12 Aralık 2009 Cumartesi

az laf > çok laf

aslında anlatacak şeylerim vardı ama önemsiz şeyler olduklarını anlamam pek vaktimi almadı. bir an durdum düşündüm ve her şey gözüme öyle anlamsız göründü ki diyeceklerimin hiçbir önemi kalmadı. sabah kalktığımda ne düşündüğümü, günün şarkısı olarak neyi seçtiğimi, pantolonun üzerine bulduğum ilk üstü geçirirkenki sıkılganlığımı anlatmak isterdim fakat hepsini çok gereksiz buldum. bunları anlatmamın ne manası olabilirdi ki? küçük, önemsiz şeyler. dünyada büyük ve önemli o kadar çok şey oluyor ki bu anlattıklarım kum tanesinin milyonda birine bile denk gelmiyor.
kafamdan bir şeyler geçiyor, not almak istiyorum ama tam kalemi elime alınca ne gerek var diyorum. ne gerek var. yazı yazarken içinde "ama, fakat" bağlaçları geçen ne çok cümle kuruyorum. bunun ne anlama geldiğine dair bir fikrim yok. bağlaçlarımı merhaba'larla takas etmek istiyorum. onlar fark etmiyor ama bazı insanlarla ayaküstü iki çift laf etmek bile benim günümü aydınlatmaya yetiyor. öyle anları yakaladığımda diyorum ki umarım onların günü de aydınlanıyordur, ben de birilerini memnun ediyorumdur. işte gün içinde kendimi ait olmadığım sohbetlerin içinde bulduğumda, aklıma o insanlarla ettiğim iki çift lafı getiriyorum. o zaman içinde bulunduğum an bana o denli çekilmez gelmiyor. her şeyin gelip geçtiğini ve o anın da geçeceğini biliyorum.
hem insanlardan sıkılıp hem de insanların arasında olmak istemenin ne tuhaf bir şey olduğu kafama takılıyor. üç-beş insan var, belki onlara rastlarım diye gittiğim muhtelif yerler kütüphane ve yemekhane. arasam buluşuruz ama herkesin vakti kıymetli. öyle kıymetli ki boş ekrana iki saat bakıyoruz ama birbirimize bir saat ayıramıyoruz. biri bana yemek yiyelim mi diyor, çok isterdim ama yapmam gereken bir iş var diyorum. yalan olduğunu ben biliyorum, acaba o da biliyor mudur. yapmam gereken bir şey yok. varsa da yok. niye o kıza yalan söylediğimi düşünüyorum. kendimi hiç suçlu hissetmiyorum, ben o kızdan uzak durmak istiyorum. bazı insanlar bana kendimi kötü hissettiriyor. onlarla birarada olmak istemiyorum. o kızı sevmiyorum. halbuki başta sevmiştim. ondan ayrılıyorum ve yürürken aklımdan geçen tek şey biri olsa da yemek yesek oluyor. arkadaşlarla vakitlerimizi birbirimize uydurduğumuz günlerde öğle yemekleri güzel oluyor, diğer günlerde ise bir an önce geçiştirilmesi gereken sıkıcı bir aktivite. ben de bir an önce bitsin diye çorba içiyorum. çorba çabuk içiliyor ve hemen bitiyor. masadan hemen kalkıyorum.
gözüme bir filmi kestirip, adam bulsam da gitsem dediğimin ertesi günü ayşe'yle karşılaşıyorum. dün bir film izledik çok güzeldi diyor. festivalde mi diyorum, festivalde diyor. "ben de gitmek istedim aslında ama" diye başlayan bir cümle kuruyorum, devamını getirmiyorum. devamını ayşe anlıyor. ya bilsem beraber giderdik diyor. kaç haftadır görüşemiyoruz ayşe'yle. biliyorum ki bu geçmiş-zamandaki-beraber-giderdik-teklifini içten yapıyor. olsun ya, boşver, bir dahaki sefere gideriz diyorum. hayır ya, hemen bu akşam yapalım diyor. biz şu filme gideceğiz, sen de gel diyor. benim pek keyfim yok ama yine de sağ ol diyorum. çok üstelemiyor. umarım ki bir gün ayşe'yle beraber sinemada dünyanın en sıkıcı sanat filmini izleyip hiçbir şey anlamayız. yalnız bunun geleceğe dair lafta kalan tasarılardan olmasını istemiyorum. zaten bu aralar gerçekleşmemiş ne çok hayalim olmuş diye düşünüyorum. nihayete erememiş amma işe girişmişim, kafamda amma şey kurmuşum ama sadece plan aşamasında kalmış.
işte az önce yine içinde ama geçen bir cümle kurdum. bu ama'lar içime koca bir kasvet bulutu getirmekte. geçen gün yine böyle olmuştu. sesinde huzur bulacağım birini aramak istemiştim, aklıma halam gelmişti. ben susayım sadece o konuşsun istemiştim. bana ankara'da havanın nasıl olduğunu sormuştu, ben de gereksiz ayrıntılarla süslemiştim. sabah esinti oluyor ama öğlen güneş çıkınca hava ısınıyor, sonra akşam hava kararınca çok soğuyor, üst üste milyon şey giyiyorum demiştim. sen niye böyle üşüyorsun hep, kansızlık mı var sende, pekmez ye, kuru üzüm ye demişti. tamam olur yerim demiştim. pekmez içmeyeceğimi biliyordum ama halamın gönlü olsun diye tamam demiştim. bak kalın giyin üşüme demişti. halbuki en kalın giyinen ben olmama rağmen en çok üşüyen de bendim. yanımdaki insanlara siz de üşüyor musunuz diye soruyordum ama hayır cevabını alıyordum. derste utanmasam elimi ısıtmak için eldiven bile giyerdim. ama bunun yerine çayla ısıtıyordum elimi. sen hiç bir saat boyunca sıcak kalan kağıt bardak gördün mü? ben de görmedim. o yüzden her ders yeni bir çay mı almam gerekiyor? halamla konuşurken neden bilmem gözlerim doldu. sesimin tonu değişmesin diye havalardan konuşmaya devam ettim. telefonu kapattıktan sonra içinde bulunduğum hassasiyet beni rahatsız etti. bu halimden hiç hoşlanmadım.
şimdiyse bu yazdıklarım gözüme feci anlamsız göründü. ne yapıyorum ben dedim. bir yanıt veremeyince de nokta koysam daha iyi olur gibime geldi. sonra o an çalmakta olan şarkının* üç cümlelik sözü benim üç yüz kelimemden daha değerli geldi. dışarı çıktım dolandım, neden olduğunu bilmiyorum ağlayamadım.

