30 Ağustos 2012 Perşembe

favori dream team'im

bu video'yu ilk kez 2012 kışında bir zaman izledim. o zamandan beri de arada açar izlerim. her ne kadar şu sıralar son derece sıkılgan bir insan olsam da bu performansı 234567807. kez zevkle izlediğimi görünce durumun o kadar da kötü olmadığını anlıyorum. video'yu bilgisayar ekranımın başından izlememe rağmen her seferinde yaşam adına şevkle doluyorum. hayattayım ve böyle güzel bir şeye sanal yoldan da olsa tanıklık etmek beni iyi hissettiriyor. tam anlamıyla bir dream team. her biri tek başına olağanüstü güzel müzik yaparken, bir de bir araya gelmişler yahu. en çok hangisini seviyorum bilmiyorum.

ilham

insanın hiçbir şekilde okuduğu kitaptan, dinlediği müzikten ya da izlediği filmden zevk alamadığı olur mu? oluyormuş. son zamanlarda gördüğüm bir güzelliği takdir edemeyecek kadar uyuştuğumu hissediyorum. şu sıralar kendimi bildim bileli beni beslediğini düşündüğüm şeyler karşısında hissizim. hayattan zevk almıyor değilim; ancak beni ben yapan şeylerden zevk alamıyorum ve bu da beni biraz korkutuyor. zihnimi neyle dinlendirsem, ruhumu neyle beslesem bilemiyorum, yaptıklarım beni tatmin etmiyor. kitaplığımda duran kitapları karıştırıyorum ve vakti zamanında altını çizdiğim yerlere göz atıyorum. evet, güzelmiş diyorum ama bir şey hissetmiyorum. baktığım bir tablo bende derin hisler uyandırmıyor. şevkle okuduğum kitabı yarım bırakıyorum ve bir filmden kolayca sıkılabiliyorum. bütün bunların yerine hayata karışmak daha cazip geliyor ve günlük hayatın akışında kaybolmak istiyorum. evvelden gözlerimi dolduran bir parçayı kayıtsızlıkla dinliyor, kendisini tanıdığımdan beri canım ilk defa marissa nadler dinlemek istemiyor, okumak istediğim kitaplar öylece beni bekliyor. bütün ömrüm boyunca bana ilham veren şeyler şimdilerde ilham vermiyor. bunları yapmak yerine sokakta akan hayatın peşinden koşmak istiyorum. 

20 Ağustos 2012 Pazartesi

lütfen doğru şıkkı yuvarlağın içini taşırmayacak şekilde işaretleyiniz

aşağıdaki soru uluslararası bir firmanın online iş/staj başvuru formunda karşıma çıktı. ad vererek utandırmak istemiyorum ama bence utandırılmayı hak ediyorlar. ayıp.

"please select one of the following categories that best describes your race/ethnicity."

  • white not hispanic or latino: a person having origins in any of the original peoples of europe, the middle east, or north africa.
  • black or african american: not hispanic or latino. a person having origins in any of the black racial groups of africa
  • asian not hispanic or latino: a person having origins in any of the original peoples of the far east, southeast asia, or the indian subcontinent.
  • pacific islander not hispanic or latino: a person having origins in any of the original peoples of hawaii, guam, samoa, or other pacific islands.
  • native american not hispanic or latino: a person having origins in any of the original peoples of north and south america (including central america) and who maintains tribal affiliation or community attachment
  • hispanic or latino: a person of cuban, mexican, puerto rican, south or central american, or other spanish culture or origin regardless of race.
  • two or more races: not hispanic or latino. a person who identifies with more than one of the above races.
  • other

haliyle cevap olarak 1/16 oranında milli takım taraftarı, 1/4 oranında sütlü tatlı tüketicisi, 1/2 oranında toplu taşıma kullanıcısını işaretledim. aaa dur bir dakika ya! bunları toplayınca ben bir (rakamla 1) adam bile etmiyorum ki, tüh.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

