / öyle sarsıyor yüreğimi aşk."

bu dizelerin türkçe çevirisi cevat çapan'a ait. o kadar güzel bir çeviri ki, bence ingilizce çevirisinden daha güzel. bilemiyorum, belki de iş yoğun-duygusal-dizeler'e gelince, insana kendi ana dili her zaman daha anlamlı geliyor olabilir.

velhasılı kelam, sappho ile bizzat tanıştığıma çok memnun oldum. kendisi hayatımın öyle bir zamanında karşıma çıktı ki, bu rastlantı benim için daha da anlamlı oldu. bilenler bana gülebilir, insan istanbul arkeoloji müzesine gider de bir tek sappho'nun büstünden mi etkilenir diye. varsın gülsünler, ne yapalım, bir dahaki gidişime de bu kadar cahil olmamayı umarım. eğer istanbul'da yaşıyor olsaydım, sadece bu müzenin bahçesinde oturmak için bile sıkça oraya gitmeyi isterdim. ama madem orada değiliz, biz de artık önümüzdeki yıllara bakacağız.

sappho'yla tanışma hikayem - 1


istanbul'da en sevdiğim yerlerden biri istanbul arkeoloji müzesi oldu. nedenini tam olarak ifade edemiyorum ancak orayı çok sevdiğimi söyleyebilirim. müzeye ulaşmak için çıkılan yokuş, taş yollar, yolun sağında ve solunda yer alan ağaçlar ve biraz yorulduktan sonra varılan güzel bir tarihi bahçe. müzenin kasvetli denemeyecek kadar güzel bir atmosferi var. genelde o tarz yerlerin sahip olduğu o ağır hava, bence istanbul arkeoloji müzesinde yok. bunun yerine bir sürü başka his var; ama kasvet yok. havada ölüm ve doğum, savaş ve varış, iyilik ve kötülük var. taşa, mermere, heybetli heykellere, büstlere, lahitlere tüm bunlar sinmiş. daha havalı cümleler kurup, tüm bunları kendi terminolojisiyle anlatmak güzel olabilirdi lakin olmadığım biri gibi görünmeye çalışmanın manası yok; benim tarih bilgim zayıf, arkeoloji bilgimse yok denecek kadar az. dolayısıyla bir çocuk hiç bilmediği bir şeyi ilk gördüğünde ona nasıl yaklaşıyorsa, ben de bu müzenin içindeki eserlere öyle yaklaştım. o yüzden hissettiklerimi dilim döndüğünce anlatacağım. anlatmak istediklerimin başında ise müzenin içinde gördüğüm sappho büstü geliyor. ancak bu büstün bana hissettirdiklerini anlatmadan önce hikayenin girizgâhını yapmalıyım.

dürüst olmam gerekirse ne tarih bilgisi iyi biriyim, ne de arkaik döneme ya da antik döneme ait şeyler bilen biriyim. fakat bitirdiğimiz eğitim yılının ilk döneminde felsefe bölümünden bir ders aldıktan sonra, antik yunan dönemine ilgi duymaya başladım. hocamızın uzmanlık alanı antik yunan'dı ve bir dönem boyunca okuduğumuz şeyler sophocles, homeros, aristo, platon, euripides gibi isimlerdi. benimse bu konulara dair hiçbir bilgim yoktu. ancak okudukça bütün bunları çok sevdim. bu noktada hocamıza teşekkür etmem gerekiyor; çünkü benim koskaca bir tarih dönemiyle tanışmamı sağladı ve bana onları sevdirdi. "bana" diyorum, çünkü yirmi kişilik sınıfta bütün bunlardan bihaber olan sanırım sadece bendim. zaten felsefe bölümünden ve genel anlamda sosyal bilimlerden olmayan sadece iki kişi vardık. geri kalan herkes ya felsefe öğrencisiydi ya da sosyal bilimler. ben ve diğer kişi ise mühendislik öğrencisi olarak ilk başta aralarında tuhaf durduğumuzu itiraf etmeliyim. ama şanslıydık ki bizi hemen aralarına aldılar.

bu dersi nasıl seçtiğimi anlatmak isterim.
ders kayıt zamanı bütün arkadaşlarım popüler olan seçmeli dersleri almak için birbirleriyle yarışıyorlardı. benimse hiçbiri ilgimi çekmiyordu. "felsefe bölümünden ders alsam ne güzel olur" diye düşünüyordum ve açtıkları derslere baktım. bir tane dersin ismi kulağa çok güzel geliyordu. sonra baktım, o dersi kendi bölümleri dışındaki öğrencilerin almasına da izin veriyorlarmış. ben de hemen ekleyiverdim. ne olduğunu, tam olarak ne yapılacağını bilmeden ekledim. dediğim gibi, sadece ismi kulağa çok güzel geliyor diye. kendi kendime dedim ki, ilk hafta giderim, bakarım, eğer bana göre olmadığı kanısına varırsam ekleme-çıkarma döneminde dersi bırakırım.

