21 Ekim 2017 Cumartesi

insan ne zaman büyür?

aslında güzel bir şey üzerine yazmak istiyordum. beni çok mutlu eden bir konser üzerine. bir şeyler karalamıştım ama yarım kaldı. aldığım bir haber beni bu yazıdan ve günlük akıştan alıkoydu. bana bu yaşıma kadar baba olan eniştem hastaneye kaldırıldı. benim yaşlı ve sevgili eniştem. bir zaman böyle şeyler olacaktı ama insan ne zaman hazır olur ki diye düşündüm. insan ne zaman büyür? okulu bitirince mi, çevresindekiler uzaklara gidince mi yoksa kendisi uzaklara gidince mi? mesafeler ülke sınırlarının dışına taşınca mı yoksa ilişkiler sonlanınca mı? insan ne zaman büyür diye düşündüm. annesinin, ailesinin biricik kızı olma yaşını geçince ve roller değişince mi? bunların hepsi insanı büyüten şeylerdi ama hiçbiri yeterince büyüten şeyler değildi. ölüm mü, zamanın sonuna yaklaşmak mı, o daimi yalnızlık hissini meğersem bir ömür boyu atardamarında hissedeceğini anladığın an mı büyüdüğünü anladığın an, bilmiyorum. bütün çocukluğum ve gençliğim boyunca yanımda olan bir insanın zamanını doldurması ve yorgun, güçsüz bir şekilde o yatakta yatması büyüdüğümü anladığım anlardan biri. halbuki ben çocuk sahibi olmamama rağmen hayatım içerisinde annelik yaptığımı düşünmüş, birkaç ölüm görmüş, hastalıkların ne kadar yıpratıcı ve yaşlandırıcı olduğunu gerek yakınımda gerek kendimde tecrübe etmiştim. ama yine de büyümemişim. yine de böyle şeylere hazırlıklı değilmişim. düşüncelerin beni deli edecek denli zihnime hücum ettiği şu saatlerde yazmaktan başka yapacak bir şey bulamıyorum. devam eden bir okul ve yapmam gereken ödevler varken kafayı yiyecek gibi hissettim ve kendimi eve yakın bir starbucks'a attım. kaç saat kaldım tam emin değilim; belki beş, belki altı saat. ev bana depresif hisler ve olumsuz düşünceler verirken, akan bir hayatın içinde olmak iyi geldi. yapmam gereken ödevi yaptım. tek motivasyonum kontrolü kaybetmemek için bir şeylerle uğraşmaktı. sorumluluklar, sorumluluklar, yetişkin hayatının mantıkla yürütülmesi gereken sorumlulukları işte bunlar. mantıklı olmaya çalışmıyorum, sadece dalgaların altında kalmak istemiyorum, o kadar. çünkü kendi kendini telkin etmede çok başarılı sayılmam ve beni dalgaların altından çıkaracak insanlar fiziksel olarak ulaşamayacağım mesafedeler. 

dükkanı kapatmalarına yakın starbucks'tan kalktım. eskiden sesli ortamlarda verimli çalışamazdım. istanbul'a taşındıktan sonra evde çalışmanın verdiği depresif atmosferden kaçmak için dışarıda çalışmaya başladım. halbuki bu, tam da beyaz yakalı hayatı değil miydi? demek ki sebebi buymuş. en azından bir sebebi.  boş ve anlamsız hayatlarda çok önemli işler peşinde olmak, bunu sosyal ortamlarda yapmak, tabii ki kahve ile çalışmayı taçlandırmak. ne de olsa kahve olmadan ayılamıyorduk, çalışamıyorduk. kahvesiz afyon bile patlamıyordu. işte şimdi sebebini anladım. gecenin karanlığında eve doğru yürürken belediyenin çöp arabasına takıldım. eş zamanlı olarak uzayda ilerliyorduk. yan yana. ben gidiyorum, çöp arabası gidiyor; çöp arabası duruyor, ben onu geçiyorum, sonra o hareket ediyor ve beni geçiyor. bu beni hiç rahatsız etmedi. ne arabanın kokusu ne de çöpün varlığı. sonra bir noktada araba bastı gaza ve karanlıkta kayboldu. marketin kapanmasına on dakika kala yetiştim ve yıllardır içmediğim hazır çorbalardan almak için koşarak içeri girdim. bir yandan grip beni yataklara düşürecek denli çarpmıştı ama evde kalacak sakinlikte değildim. bu nedenle yıllardan sonra magnezyum glukonat'a kanaat etmekten başka çarem yoktu. eve vardığımda kalbim hızlı hızlı atıyordu. ev arkadaşım tam da şehir dışında olacak zamanı bulmuştu. film ya da dizi izleyemiyorum. okuduğum kitaplar beni yorduğunda çok kısa uyuyor, sonra kaldığım yerden devam ediyorum. ama keşke zihnimi oyalayacak bir şey olsaydı. ömrümün sonuna kadar zihnimi oyalayacak bir şey olması için neler vermezdim. şu dünyaya atılmışlık hissinden kurtulmak için. şu ölümlülüğün yüzüme çarpan beton soğukluğunu hissetmemek için neler vermezdim. müziği sabaha kadar açık tutuyorum ki ses olsun. belki zihnimi düşüncelerden uzak tutmak için şu yarım bıraktığım konser yazısını tamamlamalıyım. 

