23 Ocak 2017 Pazartesi

mektuplaşmak, devendra banhart ve anne üzerine

aslında ruh halim itibariyle jane austen romanları okuyup, yeşil tepelerde elinde şemsiyeyle gezinip, hayali alemlerde yaşayasım var. ama bu beni gerçeklikten daha da çok uzaklaştıracak. hangi gerçeklikten? kendi gerçekliğimden, ülke gerçekliğinden. işte bu sebeple şu anda okuduğum hakkari'de bir mevsim bana daha çok uyuyor. en azından akıl sağlığımı koruyorum. aksi takdirde hayal aleminden gerçek dünyaya serbest düşüşte yere çakılacakmışım ve büyük bir hayalkırıklığı yaşayacakmışım gibi hissediyorum. 

romantik bir insan değildim. yaşla birlikte bu yönümü keşfediyorum. yazarların mektuplarını okuyor, kafamdan mektuplar yazıyorum. bir insana, bir dostuma, bir sevgiliye uzun uzadıya şeyler yazabilirim. kısa yazayım diye başlayamam, ne yazsam uzun oluyor. ben kendimden eminim; ama karşımdaki de o kararlılıkla mektuplaşmayı sürdürür mü bilemiyorum. bazı şeyleri düşünüyorum ve hüzünleniyorum. sevgili dostum m.'yi düşünüyorum. onunla yazışmalarımızı ama artık yazışmadığımızı. hatta artık haberleşmediğimizi. birlikte geçen yıllardan, ayrı ülkelerde geçen zamanlardan, başarılardan, başarısızlıklardan, güzel günlerden ve ölümlerden sonra niçin böyle ayrı düştüğümüz aklıma geliyor. lisede biricik sınıf arkadaşımdı, iki küçük insandık. sonra birbirimizi üzdük ve kırdık. ona yazmayı özlüyorum. 

hep bir şeyler oluyor ve mektuplaşmalar kesiliyor. yazmayı çok sevdiği için herhangi birine yazabilecekken, iyi bir okuyucu bulduğu için bana yazan bir insanın yazılarını okumak istemiyorum. insanız. insan özel olmak istiyor. bu istekleri kadın olmaya, feminen tarafa yüklemelerinden hoşlanmıyorum. mesela ingeborg bachmann'ın malina'sı. mantıklı kararlar veren, gerçekçi ve duygularını kontrol edebilen tarafı maskülen olarak tanımlanırken; duygusal iniş çıkışları, sevgi ihtiyacını feminen tarafla ilişkilendirmelerinden hoşlanmıyorum. çünkü bunları yaparken içgüdüleriyle hareket eden feminen taraf bir eksiklik olarak görülüyor. bu sınıflandırma da erkek aklının sınıflandırması olmuyor mu? kadının ince ve kırılgan mizacından yakınan erkeklere belki de duygusal anlamda onları tatmin edenin bir kadın olmadığı olasılığını söylemek istiyorum. ben kadınları çok ama çok seviyorum. dizine başımı koyduğum bir kadının yanında duyduğum duygusal tatmini sevdiğim adamda bulamamak benim suçum değil. aslında kimsenin değil. belki bu sadece potansiyeli olmayan bir insandan verebileceğinden fazlasını beklemek demek. 

şu hayatta henüz boyumun ölçüsünü almadım galiba. yaşım kaç oldu ama ben kendimi hala yirmi yaşında sanıyorum. içimde gürül gürül akan bir sevgi var ama insanları ayrı ayrı olarak değil, toplu olarak sevme eğilimindeyim. insanlık biraz da saç gibi. saç dediğimiz şey -mesela bir kadının uzun saçları- son derece güzel ve estetik olabilirken; o saça ait bir saç telini tek başına banyoda gördüğümüzde, herhangi bir yerde karşımıza bir saç teli çıktığında nasıl da mide bulandırı oluyor. insanlık da aynı saç gibi. 

kanalize edilmemiş sevgi yıkıcı olabiliyor.

bu sabah maalesef yataktan çıkacak gücü kendimde bulamadım. yıllık izin kullanmak zorunda kaldım. battaniye altında geçen saatlerden sonra hep yazmak istediğim ama bir türlü yazamadığım albüm, devendra banhart'ın 2016'da çıkardığı ape in pink marble'ı dinlerken uyuyakalmışım. sonra kendime bir yeşil çay yapıp bunları yazmak istedim. devendra'nın romantizminde yaşadığım şu zaman diliminde gerçeklikten uzaklaşmak istiyorum. ölüm değil ama bu hayat beni bazen korkutuyor. hem sevdiğim birilerinin boynuna atılmamak için kendimi zor tutuyorum hem de gazetede okuduğum insanlardan nefret ediyorum. devendra'yı dinlerken annemi düşünüyorum. annemi çok özledim. anne konseptli albümlere kulak kabartmadan yapamıyorum. devendra'nın yıllar önce çıkan ilk albümü annesiydi. pek naif, pek güzeldi. sufjan stevens'ın geçen yıl çıkan albümü carrie and lowell ise beni çok yaralamıştı. şimdi devendra'yı annesinden ayrı düşünemiyorum. sufjan'ı bundan sonra annesinden ayrı düşünemeyeceğim gibi. iş hayatına atılıp da gerçek dünyayı gördükten sonra psikolojisi bozuk ne çok insan varmış diyorum. benim annem onların yanında çok naif ve çok çocuk kalıyormuş meğer. bu dünya için fazla kırılgan, fazla hassas. o ilaçlar, o tedaviler, ah o hastaneler demek bu yüzdenmiş diyorum. bunca yıldan sonra yeni anlıyorum. bu beni üzüyor. bazen anneme benzemekten korkuyorum. içimdeki romantik insanı görmezden gelirsem, ruh hali daha kararlı bir insan olabilirim gibi geliyor.