pink bullets

the shins'in pink bullets şarkısı benim için çok eskide kaldı. tıpkı bu şarkının bir yerinde dediği üzere, "üzerinden binlerce yaz geçmiş gibi". zaten the shins'in kendisi benim için geride kaldı, yaptığım tek şeyin test çözmek ve arkadaşlarımla kızılay'da pis yerlerde yemek yemek olduğu dönemlerde. bu yüzden olsa gerek kendilerinin yeni albümünü de dinleyesim bir türlü gelmedi. onları zamanında ne kadar sevdiysem, şimdi de kendimden o kadar uzak hissediyorum. yine de bu şarkıyı mp3çalar'dan hiç silmiyorum. arada bir sürü şeyi siliyor, yeni şeyler ekliyor ve mp3çaları güncelliyorum ancak pink bullets hep orada duruyor. onun gibi duran birkaç şarkıları daha var. fakat nedense şimdi içimden bu şarkıları hakkında yazmak geliyor. bir zaman bir yerde ipleri karışan fakat sonradan yolları ayrılan uçurtma imgesini ilham verici buluyorum. insanın aklına bir sürü şey getiriyor. "ipleri kesmek zorunda kaldık". bugün nedense duyduğumda beni tebessüm ettiren, klibini düşününce içime değişik bir his salan bu şarkıyı anmak istedim. ipleri kesmek zorunda kaldık diyor ya, işte şimdi ben de bu şarkıyı aldığım yere bırakıyorum. aslında son derece hüzünlü olan şarkı bende hüzün etkisi bırakmıyor. sadece bir şeyi tatlı tatlı anımsama eylemini çağrıştıyor. geride kalan bir şeyi düşünüyorsun ve sonra yoluna devam ediyorsun.

küçük ilçedeki mide bulantısı

ülkemizin sahil şeridindeki bu ilçeyi hiç görmeseydim, ülkemdeki insanları konsept olarak sevmeye devam edebilirdim (bu noktada şu yazdığıma referans vermem gerekiyor: insanları birey olarak değil topluca sevmek). geldim gördüm, burada mesleki anlamda çok şey öğrendim ama ülkemize dair öğrendiklerim hepsini geride bıraktı. keşke böyle bir yeri hiç görmeseydim de içimde bu denli öfke ve iğrenme hissi oluşmasaydı. 

daha önce küçük bir yerde bu denli uzun zaman geçirmemiştim. meğersem her şey ne kadar farklıymış. hani küçük yer insanı daha samimi olurdu, hani esnafı daha içten, insan ilişkileri daha iyi olurdu? öncelikle hepsi yalanmış bunu gördüm. buradaki insanlar midemi öyle bir bulandırdı ki bir an önce ankara'ya dönmek istiyorum. bunu sadece ben değil, buraya staj yapmak üzere dışarıdan gelen herkes diyor. bugün bir arkadaş bulunduğumuz ilçeden bahsederken, "burası ne pis yermiş kardeşim, hiç böyle bir yer olacağını ummazdım." dedi. hepimiz çok haklısın diye karşılık verdik. 

buraya ilk geldiğimde beni öncelikle açık bluz ve diz hizasından yukarda bir şey giymemem konusunda uyardılar. hayır, gören de sanki çok iddialı şeyler giyiyoruz sanacak. yahu dedik, burası deniz yeri değil mi, ne giyelim, uzun kollu mu dedik ve dizimizde şortlarla dışarıya çıktık. tabii ki sonradan bize niye öyle dediklerini anladık. ilçede yürürken bakmayan kalmadı. hayatımda bu kadar rahatsız olduğum an sayılıdır. sonraki günlerde biz de ortama uyum sağladık; ancak yine bir sorun vardı. ne zaman markete, pazara, sahil kenarına oturmaya gitsek herkes dönüp bakıyor. anladık ki bakmaları için kadın olmanız yetiyor. sahil kenarında bir çay bahçesine girdiğimizde kadın-erkek arkalarına dönüp bakıyorlar ve baştan aşağı sizi süzüyorlar. ilerleyen günlerde başımıza gelen şeylerin yanında bu o kadar önemsiz kaldı ki, artık sadece gülmeye başladık. akşam saat dokuzda kaldığımız yurda dönerken rahatsız eden adamlar mı dersin, peşine takılıp takip edenler ve laf atanlar mı dersin, bunların hepsi bu küçük ilçede. burada bir ay boyunca yediğim lafları toplasan, bütün ömrüm boyunca yediklerimi geçer. üstelik bu durum, buraya staj için gelen bütün kızlar için geçerli. kim olduğun ya da ne giydiğin önemli değil; eğer gündüzse bakıyor ve laf atıyorlar, geceyse peşine takılıyorlar. bir şey yapacakları için değil, onların eğlencesi de bu.