30 Eylül 2017 Cumartesi

alemdağ'da var bir yılan

ne zaman okulların açılma dönemi gelse sait faik'in son kuşlar hikayesi aklıma gelir. yıllardır bu böyle, hiç değişmedi. her seferinde de oturup bir deneme yazmak isterim. bu hikaye hakkında, sait faik'in aklıma kazınan bu hüzünlü eylül hikayesi hakkında. ortaokulda olmalıydık, bu hikaye türkçe dersi kitabında yer alıyordu. hani sonrasında "okuduğumuzu anladık mı?" bölümü soruları ve dilbilgisinin geldiği okuma parçalarından biriydi. hikayenin tamamı mı vardı, yoksa bir kısmı mı, hatırlamıyorum. o zamanlar anlayacak yaşta ve algıda değildik tabii; ancak bir ders kitabında sait faik'in olması ne muazzam bir şeymiş. halen var mı acaba? 

kendimi bildim bileli beni takip eden huzursuzluğun nüksettiği bir dönemdeyim. insan delirir mi? delirir elbet, delirmek çok kolay. okuduğum kitaplar bana bunun tersini söylemiyor. bilakis, delirmemek için kendi kendimle başa çıkmam gerektiğini anlatıyor. alttan alta bu manayı ben çıkarıyorum. hayat gittikçe kolay olmuyor, sadece durumlar tanıdıklaşıyor ve az çok ne yapmam gerektiğini kestiriyorum, o kadar. umut umut umut. hani sait faik umut eden biriydi? ölmeden önce yayınlanan son öykü kitabını okudum, alemdağ'da var bir yılan. o insanları seven ve insana olan inancı yazdıklarında pırıl pırıl parlayan adam, ölmeden önce insanlardan umudunu kesmiş. bunu hiç bilmemeyi dilerdim. ömrü boyunca bir adayı yaşam yeri belleyip, insanlara mesafesini korumuş. başka türlü olmuyor çünkü. kendime bakıyorum: ben hep farklı birliklere inandım. farklı ilişkilere, duygu hallerine, gönül birliklerine, farklı ailelere. çünkü gördüğüm buydu. bir anneyle büyüdüm, evde tek başımaydım ve bir çocuk kendisini nasıl eylerse ben de öyle eyliyordum. müzik dinlemem bundan. hayal kurmam da. sevgim büyüktü ama çevremde bunu verebileceğim insan azdı. arkadaşlarımı çok çok sevdim. şanslıydım, karşılığında da  onlar tarafından sevildim. eskiden anlamazdım ama şimdi bir ev arkadaşıyla yaşarken fark ediyorum, tüm bu tek çocukluk sürecinde bireyselliğe öyle alışmışım ki benim için en önemli şey kendime yarattığım özgür alan olmuş. ben sait faik'te de bunu gördüm. kitaplarını alıp başucuma dizdim. satır satır okudum. daha önce hiç okumamışım gibi okudum. bu yaşımda, bu aklımda okudum. okudum ve her bir öyküsüyle insanlığı kavramsal olarak daha çok, daha çok sevesim geldi. bu süreç içinde michigan'da doktora yapan arkadaşım d.'ye sait faik'in bir öyküsünü yolladım. sonra o, bu yaz türkiye'ye geldiğinde o öykünün içinde olduğu kitabı, yani alemdağ'da var bir yılan'ı bana armağan etti. kitabı bir çırpıda okudum. kurban bayramı tatilinde akçay'da halamlardayken hemencecik bitiriverdim. "en sevdiğim kitaplar", "en sevdiğim albümler" diye listeler yapamam, böyle şeyler bana çok iddialı gelir. ancak bu öykü kitabını "en sevdiğim kitaplar" diye bir liste yapsam, kesin en başta bir yerlere koyardım. gerçek ile hayal arasında, umut ile hayalkırıklıklığı arasında gidip gelen öykülerde, o kitabı yazarken benden yaşça büyük olan sait faik ile oldukça benzer hislerimiz olduğunu gördüm. özümüz insan olmak ama ben kadın olmanın getirdiği haller (tıpkı erkek olmanın getirdiği haller olduğu gibi) ile çokça boğuşurken, sait faik'in altı çizili olmayan maskülenliğinde gönlüme yakın çok şey buldum. insan olmak, hele hele yalnız bir insan olmak noktasında sait faik ile birleştim.