22 Ocak 2017 Pazar

ufak tefek notlar: biraz kadınlar, biraz american honey


sait faik'in son kuşlar kitabı rafımda durur. bu kitap üzerine hep yazmak istemişimdir ama üşengeçliğimden mi yoksa yazacaklarımı kafamda bir türlü toparlayamamamdan mı bilmiyorum, yazamamışımdır. birkaç öykü var ki kendimi okul çocuğuymuşum gibi hissetmek istediğimde aklıma geliverir. ama bir tanesi de var ki bugünlerde iç sesim bana hatırlatır durur: haritada bir nokta öyküsü. orada der ki; yazmasaydım deli olacaktım. al benden de o kadar sait faik derim. bu ülkede, bu günlerde defterime bir şeyler karalamazsam hastanelik olacakmışım gibi. beni hiçbir ilaç, hiçbir doktor iyi edemeyecekmiş gibi gelir.

bakarım bir yanda biz uyurken meclisten -belki artık son kez meclis lafını kullanıyoruzdur- referandum kararı çıkmış. bakarım diğer yanda başta amerika olmak üzere pek çok avrupa ülkesinde kadınlar trump'a karşı yürümüş. bunun bir benzerini 2017 yılı türkiyesinde yapmak artık mümkün değil. kadınlar bir araya gelecek de birileri elinde mikrofon, bir siyasi figüre karşı öfkelerini kusacak. hadi canım. hatta şimdi düşününce gezi zamanı bile ne kadar ileriymiş diyorum. o zamanki eylemi şimdi yapamazsın, yaptırmazlar. ona göre tedbir aldılar, polislerini eğittiler, sınırsız haklarla donattılar. ama işte dünyanın bir yerinde kadınlar toplanıyor. yürüyor, şarkılar söylüyor ve ellerinde mikrofonla bağırıyor. 

düşünüyorum, ben artık erkek hikayesi duymak istemiyorum. bazı şeyleri yalnız benim hissettiğimi düşünüp yalnızlığa kapılmamak için diğer kadınların sesini duymaya ihtiyacım var. belki cinsiyetçilik olarak algılanacak ama duygusal olarak sınırlı bir erkek dünyasındansa bir kadına sığınmaya ihtiyacım var. kendimi ne zaman üretken ve verimli hissetsem bunu büyük bir zevkle kısırlaştırmaya çalışan erkekler görüyorum. kendisi üretirken yanındaki kadın geride dursun. kendisi üretirken kadın ona destek olsun ve öncelik kendinde olsun. bunlar bizi hep köreltmedi mi? ben çok sıkıldım. böyle erkeklerden, kendini bir kadının gözünde tanrı olarak görmenin zevkine muhtaç erkeklerden çok sıkıldım. andrea arnold'un american honey filmini izledim ve işte bunlar üzerine düşündüm. benim için mesele filmin kendinden çok; bu filmi çeken kişinin bir kadın olması, benim bu filmde çok şey bulmam oldu. andrea arnold'ı fish tank'ten beri takip ediyordum. o çok güzel bir filmdi ama sanırım andrea arnold'ın benim için özel bir yönetmen olması wuthering heights uyarlamasıyla oldu. o filmden sonra kendisi bende kıymetli bir yer edindi. nerede içime dokunan bir şey görsem altından ismi çıktı. transparent dizisinde üç bölüm yönetti. dizide en ağladığım bölümde adını gördükten sonra bir şekilde onun işlerini tanıyabildiğimi düşündüm. ama bu tekniğinden ya da benim böyle şeylerden anlamamdan ötürü değildi. somut bir şeylere dayandıramadığım, tamamen hissel bir şeylerin izini sürerek onu tanıyabildiğimi gördüm. bu topraklarda nasıl sünni erkek değilsen ikinci plandaysan, dünyada da beyaz erkek değilsen öylesin. andrea arnold da bunu coming of age dedikleri büyüme hikayeleriyle dile getiriyor. kendisini ne zaman düşünsem, göğüslerim ilk çıkmaya başladığında hep kendime iki beden büyük tişörtler giymem ve herkes bana bakıyor sanmam aklıma gelir.  o halime, o dönemime acıyla bakarım. üstelik bu gelişimin ne kadar doğal olduğunu bana anlatan bir annem olmasına ve büyük şehirde yetişmeme rağmen böyle bir dönemden geçmişim. işte bazı şeyler toplumsal, bazı hastalıklı şeyler zihnine sen küçükken işleniyor. bilirim ki şu anda bu ülkede, bir yerlerde göğüsleri yeni çıkan kızlar kambur yürümekte. onlara şefkat gösterip, sırtlarını sıvazlamak isterim ama elimden bir şey gelmez. bazı şeyleri bu erkek dünyası anlamaz. anlamalarını da beklemem. tek istediğim bazen biraz susmaları. her konuda hep diyecek bir şeyleri var. ben artık dinlemek istemiyorum. bütün bu söylediklerime bile okudukları iki kitapla psikanalitik yorumlar getirip, "evet erkek nefreti, evet bilumum travma" açıklamalarıyla entelektüel tatmin yaşayacak o kadar çok adam var ki...

halbuki istediğim, o kadın enerjisinin dünyaya salıverilmesi. kadınların düşüncelerinden, hayallerinden ve arzularından ötürü erkekler tarafından manipülasyona uğratılmama direncini gösterebilmeleri. isteğim daha çok kadın hikayesi duyabilmek, daha çok kadın filmi izleyebilmek.