sonra bir de küçük esnafın buradan olmayanı kazıklama huyu var. hayatım boyunca aldığım şeyin hesabını resmen hesap makinesinde yaptığım ve kuruşu kuruşuna hesap ettiğim bir dönem olmadı. bunu cimrilikten yapmıyorum, sırf inat olsun diye. yoksa fazladan verdiğim bir lirada gözüm yok. ama esnaf hesabı öyle bir yuvarlıyor ki ben böyle matematik görmedim! hatta ben böyle küçük esnaf ticareti ömrümde görmedim! hani küçük yerin esnafı iyi olurdu? yalan! mesela manavdan bir şey alıyorsunuz ve 8 lira tuttu diyelim, onu hemen 10 lira yapıyorlar. ilkinde aklımdan hesap etmedim, önemsemedim ve yolda giderken düşününce ben yanlış yaptım herhalde dedim. sonra ikinci seferde aynı şey olunca bu sefer işkillendim fakat bıyıklı, göbekli, pis manavla muhattap olmak istemedim, bir şey demedim. üçüncü sefer de aynı şey olunca, "bak hocam, şimdi ben şunu şunu aldım, domates bu kadar, şeftali bu kadar, erik bu kadar. yani hesap şu olmalı ama sen bana bunu diyorsun" dedim. bana cevap olarak, "aaa şeftalinin kilosu 3'müş, ben 4 gördüm yaee" dedi. içimden hadi ordan dedim. yahu bir de bunlar ramazan diye oruç falan tutan insanlar. sözde inandıkları dinde adam kazıklamak yok. hani nerde, bir yandan oruç tutup bir yandan bizi salak yerine koyabiliyorlar. neyse, "küçük yerde ramazan" başka bir yazının konusu: freaky scary stories.

sonra aynı şey bir de takside başıma geldi. daha önce x liraya gittiğim yol için bu sefer 2x lira verdim. ne trafik vardı, ne de başka bir yola saptık. güzergah aynen devam. ne yaptı da bana o parayı çıkardı bilmiyorum. üçüncü sefer aynı yolu gittiğimde yine x lira verdim. 

bu ve buna benzer hikayeler sadece bana ait değil, buradaki pek çok arkadaştan aynı şeyi duydum. ilçe halkının tacizine maruz kalan öğrenciler, esnaf tarafından kazıklanma hikayeleri sürüsüne bereket. anladık ki yabancıyı sevmiyorlar ve bizim de tipimizden buralı olmadığımız anlaşılıyor. yurt müdiresi geçen gün bize "burada bizi sevmiyorlar, hele de kız yurdu olunca gözleri hep üzerimizde" diye anlattı. geçen akşam oda arkadaşım ağlayarak yurda döndü ve gece beni uykumdan uyandırdı. ne oldu, neyin var dedim, biri arkamdan beni buraya kadar takip etti ve sonra da "orospu, cehennemde yanacaksın" diye bağırdı dedi. arkadaşımı zar zor sakinleştirdim, çok korkmuştu. ne diyeyim dedim, buraların böyle olduğunu bilmezdim dedim, tam bir hayalkırıklığı. ülkem adına, sadece ismini bildiğim ama hiç gezip görmediğim şehirler adına tam bir hayalkırıklığı. çok yazık. ben gezip görmediğim şehirler hakkında kötü düşünmezdim ancak gelince arkadan orospu diye kovalanmak da varmış. üstelik bütün bunlar sadece staj yapmaya gelip, sabah 8 akşam 5 mesaisinde çalışıp, birkaç akşam da "deniz kenarına çay içmeye gidelim" şeklinde bir hayat sürerken başımıza geldi. 