şu dünyada insanlığı kavram olarak sevip, birey olarak onları tanıdığında tiksinmek var. şu dünyada gönlünün sevgiyle dolup, o sevgiyi bir kişiye yönlendir(e)mediğin, bunu tercih etmediğin zamanlar var. şu dünyada bir erkek olarak bir erkeği çok sevdiğin, bir kadın olarak da bir kadının duygu dünyasında zenginleştiğin anlar var. sait faik ile ben altmış sene öncesine gittim. insanları hem sevdim hem de onlardan uzaklaşmak istedim. nefret nedir bilmeyen sait'te, ben sevgiyi yeniden keşfettim. ama alemdağ'da var bir yılan'ı okumasam, belki ileriki yaşlarım için daha umut dolu olurdum. şimdi biliyorum ki her ne kadar kadın olsam da içimde aksi bir erkek var. bu beni şaşırtıyor. bu erkek içime nerden girdi?  ben östrojenle dolup taşarken bu adam beni nerden buldu?

kuş tedirginliği

kalbim bir kuş tedirginliğinde. böyle deyince aklıma hrant dink geliyor. bu benzetmeyi ondan duymuştum. tam da hatırlayamadım nasıldı. açtım baktım, "ruh halimin güvercin tedirginliği" olarak ifade etmiş. ben de öyle hissediyorum. varlığıma dair, ölümlülüğüme dair, sevdiklerimin sağlık ve afiyette olmalarına dair bir tedirginlik. bu bir anksiyete mi, böyle mi ifade edilir, bilmiyorum. bilmek de istemiyorum. kafa sağlığımı korumaya çalışıyorum. kendi kendimi yola devam etmek için itekliyorum. bu hayata ne zaman alışıyorduk, bilmiyorum. daha az haber izliyor, güncel olayları daha az takip ediyorum. olan bitenle ilgilenmemem gerekiyor, diğer türlüsü beni etkiliyor. sosyal medyada uzaktaki sosyal çevremi takip etmek değil ama bir şekilde kaçamadığım güncel hayat ve bilgi kirliliği beni rahatsız ediyor. yoksa dinlediğim müzisyenleri takip etmek, dünyanın dört bir yanına dağılmış müze hesaplarını, birtakım sanatçıları, sevdiğim ve eğlenceli bulduğum oyuncuları takip etmek keyifli. ama araya "kirli" olarak nitelendirebileceğim bilgilerin karışmaması mümkün değil ve bu tip şeyler beni zehirliyor. dünya ile bu kadar bağlantı halinde olmak istemiyorum. bu kadar online ve ulaşılabilir olmak istemiyorum. tek endişem, benden uzakta olan ve yaşları altmışı geçmiş annem ve amcam ve yetmişi geçmiş halam ve eniştem. onları endişelendirmemek için telefonum açık. çünkü ben de onları arayıp da kendilerine ulaşamadığımda endişeleniyorum. yaşlılık, hastalık, ilaçlar vb. derken aklıma türlü ihtimaller geliyor. benim için tek aciliyet bu. böyle zamanlarda tek çocuk olmanın ağırlığını hissediyorum. bir de uzaklarda, "ölsem, bu ülkede beni birkaç güne bulurlar" diyerek bana yalnız olmanın getirdiği kaygılardan bahseden birkaç arkadaşım. benim de olmuştu. çok değil, birkaç kriz anında yaşlıları üzmemek için gençleri aramıştım. böyle durumlarda aradığımda ulaşabileceğim birkaç telefon numarası olması bana güven veriyor. gerçekten de hayatın bin bir türlü hali var. ama bunun ötesinde endişelendiğim ne var, tam adını koyamıyorum. sabahları kalktığımda kalbimin hızlı hızlı çarpması beni yoruyor. 

24 Eylül 2017 Pazar

yeni bir dil üzerine / chiron mavisi üzerine


bana yeni bir dil lazım olduğunu hissediyorum. şu yüzyılda birlikte yaşadığım insanlarla bundan sonra yeni bağlar kurmak içimden gelmiyor. bugüne kadar kurduklarımı muhafaza etsem bana yetecek. bugündense geçmiş yüzyıllardaki, benden önceki insanların peşinden gitmek ilgimi çekiyor. yani aslında insan sevmiyor değilim ama günümüz insanından hazzettiğim söylenemez. bu geçmiş zaman insanlarıyla tek taraflı kurduğum ilişki biraz da günümüz gerçekliğinden kaçış. yazı olsun, müzik olsun, resim olsun bunlar benim için bir iletişim dili görevi görüyor. aradığım yeni dil, sıfırdan öğrenmeye başlayacağım bir dil olabileceği gibi, tanıdığım ama derinleştirmem gereken bir dil de olabilir. mesela resim dili gibi. bunu hayatla bir bağ kurma yolu olarak algıladığım son bir seneden beri, resmin üzerimdeki etkisini tariflemeye çalışıyorum. çalışıyorum ama her defasında kalbimden vücuduma yayılan sıcaklıktan öte bir tepki veremiyorum. bazen gözlerim doluyor. benim için ağlamak oldukça kolay ama üzüntüden değil. tabiatın güzelliği, kıymetli anlar ve iyi insanlar yanındayken gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. yaşamdaki güzelliğin gündelik olaylar, yaşanan mücadele ve içinde bulunduğumuz koşulların ötesinde bir yerlerde, bir şeylerde olduğunu fark ettiğim her an yaşam anlamlı geliyor. diğer zamanlar ise bir yük olmaktan ötesi değil.