6 Aralık 2009 Pazar

başımın üstünde yerin var


her gün güzel bir şarkıya denk gelsem günler daha güneşli olur. kulaklarımda yeni bir heyecan olsa ne güzel olur. ben öyle şarkıları sanki yeni tanıştığım ama hemen sevip kaynaştığım biri gibi sevip bağrıma basarım. yani eğer denk gelirsem yaparım. denk gelmezsem de bu isteğimi unutur giderim. taa ki o şarkılar karşıma pat diye çıkana, günümün ortasına güm diye düşene kadar. sonra kulaklarımda hep onlar çalar, ben kendi kendime rekor denemeleri yaparım. her gün beni gülümseten bir şarkı dinleyeceğimi bilsem yataktan daha kolay kalkarım. gene mi sabah olmuş, ne çabuk olmuş demem. onun yerine derim ki iyi ki sabah olmuş, pek güzel olmuş. arada uzun cümleler kurmak isterim ama ne zaman girişini yapsam gelişmesi gelmez bir türlü. ben de o vakit cümlelerimi sonuca ulaştırırım. fakat kahvaltı yaparken kendi kendime uzun cümleler kurarım. en güzel cümlelerim kahvaltı masasında kurduklarımdır, aynı bütünlüğü günün diğer saatlerinde de yakalamayı umarım. en güzel kahve yapan değil ama en güzel taze fasulye yapan olmak isterim. fasulyeyi ateşe verdikten sonra mutfağın penceresinden bakarım. ışıklarını yakmış döne döne gelen bir uzay aracını görürüm, gelir balkonuma iner. içinden de bir e.t iner. ona selam veririm ve kendisine "do you speak english?" diye sorarım. "yes i do" diyeceğinden o kadar eminimdir ki cevabını beklemem bile, gider sofraya bir tabak daha koyarım. koskoca e.t derim, onca yolu aşıp gelecek arabası var da ingilizcesi mi olmayacak derim. tövbe tövbe. tabağını tepeleme fasulyeyle doldururum. evime ta uzaklardan misafir gelmiş, hiç aç bırakır mıyım ben onu diye düşünürüm. uzun yol yormuştur onu derim, üstüne bir de yorgunluk kahvesi ikram ederim. bak e.t. derim, kendini evinde gibi hisset. eğer banyo yapmak istersen hiç çekinme, ben sana yeni havlu çıkarırım derim. gider ona yatak hazırlarım. gece belki susar diye başucuna bir bardak su koyarım. mutfağa geri döndüğümde e.t'nin masanın üstüne bir hediye paketi bıraktığını görürüm. bu ne e.t derim. open it der. utanarak paketi açarım. bir de ne göreyim, sen de on, ben diyeyim yirmi adet cd. kapaklarına bakarım, hiçbir şey anlamam. what are these derim. they are for you der. just a little present imiş. ne gerek vardı e.t derim, senin gelmen bir hediye zaten. sonra cd'leri daha dikkatli incelerim, müzik cd'leri olduğunu anlarım. sonra e.t açıklamaya başlar. meğersem benim müzik sevdiğimi öğrenmiş de bana bir sürü güzel şarkı getirmiş. ardından bana sen bunları hiç duymamışsındır, bunlar bizim oraların şarkıları der. sonra elini sırtıma koyar ve sana bunları getirdim ki her güne yeni bir şarkı dinleyerek başlayasın dünyalıcığım der. günlerin daha güneşli olsun. ben şaşırırım. peki ama sen bunu nerden öğrendin diye soracak olurum, e.t bana der ki bundan sonra sabahları güzel uyan. bak sana o kadar şarkı getirdim. hem de taa nerelerden. doğru diyorsun derim, onu başımla onaylarım. sonra e.t devam eder, hadi şimdi yatalım da yarın sabah erken kalkıp güzel bir kahvaltı yapalım, kendi kendine kurduğun cümleleri biraz da bana kur der. peki o zaman allah rahatlık versin sana derim, e.t'nin yanaklarından öperim ve yorganı üstüne örter, odasının ışığını kapatır giderim.

29 Kasım 2009 Pazar

not

Şu anı bir yere not düşmek istedim. Yanımda olan müsvedde kağıtlara not düşebilirdim, kitabın sayfasına düşebilirdim, en olmadı elime bile yazabilirdim ama yapmadım. Biliyorum ki kağıda yazsam onu bir dahaki görüşümde boşver deyip, önemsemeyip atacağım. Kitaba yazsam... Kitap benim bile değil ki, yazdığımı bir daha nerede göreceğim? Ola ki elime yazdım, o da hemen silinir gider. Oysaki ben bu anı unutmak istemedim. Etrafta kimseler yok, kütüphane penceresinden dışarıyı seyrettim. Hava ne çabuk kararıyor. Uzaktan şehrin ışıkları minik minik parlıyor. Sanki toplu iğne başı gibi. Az önce sanki zorundaymışım gibi bir kahve içtim. Yalnız içmek istemezdim. Ama olsun, mühim değil. Sonra gazetede burcumu okudum. Bu hafta hep evdesiniz, ya yatıya misafiriniz gelmiş ya da yeni eşyalar almışsınız, yazıyor. Yeni eşyalar almadım, almak da istemezdim ama yatıya misafirim gelsin isterdim. Bunun için şu anda üç-beş isim bile verebilirim. Noel Baba duy beni.
Ben bu anın nesini saklamak istiyorum, asıl mesele buydu değil mi? Kahve içerken bir şeyler düşündüm. Güzel şeylerdi. Sevdiklerimi düşündüm. Düşünmesi bile yetti. Varlıkları bile kafiydi, beni memnun etti. Bu kendi kendime yetebilme anını hep hatırlamak istedim. Bir zaman, bir yerde ben kendi kendime yetebildim. Yanımda yöremde olmayan şeyleri düşünerek gülümsedim bile. Kahvenin kötü tadına hiç aldırmadım.