ülkemdeki insanlar beni düşünmeye sevk etti. son bir aydır mide bulantısıyla yaşıyorum ve en bariz hissettiğim şey tiksinme. gerçekten seviyenin yerlerde süründüğünü gördüm. tecrübe ettiklerim resmen betona çarpmak gibiydi.

medeniyete kurban edilen insanlar

burada değişik birimlerde çalışan değişik teknisyenlerle, işçilerle konuştuk. sohbet esnasında konu muhakkak sanayinin bu kolunda çalışmanın sağlığa olan zararlarına geliyor. hatta bugün yaşı bir hayli büyük bir abi, "burası imkanların değil imkansızlıkların yeri" dedi. aynen bunu dedi. kaç tane işçiden duydum, eğer elimizde olsa, başka yerde iş bulabileceğimizi bilsek buradan ayrılırdık diye. hatta deminki cümleyi kuran abi, "burada emekli parası yiyen adam azdır" dedi. hepsi bu sektörde çalışarak ömürlerinin kısaldığını düşünüyor ama ne yapacaksın ekmek parası diyorlar. bunları duymak beni hem üzüyor hem öfkelendiriyor. bu tarz şeylerin içinde olan bir meslek seçerek (bilmeden) kötü bir şey yaptığım düşüncesi tekrardan nüksetti (gerçi burada mantığına güvendiğim ve kendisinden çok şey öğrendiğim arkadaşım e.'nin bir zaman dediği "biz bunu okuyarak düşmanımızı tanıyoruz" bakış açısı aklırma geliyor). işçilerin hepsi ekonomik olarak böyle bir yerde çalışmaktan memnunlar. maaşlarının iyi olduğunu söylüyorlar ki gerçekten de öyle. aldıkları para türkiye koşullarında ortalama üstüne tekabül ediyor (bu ortalamaya pek çok okumuş adamı da katıyorum). vardiyali çalıştıkları için maaşları ek mesailerle birlikte bir hayli artıyor. "devlet memuru bile bu kadar almıyor" diyorlar ama ardından "her şey para değil, mühim olan sağlık" diyorlar. kaç tanesinden evini özellikle fabrikanın bulunduğu ilçe dışına kurduğunu duydum. "çoluğum çocuğum bu havayı teneffüs ederek büyümesin" diyorlar. bu noktada durup düşünüyorum ve aklıma aylar önceki bir maden kazasında hayatını kaybeden işçilerin ardından devlet bakanının "maden işçilerinin kaderi bu" açıklaması geliyor. bu lafı duyduğumda birçok kişi gibi ben de kulaklarıma inanamamıştım. nasıl kızmış ve öfkelenmiştim. bir zaman gelip de kendisinin bu sözüne hak vereceğimi kırk yıl düşünsem aklıma getirmezdim. ben kendisine hak veriyorum fakat farklı bir yoldan gidip onun ulaştığı sonuca ulaşıyorum. onun işin bu denli farkında olduğunu zannetmiyorum ve benim bu olaya başka bir farkındalıkla yaklaştığımı anlatmak istiyorum.