2017 yılı yaz mevsimi başında oregan state üniversitesi kimya laboratuvarlarında, bir kaza sonucu bulunan yeni bir mavi renge isim arandığı duyurulmuştu. bu renk manganez oksitin elektrik özellikleri araştırılırken; itriyum, manganez ve indiyumun karışımı sonucu bulunmuş. crayola markası bu rengi satın alıp koleksiyonlarına katacağını ancak renge henüz bir isim vermediklerini söylemişti. hatta bu renge ne mavisi koyalım diye de bir anket düzenlemişti. işte o vakit, barry jenkins'in güzeller güzeli filmi moonlight'tan ilham alınıp, filmin baş karakterine ithafen chiron mavisi konulsun önerisi ortaya atıldı. aradan geçen zamanda chiron mavisi yerine, bluetiful isminin konulduğu açıklandı. halbuki chiron mavisi ne güzel olurdu. bu şiirsel yakıştırma zihnime bir sürü güzel düşünce getirmişti. filmle birlikte anıldığında, "chiron mavisi" ne kadar anlamlı, ne derin hisler barındıran bir kelime ikilisiydi. 

ben de kelimeleri kullanmak istemediğim yerde renkleri kullanabilirdim. kelimelerin yetmediğinden değil, kelimeleri kullanmak istemediğimden. diyeceklerim var ancak bu kelimelerle yok, diye düşündüğüm oluyor. rembrandt'ın siyahı, van gogh'un sarısı ya da matisse'in mavisi pek çok şey anlatmıyor mu? aynı şekilde kieslowski'nin mavisi, berry jenkins'in mavisi de öyle. yeşilin verdiği huzur ve doğaya çıktığımda hayatın güzelliğini hatırlamam gibi, bu renklerin bana anlattığı şeylere dikkat kesiliyorum. duymak istemediğim şeylere kulaklarımı tıkayıp, duymak istediğim şeylere gözlerimi açmak istiyorum. bu sebeple boyalarla çocuklar gibi oynayasım geliyor. 

23 Eylül 2017 Cumartesi

tablonun içindeki kadınlar


zaman zaman birbirine yakıştırdığım tablolar oluyor. bazı tablolara bakmak ne kadar huzur veriyor. ara ara gidip, karşısına oturup, uzun uzun izleyeceğim bir tablonun bulunduğu bir şehirde yaşamak isterdim. bu büyük bir lüks. bu lükse sahip olsam, trafik de olmasa, birkaç kere gidip o sevdiğim tablo hangisiyse karşısında soluklanmak hayallerimden biri. koşturmaca olmadan, acele etmeden, açlık ve merak hissine kapılmadan bir tablonun, sadece ve sadece tek bir tablonun izleyicisi olmak isterdim. ben klasik resimleri seviyorum. eski ustaları. dali'dense hollandalı eski ustalar, iskandinavyalı hammershoi. bu sakinliğe dalıp gidiyorum. kalbimin atışını duymuyorum. böyle küçük şeylerin, küçük anların resimleri bana tüm hayat kavgasından daha anlamlı geliyor. benim olmayan bir mücadele içinde, kimseye ispatlayacak bir şeyim yokken ben bu hayatta ne yapıyorum diyorum. ruh halimi bu tablolarda buluyorum.

pencere kenarında mektup okuyan bu kadınlar birbirine çok yakışmıyor mu? bright star filminin estetiği, vermeer'in kadınları, hammershoi'nin arkası dönük, ensesini gördüğümüz kadınları. birbirinden farklı dönemler, farklı yıllar ama benzer anı yakalamış insanlar. hem de beş yüz sene arayla.

o kadar güzeller ki günümüzden kopmak ve onlarla bağ kurmak istiyorum.

sol üst: bright star, jane campion, 2009
sol alt: interior from strandgade with sunlight on the floor, vilhelm hammershoi, 1901
    sağ: girl reading a letter by an open window, vermeer, 1657

19 Eylül 2017 Salı

midwest midwest

çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı, bunun cevabını bilmiyorum. ama şunu biliyorum ki amerika'ya gitmediğim halde, başta müzik olmak üzere filmler ve edebiyat vesilesiyle o koca kıta hakkında oldukça fikrim var. amerika derken de birleşik devletler, yoksa latin amerika niçin amerika değil kısmına girmiyorum. onu sosyal bilimciler ve galeano açıklasın. 

kimisi amerika'yı basketbol takımlarıyla tanır, ben de müzik gruplarıyla tanıyorum. gönlümdeki semtler gibi gönlümdeki şehirleri sıralayabilirim. araya bir de anadolu lisesi güzellemesi koyayım mı? hazır teog denilen sınav da kalkmışken, selam göndereyim sınavla girilen liselere. bölgeden bölgeye, amerika'dan ingiltere'ye değişen ingilizce'yi müziklerle pekiştirdiğim ergenlikte belli kimselerin ingilizcelerini daha rahat anladığımı fark etmiştim. bu bahsettiğim kimseler de midwest yöresiymiş, bunu da sonradan öğrenmiştim tabii. sonra üniversiteye gelince bu bölgeleri hocalarımızdan da çok dinledik. akademinin parlak çocuklarının doktoraya gittiği şehirlerdi. bizim zamanımızda da bir sürü zehir gibi çocuk oralara gitmeye devam etti. konudan konuya atlayacağım ama okul ile ilgili sevdiğim şeylerden biri de buydu. bir şeyi oldukça iyi öğrenmiş hocanın, kendi deneyimlerini sana aktarması da yeterince aydınlatıcıydı. bu usta-çırak ilişkisi güzeldi. gitmediğim ama akademik olarak da dinlediğim bu şehirler bir şekilde kafama yer etti. laboratuvarda geçen saatlere dair kafamda bir görüntü oluştu. bir de temiz, tane tane ingilizcesiyle konuşan adamlara dair bir görüntü. işte o sebeple craig finn'i duyunca hemen tanıdım. inan ki anladım nereli olduğunu. şu aşağıda kısa bir hikaye anlattığı şarkı var ya, işte o şarkı tam olarak kafamdaki amerika'dan bir fotoğraf. ne güzel bir kısa hikaye. hem de beş dakikaya sığdırılan derinlikli bir hikaye. 