8 Ocak 2017 Pazar

toni ve tony, ah bir de andy

toni erdmann 

son bir haftayı hasta olarak geçirdim. etraftaki grip salgınından ben de nasibimi almış olmalıyım ki haftanın son iki gününü raporlu, geri kalan günleriyse ayakta ama kafam bulanık olarak sona erdirdim. bu sefer hastalık beni fena vurdu. battaniyenin altında, yataktan hiç çıkmadan ve neredeyse iki koca gün boyunca uyuyarak biraz düzeldim. bu süreçte tek yapabildiğim film izlemek oldu. bir süredir film izlemekten zevk almıyordum. uzun zamandır da film izlemiyordum. bu sebeple ilk tercihim 2016'da oldukça sözü edilen alman filmi  toni erdmann oldu.

yönetmenliğini maren ade'nin yaptığı toni erdmann; bir babanın, hayatındaki önceliği işi olan kızıyla iletişim kurabilmek için yarattığı ikinci kişiliğini anlatıyor. baba oldukça şakacı, mizahi yönü kuvvetli ve onun bu mizah anlayışı insanlar tarafından garipsenebiliyor. film o kadar güzel ki bittiğinde sadece bu sene değil, genel anlamda izlediğim en iyi filmlerden biri olarak hatırlayacağım diye düşündüm. yaratılan çift kişilikli baba karakterine sevgiyle yaklaşmamak benim için imkansız. bir alman filminin bende bu denli sıcak hisler uyandırmasına şaşırdım. insanın bir filmi izleyip beğendiği çok olur ancak pek az karakteri çok sever. alter egolu bu baba benim pek sevdiğim bir karakter oldu. film boyunca biraz hüzünlendim, bolca kahkaha attım. zaman geçip de bu filmi düşündüğümde yüzümde bir tebessüm oluşacak.

andy kaufman
film ve yönetmeniyle ilgili  internette araştırma yaparken, yönetmenin toni erdmann karakterini yaratırken amerikalı komedyen andy kaufman'dan ilham aldığını okudum. andy kaufmann ismini duyduğum ancak hakkında en ufak bir şey bilmediğim biriydi. hatta belki charlie kaufman ile karıştırıyor bile olabilirdim. andy kaufman deyince gözümün önüne bir yüz de gelmiyordu. bu sebepten merak ettim ve kendisini araştırmaya başladım. hastalıktan ötürü vaktim boldu -neredeyse iyi ki hasta oldum diyeceğim- oturdum, youtube'dan 70'li yıllardan kalma andy kaufman videoları seyrettim. andy kaufmann'ın mizah anlayışını dadaizm ile tanımladıklarını öğrendim. yani mantıksızlık, absürdlük, anlamsızlık ve her şey ile dalga geçme üzerine kurulu. dadaizm nedir diye oturup da hiçbir şey okumamıştım. okuyunca gördüm ki dadaizm 1.dünya savaşı esnasındaki o bunalımlı havanın sonucu olarak doğmuş. ben de günlerdir andy kaufman'a niçin bu kadar kapıldım diyordum. sanırım sebebi buymuş. ben de içinde bulunduğumuz bu atmosferden çok sıkıldım. ruh sağlığımın günden güne kötüye gittiğinin farkındayım ve kendime çıkış noktaları arıyorum. andy kaufman'daki bu mantıksızlık, saçmalık, onu hangi kalıba koyacağımı bilememek beni ona çeken şey oldu. günlerdir bir tek onu izliyorum. bulabildiğim her şeyi manyak gibi izlerken, dün de jim carry'nin andy kaufman'ı canladırdığı milos forman filmi man on the moon'u izledim. jim carrey'nin birebir andy kaufman olduğu film sonrası, kaufman'a olan ilgim daha da arttı. bu filmin çekimleri sırasında jim carrey yönetmen milos forman'ı çok kızdırmış çünkü çekimlerin haricinde de sette sürekli andy kaufman ya da andy'nin alter egosu olan ikincil karakteri tony clifton olarak dolaşıyormuş. "ben jim carrey'i on dakikadan fazla tanımadım" diyor yönetmen. bu noktada andy kaufman'ın tony clifton karakterinden de bahsetmek gerekir. bir taverna şarkıcısı tipinde, parlak ceketi, kötü sesi, asabi halleri ile hiç sevilmeyen bir karakter tony. andy hiçbir zaman tony'yi canlandıran kişi olduğunu kabul etmemiş. hatta insanları şaşırtmak amacıyla kendisi andy olarak sahnedeyken, arkadaşı bob zmuda tony clifton kılığında defalarca sahneyi basmış. tony karakterini bob zmuda ile dönüşümlü oynamışlar. hatta andy kaufman'ın genç yaşta vefatının ardından toni clifton karakteri yaşamış; çünkü kendisi öyle istemiş. bu durum ölenin andy olduğu ama tony'nin yaşadığı  olarak algılanmış.

toni clifton
andy kaufman hep zamanının ötesinde biri olarak niteleniyor. mizah anlayışı o zamanlar yanlış anlaşılmış. seveni kadar sevmeyeni de çokmuş. hatta sevmeyeni daha fazla olmuş. gösterisine gelen insanlara great gatsby okuması ve insanların salonu terk etmesi, ülke çapında sadece kadınlarla güreştiği saçma güreş müsabakaları düzenlemesi, kamera önü kavgaları, sataşmaları hep tepki toplamış. insanların algılayamadığı ise bütün bunların birer kurmaca olduğuymuş. andy herkesle kafa bulurken, amerika halkı onu ciddiye almış. kendini hep "bu bir şakaydı" diye açıklamak durumunda kalmış. insanları sürekli kandırdığı için de ölümünün bile yalan olduğu düşünülmüş. bir süre sonra ortaya çıkacak ve aslında ölmedim diyecek demişler. ölümünün yirminci yılı olan 2004 yılında kaufman hayranları kaufman'ın da katılacağını düşündükleri bir parti organize etmişler çünkü birçok insan onun bir köşede inzivaya çekildiğini düşünüyormuş. kaufman'ın aslında yaşadığı gibi haberler yıllar boyunca ara ara haber olmuş.

toni erdmann ile başlamıştım ancak lafı andy kaufman ile bağladım: andy ve onun ikinci kişiliği tony clifton. toni erdman'ın ismi, tony clifton'a bir gönderme. tıpkı peruğu gibi. toni erdmann filmine bir de teşekkür borçluyum ki beni andy ile tanıştırdı. beş sene önce olsa muhtemelen andy'ı sevmezdim, ilgi çekici bulmazdım. ancak şimdi içinde bulunduğumuz şartlar itibariyle her şey bana o kadar saçma, ülke o kadar kötü bir film gibi geliyor ki andy'yi izlerken anlam buluyorum. kendisi "ben komik biri değilim, komik olmaya çalışmıyorum"  demiş her seferinde. zaten ben de andy kaufman'ı izlerken pek gülmedim. sadece insanlarla kafa bulmasına bayıldım. kendisine tarihin gördüğü ilk troll diyorlar. andy kendini ciddiye almadığını ifade etmiş. yalnızca hayatı sevdiğini ve her anı değerli gördüğünü belirtmiş. bu laflar tony erdmann filmine de ilham vermiş olmalı ki o filmde de benzer bir ton yakalanmış. 