ilk hafta derse gittiğimde herkesin sosyal bilimler öğrencisi olduğunu görünce çok korktuğumu hatırlıyorum. hele bir de sınıftakilerin okuduğumuz metinler hakkında yaptıkları yorumları görünce "aman tanrım bunlar ne çok şey biliyor! ben hiçbir şey bilmiyorum!" hissine kapıldım ve ders bitiminde hocayı hemen koridorda yakaladım, meramımı anlattım. dedim hocam böyle böyle, ben mühendislik öğrencisiyim, herkes sosyal bilimlerden, üstelik benim bu konularda hiçbir alt yapım yok. sizce dersi bırakmalı mıyım? hoca da bana dedi ki: "kitap okumayı seviyor musun?" ben de dedim ki evet. sonra hoca devam etti: "eğer edebi metin okumayı seviyorsan ve okumaktan kaçmıyorsan bu dersi de yaparsın." böyle dedi ve gitti. açıkçası hocanın böyle demesi beni pek rahatlatmadı; çünkü biraz başından savar gibi cevapladı. yani hoca olan o, tabii ki de benim o an hissettiğim güvensizliği pek anlayamaz diye düşündüm. o hafta hep bıraksam mı bırakmasam mı diye kararsız kaldım. bütün arkadaşlarım "manyak mısın, bırak tabii! ne işin var felsefecilerin yanında? onlar yapacak, sen yapamayacaksın, ondan sonra da cc alıp oturacaksın" falan dediler. bir sonraki derse gittiğimde bu sefer de teneffüste dersin asistanı olan, doktoralarını yapmakta olan iki kızla konuştum. beni öyle rahatlattılar ki anlatamam. onlarla konuştuktan sonra dersi bırakmamaya karar verdim. sonuçta kimse benden felsefecilerle yarışmamı beklemiyor, buna ikna oldum. asistanlar hocanın çok anlayışlı biri olduğunu, benim gibi dersi dışarıdan alan öğrencilere sempatiyle yaklaştığını söylediler. işte bütün bunlardan sonra kararımı verdim. o vakit elbette bunu bilmiyordum; ancak böylece belki de hayatımda aldığım en güzel bir-iki dersten birini almış oldum.

işte sappho'yla da bu derslerden birinde tanıştım.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

terrence malick günlüğü

hep duyardım ama hiç izlememiştim. bir insanın iki film çektikten sonra yıllar içinde bir efsaneye dönüşmesi, yirmi sene bir şey çekmedikten sonra tekrar sinemaya dönüp yine sinema tarihine geçecek bir filme imza atması vs. bunlar bana çok ilginç geliyordu. terrence malick'in hiçbir filmini izlemeden önce, kendisinden ne bekleyeceğimi bilmiyordum. filmleri nasıldı, okuduklarımdan edindiğim bir şey yoktu açıkçası. beni sarsacak biri miydi; yoksa izleyip seveceğim, eli yüzü düzgün filmlerin yönetmeni mi? bazı şeyler sözle pek anlatılmıyor. ya abartı kaçıyor ya sakil duruyor. izlemeden önce edindiğim izlenime göre terrence malick böyle bir adamdı, sineması pek de yazıya dökülebilecek cinsten değil. izledikten sonra ise kendisine dair bir tek bu noktada doğru şeyi yakaladığımı gördüm; evet, terrence malick sineması pek yazılabilir değilmiş.

yaklaşık bir ay önce üç filmini -badlands, days of heaven, the thin red line- arka arkaya izledim. bir ay önce izlememe rağmen şimdi yazmaya çalışmamın nedeni ise, bu süre zarfında kafamın bir köşesinde üç filmin de durması oldu. izlediği filmleri yazabilen biri değilim. zaten filmleri anlatan sinema yazılarını da pek sevdiğim söylenemez. ben genelde birinin izlediği filmle kurduğu öznel bağı merak ederim, bu yüzden de öznel sinema yazılarını okumayı severim. bir film o insana neler çağrıştırmış, başka hangi filmleri anımsatmış, kendi kişisel tarihinden nelerle bağdaştırmış vs. bunları daha çok merak ederim. bu merakım beni bazen tedirgin eder, başkasının hayatının dahil olmamam gereken bir kısmına girmişim gibi hissettiğim olur. hani duymaman gereken bir şeye yanlışlıkla kulak misafiri olmak gibi. işte böyle şeyleri düşünmeme rağmen ben de bu tarz şeyleri yazıyorum. terrence malick ile ilgili düşüncelerimi kendim için yazıyorum. yazıyorum ki o sayfayı kapatayım. kafamı toplayım ve aklımdan geçenleri şekle şemale sokayım.