26 Kasım 2009 Perşembe

uyku koordinatlarımı kaybettim

uykuya dalabilmek için yeşillik bir arazide bisikletle gittiğimi hayal ettiğim zamanlar var.
çünkü koyunlar hiç işe yaramıyor.
bir de ılık süt diyorlar ama süt mideme hiç iyi gelmiyor.


geçen hafta karşı dairemize yeni komşularımız taşındı. orta yaşlı, evli bir çift. henüz bilemiyorum tabii, umarım iyi komşulardır. yeri gelmişken benim için iyi komşunun ne anlama geldiğini izah etmek isterim. benim için iyi komşu gürültü yapmayan komşudur. bu bağlamda kendi adıma "gürültü yapmayan her komşu iyi komşudur" sonucunu çıkarabilirim. neyse, komşularımız gelir gelmez hemen akabinde tadilatları da geliverdi. kırıp dökme işlemleri, matkap sesleri, kafama kafama inen balyozlar... hiçbiri eksik kalmadı. tabii bunların hepsi taşınma sırasındaki olağan şeyler. herkesin böyle işlemleri oluyor, o yüzden bir şey diyemiyorum. ama komşularımızın bu işlemleri vakit olarak bana ters zamanlarda yapmaları benim açımdan sorun oldu. ben akşam okuldan geldiğimde onlar da işten gelmiş oluyorlardı (muhtemelen) ve gelir gelmez matkaplar açılıyor, kırıp dökme işlemleri başlıyordu. çalışsam çalışamıyorum, uyusam uyuyamıyorum, öyle bir durum. gece saat on bire kadar da devam ediyorlardı. dört-beş gün böyle geçti. ben gerildikçe gerildim, eve gelirken ayaklarım geri geri gider oldu. sonra cumartesi günü oldu. sabah saat dokuzda matkap sesleriyle uyandım. uyanır uyanmaz da kaçarcasına evden çıktım, okula attım kendimi. akşam saat dokuzda eve geldiğimde komşularımızın tadilatı yeni yeni bitiyordu. bütün gün evde kalsam kafayı yerdim herhalde. o gün kahveye o kadar abanmışım ki gece bir türlü uyuyamadım. sabah ezanı bile okunmuştu, bense hala yatakta dönüp duruyordum, cin gibiydim adeta. aklımdan milyon tane şey geçiyordu. sonra nasıl olduysa bir şekilde uyuyakalmışım. ama o da nesi?! pazar sabahı saat dokuz gibi yine bir matkap sesiyle uyandım. oysaki benim ihtiyacım olan tek şey uykuyken, kaç gündür bir türlü adam gibi uyuyamazken, yorgunluktan asabi bir insana dönüşmüşken bu bana reva mı diye sordum. o sıra eğer uyuyamazsam öleceğim gibi geliyordu. üstelik günün geri kalanında yapmam gerekenleri düşündükçe "eğer uyumazsam hiçbirini yapamam ki" diyordum. işte o an beynimde bir ampul yandı! aklıma süper bir fikir geldi. amcam bize on dakikalık yürüme mesafesinde oturuyordu, neden uyumak için amcama gitmeyecektim ki? hemen amcamı aradım. amca ya dedim, durumu anlattım, gelip sende biraz uyusam olur mu dedim. olur gel tabii dedi. hemen montumu giyip evden çıktım. uykuma kavuşmak istediğim için hızlı adımlarla yürüdüm ve hemencecik amcamın evine vardım. eve girdiğimde amcamın kanepenin üstüne bir çarşaf serdiğini, üstüne de yastık ve battaniye koyduğunu gördüm. içimden canım amcam dedim, dışımdansa bir şey demedim. sonra amcam bana dedi ki sen yat burada. ben de hemen kıvrıldım kanepeye. amcama dedim ki, bak beni bir saat sonra muhakkak uyandır olur mu? daha okula gideceğim, ohooo, çok çalışmam gerekiyor çok dedim, beni muhakkak uyandır bir saat sonra. sonra üstüme battaniyeyi çektim ve hemencecik uykuya daldım. uyandığımda kendimi o kadar mutlu ve huzurlu hissediyordum ki uzun zamandır bu derece iyi hissetmemiştim. ev sessiz ve sakindi. hatta günlerdir yatakta sağa sola dönmekten sabah ezanı okunmadan uykuya dalamayan ben, yattığım gibi aynen kalkmıştım. hiç kıpırdamamışım bile. hemen gittim elimi yüzümü yıkadım. sonra salona amcamın yanına gittim. üstümde hala uyku mahmurluğu. amcam sordu, nasıl, iyi uyudun mu dedi. uzun zamandır hiç bu kadar iyi uyumamıştım dedim. o an gözüm duvardaki saate ilişti. ben amcama beni bir saat sonra uyandır demiştim ama iki saat olmuştu. amcam saate baktığımı fark edince, uyuyordun, ben de uyandırmadım dedi. olsun dedim. hiç mühim değil, iyi oldu böyle. sonra amcam dedi ki kahvaltı yapar mısın. yok hayır, yapmayayım dedim, ben bir an önce eve gidip kitaplarımı alıp, okula gideyim. e bari bir çay iç dedi. peki, olur dedim. ben oradaki koltuğa çöktüm. açık olan televizyondaki pazar günü tartışma programına boş gözlerle baktım. ne tartışıldığı beni ilgilendirmiyordu. ben sadece kendimi ne kadar dingin hissettiğime şaşıyordum. etrafı inceledim, masanın üstündeki gazetelere baktım, dolap raflarına baktım. sonra amcam elinde iki tane büyük kupayla içeri geldi. tek bir tane earl grey çayı kalmış, ben seviyorum diye onu da bana koymuş. kendisine ise kuşburnu. insan yeni uyandığında çay ne güzel geliyor. çay rize çayıysa daha güzel. ama yoksa da earl grey pek güzel. yavaş yavaş içtim çayı. amcam bana dersleri sordu, sonra ben ona işini sordum. sonra o bana memlekette olan olayların kısa bir özetini geçti. hmmm dedim, o hafta kaçırdığım şeyleri öğrendim. sonra o bana dedi ki bak domuz gribine dikkat et. bol bol meyve ye, mandalina ye. dedim ki merak etme, dikkat ediyorum zaten. asıl sen kendine dikkat et. sonra amcam bir sigara yaktı. ben hiç önemsemedim. "amca ama ben daha dün gece banyo yaptım, saçlarım henüz şampuan kokuyor, bak şimdi sigara kokacak" demedim. bunu hiç önemsemedim. çünkü biliyorum ki birine sinir olduğumuzda onun sigarasına da sinir oluyoruz. ama birini sevdiğimizde onun sigarasına o kadar sinir olmuyoruz. en azından ben olmuyorum. sonra benim çayım bitti, amcam dedi ki meyve de çıkarayım sana. ben dedim ki yok ben artık gideyim geç kalmadan. peki dedi. ben montumu giydim, amcam o sırada bana dedi ki niye atkını takmıyorsun. yok amca dedim, ben hep atkımı takıyorum da şimdi evden aceleyle çıktım ya o yüzden unutmuşum. ha peki o zaman dedi. bak boynunu iyi sar, sonra üşütürsün dedi. peki dedim. sen de dikkat et ama diye ekledim. sonra da hoşçakal dedim gittim. eve geldim, hazırlandım, çantamı alıp yola çıktım. yol boyunca insanın hep "alo merhaba şey... ben sana uyumaya gelebilir miyim?" diyeceği bir amcasının olması ne güzel diye düşündüm. sonra bu düşüncemi biraz daha genişlettim, insanın kan bağı olan birinin haricinde de böyle "şimdi ben sana gelsem. senin evinde huzurlu bir uyku çeksem. sonra sen bana çay yapsan" diyeceği bir eşi dostu olmalı diye düşündüm.