sonuç olarak ben iki toni'yi de sevdim. ama hepsinden daha öte andy'i öğrendiğim için memnunum. henüz otuz beş yaşındayken, hayatında hiç sigara içmediği halde akciğer kanseri sebebiyle bu dünyadan göçüp gitmesi, andy kaufman'ın giderayak bile insanları trollediğini göstermez mi?

aşağıda rem'in andy için yaptığı, filme de ismini veren man on the moon şarkısının canlı bir performans videosu var.

7 Ocak 2017 Cumartesi

umutlu değilim ama umutsuzluğu yendim*

moon dance- phoebe wahl (2014)**

karın yağması ne kadar güzel oldu. tam da ihtiyacım olan şey buydu, sessizlik. her yer karla kaplanmışken, yollarda pek araba görmezken ve korna sesi işitmezken ne kadar huzurlu olabildiğimi hissettim. bir nevi doğanın insanı alt etmesi, insanın doğa karşısında çaresizliği. keşke doğa bizi ezip geçse. bu ülke sebebiyle içimde birikmiş öfkenin, umutsuzluğun ve üzüntünün hıncını benim adıma insanlardan doğa çıkarsa. sanki hava böyleyken bir süreliğine hayat duruyor. o zaman yeni bir kötü haber de almayız belki diye umutlanıyorum. ah hep böyle olsa, her şey durağanlaşsa ve karın altında yaşasak.

karın yağmasına artık eskisinden farklı bir şekilde yaklaşıyorum. kar ıssızlık atmosferi yaratıyor ve hayatın yavaşlamasına sebebiyet veriyor. şu anda ihtiyacımız olan bu. benim ihtiyacım olan bu, aksi takdirde aklımı kaçıracakmışım gibi geliyor. hayalini kurduğum tek şey, beynimi kafamdan çekip çıkarmak ve buz gibi bir suyun içine koymak. sanki o zaman rahatlayacağım. beynimi koyduğum anda soğuk suyun bir kısmının buharlaştığını göreceğim, fos diye bir ses çıkacak. beynimi öyle ısınmış, yorulmuş ve bitap hissediyorum.

sanırım bir ay oldu, uyku düzenim bozuldu. uyuyamıyorum. birçok şey gibi uykumun da elimden alındığını hissediyorum. toplamda üç kere rüyamda bomba patladığını gördüm. bir tanesinde bir savaşın ortasındaydım. bunu bir iki arkadaşıma anlattığımda onların da rüyalarında benzer şeyler gördüklerini öğrendim. toplu bir depresyon halindeyiz. sokakta yüzü gülen tek bir insan yok. bu kadar mutsuz bir insan topluluğunu daha önce görmedim. ama ben bu zamanlarda ufak şeylerin kıymetini bilmenin, mutlu anların hakkını vermenin ve sevdiklerine bağlanmanın önemini daha iyi anladım. bunca şeye rağmen karamsar olup, bir köşede oturup, ağlayıp, hayattan elimi eteğimi çekmeyeceğim. şu ülkede en büyük başkaldırı hayattan zevk alabilmek. bu yaşımda öğrendiğim ve şu hayatta emin olduğum üç-beş şeyden biri bu: bu ülkede hayattan zevk alabilecek şeyler yapmak radikal bir iş. devrimsel bir iş ve asıl direniş. bu artık ne olursa; müzik dinlemek mi, başladığın işi bitirmek mi, içki içmek mi, sevgilinle sevişmek mi, bir şeyler üretmek mi, hayal kurmak mı, kendini eğitmek, başkalarının -çocukların- eğitimine katkı sağlamak mı, her neyse... geleceğe dair umut verecek ve içinde bulunduğun an süresince seni mutlu edecek her şey bir direniş. ben karamsar olmak istemiyorum. yanımda karamsar, surat asan, olumsuz düşünceleri ile geçirebileceği hepi topu iki-üç saati harcayan insanlarla da birlikte olmak istemiyorum. ben şimdi anlıyorum; ankara'ya gittiğimde arkadaşlarımla buluştuğumuz o iki-üç saatin nasıl şölen havasında geçmesi gerektiğini, böyle geçebilmesi için de elimden geleni yapmam gerektiğini. yılda en fazla bir-iki defa görebildiğim yurt dışında yaşayan arkadaşlarımla buluştuğumuz o birkaç saatin ömrüm için çok kıymetli olduğunu. beni hayata bağlayan bu ilişkileri pekiştirmenin, birbirimizin hayatını yakalamanın ve sevildiğimi hissettiğim o anların bütün bir hayat deneyimimde hatırlayacağım kıymetli anlar olduğunu şimdi anlıyorum. her şeye rağmen o anlara hak ettiği özeni gösterip, o anların hakkını vermeliyim. 

her zaman böyle olumlu düşünemiyorum. ruh halim bir sinüs eğrisi gibi seyrediyor son zamanlarda. duyduğum her haberde kalbimden tüm vücuduma bir ateş topu yayılıyor. geçen akşam izmir'deki patlamayı işten eve gelirken öğrendim. şakır şakır yağmur yağıyordu. sinirim bozuldu ve sokakta ağlamaya başladım. bu da son zamanlarda artan bir durum: ağlamak. bir yandan yürüyor, bir yandan şakaklarıma giren tuhaf sızıyı hissediyordum. sonra eve geldim ve kendime çorba yaptım. sıcak çorba ve sakin müzikte huzur bulmaya çalıştım. olabileceklerden korkan biriydim. tek düşündüğüm sevdiğim insanlardı. annemin dizinin dibinde olmak, amcamla sohbet etmek istedim. halamla kaz dağlarında ot toplamak, eniştem ve bastonuyla minnoş minnoş yürüyüş yapmak istedim. dostlarımla koca bir masanın etrafında buluşmak ve sağlığımıza kadeh kaldırmak istedim.