izlediğim ilk film olan badlands'in başına otururken, o kadar etkileneceğimi düşünmemiştim. sonra days of heaven geldi. bir önceki filmi sevdiğimi bilerek, bunu da seveceğimi düşünerek izledim. the thin red line'da ise artık seveceğimi bilerek oturdum filmin karşısına. belki de hiçbir şey beklemediğim için badlands'ten o kadar etkilendim. south dakota civarlarında geçen film, aşık iki kaçağın yolculuğunu anlatıyor. geldikleri yer fakir bir bölge. adam çöpçü, kız da on beş yaşında, henüz bir şeylerin farkında olmayan, romantik hikayeye meyilli. ama asıl olay adamda. o zamanlar james dean meşhur ve ona benzemek istiyor. benzetiliyor da. bunu duyunca çocuk gibi seviniyor. çöpçülük istediği iş değil, kahraman olmak istiyor ama bunun antikahraman olup olmaması umrunda değil. bunu tartabilecek düzeyde değil çünkü. geldiği memleketi sevmiyor, zaten pek de sevilecek bir yer değil. sevdiği kızı alıp uzaklara gitmek istiyor. pat diye aklına geliyor, pat diye yola düşüyorlar. işte böyle bir adam var hikayede. konunun sıradanlığı mühim değil, anlatım tarzı benim aklımda yer ediyor. kurak toprakları, sarı bozkırı, yakan güneşi görüyoruz. insanlar hayvancılıkla geçiniyor, bir sürü çiftlik var ama hiçbiri zenginlik vaad etmiyor. bütünü değil de detayları görmek; çalı çırpıyı, börtü böceği görmek beni memnun ediyor. fotoğrafı seven biri değilken, beni filme çekenin bu görüntüler olması benim için büyüleyici oluyor.



days of heaven ise bu üçünün arasında beni en çok etkileyen film. gene kırsal kesim, mevsimlik işçiler, uçsuz bucaksız bozkır. yine bir adam ve bir kız var. adamın bir de küçük kardeşi var, filmi onun ağzından dinliyoruz. çiftliklerde çalışıyorlar, karın tokluğuna dense yeri. hasat zamanı geçince başka yere gitmek için trenlerin üstünde seyahat ediyorlar. sonra başka bir çiftlik, başka bir yer, yine aynı şeyler. rüzgar bozkırların üzerinden esiyor. otlar dalgalanıyor. bunu dediğim için kendime inanamıyorum ancak bu film şiir gibi (her insan evladı gibi elbet benim de bu benzetmeyi yapacağım bir yer gelecekti). yani bu film şiir gibi değilse başka hangi film öyledir, bilemem. ankara'nın bayağı bir dışında, allah'ın dağında geçirdiğim staj günlerinde etrafa baktığımda kendi kendime şöyle bir şey soruyordum, "ben bu görüntüyü nereden biliyorum?" birkaç gün böyle diyerek dolandım, buralar bana bir yeri çağrıştırıyor ama nereyi? sonradan jeton düştü, meğersem gidip gördüğüm bir yeri değil de days of heaven'deki bozkırları diyormuşum kendi kendime. bir süre çevrede kendimi filmdeki gibi bir yerde olduğumu farz ederek dolandım. düşündüğüm an, ne zaman istesem filmin atmosferini hemen yakaladım. böylece hem "şiir gibi" diyerek feci bir benzetme yaptım, hem de ucuz hayallerin peşinde koştum.



the thin red line ise bana bir savaş filminin erkek filmi değil, insan filmi olabileceğini gösterdi. terrence malick burada savaşa muhalif olmak için yapılabilecek en güzel şeyi yapmış: antimilitarist bir dille savaşı anlatırken doğaya methiyeler düzmüş. yaşamın özünü yüceltmiş ve asıl gücün doğada olduğunu göstermiş. ağaçlara, suya, hayvanlara hükmedilemeyeceğini biliyordum ancak bunu savaş teması üzerinden yapması fikri beni bir hayli etkiledi. vay be dedim. pj harvey'nin son albümündeki on battleship hill şarkısını andım bu noktada. doğa o kadar güzel ki bu güzellik bazen ezici bir hal alıyor. film bana şunu düşündürüyor: bir zamanlar çocukların koştuğu, yerlilerin yaşadığı yerlerde şimdi kanlar akıyor. bu dönüşüm gerçekten içler acısı.