25 Kasım 2009 Çarşamba

biricik lava lambası


sevgili lava lambası,

sana anlatmak istediğim bazı şeyler var, izin verirsen paylaşmak isterim. öncelikle sana "sen ne biçim bir lambasın?!" demek istiyorum. yanlış anlama; çok güzel, çok ışıklı bir lamba olduğunu biliyorum. sen de sana hayran olduğumu biliyorsun, şimdi bilmiyormuş ayaklarına yatma. ama işte ne biçim bir lambasın ki seni birine almak istediğimde zaten onda olmuş oluyorsun. ne zaman senin güzel bir hediye olabileceğini düşünsem, sonradan seni almak istediğim insanda olduğunu öğreniyorum. demek ki sevdiğim insanlar da seni seviyor. aslında öyle ışıl ışılsın ki seni kim sevmez.

sevgili lava lambası, senin sayende birtakım sonuçlara vardım biliyor musun? tümevarım yaptım, çeşitli genellemelere ulaştım. mesela ilki: sevdiğim insanların ortak noktasısın (bunu zaten mektubun bu kısmına kadar çoktan anlamış olman gerekirdi). ayrıyeten birkaç tane daha sonuç buldum. bazı şeyler var, yakın çevremdeki sevdiğim insanların büyük çoğunluğu bayılıyor. buna örnek aklıma ilk gelen sigara. diğer örnekleriyse aklıma geldikçe sana söylemek isterim.

hiç kendini sürekli yorgun hissettiğin oldu mu lava lambası? peki geçmesi için ne yaptın? ben bu aralar sürekli böyle hissediyorum. aynaya bakıyorum, gözlerimin altını çökmüş görüyorum. sonra moralim bozuluyor. aslında çok uykum var ama uyuyamıyorum. yatağa yatıyorum, gözümü kapıyorum, aradan bir saniye geçiyor, gözümü açıyorum, bir bakıyorum sabah olmuş. yine mi sabah olmuş?! ne çabuk olmuş. olmasın.

güzel lamba, bana yemek göndermişsin, zahmet etmişsin ama bir daha gönderme. zaten hiçbir şey yiyemiyorum şu aralar. canım hiç yemek yemek istemiyor. inanır mısın bilmem ama yemek yemeye üşeniyorum. amaaan, kim yiyecek şimdi diyorum. belki de o yüzden gözlerimin altı çöküyordur, ha ne dersin? bak ama mandalina yemeye üşenmiyorum, böylece domuz gribinden korunuyorum. sen nasıl korunuyorsun domuz gribinden lamba?
hani yorgunum dedim ya lamba, aynı zamanda biraz da sıkılganım şu sıralar. insan her şeyden mi sıkılır, sıkılıyormuş işte. bu sıkıntıdan kurtulabilmem için ne yapmam gerekiyor? biliyorsan söyle. bilmiyorsan da benimle beraber sıkılır mısın? bir şey yapmana gerek yok, sadece yanımda dur, birlikte sıkılalım.

biricik lava lambası, şu sıralar günlerim hep kütüphanede geçiyor. bu biraz da zorunluluktan. gerçi şikayet ettiğimi pek söyleyemeyeceğim. hiçbir şey yapmasam bile, orada geçirdiğim saatleri verimli değerlendiremesem bile sessizliğini seviyorum. şu sıralar en çok sessizliği arıyorum. kütüphane de bunu bana fazlasıyla veriyor. sessizliğe niçin bu kadar kafayı taktığımı bir sonraki mektubumda sana anlatmak isterim. ama şimdi pek halim yok, kusura bakma.

ışıl ışıl olan lamba, kendimi çok yorgun hissediyorum ama biraz sonra yatağa gidince uyuyamayacağımı da biliyorum. belki benim de bir sen'im olsaydı hemen uykuya dalardım. izleye izleye gözlerim kapanırdı belki. ah ne güzel olurdu. "şunu da yapayım, bunu da tamamlayım, mola verdiğimde gece seninle buluşuruz" demek isterdim ama malesef bu şimdilik mümkün değil güzel lamba. yakın bir gelecekte mümkün olabilir ama henüz değil. şimdilik yoksun ama belki ilerde benim de bir sen'im olur.