*  :ferit edgü'nün bir sözü
**: phoebe wahl çok sevdiğim ve birkaç senedir takip ettiğim amerikalı bir illüstratör. tarzını taklit etmeye çalışıyorum. öğrenmenin bir yolu da taklit.

28 Aralık 2016 Çarşamba

benim alien kardeşlerim

 post realistic natural movement in the early authoritarian days in turkey

aklımı dünya denen gezegenden uzaklaştırmak istediğimde sığındığım belli başlı birkaç tema var. bunlardan biri de uzay. benim uzayım sevimli, içindekiler de dost. buna rağmen dünyanın dışında bir yaşam, kendim için hayalini kurduğum bir şey değil. bu beni biraz korkutuyor. gidip de dönememek var.  ama orada başka hayatlar olabilme ihtimali bana yakın geliyor.  bu beni hep gülümseten bir şey. uzay yolculuğu korkutucu gelse de uzay filmlerini, kitaplarını ve resimlerini severim. kendimi bildim bileli uzaylıları hep dost olarak düşünmüşümdür, korkulacak yaratıklar olarak değil. uzay deyince aklıma ilk gelen film space odyssey, solaris, alien ya da moon değil. benim aklımda ilk beliren uzay filmi, küçükken tonight tonight’in klibinde gördüğüm a trip to the moon filmi. uzaya giderken en şık kıyafetler giyilir, saçlar fönlenir, rujlar sürülür ve ayakkabılar parlatılır. uzay seyahati dediğin böyle olmalıdır. hayalimde uzay gemisiyle yolculuk etmek, trenle yolculuk etmek gibidir. nasıl trenle giderken ufuktaki boşluğu, tarlaları, uçsuz bucaksız toprağı seyredebiliyorsan; uzay seyahatine çıktığında da gökyüzünü seyredebileceğini düşünürüm. çünkü gökyüzünü seyretmenin özlemi içerisindeyim. şehirde olduğum sürece önümde ufku görebileceğim genişlikte bir alan uzanmadı. şehirler hep tıkış tıkış, binalar hep dip dibeydi. tek görebildiğim şey, gökyüzünün iki bina arasında kalan kesit alanıydı ve bu benim için yeterli değildi. bu nedenle uzay maceralarını hep doyasıya gökyüzünü seyretme hikayeleri olarak gördüm. heidi’nin köyünden ayrılıp da büyük şehre geldiğinde camdan uzanıp dediği "ama buradan dağlar görünmüyor ki" lafını ben hep içimden söyledim. üstelik aksini bilmememe rağmen. ben doğaya dair şeyleri çocukluğumda yaz tatillerinde gittiğim kaz dağlarında öğrendim. daha fazlasını görmek isterdim, halen de isterim. bu nedenle benim için uzay, içimde bitmek bilmeyen doğa özleminin bir parçası. şehrin dışındaki doğa yaşamının, başka türlü bir varoluşun uzantısı.
neredesin benim ey güzel alien kardeşim?

kendimi sıkışmışlığın içinde ifade etme yolları ararken döndüğüm resimde, ilk kez siyah kağıt ve metalik boyalar kullandım. dükkanda bu ikisine rastladığımda onlarla ne yapacağımı bilmeden aldım. sadece o an sevdiğim ve ilgimi çektiği için. eve yürürken aklıma gelen şey, siyah bir fonun üstüne parlak galaksilerin ne kadar yakışacağı oldu. böylece ortaya bu resim çıktı.

şimdi tek beklediğim şey alien kardeşlerimin, ufo kardeşlerimin  dünyamıza gelmesi. en azından bana misafir gelmesi. her şeyin çok sıkıcı olduğu bu zamanlarda keyfimi bir tek onlar yerine getirebilir. 

neredesin ey benim alien kardeşim?

26 Aralık 2016 Pazartesi

canım julie


bir şarkı paylaşmak istiyorum. bu karanlığın, bombaların, ölümlerin, yakılmaların ortasında küçücük, güzel bir şarkı paylaşmak istiyorum. artık uyku uyuyamaz olmuşken, acaba aklımı mı kaçırıyorum dediğim günlerden geçerken beni iyi eden mini minnacık bir şarkı buldum. belki bu şarkı bana iyi geldiği gibi başkalarına da iyi gelir. üç dakika elli dokuz saniye boyunca içinize bir serinlik getirir. 

julie byrne'nin natural blue şarkısı, ocak 2017'de çıkacak albümü not even happiness'ın habercisi. ilk olarak bu şarkıyı yayınladı. ilk dinlediğimden beri kaçıncı dinleyişim saymamın mümkünatı yok. seni ilk gördüğümde gökyüzü masmaviydi diyor şarkıda. tarlalar sonsuzluğa uzanıyordu diyor. uzun zamandır böyle hissetmemiştim, seni ilk gördüğümde bir his beni yakaladı diyor. ne kadar güzel diye düşünüyorum. bu sözler beni gülümsetiyor. gözlerimi kapatıyorum ve gözümün önüne masmavi bir sonsuzluk getiriyorum. gökyüzü ve deniz. üzerimden bir ürperti gelip geçiyor. giydiğim kazak mı çok sıcak geliyor yoksa birden bire gönlümden taşacak olan duygular mı ağır basıyor bilemiyorum; bir sıcaklık hissediyorum. sırtım ıslanıyor. gözlerim doluyor. ama bütün bunların hepsi mutluluktan oluyor. ne diyorlar, stendhal sendromu mu? öyle havalı ve entelektüel bir şey değil benimkisi. ama hani olur ya, bir insani ilk kez görürsün ve yoğun bir şey hissedersin ya da ilk kez gördüğün bir manzara karşısında dilin tutulur ya da ilk kez gittiğin bir ülkeye aşık olursun, ilk kez tadına baktığın bir yemeğe bayılırsın... işte böyle şeyler benim anlatmak istediğim. ben aylardır bunları hissedemez olmuşum. içinde yaşadığımız karanlığa, deliliğe teslim olmamaya çalışırken aslında olmuşum. 