bendeki aidiyet hissi, bir yerden ziyade dünyanın kendisine olan bir aidiyet. yaşama, içindeki güzelliklere, ağaca, suya olan aidiyet. bir ağacın yüzyıllar boyunca yaşayabildiğini düşünürsek, dünyanın gerçek sahibinin kimler olduğunu anlarız sanırım. o yüzden de "sahip olma" amacıyla başka topraklara saldırmanın kötü olduğu sonucuna kendiliğimden varıyorum. filmin didaktik bir tarzının olmaması, bildiğim savaş filmlerine hiç benzememesi beni etkiliyor. bildiğim hiçbir filme benzemiyor ama çanlar kimin için çalıyor romanına benziyor.



fotoğrafa, fotoğraf sanatına soğuk duran, açık olmam gerekirse fotoğraftan hoşlanmayan bir insan olarak bu tarz filmleri niye sevdiğimi çok açıklayamıyorum. zaten bir filmi sevmek için anlamak gerektiğini düşünmüyorum. ne de olsa film tecrübe edilen bir şey. benim terrence malick tecrübem ise beni hiç tahmin etmediğim yerlere götürdü. bozkırın sıkıcılığını ve tekdüzeliğini bilirdim ama bunların güzel olacağını düşünmezdim -belki de bozkırdan sıkıldığım için. her bir filminde doğayı filmin merkezine oturtan bir adama sempati duymamam olmazdı. neyle karşılaşacağımı bilmiyordum ama bunu da beklemiyordum açıkçası. terrence malick'in yıllar içinde neden bir efsane halini aldığını kendi çapımda anlamış olmaktan memnuniyet duyuyorum. bana zihnimden gitmeyen görüntüler verdi.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

tottenham - 2

tottenham olaylarını kendimce değerlendirirken çok acele davrandığımı görüyorum. genelde olaylara temkinli yaklaşan micazıma ters düştüm. olanları kendi kafamda evirip çevirirken rasyonel yaklaşamadığımı görüyorum, bu yüzden de kendime kızıyorum. imajlar dünyasında olduğumuzu çok çabuk unutmuşum, ilk gördüğüme inanmamam, her zaman gördüğümün arkasındaki şeyin peşinde olmam gerektiğini hatırladım.

dükkanları ateşe veren ve lcd televizyon, iphone gibi şeyleri yağmalayan insanları görünce, yaptıklarının altında yatan şeyin açlıktan farklı bir şey olduğunu sanmıştım, belki de bana öyle dedikleri için. aradan geçen günlerde karşıma çıkan başka şeylerle anladığım, başlangıçta bu olaya bana gösterildiği gibi, sığ bir şekilde yaklaşmamam gerektiği oldu. insanların ekmek kavgası yaparken bir yandan da lcd televizyon yağmalamasını ilk anda algılayamadım. fakat şu anda görüyorum ki öyle değilmiş, son zamanlarda en şaşırdığım şeylerden biri bu. insan bir yandan ekmek peşinde koşarken bir yandan da lcd peşinde koşabilirmiş. bu çok çarpık bir durum. öyle çarpık ki ne düşünmem gerektiğini bilemiyorum. üstelik o insanların "daha iyi bir şey"e sahip olma isteklerini çok net olarak anlayabilmem kendimden utanmama sebep oluyor. ilk başta birtakım şeylere paralar akıtmanın gereksizliği ve ayıplığından bahsediliyordu, sonraysa parası olanın parasını istediği yere, istediği şekilde harcamasının doğallığından... bütün bu tartışmaları aklım ermeye başladığından beri hatırlıyorum. yıllar içinde önce ona hak verdim, sonra diğerine hak verdim, sonra yine ona ve sonra yine diğerine. kimsenin parasını nereye harcadığı beni ilgilendirmez, ancak bazı şeyler hem vicdanıma hem de mantığıma ters. bir ay boyunca bir fabrikada, bir sürü işçi ve teknisyenle beraber zaman geçirince bazı şeyleri daha iyi anladım. çoğu insanın işsizlik diye nitelendirdiği şeyin iş beğenmeme olduğunu gördüm. insanlar iş beğenmemekte haklılar; çünkü çalışanlara önerilen maaşın ne kadar komik olduğunu biliyorum. piyasadan haberi olan herkes de biliyor. işin en acı yanı şu ki, birinin beğenmediği varla-yok-arası-miktar'a, bir başkası razı geliyor; çünkü başka çaresi yok. insan emeğinin sömürüldüğünü görebiliyorum, sen yapmazsan o işi o maaşa yapacak biri her daim var. işveren bunu bildiği için şeytan kılığına giriyor. işte bütün bunları düşündükten, rastgelen şeyleri okuduktan sonra ingiltere'deki olaylara sadece yağmalama olarak bakarak ayıp etmişim diyorum. burada beni düşündüren ise şu oldu, göçmen karşıtlığını çok net anlayabildim. dünyanın her yerinde yükselen milliyetçiliği ekonomik koşullar da tetikliyor. kendisinin talip olduğu bir işi, bir göçmen çok daha azına razı olarak kapabiliyor. insana yakışmayan koşullarda adam çalıştıran sistem her yerde aynı. hal böyle olunca işsiz ingiliz'in öfkesine şaşmıyorum. milliyetçiliği anlayabilen biri değilim, hemşeriliği ya ona benzer şeyleri de, ancak işsiz insanın öfkesini anlarım. bu noktada ırkçılık başlarsa yüksek medeniyet seviyesi masal kalır; eşitlik, adalet ve insan hakları da. aç insana bunları anlatabileceğini düşünmek komiktir. aç olan göçmen taraf da kızar, aç olan "yerli" vatandaş da. birbirlerine de kızarlar, devlete de. aç kalmasının nedenini göçmenler olarak gören bir insana, haksız olduğunu anlatmak kolay değildir. ondan adaletli davranmasını beklemek çok şey istemek olur. bir insan adil düşünmeye çalışıyorsa iyi insandır, ancak böyle bir zorunluluğu yoktur. adil olmak zorunda olan devletlerdir, devletin görevlerinden biri budur. devlete, hükümete kızarım; ancak buradaki ırkçı vatandaşa kızamam çünkü o da aç.
***