ışıltından gözleri kamaşan arkadaşın,
ben

21 Kasım 2009 Cumartesi

i have a dream

kışın sokağa atkısız ve kulaklıksız (müzik için olanından) çıkmam. sen de çıkma.
sonra üşütür hasta olursun. olma.

marc'la beraber bir grup kurduk, şarkılar yazıp söylüyoruz. boş zamanlarımızda bir araya gelip provalar yapıyoruz. bazen o beni arıyor; bugün boş musun, çalalım mı diyor, ayıpsın tabii ki diyorum. ama genelde ben onu arıyorum, hadi artık arayı fazla uzatmadan birikmiş şarkıları kaydedelim diyorum. bazen pes'e gideceğim diye, çoğu zaman da judith'i göreceğim diye kaytarmaya çalışıyor. aslında biliyorum, marc müziği en az benim sevdiğim kadar seviyor ama işte biraz tembel. bir şeyler yapabilmesi için onu dürtmem gerekiyor. marc en çok müzik yapmayı, en çoktan biraz az da judith'i seviyor. ama judith'in henüz bundan haberi yok. bak marc, bu böyle nereye kadar gidecek, bence artık judith'e söylemelisin diyorum, ben aşkımı tek başıma yaşamayı seviyorum diyor. bunun üstüne sinirleniyorum, bana bak marc diyorum, senin bu umutsuz platonik aşkın yüzünden şarkılarımız hep depresif, hep hüzünlü oluyor. bence artık hareketli şarkılar yapmayı da denemeliyiz diyorum. iki elimi belime koyuyorum ve gözlerimi kocaman açarak marc'a bakıyorum. o zaman marc benim bu sinirli halimden ürküyor ve tamam tamam, söz veriyorum önümüzdeki hafta judith'e açılacağım diyor. önümüzdeki hafta geliyor ve geçiyor, hatta önümüzdeki üç hafta gelip geçiyor fakat marc'ta bir hareket olmuyor. bak marc, bu böyle yürümüyor, senin bu acılı ruh halin müziğimizi gereğinden fazla acılı yapıyor diyorum. oysaki ben tatlı tatlı şarkılar yapmak istiyorum. böyle şeker gibi olsun, güneşli gün gibi olsun, efendime söyleyeyim uzun yaz öğleden sonraları gibi olsun şarkılarımız diyorum. bak izin veriyorum, önümüzdeki üç gün üst üste pes'e gidebilirsin, ama lütfen artık biraz mutlu ol canım marcçım diyorum. ben sözler yazıyorum, marc besteliyor. beraber sözler yazıyoruz, beraber besteliyoruz. sonra da onları bizim evde kaydediyoruz. şu anda elimizde on küsur tane hazır şarkı var. marc dedi ki bence internete koyalım. bense biraz daha beklememiz gerektiğini düşünüyorum. galiba yaptığımız şarkıları henüz birileriyle paylaşmaya çekiniyorum. gerçi yakın arkadaşlarımızdan dinleyenler oldu. onlar dinlerken ben de onların yüzlerini izledim. yavaşça gülümsemelerini, sonra bir bana bir marc'a bakmalarını izledim. o an yüzümün kıpkırmızı olduğuna yemin edebilirim. geçen gün bizi dinlemeye gelenler arasında judith'in arkadaşlarından biri de vardı. marc dedim, bence bu kayıtlardan judith'e de ulaştırmalıyız. hatta onu bir dahaki görüşünde provamıza bile çağırabilirsin, bence hoşuna gidecektir. ya ama diyemem ki dedi. marc dedim, işaret parmağımı ona doğru salladım, beni delirtiyorsun marc dedim. bazen bir şeyi kötü yapmak, hiç yapmamaktan daha iyidir dedim. sonra bir saniye durdum, az önce kurduğum cümleyi düşündüm. vay be dedim, nasıl bir cümle kurdum öyle. evet diye devam ettim, bazen bir şeyi kötü yapmak hiç yapmamaktan iyidir. o yüzden git judith'le konuş, ne olacaksa olsun artık dedim. eğer gitmezsen seni gruptan atarım, yoluma tek kişilik grup olarak devam ederim dedim. tek kişilik grup mu olur dedi. cevap vermedim. sonra internete girdim, bir arkadaşımın attığı maili gördüm. iki hafta sonra evinde bir buluşma düzenleyecekmiş. çok değil, on kişi falan olacağız diyor. siz de marc'la gelir misiniz, şarkılarınızı söylersiniz diye soruyor. marc'ı arıyorum, bana uyar, tamam diyor. arkadaşıma tabii ki geliriz diye bir mail atıyorum. sonra bilgisayarı kapatıp odama geçiyorum. biraz uyumak istiyorum. ama uyuyamıyorum. aklıma bir melodi geliyor. acaba ben mi buldum, yoksa bir şarkı mı aklıma takıldı emin olamıyorum. sonra o melodiyi unutuyorum. ama üzülmüyorum, yenisini bulurum diyorum. sonra kulağıma mp3 çaları takıyorum ve kaydettiğimiz şarkıları dinliyorum. bir-iki şarkıda detone olmuşum, bence yeniden kaydetmemiz gerekecek. ama bu konuda marc daha rahat. o her şeyin doğal olması gerektiğini söylüyor, önemli olan niyet diyor. bence de önemli olan niyet. yani bizim niyetimiz iyi. ee, samimi de insanlarız, o zaman küçük şeylere takılmasak daha iyi olur belki. belki marc haklı. ama bir konuda haksız. illa bir ismimiz olması gerektiğini söylüyor. bense acele etmememiz gerektiğini söylüyorum. bak marc diyorum, bence ilerleyen zamanlarda aklımıza güzel bir isim gelecektir. o an diyeceğiz ki, hah işte aradığımız isim bu. sen hiç merak etme tamam mı diyorum. tamam diyor. sonra ben de ona aferin, aldığım atkıyı takmışsın diyorum. bak, şapkamı bile taktım diyor. sevimli sevimli gülüyor. ya marc diyorum, sen çok iyi bir grup arkadaşısın. sen ne yaparsan yap ben tek kişilik grup olamam, seni gruptan asla atamam diyorum. salak, zaten tek kişilik grup olmayacağını söylemedim mi ben sana diyor. söyledin diyorum.

grubumuza
alternatif isimler:
the smashing potatoes/ melis in chains/ parliement sunday night cinema club/ pete&pete's best friend/
judy (judith?) and the dream of horses

bence son ikisi fena değil.

