10 Kasım 2008 Pazartesi

bu şarkı çoktan satıldı. üzgünüz hanfendi, alamazsınız.



bazı şarkılar zihnimde bazı insanların isminin altında kodlanmış. çoğu zaman hoşuma giden bir durum değil bu, eğer olumsuz şeyler anımsıyorsam o şarkıları bir daha dinleyemiyorum. var böyle şarkılar ve var böyle gruplar. aylar, yıllar oldu dinleyemiyorum. içimi nahoş bir his kaplıyor. bazense kalbim sıkışacak gibi oluyor. ben de ellememeyi tercih ediyorum. o gruplar ve o şarkılar dursun öyle uzay boşluğunda. eğer bir gün o ağırlığı kaldırabilecek denli güçlü olursam dinlerim elbet yeniden.

birkaç sene önce bir şey olmuştu. ben birden bir şeyi idrak etmiştim. sonra o an kafamda bir şarkı çalmaya başladı. çaldı ve bitti. defalarca dinlediğim bir şarkıydı fakat benim hayatımda yerini o saniye acı bir şekilde aldı. benim için adeta filmin sonunda çalan şarkıydı.

şimdi sayıyorum. bayağı bir zaman olmuş dinlemeyeli o şarkıyı.

astral seyahatler

bazen tavanı açık ya da bir duvarı olmayan bir evdeymişim gibi geliyor. sürekli bir üşüme hali. zaten kış da geldi nerdeyse. gitgide içim soğuyor.

daha önce gitmediğim bir yere gitmek istiyorum. kalabalık olmasın. sessiz ve sakin olması tercih sebebidir. tanımadığım insanlar olsun. kimse kimseyle ilgilenmesin. hatta dilini bilmediğim insanlar olsun. rüyalarımda hep böyle oluyor.

birine "hadi gel şuraya gidelim. hemen şimdi!" dediğimde "olur tamam! hemen çıkıyorum!" desin. yani böyle bir insanı ben ömrü hayatımda görmedim. ya evi uzaktı, ya ankara trafiği vardı, ya da bir işi. gerçi düşünüyorum, biri bana aynı şeyi sorsa hiçbir manim olmasa bile en azından kesin "benim banyo yapmam gerek ama" derim. "banyo yapmadan çıkamam. bekler misin beni?" derim. "tabi ya ayıp ettin, iki saat sonra şurda buluşuyoruz o zaman. aç gel, yemek yiyelim" der o da.

bu konuşmaların kendi yarattığım kurguda olduğunu söylememe bilmem gerek var mı?

5 Kasım 2008 Çarşamba

anlamayacak insanlara şarkılarınızı açmamanız önerilir


lisede güzel şarkılar dinlediğimde koşarak dicleye giderdim. ya da mp3 çalarıma yükler, ertesi gün ona dinletirdim beğeneceğini umarak. acayip heyecanlı olurdum o zaman. gören de şarkıyı ben yazdım, ben çaldım sanacak. ama artık nasıl bir hisse, sanki beğenmezse beni beğenmeyecek gibi gelirdi. çoğunlukla da beğenirdi. ben de son derece memnun kendi sınıfıma dönerdim. ya da o bana gelmişse, halimden hoşnut onu uğurlardım.

zihnimde bir iki anı var ki dün gibi hatırlıyorum. hatırladıkça da biraz tebessüm ediyorum, biraz da içim burkuluyor. şekerle karışık bir hüzün işte.

zaman: lise 1
mekan: okul bahçesi
gün: pazartesi (istiklal marşı okunmadan önceydi, o yüzden bu denli net olarak günü bile hatırlıyorum)

bizim servis erken gelirdi. diclelerin servisi de öyle. bu noktada ikimiz de şanslıydık, evet, kabul ediyorum. mevsimi hatırlamıyorum, sonbahardan kışa mı geçiyorduk, yoksa kıştan ilkbahara mı. ama havanın çok soğuk olduğunu anımsıyorum. okul bahçesindeydik, galiba kapıları açmamışlardı. ben discmanimi çıkardım. o haftasonu tamamiyle sigur ros'un agestis byrjun albümünü dinleyerek geçirmişim. bir şarkıya takılıp kalmışım, ný batteri. hemen dicleye dinletmeliyim. şarkı da uzun sekiz dakika civarında.

hemen taktım kulağına kulaklığı.
hava o kadar aydınlık değil. bulutlu.
o dinledi ben de merakla bekledim. sekiz küsur dakika bekledim.

sevdi sonra. ben de acayip mutlu oldum.