youtube yorumu okumayı albüm yorumu okumaya tercih ettiğim zamanlar çok. bazen öyle güzel şeyler yazıyorlar ki tebessüm etmekten kendimi alamıyorum. hem de kısacık, tek bir cümle ediyorlar. biri de bu şarkıyla ilgili raymond carver benzetmesi yapmış. ağzına sağlık kardeş, haklısın, bu şarkı tam bir raymond carver amerikası olmuş.

14 Eylül 2017 Perşembe

sleep well beast üzerine karalamalar


2017 yılında ne kadar güzel albümler çıktı. bana bu kadarı da yeterdi ama bir de the national'ın yedinci albümü sleep well beast geliverdi. geldi ve henüz grizzly bear'ı sindirememişken bana ipotek koydu. albüm bitiyor, hem de öyle güzel bitiyor ki anlatamam, başa dönüyorum. the national'ın müziğini anlatmaya niyetlendiğimde kendi kişisel tarihime dalmadan edemiyorum. üniversite hayatım, özellikle başlangıç dönemi, ilkgençlik vb. bunların içinde bu adamların müziği var. henüz yetişkin olmadan yetişkinliğin bütün o ağırlığını hissettiğim dönemleri unutmam mümkün değil. the national ile tanıştığım boxer ile high violet albümleri arası dönem, kendimi bir hayli yaşlı hissettiğim bir dönemdi. benden büyük adamların aile, ilişkiler, yetişkinlik gibi konularda söylediklerini müzikal açlık ve ortaklık hissi ile takip ediyordum. o günden bugüne geldiğimde yıllar içinde bazı kimseleri artık dinlemez oldum. fakat the national hep kaldı. high violet'ın çıktığı dönem duyduğum heyecanı sayılı albüm için duymuşumdur. artık genel olarak hayatta pek az şey için heyecan duyuyorum. galiba büyüdüm. bu büyüme halinde beni köklerime döndürenlerden biri de the national oluverdi.

sleep well beast müzikal olarak diğer albümlerden farklı. değişik, deneysel, dijital, ham, yer yer cayır cayır, yer yer kid a mi yoksa in rainbows mu olduğuna karar veremediğim bir yöne doğru giden melodiler. bunların hiçbiri beni şaşırtmadı. dessner kardeşler muazzam müzisyenler. the national harici çalışmaları ile de özel olduklarını görebiliyorduk ama nasıl diyeyim, bu sefer farklı bir yöne evrilmişler. bu albümü dinlemek bana oldukça keyif verdi. en gurur duyduğumuz albüm demişler. guardian'a bir röportaj vermişler ki en az albüm kadar güzel. yirmi yıllık bir müzik grubu olarak devam edebilmeyi evlilikle karşılaştırmışlar. matt berninger'in frontman karizması, şairane takılmaları, grup içi dinamikler... bütün bunlar ilgimi en az yaptıkları müzik kadar çekiyor. insanlar değişiyor, öncelikler değişiyor. yeni ilişkiler kuruluyor, sevgililer ortaya çıkıyor. bilemiyorum tabii ama aile ve çocuk derken işlerin daha da karıştığını söylüyorlar. tüm bunlara rağmen dostlukları yıllar boyu sürdürmek bana şu hayattaki sayılı kıymetli şeylerden biri geliyor. orada duran bir sabit gibi. bana kendimi hatırlatan. bana şu hayatta ne yapmak istediğimi, neyin benim için anlamlı olduğunu hatırlatan dostluklar çoğu zaman hayatla kurduğum en güçlü bağ oluyor. bu sebeple böyle dostluk hikayelerini dinlemeyi, bu dostluk ilişkilerinden ortaya çıkan eserlere kulak kabartmayı seviyorum. 

gönül ilişkilerinin kırılganlığında ve kararsızlığında, bir dostun yanı başı bana güven veriyor. kalabalık içindeki referans noktam bu tür bir ilişki oluyor. albümün kapanış şarkısında aklıma frances ha filmindeki şu monolog geliyor. bir partideyken, her ikisi de başka insanlarla sohbet ederken birbirini görüp gülümseyen iki insan hakkındaki kısım. insanlar uzun süreler boyunca gönül ilişkilerini nasıl yürütüyor, o emin olduğun an ne zaman geliyor, bunu bilmiyorum. yaşım ilerliyor ama ben ilerleyemiyorum. ilerlemem gerekiyor mu onu da bilmiyorum. insan elli yaşına yaklaşsa da, çocuk sahibi olsa da, uzun soluklu bir ilişkinin içinde yaşasa da o sorular peşini bırakmıyor galiba. insanın yaşı ilerledikçe hayatla ve kendi varlığıyla kavgasının bitmiş olacağını düşünürdüm. daha doğrusu öyle olacağını umardım. eskiden düşündüğümde yıllar  sonra daha huzurlu, ruh halinden memnun ve iç dengesini yakalamış bir insan olmayı dilerdim. halen de istediğim bu. tek fark, artık bu tip şeylerin çok da yaşla ilgisi olmadığını anlamam. bu albüm bana bunları düşündürttüğü için albümü depresif ya da karanlık bulmuyorum. tam tersi, hayatın içinde güzel anlar olduğunu kendime tekrarlıyorum. the national kafama hüzünle ve melankoliyle kodlanmış, yalan söyleyemem, ama buna rağmen dinlerken mutlu oluyorum. 