bütün bu olanları kafamda başka bir şeyle birlikte değerlendirdim. yakın zamanda başımdan bir şey geçti. çevre mühendisliği okuyan biriyle sohbet ettim. ben çevre mühendisliği okumuyorum, ancak onların ne kadar önemli bir iş yaptıklarını biliyorum, bilmeyenler utansın. "çevreyi mi tasarlıyorlar ehehe" diye dalga geçenlerinse başına taş düşsün. neyse, son yıllarda çıkan yasalarla, ab uyum süreçleriyle falan her fabrikada en az bir çevre mühendisi bulundurulması gerekiyor. gaz salınımının kontrolü, evsel/endüstriyel geri dönüşüm, katı-sıvı atıkların en az zararlı hale getirilerek atılması vs. konularıyla ilgilenecek, bunu denetleyecek birileri olmalı. bu kişiler de çevre yönetimi sertifikasına sahip olmalı. konuştuğum arkadaş dedi ki, devletin açtığı kurslara çevre mühendisleriyle beraber yüksek okul mezunları da katılıp, bir seneden daha az süren o kursu tamamlayıp, sertifika sahibi oluyorlarmış. sonra da fabrikaların çevre yönetimi birimine giriyorlarmış (büyük kurumlarda böyle şeyler olmaz, ancak küçük ölçekli ve bölgesel üretim yapan fabrikalarda bu son derece olası). ilk başta inanmadım, hadi canım dedim. inanmadığımı gören arkadaş durumu bana daha da ayrıntılı olarak izah etti. mühendise daha çok para vermektense, diğer talipleri çok daha az maaşla çalıştırıyorlarmış. sonra da dedi ki, işte bu noktada meslek odaları devreye giriyor. ardından bana sordu, hani mayıs ayında meslek odalarının katıldığı büyük ankara eylemi vardı ya, ona katıldın mı dedi. utanarak hayır dedim. kendisi bolu'da okumasına rağmen kalkıp geldiğini anlattı. bense o gün internet sansürü eylemine gitmiştim, hemen onu öne sürdüm. ama bu cevabım onu tatmin etmedi. düşündüm, cevabım beni de tatmin etmedi.
***

neyse, bu konunun tottenham'la ne alakası var denebilir; ancak bence öyle değil. kendi işini kapan insanlara öfke duyan arkadaşımla, ingiltere'de birbirinin işini kapanların duyduğu öfke benzer. her iki taraf da haklı, insanlar aç mı kalsın? burada hata, sertifikayla arkadaşın işini kapan insanda değil, onu bir şekilde istihdam edemeyen ve çıkardığı yasalardaki boşluklarla o işsizlerin bir başkasının işini kapmasına sebep olan devlette. ingiltere'de de suçlu olan devlet, burada da. ben kendimden utandım, evet. ırkçı bir öfke duyan aç insanı anladığım için de utandım, meslek odalarının önemini henüz idrak edemediğimi anladığım için de.