zihnimin delhizlerinden çıkıyorum ve kameramı bugüne çeviriyorum.
şimdi düşünüyorum, sevdiğim bir şarkıyı paylaşacak bir arkadaşım yok. çünkü herkesin kendi işi var. dicle'yle uzun muhabbet edecek zamanımız bile yok. sürekli bir yere koşturma hali.

geçen gün bir umutla birine midlake'ten roscoe dinlettim.
"bu ne be?!" dedi.
"hiç" dedim.


gerçekten geriye hiç'ten başka bir şey de kalmamış zaten.

bir süredir konsantrasyon sorunu yaşıyorum. bir şeye uzun süre odaklanamıyorum. yapabilmek için kendimi zorlamak içimden gelmiyor. gayet sıkılganım yani.

kızımız da pek yetenekliymiş maaşallah

insan büyüdükçe kullanmadığı insanî yetenekleri köreliyor. insan ilişkilerinde başarılı olabilme yeteneği mesela. ya da arkadaş edinebilme yeteneği.

yeni bir arkadaş kolayca gelmiyor çünkü hakikaten emek isteyen bir iş. (daha dün bir, bugün iki arkadaşlıklarını konu dışında tuttuğumuzu söylememe bilmem gerek var mı?) nasıl bitkiler büyümek için su isterse, insan ilişkilerinin olgunlaşması için de zaman gerek azizim. burda bir soluklanıp, zihnime yeni bir pencere açıyorum ve şunu diyorum: sanki küçükken bir arkadaşlığı büyütmek için gereken süre daha mı azdı ne?

insan büyüdükçe nasıl arkadaş edinir ki?
bence en güzel ilişkiler tesadüfler ve olasılıklar temeli üzerine kurulu olanlar. senin özel bir çaba harcamadan rastgele tanıştığın insanlar. ne bileyim, çok istersen şans de, beğenmezsen kader de, inanmıyorsan tesadüf de falan. ben misal, "olacağı varmış demek ki" diyorum.

neyse, ben en iyisi kitabıma (halen kara kitap devam ediyor), müziğime (günlük hayatta insanlardan soyutlanmak için güzide nağmeler) filmime (ilüzyonunun babasını filmler yapıyor) döneyim.

zaten eğer biri gelirse beni muhakkak uyandırır.

belediye izin verse, sokakları boyasam

sanat hayatıma yeniden döndüğüm için mutluyum.
resmime, kalemime yeniden kavuştuğum için içimin bir yanı huzura erdi bile diyebilirim.
keşke hayatımın her günü böyle gerçeküstü olsa.

yanımda sevinç de olsaydı keşke. beraber resim yapsaydık boyalarımızla.

şimdi zihnimin mahsenlerine dalma zamanı.

derste sıkılınca defterin-kitabın köşesine bir şeyler karalardım, çoğu da manasız şeyler. bazen beğenirdi sevinç, bazen hemen defterimi kendi önüne çekip, resmimi taş gibi kızlara döndürecek şekilde modifiye ederdi. ben de ona hep takılırdım: "biraz çirkin insan çiz! yaratık çiz!" o da bana cevaben "biraz güzel kız çiz!" derdi. ben de "ya ben senin gibi güzel burun çizemediğimden böyle çiziyorum" derdim ki doğrudur, hala da burun çizemem.

bugün sıkıldım, bir şeyler karaladım defterime. okul başladığından beri hiç bir karalama yapmamıştım defter-kitaba. zaten düşünüyorum da ben kendime çok yabancılaştım. her neyse, bir şeyler karaladım defterime. yanımda beni izleyen biri yoktu. yaptığımı göstereceğim biri yoktu.

4 Kasım 2008 Salı

parlak toplu dans pistinin üzerinde

gözlük takmaya yeni başladığım zamanlarda (yaklaşık 2 sene önce) biri bana demişti ki: "gözlük sana hiç yakışmamış. çirkin olmuşsun!" ben zaten alışamamışım, anca derslerde tahtayı görebilmek için takıyorum, delinin dediğine bak! üstelik bunu espri olsun diye de söylememişti. resmen kendi fikrini pat diye yüzüme çarpmıştı desem daha doğru olur. bilemiyorum bu patavatsızlık mı sayılır, yoksa dürüstlük mü?

ha bu konuya nerden geldim söyleyeyim: güzellikten.
insanın kendi bedeniyle barışık olması ve kendini bütünüyle sevmesi çok güzel bir şey tabii ama ben henüz bu yaşıma kadar o noktaya ulaşamadım.

burdan isyan ediyorum taş gibi kızları güzellik kavramının nesnesi haline getiren modern dünyaya!

zaten sevmiyordum modern dünyayı.

