
kimseyi özlemek istemiyorum.
özlemek öyle büyük bir ağırlık ki kaldıramıyorum.
arkadaşlarımı özlüyorum. aynı okulda olduğumuz halde göremediğim arkadaşlarımı özlüyorum. hiç bitmesin istediğimiz o uzun muhabbetleri özlüyorum. benimle birlikte sonsuza kadar çay içebilecek potansiyele sahip sıla'yı özlüyorum. artık çayın güzelliğini paylaşabileceğim bir arkadaşım yok. eski beni özlüyorum, cesaretimi ve korkusuzluğumu. huzurumu özlemiyorum çünkü zaten hiç sahip olamadım. (iç huzuru)
sevdiğim insanlarla saatler süren konuşmalar yapmayı özlüyorum. sanki şimdi uzakmışız gibi hissediyorum ve yakın olmayı özlüyorum. güzel anlar beni gülümsetiyor ama ardından koca bir toz bulutu bırakıyor içime. unutmak istemiyorum ve kaçmasın diye yakalarken kendimi yorulmuş buluyorum. sanki tüm anıları uzayda bir yere sabitlemek benim görevimmiş gibi geliyor. ben yapmasam kimse yapmayacak. işte bunu düşününce kırılıyorum. her şeye kırılıyorum. bir şeylerin kaybolması beni korkutuyor. hafızam kaybolacağına ben yorulmaya razıyım diyorum. bir yandan arıyorum, bir yandan aramıyorum. neyi arıyorum onu da bilmiyorum. treni kaçırmış olabilme ihtimalini düşününce kendimi camdan atasım geliyor (hayır yapabileceğimden değil, yapamam. en fazla beynimi ve kulaklarımı ve gözlerimi yorar, saatlerce uyurum. kahve içer, bütün gece ayakta kalırım ve ertesi sabah göz altı morluklarıyla dolaşırım) eskiden çevremde olup bitenlere, diğer insanlara bu kadar sinir olmazdım. sonra yakın zamanda fark ettim ki en çok sarf ettiğim cümlelerden biri "sinir oluyorum" olmuş. hayır, benim korkum yakında sadece sinirden vücuda gelmiş bir hayvan olacağım.
ne diyordum ben? özlüyorum evet. çok feci oluyorum özleyince. istekte bulunuyorum, bu hissi yeryüzünden silsinler.
burda holden caulfield adlı arkadaşıma dönüyorum. onu çok seviyorum. kahramanı olduğu kitapta -the catcher in the rye- holden şuna benzer bir şeyler der:
"sakın kimseye bir şey anlatmayın. herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.."
yine haklısın holden.
birden bire herkesi özleyiveriyorum.