18 Kasım 2009 Çarşamba

çizince de kayboluyor, çizmeyince de

çizdiğim şeyi görebiliyor musun?
bak göremiyorsun.
oysaki bir görsen çok güzeldi.

kahramanımız en son ne zaman buğulu bir cama dikkat ettiğini düşündü. en son ne zaman buğulu cama bir şey yazmış olabilirdi? düşündü ama aklına hiçbir şey gelmedi. oysaki küçükken gördüğü her buğulu cam ya da ayna bacası tüten evler, yuvarlak başlı ağaçlar ve minik kalpler çizmek için kaçırılmayacak bir fırsattı. eğer yanında birileri varsa kendi ismiyle beraber onlarınkini de yazmayı ihmal etmezdi. sonra küçükken herkes buğulu cama bir kalp çizip, iki tane de ok koyardı. okun iki ucuna koyduğun isimler silinene kadar sen o diğer ismi çoktan unutmuş olurdun zaten. kahramanımız iyi ki de o günler geride kalmış diye düşündü. hiç ellenmemiş buğulu camlara ilk elleyen olmak için duyduğu heyecanı hatırlamaya çalıştı, tanıdık bir hisse rastlayamadı. "bir şey yazsam cama, bir şey yazsam" diye geçirdi içinden, yazacak bir şey bulamadı. "ismimi mi yazayım, yoksa resmimi mi çizeyim?" dedi. sonra da gittikçe annesine benzediğini düşündü. cama ne bir şey yazayım, ne de bir şey çizeyim, ondan sonra el izi oluyor, kirleniyor diye düşündü. yıllar önce cama kalpler çizen küçük kız onu kınadı. ama olsun, annesi görse onunla iftihar ederdi. aferin kızıma, bak camları el izi yapmıyor derdi.

16 Kasım 2009 Pazartesi

ufunet. yani afakan gibi bir şey.

bir kız gelip yanıma oturdu. sınava yarım saat var, kantinde oturmuşum, son bir kez kitabı gözden geçiriyorum. bana bir şeyler anlatıyor ama pek ilgilenmiyorum. ilgileniyormuş gibi de yapmıyorum. bir şeyler diyor, birer-ikişer kelimeyle yanıtlıyorum. sonra şöyle bir cümle kurduğunu işitiyorum: "öff! bana ufunet bastı!". birden kafamı dikkatle gömdüğüm kitaptan kaldırıyorum. "ne bastı ne bastı?!" diyorum, "ufunet bastı" diyor. yani afakan bastı gibi bir şey diye açıklıyor. ufunet lafı bana öyle uzak bir laf geliyor ki sanırım bu lafı ilk kez duyuyorum diyorum. böyle antika lafları çok seviyorum. üstelik yanımda oturan kız ufunet lafını öyle bir söylüyor ki bu laf üstünde hiç emanet durmuyor. sanki kırk yıldır ona ufunet basıyor ve sanki kırk yıldır o kız bu cümleyi kuruyor. o lafı söyleyişi öyle hoşuma gidiyor ki kendi kendime ufunet diye tekrarlıyorum. evet, sanırım ben bu lafı ilk kez duyuyorum. çok derinlerden belli belirsiz bir tanıdıklık hissi var, o kadar. bu lafı bence ya anneanneler ya da belli bir yaşın üstündeki menopoz teyzeler kullanıyor olmalı. bir de o kız. o an o kızı sevebileceğimi düşünüyorum. üstelik sadece böyle bir laf etti diye. sonra kendi kendime yok artık daha neler diyorum. ama en azından şu noktada karar kılıyorum, bu kızla bir şeyler konuşabiliriz. hatta konuşurken eğlenebiliriz bile. fakat şundan da eminim ki bu hissim sadece o ana mahsus olacak. o kızı sevebilme ihtimalim birkaç dakika sonra kaybolacak.

bir sürü küçük şeyi düşünüyorum. küçük şeyler nedeniyle sevdiklerimi ve sevmediklerimi bulmaya çalışıyorum. ne gibi küçük şeylerden insanlar hayatıma girdi? ya da ben hangi küçük şeylerden dolayı başkalarınınkine girdim diye soruyorum kendi kendime. çoğuna bir yanıt bulduğum söylenemez. belki uzun düşünsem en azından bir şeyler diyebilirim ama bir anda aklıma gelmiyor. çünkü biliyorum ki küçük şeyler uzun vadede birleşip büyük şeylere dönüşüyor ve sebepleri birbirinden ayırt edemez hale geliyorsun. eşini dostunu sevme sebebini düşünüp de bulamıyorsun, sadece her şeye uzaktan bakıyorsun ve parçalara değil de bütüne odaklanıyorsun. ama işte gel gör ki ufunet lafını son derece doğal söyleyen birinin sıradan biri olamayacağını düşünüyorum. sonra geçen gün kütüphanede çalışırken karşımdaki sandalyeye oturan kişinin de sıradan biri olabileceğini sanmıyorum. çünkü öyle büyük bir incelikle sandalyeyi çekiyor ve çantasını açıyor ki en ufak bir ses bile duymuyorum. o an anlıyorum ki beni rahatsız etmemek için böyle küçük hareketlerde bulunuyor. çantasının fermuarını yavaşça açıyor, kitaplarını yavaşça çıkarıp masanın üstüne koyuyor. kalem kutusunu bile yavaşça açıyor. halbuki artık kimseler bu denli kibar hareket etmiyor.