peki insan bedeni hakkında bir iki kelam etme isteği nerden doğdu içime?
birçok insandan dansa heves ettiklerini duydum son günlerde. sanırım günün popüler etkinliği bu. sonra durdum ve düşündüm. kendimi dinledim. dans bana öyle uzak bir şey ki. bir kere özgüven isteyen bir şey. insanların önündesin, bedeninle varsın. kendinle acayip barışık olman lazım. ben misal, kimsenin görmediği, kendimle kaldığım zamanlarda bile asla dans etmem. dans benim için "içim karanlıkken dünyaya bir isyan" haliyle bağdaşıyor. feci bitkin ve her şeyden -kendinden bile- bezmişken daha da kaybolmak için, her şeyi yapabilecek o negatif enerjiyi bir oluktan akıtabilmek için bir kaçış. beynimde tabi ki.
çok kötü hissettiğimde kafamı duvarlara vurduğumu hayal ediyorum. on metre yükseğe zıpladığımı bile.

bu aralar favori bir hayalidansşarkım bile var.
edge of the deep green sea.
içimi dağıtıyorum bu şarkıyla. yormak istiyorum kendimi. yorulmak. sonra da uykum gelsin, uyuyum. işte o zaman herkes ve her şey onyüzbinmilyon fersah ötemde olacak.

2 Kasım 2008 Pazar

benim sinemalarım (yalnız olanından)

biri tek başına sinemaya gitmek mi demişti?
işte o benim.
yaklaşık iki yıldır sinemaya yalnız gidiyorum. artık alıştım üstelik, kimsenin eksikliğini de hissetmiyorum. sadece bazen aklıma öyle şeyler geliyor ki bunu hemen birine anlatmalıyım diyorum. küçük bir heyecan sadece. o da bir süre sonra geçiyor zaten.
en son hangi filme biriyle (kimle? hatırlamıyorum) gittiğimi bile unuttum.
aklımda bir senaryo bile kurdum. şimdi olaylar şöyle gelişiyor:
ben o gün sinemaya gidiyor olacağım. sonra birine rastlayacağım (bu rol henüz sahibini bulmadı) ona diyeceğim ki sinemaya gidiyorum. hangisine diye soracak bana. ben de şuna diyeceğim. o da "aa! ne güzel ben de gitmek istiyorum ona!" diyecek. ben de "e gel hadi o zaman şimdi!" diyeceğim. o da "e peki süper!" diyecek. yani birbirimize bol ünlemli cümleler kuracağız. sonuçta plansız programsız ikimiz birlikte sinemaya gideceğiz. üstelik gideceğimiz filmi de tartışmadan seçmiş olacağız.

ne bileyim. kısmet.

1 Kasım 2008 Cumartesi

kaç kişi kaldık oyun oynayan?

iki üç sene önce dicle'yle bir oyun oynardık. biz bulmuştuk. oyunun adı "o mu?/bu mu?"
...
nerden çıkarmıştık hatırlamıyorum fakat acayip eğlenceli saatler geçirdiğimizi hatırlıyorum. hatta bir kere öyle abartmıştık ki, bir yaz gecesi, msn başında nerdeyse sabah ezanına kadar oynamıştık. saatlerce.
...
oyunun mantığı karşındakine iki alternatif sunuyorsun ve ondan seçmesini bekliyorsun. ama herhangi bir şeye bağlı bir karar değil bu.

>>>>>örnek veriyorum<<<<<

oya erdoğan mı? banu alkan mı?

şimdi böyle bir soruyla karşılaşınca oya erdoğan ve banu alkan arasında seçim yaparken onları ne oyunculuklarına, ne güzelliklerine, ne de kadınsılıklarına, kısacası hiçbir şeye göre seçmen beklenmiyor senden. sadece birini seçiyorsun işte. içgüdüsel. aklına ilk gelen. neyse o.
...
biz burdan başlayıp nerelere giderdik. hey gidi günler. bazen aşırı abes noktalara da kayardı, verilmesi feci zor kararlara da. hatta "ya ben seçmesem olur mu?" falan derdik ki bu, oyunun kuralına tersti. hatta sanırım oyunun tek kuralı da buydu.
...
iki sene falan oldu oynamıyoruz. ara sıra sohbetin orta yerinde, kel alaka bir yerde "söyle bakalım müslüm baba mı, orhan baba mı?" falan diyoruz birbirimize sadece.
...
çevreme yaymaya çalıştım bu oyunu. ne olduğunu anlamadılar. ben bir şey soruyorum misal "alaska mı, sibirya mı?" diyorum. karşımdaki ilkin "hö?!" diye kalakalıyor. "nasıl yani? neye göre? değişir" diyor. "ya işte seç birini!"diyorum. bana "ama neye göre?" diyor.