bu şarkıyı ilk kez dinlerken gözümden akan yaşa engel olamadım. ne güzel tasvir ediyordu manzarayı julie. güneş ikiye yarılmış, tarlalar sonsuzluğa uzanmış, gökyüzü masmavi. bir de demesin mi "seni gördüğümde bir şey hissettim, uzun zamandır hissetmemiştim."

haftasonu ankara'da geçirdiğim iki günün ardından havaalanına giderken otobüste hep bu şarkıyı dinledim. aylardır görmediğim arkadaşlarımı gördüm. hepsine tek tek sarıldım, hepsini yanağından öptüm. hem de laf olsun diye değil, kocaman bir öpücük kondurdum; çünkü artık sevdiklerimi kaybetmekten korkar oldum. en son ne zaman böyle kahkaha attım hatırlamıyorum. kahkahamın orta yerinde b. bana sarıldı ve kafasını göğsümün üstüne yasladı. bir abla, belki bir anne gibi başını okşadım. çünkü askere gidecekti. askerlikten bahsettik. başını öptüm. ben bana sevgisini gösteren insana, -eğer onu seviyorsam- onun gösterdiğinin kat be katını gösteririm. hatta o göstermeden gösteririm. dostuma sarılırım. biri beni öpmeden ben onu öperim. karşımdakinin elini ilk ben tutarım. ne yapayım, öyleyim. sevgimde cömertim ve karşımdaki de öyle olunca dünyanın en mutlu insanı oluveririm.

bu şarkıyı dinlerken düşündüğüm, içimden taşan sevgiyi bir kişiye değil, birçok şeye yönlendirdiğimde mutlu olduğumdu. doğa, hayvanlar, dostlar, kabak tatlısı, müzik... biliyorum ki sevgi bir kişide değil. biliyorum ki bir gün yine birini seveceğim. şansım varsa o da beni sevecek. onu görünce yüzüme bir rüzgâr esecek. beni de bu şarkıdaki gibi bir his yakalayacak. hayat zor ve çekilmez ama böyle şeyler bana umut veriyor. her şeye rağmen.

canım julie. yüzün de ismin kadar güzel.

18 Aralık 2016 Pazar

demokrasi

2010 yılında şimdinin cumhurbaşkanı, o zamanın başbakanı erdoğan odtü'de bulunan tübitak uzay enstitüsüne gelmişti. o günü çok net hatırlıyorum. hani öğrencilerin çelik kuvvet önünde uzun eşek oynadığı gün. benim hayatımda kendi gözümle ilk kez gördüğüm, devletin öğrencilere yönelik faşist saldırısı buydu. ondan önce hep duymuştum, şahit olmamıştım. o gün annemden dinlediğim 70'li 80'li yıllara ait bir gün gibiydi. hani kampüste olaylar olurdu diye anlattıkları günlerden. her yer biber gazı olmuştu. onlarca arkadaşımız tutuklanmıştı. hiç unutmam, felsefe bölümünden seçmeli ders alıyordum. derse gittim. hoca geldi ve dedi ki; "çocuklar bu dersi iptal ediyorum. ben rektörlüğün önündeki eyleme gidiyorum. öğrencilerim tutuklanırken burada ders yapamam. sizi bilmem, bir şey diyemem ama ben gidiyorum" demişti. bu lafın ardından sınıfı terk eden hocamızın arkasından biz de montları giyip gitmiştik. sloganlar, basın açıklaması, nöbetler derken serbest bırakılan arkadaşların ardından eylemler kesilmemişti. şimdi geriye dönüp baktığımda o gün yaşananların bugünün yanında çok yumuşak kaldığını görüyorum. nereden nereye gelmişiz. bugün o eylemlerin benzerine 2016 türkiyesinde rastlamak mümkün değil. 

ders aldığım felsefe hocası bize platon'un devlet kitabını aldırtmıştı. bir bölümü okumuştuk sadece. ben gerisini de okumaya çalışmıştım ancak okuyamamıştım. bana ağır gelmişti. en son ankara'ya gidişimde kitabı yanıma aldım. belki şimdi anlayabilirim diye. biraz okudum ama bu sefer de olmadı. okunacak romanlar dururken böyle bir kitap bana ağır geldi, zihnimi yordu. sanırım hiçbir zaman okuyamayacağım. ama bölüm bölüm sayfaları karıştırırken bir kısma rastgeldim. şu on dört yılın yaşattıklarından sonra demokrasiye dair soru işaretlerim oluştu. demokrasinin iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum. böyle diyerek bir kısım insanları küçümsediğim düşünülmesin. bu işin kıstası ne olmalı bilmiyorum. mesela platon demiş ki devleti yönetecek insanlar her türlü dikkat dağıtıcı şeyden uzak olmalı, geçim sıkıntısı çekmeyen kimseler olmalı, hayat gailesi ile uğraşan kimseler olmamalı ki tüm dikkatlerini ve enerjilerini devlete verebilsinler. neden olmasın diye düşünüyorum. bu konuda altyapım yok, söz söyleyebilecek bilgim de yok. ancak tek diyebildiğim demokrasi sandığım kadar iyi bir şey değilmiş. platon bunu şöyle anlatmış:

''demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. halk övülmeyi sever. onun için, güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa geçebilirler. oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği zannedilir.
demokrasi, bir eğitim işidir. eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. devam edilirse demagoglar türer. demagoglardan da diktatörler çıkar.''

amerikan seçimlerinden sonra new yorker'da çıkan bir demokrasi eleştirisi the case against democracy şurada. halkın refahı için kararı kim vermeli, bunu sorgulayan güzel bir yazı. politika felsefesi üzerinde uzman profesör david estlund'dan ilginç alıntılar yapan yazıda, estlund'un democratic authority: a philosophical framework kitabından bahsediyor. estlund'a göre demokrasilerde eşitlik kavramı tek başına yeterli değil. o zaman neden yazı tura atmıyoruz ki diye soruyor. bu bana da çok mantıklı geldi. biz de bu ülkede seçimlerde yazı tura atsak, belki o zaman benim de temsil edilebileceğim bir meclis olurdu. en azından olasılık bazında olurdu. şimdi teoride bile yok. önümüzdeki 10-15 yılda da olacak gibi görünmüyor. 