little life, how did you be so lucky ? Little life, if you were a bird how would you fly?

hazır herkes buradayken ve iki arkadaşımız master için başka memlekete gitmeden bir yemek düzenleyelim dedik. herkes görüşelim ister ama kimse böyle organizasyon işleriyle uğraşmak istemez, o yüzden herkese haber veren hep ben olurum. bundan hiç şikayet etmem; çünkü insanları bir araya getirmek beni mutlu eder. yine herkesi arayan ben oldum, hepsi bu fikre bayıldı. uzun zamandır bu kadar kalabalık bir topluluk olarak görüşemediğimizden dolayı olsa gerek, kimse olmaz demedi, herkes o gün oradaydı.

o günkü yemeğe uzun zamandır duymadığım bir heyecanla hazırlandım. öyle ki saçımla bile uğraştım, sırf farklı bir şey olsun diye hayatımda dördüncü defa denedim, maşa yaptım. oraya gidene kadar keyifli bir hal içindeydim. herkesi görünce, masaya oturunca, yemeğimizi yemeye koyulunca mutlu olduğumu biliyordum. sonra içimi tuhaf bir his kapladı, her şey birden manasız göründü. sevdiğim insanların yanındaydım ama birkaç saat önceki neşeli halimden eser yoktu. birden sıkılmaya başladım, öyle bir sıkılma ki anlatamam. gözüm saate takıldı, vakit geçmez oldu, sohbetlere dahil olmak içimden gelmedi. sorun yanlarında olduğum insanlarda değildi, sorun tamamen benimle ilgiliydi. herkesin anlatacak bir şeyi vardı ama benim yoktu gibi hissettim. dinleyen, hep dinleyen bendim. paylaşacak bir şeyim yoktu, olsa bile anlatmak beni yorardı şimdi. "seneye iftarı amerika'da açarız artık" diye bir laf duydum o sırada, ardından da kahkahalar kahkahalar... ben de gülmek durumunda kaldım ama aslında içten içe burulduğumu hissediyordum. bu lafta beni kıran bir şey vardı ve ben tam olarak ne olduğunu bilmiyordum. seneye amerika'da olması kesinleşmiş iki arkadaşım, başvurularını yapmış arkadaşlarım vardı. kalanların birçoğuysa toefl, gre gibi şeylerle uğraşıyorlardı. emindim ki birkaç kişi daha gidecekti ve evet, seneye başka bir memlekette kendi aralarında yemek düzenleyebilecek nüfusu elde edebileceklerdi. bunları düşünürken her şeyden uzaklaştım, resmen sesler uzaktan gelmeye başladı. eğer bir filmin içinde olsaydık, kamera bana odaklanırken arkadaşlarımın görüntüsü bulanıklaşmaya başlardı.

ben onları mı düşünüyordum, yoksa kendimle mi hesaplaşıyordum bilemedim. üç tanesi bu sene mezun olmuş, istanbul'da iş bulmuş ve oraya gidecekken, çoğu son seneye geçmişken ben ne yaptım, okulu uzattım. matematiksel olarak bakınca, diplomasını en son alacak kişi olarak insanları bu şehirden yolcu edecek olanın ben olacağımı gördüm. herkesin sırayla gittiğini gören kişi olmak kalp kırıcı. henüz bir yere gitmediğim için mi bir burukluk yaşıyordum, yoksa tüm arkadaşlarım gitmek üzere olduğu için mi, bilmiyorum. bunun içinde bencillik yok, kıskançlık hiç yok, sadece kendini zaman zaman yetersiz hissetmek vardı. bütün yemek boyunca aklımdan bunlar geçti, hangi yolu seçeceğimi bilmemenin verdiği huzursuzluğu hemen ensemde hissettim. herkesin bir planı vardı, anlatacak şeyi vardı ama benim ne yapacağım belli değildi. gözümün önünde akademiye atılan da vardı, hemen türk sanayisinin kollarına kendini atan da. bense okulu uzatandım. tuhaf bir şekilde hayatım hiç aklımda olmayan seçimler üzerinden ilerledi. bölümümü seçişim (ya da seçemeyişim?), ben başka alana yönelmek isterken danışman hocamın bana zorla aldırdığı teknik seçmeliler ve kaderin bir oyunu olarak benim o dersleri gerçekten sevmem vs. vs. stajda bile hiç aklımda olmayan bir alanın karşıma çıkışı, herkes öeh derken benim hidrojen sülfür kokusuyla yaklaşık bir ay geçirmem ve bundan hiç pişman olmamam vs. vs. bunların hiçbirini ben istemedim, bir şekilde öyle oldu ama mutsuz da olmadım. tek bildiğim hayatımın hiç önceden istediğim ya da planladığım -kendimce- şekilde gitmediğiydi. arkadaşlarım hep "ben şu alanda çalışacağım/ araştırmamı bu alanda yapacağım" derlerken, ben hep x alanını isteyip y alanında buldum kendimi. bu benim beceriksizliğim değildi, bir şekilde hayat öyle oldu. belki kendimi avutmak için diyorumdur, bilmiyorum; ancak hayatımın hep bilmediğim yönlere kayışından zevk almıyor da değilim. ilerde ne yapıyor olacağımı gerçekten ben de merak ediyorum.