velhasılı kelam olmuyor, olamıyor efendim.
kendime ikinci bir oyun arkadaşı bulamadım.
...
eğer bir gün birine "elma mı, armut mu?" diye sorduğumda "ama neye göre?" diye cevap vermez de direk "elma!" derse altın madeni bulmuş gibi olacağım.

seni bekliyorum oyun arkadaşım.
come on meeen!

mümkünse bir ricada bulunacaktım


kimseyi özlemek istemiyorum.
özlemek öyle büyük bir ağırlık ki kaldıramıyorum.
arkadaşlarımı özlüyorum. aynı okulda olduğumuz halde göremediğim arkadaşlarımı özlüyorum. hiç bitmesin istediğimiz o uzun muhabbetleri özlüyorum. benimle birlikte sonsuza kadar çay içebilecek potansiyele sahip sıla'yı özlüyorum. artık çayın güzelliğini paylaşabileceğim bir arkadaşım yok. eski beni özlüyorum, cesaretimi ve korkusuzluğumu. huzurumu özlemiyorum çünkü zaten hiç sahip olamadım. (iç huzuru)
sevdiğim insanlarla saatler süren konuşmalar yapmayı özlüyorum. sanki şimdi uzakmışız gibi hissediyorum ve yakın olmayı özlüyorum. güzel anlar beni gülümsetiyor ama ardından koca bir toz bulutu bırakıyor içime. unutmak istemiyorum ve kaçmasın diye yakalarken kendimi yorulmuş buluyorum. sanki tüm anıları uzayda bir yere sabitlemek benim görevimmiş gibi geliyor. ben yapmasam kimse yapmayacak. işte bunu düşününce kırılıyorum. her şeye kırılıyorum. bir şeylerin kaybolması beni korkutuyor. hafızam kaybolacağına ben yorulmaya razıyım diyorum. bir yandan arıyorum, bir yandan aramıyorum. neyi arıyorum onu da bilmiyorum. treni kaçırmış olabilme ihtimalini düşününce kendimi camdan atasım geliyor (hayır yapabileceğimden değil, yapamam. en fazla beynimi ve kulaklarımı ve gözlerimi yorar, saatlerce uyurum. kahve içer, bütün gece ayakta kalırım ve ertesi sabah göz altı morluklarıyla dolaşırım) eskiden çevremde olup bitenlere, diğer insanlara bu kadar sinir olmazdım. sonra yakın zamanda fark ettim ki en çok sarf ettiğim cümlelerden biri "sinir oluyorum" olmuş. hayır, benim korkum yakında sadece sinirden vücuda gelmiş bir hayvan olacağım.

ne diyordum ben? özlüyorum evet. çok feci oluyorum özleyince. istekte bulunuyorum, bu hissi yeryüzünden silsinler.

burda holden caulfield adlı arkadaşıma dönüyorum. onu çok seviyorum. kahramanı olduğu kitapta -the catcher in the rye- holden şuna benzer bir şeyler der:
"sakın kimseye bir şey anlatmayın. herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.."

yine haklısın holden.
birden bire herkesi özleyiveriyorum.

kafka ile ortak bir derdim var: değiştim mi, dönüştüm mü?

yaklaşık altı seneden sonra tekrar bir araya geldiğim ilkokul arkadaşımla konuşuyorduk. (kader bizi bir üniversite amfisinde karşılaştırır ve olaylar gelişir.) konuştuk, konuştuk ve ona dedim ki "biliyor musun, seninle hala ortak şeylerden konuşabildiğimize ve bundan zevk alabildiğimize çok şaşırdım. aynı zamanda da inanamayacağın kadar mutlu oldum."
o da bana dedi ki "e çünkü sen hala bildiğim sensin. değişmemişsin"
ben de ona dedim ki "sen de öylesin."

son zamanlarda duyduğum en güzel cümleydi bu; sen bildiğim sensin, değişmemişsin. bir şeylerin hala aynı olduğunu görmek istiyorum. her şey ışık hızıyla değişiyor sanki. elbet ben de bir şekilde dönüşüyorumdur. ama karşımdakiyle beraber dönüştüğümde sanırım ona "aynı" geliyorum. bu hissi hep muhafaza etmek istiyorum. çevremdeki herkes bana değişik gelirken, bu değişim beni korkuturken, birinin bana aynı kalmışsın demesi beni can evimden yakalıyor. gerçi bu "sabitlik" tek başına olduğunda bir anlam ifade etmiyor. yani ben bir başıma aynı kalınca ortama uyum sağlayamam ve doğal seleksiyon beni yakar, küllerimi de rüzgar uçurur artık.

yılın sondan bir önceki ayına girdiğimizi kendime hatırlatayım bari.
yılbaşı şarkıları dinlemeye başlamamın zamanı geldi.