17 Aralık 2016 Cumartesi

nocturne

bu ülke bana tüm gençliğim boyunca inadına yaşamayı öğretti. aslında inadına demek doğru değil, daha çok kararlılıkla yaşamak diyeyim. çünkü inadına yaşamak, varlığımı ve enerjimi birilerine inat olsun diye bir şeyler yapmaya harcamak bana doğru gelmiyor. onun yerine sağlığım yerinde olduğu sürece doğru bildiğim yoldan şaşmadan, güzellikler için yaşamak istiyorum. yarın dünyanın sonu da gelse, içinde bulunduğum ülke her geçen gün daha da bok çukuru bir yer haline de dönse ben müzik dinlemeye devam edeceğim. konserlere gideceğim. bütün bunları eğlenmek için yapmayacağım. ama bir saniye için her şeyi unutup gülerken, hemen akabinde içimi bir burukluk kaplamasına rağmen gülmeye devam edeceğim. çünkü başka çarem yok. çünkü başka türlü yaşamanın mümkünatı yok.

thom yorke de böyle düşünüyor olmalı ki present tense şarkısında dünyam yıkılırken dans etmeye devam edeceğim diyor. werner herzog'a soruyorlar, yarın dünyanın son günü olduğunu bilseniz ne yaparsınız diye. o da diyor ki sabah erken kalkıp film çekerim. ya da başka bir örnek béla tarr. bir röportajında "sizin için karamsar biri diyorlar, öyle misiniz?" diye sorduklarında, "filmlerimden öyle olduğumu düşünebilirler ancak soğukta, karda kışta her sabah kalkıp film çekmeye koyulmak emek ve azim ister. karamsar biri olsam bunu yapacak gücü bulamazdım" diye cevap veriyor. bunlar hep benim aklımda kalan şeyler.


bir süredir her gece uyurken dinlediğim bir albüm var:  piyanist chad lawson'ın the piano albümü. kuzey carolinalı chad lawson berklee'de caz eğitimi almış. uzun yıllar caz gruplarında çalmış, kendi triosunu kurmuş. trio olarak ilk ve tek albümlerini 1997 yılında yayınlamışlar. trionun dağılmasının ardından çeşitli gruplarda piyanist olarak çalmayı sürdürmüş. 2009 yılında ilk solo albümü set on a hill'i çıkarmış ve o zamandan bu yana sekiz albüm olmuş. bunların içinde chopin ve bach eserlerini yorumladığı iki albüm de mevcut. ayrıca bir de song of prayer isminde otuz iki dakikalık bir improvizasyon single'ı var. benim kendisini tanımam ise 2011 tarihli  the piano albümü ile oldu. lawson'un tarzı oldukça minimal. sessiz ve sakin. piyanosuyla beraber kullandığı çekiçvari aletler ve telli şeyler (?) mevcut. bu anlamda kendi enstrümantel modifikasyonlarını yapan bir piyanist. olafur arnalds, nils frahm tarzında dersem daha açıklayıcı olabilir.

bazen kafam bu tarz müzikten başkasını kaldırmıyor. ben de her gece sütümü içerken chad beyi dinliyorum. aşağıda nocturne in a minor eserinin performansı var. sözlük anlamı olarak nocturne piyano için yazılmış, ilhamını geceden alan  klasik müzik eseri demekmiş. ben de ilhamla doluyorum. sonra uyuyamıyorum.

16 Aralık 2016 Cuma

pi sayısı


bugün odtü'den arkadaşlar bu fotoğrafı paylaşmışlar. altına da yazmışlar: "hangi mühendis bunu matematik bölümünün bahçesine yazan?" güne bu yazıyla başladım ve günü bitirdiğim şu saat itibariyle halen bugüne dair en hoşuma giden şey bu. bence de iyi cesaret. halbuki en az 15 basamak yazmalıydı. 3.1415926535897932384626433832795. devamı burada.

hani kar yağdığında okulların tatil olmasını bekleme hali vardı. televizyon ekranlarından yapılacak o kar tatili anonsunu duymak için ekrana kilitlenme hali. kar yağmaya başladı mı "inşallah yarın tatil olur" dileğinde bulunurduk. hele bir de tatil olursa... o ne güzel bir mutluluktu. bir sene hatırlıyorum, ortaokulda mıydım neydi, kar üstüne kar, kar üstüne kar derken zincirleme bir tatil olmuştu ve ankara'da bir hafta okullar tatil edilmişti. ne kadar mutlu olduğumu bugün bile hatırlıyorum.

şimdi bu soğuklarda ofise gittiğimde her sabah pencereden gördüğüm zifiri karanlığa bakıyorum. yağmur yağıyor, ufak ufak kar atıştırıyor. benim tek düşündüğüm battaniyenin altına girmek oluyor. bir kedim olsa ve kucağıma alsam, onu okşarken uyuyakalsam diyorum. yeri gelmişken paylaşayım; başka hayallerim de var ama şimdiki en olası ve kısa vadeli hayalim ankara'ya taşınmak ve minnoş bir kedi edinmek. hatta onu annemin kucağına oturtmak ve ikisini izlemek. 

son zamanlarda her gün adeta bir pazar akşamı iç sıkıntısı ile dolu geçiyor.  hafta içi bir sabah saat 8'de bile pazar akşamı iç sıkıntısını hissediyorum. oysaki ertesi gün okulların kar tatili olduğunu öğrendiğim bir hafta içi günü mutluluğunu hatırlamaya çalışmak bile beni gülümsetiyor.