bütün bunları düşündüğüm gecenin sonunda amerika'ya gidecek olan arkadaşımla kızılay'a geldik, güvenpark'ta ikimiz de kendi dolmuşlarımıza binmeden önce vedalaştık. iyi şanslar diledim, yolun açık olsun gibi şeyler söyledim, başka ne denir bilemedim. dolmuşa bindiğimde etrafın sessizliği, gecenin karanlığı beni korkuttu. saat gece on ikiydi ve ben muhtemelen son dolmuşa ya da sondan bir öncekine yetişmiştim. neyseki yetişmiştim. sokaklar bomboştu, kızılay iğrençti, sadece kokoreççilerin çevresinde birkaç insan vardı, o kadar. yol boyunca neye üzüldüğümü bilmeden üzüldüm. "seneye de iftarı amerika'da yaparız" lafı beynimin içinde döndü durdu. ben oruç tutmam, yıllardır tutmadığım oruçların iftarlarını düzenleyen kişi olarak tarihe geçebilirim. ama mühim olan birarada olmaktı, seneye ve daha sonraki seneye istesem de bu kadar insanı biraraya toplayamazdım, imkansızdı. sanırım arkadaş grubumu bu kadar kalabalık olarak topluca görüşüm o akşamdı. kendimi kötü hissettim. gece korkutucuydu ama daha korkutucu olan aklıma bir dizi sahnesinin gelişiydi. küçükken süper baba'yı izlerdim, şevket altuğ'un oynadığı fikret babam olsun isterdim. küçük halimle o diziden aklımda kalan bir sahne vardı, artık nasıl zihnime kazınmışsa. bir gece geç vakit, fiko ile nihat mahallenin meydanında yürüyorlar. galiba fiko'nun sevdiği kadın uzaklara gitmekte, bunlar konuşarak yürürken birden fikret sinir krizi gibi bir şeye giriyor. bir tane dükkanın kepenklerine saldırıyor ve sallamaya başlıyor. "doğduğumdan beri bu mahalledeyim, burada büyüdüm, burada evlendim, baba oldum; burayı hiç terk edemedim, herkes gitti, bir tek ben kaldım, yeter artık, yeter" diyor. birebir bu laflar olmasa da diyaloğun ana fikri buydu diye hatırlıyorum. bir zamanlar babam olmasını istediğim adamla şimdi kendimi özdeşleştirmem çok komiğime gidiyor. ben ne zaman o kadar büyümüşüm ki diyorum. herkesin gitmesinden ve benim fiko gibi buraya çakılı kalma ihtimalimden çok korkuyorum.
***
eve geldim ve josephine foster'ın şu şarkısını dinleyerek uykuya daldım. aradan birkaç gün geçti ama hala bu şarkıyı dinliyorum ve dinginliğe erişmeyi bekliyorum:

josephine foster-little life

9 Ağustos 2011 Salı

icabında yükseği de var alçağı da - 2

bir önceki post'ta bahsettiğim kalantor mimar amcanın, lise üçe geçen kıza mimarlığı yakıştırmasının bence bir sebebi var: kız pek güzeldi. şimdi çekememezlik ya da kıskançlık olarak algılanmasın, mimarlıkta nedense hep güzel kızlar oluyor. böyle giyim tarzı olsun, saçı başı olsun pek güzel. bir de üstüne sanattan da anlıyorlar falan. ben buna değil, bizim fakültedeki kızları bıyıklı ve çirkin olarak niteleyen kendini bilmez erkeklere sinir oluyorum. her şeyi abartarak ve espri malzemesi yaparak kadınları aşağılamaktan çok hoşlanıyorlar. resmen kadın bir "mal" oluyor ve bu seviyesiz muhabbetlerle aşağılandıkça aşağılanıyor. işin daha vahimi de onlar sadece espri yaptıklarını sanıyorlar, aşağılama değil. o yeri geldi mi modern erkek, kadın hakları mı, aa tabii ki de kadın hakları, zaten o kadının özgürlüğünü savunuyor canım, erkek ve kadın eşit olmalı dememiş miydi?