"taşlanmış kot almıyorum ya vicdanım rahat"

benim şu anda bulunduğum sektör maden değil ancak tıpkı maden gibi medeniyetin işleyişi açısından olmazsa olmaz bir alan. burada bulunduğum otuz günde anladığım şu ki, üretim sürecinde ne yaparsanız yapın, iş kazalarını önleyebilirsiniz ancak uzun vadede insan sağlığına etki eden kimyasallara maruz kalmaktan kurtulamazsınız. en fazla yapabileceğiniz bu teması minimuma indirebilmek olur fakat sıfırlayamazsınız. düşündüğüm şey hep şu; ben yapmazsam, sen yapmazsan, o işi yapacak başkaları var. orada çalışmayı tercih etmeyen işçiler olacaktır ancak illa ki birileri o işi yapacak. sistem birilerini buna zorluyor; çünkü dünya bazı şeyler olmadan dönmüyor. bugün insanoğlu elektrik olmadan, su olmadan, petrol olmadan, ısınma ihtiyacını gidermeden nasıl yaşar? bütün bunları birileri üretmeli, öyle değil mi? günlük hayatta kullandığımız birçok şeyin üretim aşamasında bulunan insanlar var ve birçoğu çeşitli kimyasallara maruz kalıyor. taşlanmış kot pantolon almayabilirsiniz ancak petrol almadan yaşayamazsınız. thy'yi çalışanlarına kötü davrandığı için protesto edebilirsiniz ancak ısınma ihtiyacınızı gidermek için yakıt almadan yaşayamazsınız. o yakıtların hangi koşullarda üretildiğini bilmediğiniz sürece sadece kot taşlama işçilerini ya da tersane işçilerini düşünüp üzülebilirsiniz. aslında olayın sadece onlarla sınırlı olmadığını gördüğünüz an, sorunun çok başka bir şey olduğunu anlarsınız. sorumlu ise ne üreticinin kendisidir, ne fabrika sahibidir, ne de devlettir. enerjiye, yakıta ve daha birçok şeye hayati derecede ihtiyacımız olduğunu düşününce sorumlunun aslında hepimiz olduğu sonucuna vardım. o madenlere ihtiyaç var, birileri onları işlemeli ve birileri de bunun için çalışmalı; çünkü medeniyet bunu diyor. medeniyet, telefonunun şarjı bittiği an seni ortada dımdızlak bırakıyor ve elini kolunu bağlıyor. hemen gidip telefonu şarj etmek istiyorsun çünkü telefonsuz kalmaya tahammülün yok. içinde yaşadığımız medeniyet bizi böyle bir yaşam tarzına koşullamışken birilerinin biz kullanalım diye bunları ürettiğini düşünmüyorsun. o üretim aşaması hiç masum değil ve birileri medeniyete kurban ediliyor. 

atalet

altı ay sonra belki şimdiki halime kızacağım. bulunduğum konum itibariyle daha önceden gitmediğim fakat şu anda gezip görebileceğim bir sürü yere gitme olanağım varken benim tek yaptığım odama döner dönmez uyumak, kitap okumak ve müzik dinlemek. film izlemek istesem onu bile izleyemiyorum; çünkü  laptop'un hoparlörü sürekli sorun çıkartıyor, bir gün çalışsa diğer gün çalışmıyor. "ohoo hazır oradayken bir sürü yeri geziyorsundur artık!" diyen arkadaşlarıma "hayır, ben işten arta kalan vakitlerde yatağımdan çıkmıyorum." demeye utanıyorum (zaten başka türlü karamazov kardeşler biter miydi ha?) bugünlerde üstümdeki atalet geçecek gibi değil. halbuki bundan bir ay önce hayatım boyunca hep yapmak istediğim bir şeyi yapıyor, dünyanın kuzeyindeki yerleri geziyordum. o zaman ne kadar mutluydum. yirmi gün arayla iki uçta yer alan ruh hallerini deneyimlemek kafamı karıştırıyor. kendimi kapana kısılmış gibi hissetmediğimde ne kadar mutlu olabildiğimi gördüm. hiç bilmediğim bir coğrafyada günlerce sabahtan akşama dolandım ama hiç yorulmadım. bütün bunları yalnız yaptım ama hiç sıkılmadım. tek başımaydım ama en ufak bir yalnızlık hissetmedim. şimdiyse çok yorgunum. duyduğum yalnızlık geçecek gibi değil ve varoluşsal kaygılarım beni boğacak gibi. gece yatağa yattığımda gözümü kapatıp, gezdiğim gördüğüm yerleri zihnimde canlandırmaya çalışıyorum. bir zaman bir yerlerde  kendi başına ve olabilecek en hür şekilde dolandığımı hatırlayınca gözümden bir damla yaş geliyor. insan başından geçen bazı güzel şeylerin gerçekliğine inanamıyor. 