11 Aralık 2016 Pazar

temiz çarşaftan ve sıcak sütten ötesi yok

sanırım toplu bir bunalım halindeyiz. en azından benim ve yakın çevremdeki arkadaşlarımın ruh hali bu yönde. sadece bu toplumda değil; dünyanın pek çok yerinde insanlar travmatize olmuş, ırkçılık yükselmiş, herkes birbirinden nefret eder hale gelmiş durumda. dünyanın birçok yeri güvenli değil, bunun farkındayım ama ülkemizin çok daha ileri boyutlarda tehlikeli, güvensiz ve çıldırmış olduğunu düşünüyorum. yakınmak ve şikayet etmek çözüm değil, farkındayım ama bir şekilde içimdekileri dökme ihtiyacı duyuyorum. son zamanlarda çokça hissettiğim bir ruh hali var: bezginlik. şu hayatta yaşanılacak güzel anlar, görülecek güzel yerler, sevilecek nice insanlar var ama ben bunlardan ziyade bezginlik, yorgunluk ve bıkkınlık hissediyorum. bana bir ilaç verseler, uyusam ve aylar -belki yıllar- sonra uyansam diyorum. bir süredir uyku düzenim sekteye uğramış durumda. geceleri iki-üç kez uyanıp, kendimi salonda dergi karıştırır, bir iki sayfa bir şeyler okur halde buluyorum. bütün gün battaniyenin altına gireceğim anın hayalini kuruyor, eve adım atar atmaz hemen ertesi sabah oluyormuş gibi hissediyorum. bir süre dış hayata karışmak istemiyorum. insanlık kavramını sevmeme rağmen artık insanlara duyduğum sevgiyi hissedemiyorum. halbuki içimde gürül gürül akan bir kaynak var. halbuki birinin boynuna sevgiyle atılmam zor bir hareket değil. fakat şimdi değil, şimdi sevgimi yönlendirecek bir mecra bulamıyorum ve sevginin içimde patlayan yıkıcı etkisini hissediyorum.

yapmam gereken şey öncelikle akıl ve beden sağlığımı korumak. bunun için gerçekten çaba harcıyorum. bu ülkede kafayı yememek için kendimi iyi hissedebileceğim şeyler yapmanın yolunu arıyorum. halen müzik dinliyorum, yeni şeyler keşfetme heyecanının peşinden sürükleniyorum. bir şeyler okuyup, zihnimi umutsuzluğun yarattığı boş vermişlik haline teslim etmemeye çalışıyorum. yarın sokakta yürürken ölme ihtimalimin oldukça yüksek olduğu bir ülkede, bir sonraki gün yapacağım şeyleri düşünmeye devam ediyorum. her gece ertesi gün bu ülkenin bir şehir merkezinde sevdiklerimin başına bir şey gelmemesini dileyerek yatağa giriyorum. eğer şu anda bulunduğum ruh halim daimi bir hal olsaydı hayatta hiçbir şey için kolumu kıpırdatmaz, nasıl olsa öleceğim diye umursamazdım. şu anda sabah kalkmam zorunluluktan, devam etmem zorunluluktan. etkilenmemek için gazete okumayayım, haber izlemeyeyim diyorum ama kaçmak mümkün değil. kendimi soyutlamam çözüm değil. herhangi bir insanın hikayesini öğrendikten sonra üzülmemek mümkün değil. nereye baksam depresif işaretler görüyorum. bir yokuştan aşağı hızla yuvarlanıyormuşuz gibi, topluca. ne zaman böyle desem amcamın enseyi karartmamak lazım lafını duyuyorum. o benden daha umutlu. yaşı büyük insanlar bizden daha umutlu. tutunacak bir dal bulmanın gerekliliğinden bahsediyorlar. iş yerinde benden oldukça büyük mühendis abiler var. her gün ülkenin gidişatı hakkında iki çift laf ediyoruz. umut edecek bir şey bulmaya çalışıyorlar. devam etmek gerektiğini söylüyorlar. peki ben neden böyle olamıyorum? benim onlar kadar enerjim yok. kendimi zorluyorum, hareket ediyorum ki akıl sağlığımı kaybetmeyeyim. spor yapmamın tek nedeni bu. geçtğimiz hafta her akşam eve gelir gelmez battaniyenin altına girdim. bu bir kısır döngü halini aldı ve bir haftayı böyle spor yapmadan geçirdim. bugün kedi-köpek göreyim diye sahile indim. kendimi iyi hissetmediğimde onları izlemek bana iyi geliyor. yürürken ensemden yayılan sıcaklığı hissettim. sırtım su gibi oldu, terledim. hızlı yürüdüğüm için değil, kendimi iyi hissetmediğim için terledim. 

bundan birkaç ay önce gündüz vassaf yeni kitabı ne yapabilirim? geleceğe kartpostallar'ı çıkardığında bir röportaj vermişti. röportajın ana fikri, insan yaşadığı müddetçe umut edecek bir şey bulmalı temalıydı. okuduğumda içim ferahlamıştı. şimdi bir kere daha okudum, aklım gündüz vassaf'ın doğru söylediğini biliyor ama kalbim bu sefer ferahlamıyor. bugün kalbime söz geçiremiyorum. göğsümün altında günlerdir huzursuzlukla çarpıyor. elimi oyalamak için bir şeyler çiziyorum. çok uzun zaman oldu, elime boya kalemi almıyorum. ne çizsem siyah-beyaz-gri çıkıyor. birbirini takip eden çizgiler; paralel çizgiler, yatay çizgiler, topografik desenler. kafamın içi de böyle. aralıksız müzik dinlemek istiyorum. duvarlara iç içe geçen daireler çizeyim, sonra gözüm yorulunca battaniyenin altına gireyim. bir pazar akşamı rahatlamak için tek yapabildiğim yatağa temiz çarşaf serip, kendime süt ısıtmak oluyor.