sonra aklıma okuduğum bir şey geliyor. okuyup da beynimin rafına kaldırdığım bir paragraf birdenbire kendini hatırlatıyor. tezer özlü, leyla erbil'e yazdığı mektupların birinde son kocasıyla nasıl tanıştığını anlatıyor. yurtdışında bir barda, bir gece otururken, gözü yeşil montlu bir adama takılıyor. adamı sadece arkadan görüyor, yeşil montundan etkileniyor. montun yeşili göz alıcı bir yeşil ve bu renk tezer özlü'nün öyle hoşuna gidiyor ki, bu renk bir mont giyen adamın sıradan biri olamayacağını düşünüyor ve kalkıp adamın yanına gidiyor. böylece tanışıyorlar işte.

geçen yıl bu zamanlar google vasıtasıyla bir gruba denk geldim. grubun ismi lanterns on the lake. kendi kendime zevk olsun diye google'a lantern yazıp arattım. maksat fener çeşidi görelim. pek seviyorum lambaları, ışıkları, fenerleri. sonra bu grubun resimlerine denk geldim. isimleri öyle hoşuma gitti ki kim olduklarını merak ettim, dinlemek istedim. o an şöyle düşündüm: fenerleri, ışıkları seven; bunları gölün üstüne koymayı düşünen insanları ben de severim herhalde. sevmem muhtemeldi. isimlerini "lanterns on the lake" yapan birileriyle aynı yerlerde geziniyor olmalıydık. sonra dinledim ve önsezilerimin beni yanıltmadığını gördüm. ben onları dinlemeden sevmiştim ki.


küçük şeyler bazen büyük şeyler için bir nevi referans olsa da her zaman doğru sonuç alınmıyor. "bunu diyen biri iyi biri olmalı", "bunu seven insanı ben de severim" dediğim zamanlar olsa da bu önsezilerimin geri teptiği de olmuyor değil. flowers in december şarkısını dinlettiğimde şarkının sözlerine hayran kalan, gözlerini kapayıp uzun süre sessiz kalan birinin merhametli biri olacağını düşünürken, aradan zaman geçince şarkıdaki teoriyi ispatlayan biri olduğunu anladım. sonuçta her adamın kalbinde kör bir nokta var, evet. bu şarkıyı çok sevmesi bu gerçeği değiştirmiyormuş.

bir kadın bir adamın montuna vurulabilir, ben de bir grubun ismine. hatta bir kızın ufunet kelimesini kullanışı ve o kelimenin beynimde yankılanışı bile hoşuma gidebilir. ama bunların ne kadarına güvenebileceğimi hiçbir zaman bilemem. en azından devam etmeden, yaşayıp görmeden öğrenemem. tabii her şeyi yaşayıp görmek de istemem. her şeyin peşinden koşmanın ne lüzumu var? bazı şeyler o anda kalmalı, öylece o noktada asılı durmalı. bazen insanoğlunun bu tip küçük şeylerden medet umması bana çok zavallıca gelse de çok güçlü varlıklar olmadığımızı bildiğimden kendimi de mazur görüyorum. herkesin zaafı var. kimi zamanla kontrol etmesini öğreniyor, kimi de gidip defalarca aynı yanılsamanın içine düşmeye devam ediyor.

15 Kasım 2009 Pazar

masamın üstündeki çay habitatı


bazen bazı şeylerin sadece var olduğunu, orada olduğunu bilmek bana yetiyor. kendisinden daha çok "olması" fikri benim için kafi geliyor. örneğin gün içinde çay alıyorum, çay demliyorum, kahveler doldurup hemen akabinde lavaboya boşaltıyorum. çayın orada, masamda durması ve üstünde dumanının tütmesi iyi hissetmeme yetiyor. üstünde dumanı tüten bir şey gördüm mü içimde garip bir his beliriyor. huzur gibi desem değil, mutluluk desem o da değil. tam olarak nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum ama iyi bir his olduğunu söyleyebilirim. gerçi şu sıralar ne içtiğim çaydan ne de kahveden tat alabiliyorum, o yüzden de içmeyip sadece bardakta duruşunu seyrediyorum. çay bardakları ve kahve kupaları ikişer-üçer masamın üstünde çoğalıyor. hepsi de yarım yarım içilmiş, hatta yarıdan bile az. ne zamanki bu görüntü beni rahatsız ediyor, o an bardakları toplayıp mutfağa götürüyorum ve hepsini pril'le bir güzel yıkıyorum. bardaklar temizlikten parladıkça benim de içim açılıyor. sonra bununla da yetinmiyorum, kafamı rahatlatmak için dolaplarımı düzenliyorum. her şey düzene girdikçe içim de düzene giriyormuş gibi geliyor.

ama şu sıralar sadece bardakları seyretmiyorum, bir de onları içenleri seyrediyorum. sadece çay ve kahve içenleri mi? hayır. sigara içen arkadaşlarımı da seyrediyorum. sohbet ederken karşımdakinin bir sigara daha yaktığını görünce o an anlıyorum ki sohbetimiz daha sonlanmamış, daha konuşacak şeylerimiz var. ne güzel diyorum. ben yemeğimi bitiriyorum, hatta üstüne yüz saatte içtiğim ve bir türlü bir tad alamadığım kahveyi bile bitiriyorum ama arkadaşım sigarasını bitirmiyor. demek ki bir süre daha burdayız. içimden oley diyorum. çünkü şu anda sadece konuşmak ya da konuşulanı dinlemek istiyorum. ama öylesine konuşulanları değil. öylesine konuşanları da değil. sadece bazı insanlarla konuşmak ve sadece bazı insanları dinlemek istiyorum; çünkü insanlara olan tahammül eşiğim son zamanlarda düştükçe düşüyor. bazen sinirli oluyorum ve bunu kontrol etmeye çalışırken karşımdakiyle aramdaki mesafe arttıkça artıyor. bir bakıyorum aramıza denizler, okyanuslar ve hatta kıtalar girmiş. öyle soğuk bir insan oluyorum ki soğukluğum beni bile donduruyor. sonra sevdiğim bir arkadaşımı görüyorum, ya da sesini duyuyorum, ya da hiç beklemediğim bir anda attığı bir mesajı görüyorum, birden dünyanın en sıcak insanı oluveriyorum. ama sıcaklık hissettiğim insanlara sıcak oluyorum, gerisine hep soğuk hep soğuk. yakın zamanda tanıdığım biri bana dedi ki, ilk tanıştığımızda benim soğuk bir insan olduğumu düşünmüş. hadi ya dedim, gerçekten dedi. şimdi öyle gelmiyormuşum ama o zaman öyle gelmişim. bunun üstüne ben de oturdum kendimi düşündüm. insan herkese kendini yakın hissedemiyor ki, bu nedenle ilk tanıştığında karşındakine soğuk gelmen gayet normal dedim. ilk andan itibaren sıcak bir iletişim kurduğun insan istisnadır bence, mesafeli olman gayet normal diye düşündüm.