the national hissiyat olarak bildiğim gibi, eskiden nasılsa öyle. müzikal olarak çok daha güzel. gece saat birde yatağıma uzandım ve kulağımda kulaklıklarımla sözlere dikkat kesilerek albümü dinledim. onları dinlemek bir kavgadan sonra gelen sakinlik gibiydi, baş ağrısıyla uykuya dalarkenki yorgunluk gibi ya da bir bardak soğuk su içmenin verdiği his. partiyi dağıttıkları turtleneck ya da bir rönesans tablosundan çıkan sözleriyle dark side of the gymalbüme adını veren şarkıda matt berninger demiş ki; "ebeveynleri kaybediş, hissi kaybediş/ ne yapacağımı bilemiyorum/ henüz kendim bir evlatken çocuk sahibi oldum" sağlık sorunları, ölümler, kayıplar, ayrılıklar, hastaneler... bütün bunlar son birkaç senede dostlarla birlikte başımızdan geçti. ailem yaşlanırken, ben tek çocuk olarak varlığımı sürdürürken sevdiklerimden, müzikten, resimden öte sığınacak bir şey bulamadım. siz delirmeden nasıl duruyorsunuz? ben bazen delirecek gibi oluyorum. insanın sabit bir yaşı yokmuş gibi geliyor. fiziksel olarak yapabileceklerimiz sınırlı ancak ruhen günden güne değişken yaşlara sahibiz. bazı günler kendimi çok yaşlı hissediyorum. bazı günler ise lisede. the national'ı dinlerken hep olduğumdan büyüğüm. yalnız artık şöyle bir fark var; sanki makasın aralığı daralıyor, ben onlara yetişiyorum. 

10 Eylül 2017 Pazar

odtü

bir süredir elimden geldiğince ülkede olan şeyleri az takip etmek, haberlere sadece şöyle bir bakıp geçmek, köşe yazısı okumamak gibi kararlar almıştım. hepsi de daha az etkilenmek için, daha az üzülmek içindi. bu ülkede olan her şey beni sinirlendiriyor. üzülüyorum ama üzüntümden de öte giderek daha karamsar bir ruh haline giriyorum. bu sabah kalktığımda dün gece odtü ormanına girildiğini ve güzelim çam ağaçlarının bir gecede katledildiğini gördüm. yol yapılacakmış. fotoğrafları gördüm, videoları izlemeye yüreğim elvermedi. o saatten bu yana da bir yakınımı kaybetmiş gibi hissediyorum, öylesi bir yas hali. hissettiğim bu üzüntüyü kime anlatacağımı da bilemedim. anlatabileceklerim kendi hayat dertleriyle uğraşıyor, üzmek istemedim. bu yetişkin hayatım, "birkaç ağacın" kesilmesine karşı yapılan gezi eylemine çok uzak. gönül olarak çok uzak. 

dün gece odtü'de biçilen alanın büyüklüğü inanılmaz. inanılmaz geniş bir alan. güzelim çam ağaçları, o ormanda yaşayan hayvanlar, börtü böcek... omuzlarımda ve kalbimin üstünde bir ağırlık hissediyorum. 60'lı yıllardan başlayarak kaç kuşağın bozkırın ortasında emek ederek oluşturduğu bu yeşil alanın ortasından şimdi bir yol geçecek. o yol sipsiyah asfaltla döşenecek. yolun iki yanına binalar dikilecek. belki bir de cami kondurulacak. 

insan düşünüyor. ankara dediğin bozkırın ortasında, çölün ortasında bir yer. odtü dediğin bu çölün, sapsarı toprağın üstüne kurulmuş bir okul. ama yemyeşil, bir görsen, gözlerini alamayacağın denli yeşil. bunu insanlar yapmış. altmış senede bu hale getirmişler. dün bir gecede çöle döndürdüler. bu yol sevdası, bu beton sevdası, bu yeşil nefreti nerden gelmekte? bunu anlayamıyorum. bu insanlarla tek ortak noktam aynı gezegende yaşamak, daha fazlası değil. işin kötüsü, yandaş olmayan tek bir kurum kalmadı. bir tane bile yok artık.