kadın hakları savunucusu ama aşağılayanların en önde gideni. keşke baştan geleneksel yapıda bir adam olduğunu söyleseydi de bizleri oyalamasaydı, en azından o zaman kendisine saygı duyardım. ama bir dakika ya, onlar sadece şaka yapıyor canım, ben de niye hemen kızıyorsam, yoksa benimde mi bıyıklarım var ha?

icabında yükseği de var alçağı da

bugün otobüsle eve gelirken bir sohbete kulak misafiri oldum. huyum kurusun, bazen böyle şeyler yaparım. önümde yan yana elli yaşlarında şık giyimli bir adam ve genç bir kız oturuyordu. ben sohbetlerinin başlangıcını kaçırdığım için onları baba kız gibi bir şey zannettim. sonradan anladım ki aslında o an, otobüste tanışmışlar. adam kıza kaça gittiğini sordu, kız da lise üçe geçtim dedi. sonra adam kıza ileride ne okumak istediğini sordu. kız da aslında hep bu soruyu beklemiş gibi uzun ve ayrıntılı bir yanıt verdi. bunun üstüne amca başladı yorumlar yapmaya. bak dedi, ben yüksek mimarım. tam bunun üstüne kız "aa öyle mi?!" diye heyecanlı bir tepki verdi. amca bunun üstüne ilave etti, hani x binası var ya, gitmişsindir, işte onu ben yaptım (şimdi burada binanın ismini vermeyeyim, ayıp olmasın). bak bence mimarlık seç, şöyle güzel böyle güzel diye övmeye başladı amca. kız da, "ya tabii güzel şimdi de ben çok kararsızım" dedi. henüz tm mi seçsem, mf mi seçsem bilmiyorum, şimdi bu yıl mf okudum ama değiştireceğim galiba diye ekledi. hali vakti yerinde kalantor mimar amca bunun üzerine hangisini istiyorsa onu seçmesi gerektiğini anlattı. bak şimdi ben yüksek mimarım ama ilk yıl hukuk kazanmıştım dedi. sonra sevmediğini, bir daha sınava girdiğini ve mimarlığa geçtiğini anlattı. kız da anne babasının hukukçu olduğunu söyledi bu sefer. "yani şimdi hukuk da bana göre değil pek, mimarlık da. bilmiyorum yani ne seçsem." amca bir türlü susmak bilmiyordu, yani bak şimdi, ben yüksek mimarım ama bu işi isteyerek seçtim. işini sevmek çok önemli. bence sana da mimar olmak yakışır, dedi kıza. kız da heyecanlı bir şekilde "sahiden mi?" dedi. adam da, tabii ya falan diye pekiştirdi. bunun üzerine kız, mimarlığı da düşüneyim öyleyse dedi. "aslında benim aklımda psikoloji okumak da var ama bilmiyorum yani... belki mimarlık okuyup, yan dal olarak da psikoloji yaparım" diye ekledi (tam bu sırada içimden hoop yavaş gel dedim). neyse, gerisi lüzumsuz konuşmalar ve kalantor mimar amcanın kendini övmesinden ibaret.

benim burada gelmek istediğim nokta ise amcanın mimarlığının önündeki "yüksek" sıfatını defalarca telaffuz etmesi. bu yüksek mühendis/mimar sıfatına oldum olası antipatim var. bir insan günlük yaşamda kendini tanıtırken neden yüksek mimar/mühendisim deme gereği duyar ki? eğer akademik biriysen ve o an akademik bir konunun içindeysen bunu dile getirmen makul kaçabilir ama günlük yaşamın içinde, bakkalda markette, herhangi biriyle konuşurken "yüksek" bir insan olduğunu ısrarla dile getirmek gerçekten çok komik.

peki bu bilginin bize ne katkısı oldu? yüksek mühendisin bakkala yüksek olduğunu söylemesiyle o ikisinin ilişkisi hangi çerçeveye oturdu? insanlar literatürde master of science olarak geçen bu şeyin, bizde yüksek olarak çevrildiği vakit gerçekten çok yüksek bir şey olduğunu sanıyorlar. yabancı memleketlerde de böyle bir şey var mı gerçekten merak ediyorum:
"merhaba, ben canıthın hopkins, engineer, ms?"

bir master için birbirimizi kırmayalım şimdi yaee.

bak, ediz hun yüksek mühendis sıfatını türkan şoray'ı tavlamada nasıl kullanıyor:
ben sokak çapkını değilim, yüksek mühendisim!