sonra arkadaşım bir sigara daha yaktı. anladım ki daha oturacağız. ben de bir çay daha alayım bari dedim. çayı aldım ama hiç içesim yok. bu soğukta çayı elini ısıtmak için kullanmak daha mantıklı. benim de amacım bu zaten, elimi ısıtmak. arkadaşımın ise tek derdi düzgün yanan bir çakmak. halbuki evde onun için aldığım bir çakmak var. neredeyse üç ay oldu çekmecemde duruyor. neden bilmiyorum, bir türlü içimden ona bunu vermek gelmiyor. yeşilaycılıkla da alakası yok, sadece ona şu sıralar bir hediye vermek istemiyorum sanırım. sırf aldım diye de vermek istemiyorum. çünkü artık bir şey yapacaksam gerçekten istediğim için yapmak istiyorum. sırf 'öyle olsa daha iyi olur' olduğu için değil; öyle olmasını istediğim için olsun istiyorum. o yüzden de çayları içmek yerine yarım yarım biriktiriyorum, sonra da gidip döküyorum.


11 Kasım 2009 Çarşamba

misafirim var

mamüllerimiz günlüktür ve kişiye özeldir

İçimden bir yarışma olsa da katılsak diye bir cümle geçti. Ama bu yarışma eğlenme amaçlı olanlardan olsundu. Mesela kim en uzun süre simiiiiit diye bağırabilecek, on dakika içinde kim en fazla sosisli sandviç yiyebilecek, kim ayağına çuval geçirip en uzağa zıplayabilecek vs. gibisinden yarışmalar. Maksat beraber bir şeyler yapmak, beraber bir şey yaparken o şeyin güzelliğine varmak. Sadece o şeyin mi, her şeyin ve hepsinin.

Sonra aklımdan bir fikir geçti. Sevdiğim insanları bir masanın etrafına toplayıp, onlara güzel güzel yemekler yapmak istedim. O kadar insana yetecek çeşitte yemek yapmayı bilmiyorum ama olsun, öğrenirim ki. Hele onlar geliriz desin, ben çok çalışır, iki günde yirmi dokuz adet yemek yapmayı öğrenirim. Üstüne on dokuz adet tatlı çeşidini bile öğrenirim ki. Gerekirse hiç uyumam. Sonra bunun üstüne bir de hayal kurdum. Sabah oluyor, sevdiğim insanlar mışıl mışıl uyuyor. Ben erkenden kalkmışım, kek yapıyorum. Kekin kokusunu duyan birer birer kalkıyor, odaların kapıları birer birer açılıyor. Öyle güzel bir kek olmuş ki nasıl kabardığını anlatamam. Ocakta çay demleniyor, çayın buharı tütüyor ve ben oyun olsun diye buharın üstüne elimi tutuyorum. Buharın havada süzülüşünü izliyorum. Kekim on dakika içinde bitiyor. Yarın sabah gene yap nolur, diyorlar. Tabii ki de yaparım, lafı mı olur diyorum, siz yeter ki isteyin. Ertesi sabah aynı kekten yine yapıyorum. Bir de o günün şanslı insanını seçmişim, ayrıyeten onun sevdiği kurabiyelerden yapıyorum. Sevdiğim birinin benim yaptığım bir şeyi yerken aldığı keyfi görüyorum. Bunun bu kadar güzel bir şey olduğunu hiç bilmiyordum.

Bence kesinlikle bir yarışmaya katılmalıyız. Bir önerim var, geçen yıl bir yarışma görmüştüm, gördüğüm en güzel yarışmaydı (halbuki yarışmanın güzeli mi olur?). Bu yarışma kağıt uçağı en uzağa kim uçurabilir yarışmasıydı. Kulağa ne güzel geliyor değil mi? Katılan insanları izledim, katılalım diyen insanları dinlemedim. Keşke azıcık dinleseymişim. Ben kağıt uçağı uzağa uçuramam ama bu denememek için bir neden değil ki. Uçuramayabilirim ama takım arkadaşlarıma çok güzel destek olurum. Eğer bu sene bu yarışmanın bir ikincisi düzenlenmezse ben tertip edeceğim. Kendi aramızda kağıt uçak yapar uçururuz, sen merak etme hiç. Ama benim bu önerime karşılık senden şöyle bir yanıt alsam hiç fena olmaz: “Bana böyle güzel önerilerle gelerek beni nasıl mutlu ettiğini anlatmaya kalksam anlatamam.”

Sonra bize ayrılan sürenin sonuna geldik, çalar saat çaldı ve benim bu hayalleri kurma sürem bitti ya, işte o zaman yine içim sıkıldı. Tarifi imkansız bir ağırlık çöktü üstüme. İçimden hiçbir şey yapmak gelmedi. Zaten bir baktım hava acayip karanlık, acayip yağmurlu. Bir de üstüne soğuk mu soğuk. Halbuki daha üç gün önce telefonda dünyanın başka bir yerindeki arkadaşım denize girdiğini söylemişti. Bense sıcak-soğuk ayarını tam tutturamadığım banyoya giriyorum. Ama olsun, bu gece yine aynı hayali kurmayı planlıyorum. Bir de pasta yapasım var.