şu kırılan kalbimizi nasıl iyi edeceğiz?

sene 1958

9 Eylül 2017 Cumartesi

müzede bir gün

güzel bir şey anlatmak istedim. mesela istanbul modern'in bana verdiği his ile ilgili bir şeyler. kapısından girdiğim zaman kaçmak istediğim şehir arkamda kalıyor. sanki başka bir yerde, başka bir şehirdeymişim kadar uzaklaşıyorum istanbul'dan. yıllar içerisinde müzenin çevresi çirkinleşti, karaköy sahili denizi göremeyeceğin denli inşaat panolarıyla çevrildi. oraya ulaşıncaya kadar geçtiğim yol gözlerimi yoracak, ruhumu daraltacak kadar çirkinleşti. ama yine de halen müzenin kapısından içeri girdiğim an içimi bir huzur kaplıyor. benim istediğim şehir böyle bir şehir diyorum. içindeki sergileri her zaman beğendiğim söylenemez. modern sanatta bana anlamsız gelen oldukça fazla eserle karşılaşıyorum ama bu mekanla olan ilişkimi belirleyen bir durum değil. istanbul modern'i ben hiçbir zaman kalabalık görmedim. orayı sevmemin bir sebebi de bu olsa gerek diye düşünüyorum. içinde boğulmadığım, koluma kimsenin değmediği, insanların kokusunu duymadığım mekanlarda gezmeyi seviyorum. burası da bana bunu veriyor. 

başka güzel bir şey daha anlatmak istedim. müzeler ile ilgili konuşmak, uzun uzun o mekanların bana verdiği sakinlik hissinden bahsetmek. ama bunun yerine sadece müzelerin romantik atmosferinden bahsedeyim dedim. hep müzede gerçekleşecek bir ilk buluşmanın güzelliğini hayal etmişimdir. yüksek tavanlı kocaman müzelerde. british museum gibi, viyana müzeleri gibi, louvre gibi, rijks ya da prado müzesi gibi. hatta en az bunlar kadar güzel olan anadolu medeniyetleri müzesi, istanbul arkeoloji ya da zeugma mozaik müzesi gibi. ilk buluşma ya da ilklerden birinde. bunun zihnimde yarattığı filmografik romantizmi nasıl anlatsam... müzeleri sevdiğimi anladığımdan beri bu fikri de sevmişimdir. acaba zihnime bu fikri la jetée filmi mi ekti? bilemiyorum. 

21 Ağustos 2017 Pazartesi

painted ruins: zihnimde bir leke

şöyle bir sokakta yürürken ya da diyelim anadolu yakasında sahil kenarında yürürken, içimin coşkuyla kaplandığını hissettiğim anlar pek nadir. hani yürürsün yürürsün ve sebepsiz yere birden bir mutluluk duyarsın (serotonin?). işte bahsettiğim o his. ah o his. eskiden daha mı çok duyardım? hatırlamıyorum. şimdilerde yürürken zihnimden hep konuşmalar, hep yazışmalar geçiyor. arkadaşlara yazacağım mailler, anlatacağım olaylar, olay olmadığı zaman hissettiğim şeyler, zaman zaman duyduğum kaygılar, edindiğim sözde büyük deneyimler, dinlediğim müzikler. bir şarkıyı dinlerken kendiliğinden aklımda beliriyor, bu şarkıyı şu arkadaşım pek sever. uzaklardaki ilişkiler biraz da böyle yürüyor. senede bir gün -şansım varsa iki gün- görebildiğim arkadaşlarımla geçirdiğim birkaç saatte hayatlarımızı güncelliyoruz. yılın arta kalanında ise mail, mesaj, skype ile ilişkileri yürütüyoruz. yetişkin olmak böyle bir şey mi acaba, ilişkileri hep uzak mesafe olarak yaşamak. buna da long distance friendship diyelim. bir şikayetim yok. dünya üzerinde beni anladığını düşündüğüm insanlar olduğu sürece sorun yok. yeniden küçük birer mektup arkadaşı oluyoruz. kontrol edemediğim, benim dışımda gelişen olayların devasa ağırlığını bir kenara koyuyorum; kendi içimde hissettiğim umut ile umutsuzluk arası gelgitler beni yoruyor. bunları anlatmalıyım. yaz mevsimleri böyle geçiyor, her hafta sonu uzaklardan gelen bir arkadaşla buluşarak. ikimize de yabancı bu şehirde, ortak bir anımızın olmadığı bu şehirde eğreti durduğumuzu düşünüyorum. aylar öncesinden planlanan buluşmalar, alınan uçak biletleri, ajandada işaretlenen tarihler.


bu hislerim hafta sonu grizzly bear'in yeni albümü painted ruins ile birleşiyor. ben mi  bu albümü hissettiklerime yoruyorum, yoksa albüm gösterişsiz anahtar sözcükleriyle bu kapıya mı çıkıyor bilmiyorum. tam da amerika'dan d.'nin gelip bende kaldığı bu hafta sonu, diğer iki arkadaşıyla buluşmak üzere yanımdan ayrıldığında ben kulağıma albümü geçiriyorum. karaköy'den kadıköy'e vapurla dönerken bu albümü dinliyorum. beş yıllık aranın ardından grizzly bear'i, ed droste'nin sesini nasıl özlemişim. beş yılda çok şey değişti. ben grizzly bear'i hiç denize karşı dinlememiştim. bu hafta sonu hem dostuma hem eski tanıdık grizzly bear'e kavuşuyorum.

grizzly bear albümleri beni hiçbir zaman ilk anda çarpan albümlerden olmadı. hep dinledikçe derinleşti ve anlam kazandı. bu anlamda grupla istikrarlı bir ilişki kurduğumu söyleyebilirim. nasıl diyeyim, ölçülü ve mesafeli. güzel bir albüm dinleyeceğimi umarak ve bilerek başladığım bu deneyim, iki günün ardından sandığımdan daha duygusal ve manyak bir hal aldı. bugün mesela, çalışırken kulaklığımı kulağıma geçirdim ve neredeyse bütün gün albümü dinledim. pek çalışamadım. yaptığım her iş, albümü dinlerken uğraştığım bir yan iş halini aldı.

painted ruins, müzikal açıdan yenilikçi, melodik olmadan belli bir uyumu yakalayan müzikleriyle önceki grizzly bear albümlerinden farklı bir yerde duruyor. bu albümde deneysele kaçan müzik denemelerinin ve değişik seslerin bir araya gelmesinin ortasında pırıl pırıl parlayan bir de sözler var. belli belirsiz, basit ve zarif bir şekilde anlatılan şeyler. ucu açık, hayal gücün nereye götürürse oraya gidiyor. zihnimde bir leke gibi. öyle ki ed droste yapılan bir röportajda, bu albümü biten ilişkisiyle ilişkilendirmek istemediğini söylüyor. şarkıları dinleyince de bunu başardıklarını düşünüyorum. biten bir gönül ilişkisinin ötesinde genel anlamda bağ kurmak, günlük hayattan gözlemleri aktarmak ve bir sürü güzel kelimeler, kelime çiftleri görüyorum. mesela mourning sound. sabah köpek sesleri, kamyon sesleri ve silah seslerine uyanmaktan bahsederkenki sıradanlık, basitlik ve bu basitliğin estetiği. ya da hemen bir sonraki şarkı  four cypresses, yolun kenarında duran dört ağaçtan bahsediyor. altında başka anlam aramıyorum. hani sanki garip akımı şiirleri gibi. küçük bir farkla, o kadar coşkulu değil, hayat üzerine bir güzelleme değil ama ne bileyim, depresif olduğunu da düşünmüyorum.

albümün yapım hikayesini okuduktan sonra şarkıları bir de o gözle dinledim. bir albümün, filmin nasıl yapıldığı, bir resmin ya da romanın nasıl ortaya çıktığı ilgimi çekiyor. shields albümü turnesi bittikten sonra grup üyeleri kendi hayatına dönmüş, coğrafi olarak ayrı düşmüş ve bir yıl boyunca haberleşmemişler. sonra aralarından biri bir cloud hesabı açarak "bu dosyaya yaptıklarımızı yükleyelim" demiş. birlikte bir daha müzik yapıp yapmayacaklarından bile emin değilken "her şeyimizi bu albüme yükledik" dedikleri painted ruins ortaya çıkmış. böyle şeyleri okumak hoşuma gidiyor. tam biter gibi olurken başka bir formda devam eden şarkılar, beni dinledikçe dinlemeye ve albümü keşfetmeye çağırıyor. her şeyin modern, postmodern, ya da -neo ön ekiyle ifade edildiği bu zamanlarda; painted ruins gerçekten değişik sesler barındırıyor. synth, eğilip bükülmeler, askeri tarzda ritmler, tren yolculuklarını andıran sesler (neighbors), ismini koyamadığım şeyler...

bu akşam d.'yi yolcu ettikten sonra içimi inanılmaz bir hüzün kaplıyor, gözlerim doluyor. arkadaşlara yazıyorum ve bu beni yeterince tatmin ediyor. ama insan dolu dolu ve paylaşım içinde geçirdiği iki günden sonra tekrar kendi sıradan hayatına döndüğünde bir boşluk oluşuyor. ya da yarık mı demeliyim? yarın yine işe gideceğim, sonra yine eve geleceğim. bunlar beni mutsuz etmiyor, hayatımın gerçeği. biliyorum ki bu hayatı zenginleştiren değerli anlar, buluşmalar, müzikler. 

ikili ilişkilerde bile ego ön plana çıkarken ve çiftler birbirinin egosu altında ezilirken, yaratıcılık içeren bu işlerde dört kişinin egosunu bir kenara koyup her şarkının altına dört isim birden yazması bana ilham oluyor. böyle ilişkiler herkesin bildiği ilişkiler değil. ben bildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. karanlık hisler beni ele geçirmesin diye painted ruins albümünü kulağıma takıp uzun uzun yürüyorum. hava sıcak, kan ter içinde eve dönüp bu yazıyı yazıyorum. albüm ne güzel bitiyor: sky took hold. küçüklüğünden beri içinde büyüyen bir şey. o son kısım, kendimi bulduğum kısım. şarkı bittiğinde gülümsüyorum. güzelliğine hayran oluyorum. hüznüm dağıldı ama biliyorum ki bir yerde yine çıkacak. painted ruins ismiyle bile çok fazla şey çağrıştırırken, bir de ben kendi hikayemi buraya ekliyorum. grizzly bear beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. birlikte bu hayatı yaşamaya devam ediyoruz.