22 Temmuz 2012 Pazar

adeta bir nuri bilge ceylan karakteri gibi olmak

küçük yerde bir hafta, adeta bir ay gibi geçiyormuş. belki de büyükşehir çocuğu olarak bana öyle gelmiştir, bilemeyeceğim. muhtemelen zamanın bir türlü akmamasının asıl nedeni, bulunduğum yerde mutlu olmamamdandır. burada gerçekten mutsuzum. vakit bir türlü geçmeyince ve yaptığın işi de sevmeyince, başta kendi hayatım olmak üzere bir sürü şeyi sorgulamaktan başka bir şey gelmiyor elimden. farkında olmadan bir bakmışım, kendi kendime mutsuzluğumun asıl sebeplerini inceliyorum. asıl sebep "ben ne yapacağım, ne olacağım?" kaygısı. bir sürü soru işareti kafamın içinde dönüp duruyor. burayı gördükten sonra alternatiflerimden birinin daha üstünü çizdim. eğer burayı hiç görmeseydim, muhtemelen seneye bu zamanlar böyle yerlere iş başvurusu yapacaktım. şimdiyse geri kalan alternatifler üzerinde düşünüyorum. ankara'dan sonra kalkıp da küçük bir yere gelemem, bunu anladım. burayı görmenin bana kattıklarını yadsıyamam, insanın bunu da tecrübe etmesi gerekiyor ancak ömür boyu böyle bir yerde yaşayamam. küçük yer dememin nedeni de yapacak bir şeyin olmamasından ziyade, insanın duyduğu yalnızlık hissi. topu topu bir hafta olmasına rağmen üstüme çöken o yalnızlık hissi beni boğuyor. büyükşehir bir buçuk saatlik mesafede ama hiç gidesim yok. açıkçası şu anda ülkemizin herhangi bir şehrini görmeye dair bir istek duymuyorum. bu tarz yerlerdeki yalnızlık hissi geçecek gibi değil. ama yalnızlık yakın çevrenden uzakta olduğun için değil de, senden çok farklı düşünce yapısındaki insanların içinde olduğundan dolayı. daha önce böyle bir şeyi tecrübe etmemiştim ama gördüğüm şey aynı nuri bilge ceylan filmlerindeki küçük kasabaya gelen okumuş adam sıkıntısı gibi bir şey. en son filminde vardı ya hani, küçük ilçeye atanan doktorun duyduğu sıkıntı. aynen öyle bir şey işte. filmlerde izleyince entel-dantel işi diye bazen dalga geçebiliyoruz ama öyle değilmiş. ayrıca yeri gelmişken söylemek isterim, vakti zamanında hangi arkadaşımla konuşsam, herkes kendini bir zamanlar anadolu'da filmindeki doktor karakteriyle özdeşleştirmişti. adeta herkes bir nuri bilge filmi içinde yaşıyordu, bir oğuz atay karakteriydi, adeta svevo'nun zenon'u ya da ne bileyim camus'nün düşüş'ündeki adamdı. şimdi düşünüyorum da, az biraz okumuş biri olarak,  türkiye'de küçük bir yerde yaşayıp da bunlardan biri olmamak mümkün değilmiş arkadaşım. 

fabrika günlükleri #3

fabrikanın bulunduğu bu ilçeye geçen haftasonu geldim. gelir gelmez de fabrikadan kaynaklanan o pis havayı duydum. haftaiçi orada çalışan işçilerle ve teknisyenlerle konuştuğumuda, haftasonu fabrika bacalarının filtrelerinin kaldırıldığını ve drain denen işlemin gerçekleştiğini öğrendim. nasıl yani dedim, öylesine filtreleri kaldırıyorlar ve gazları dışarı mı veriyorlar diye sordum. konuştuğum işçi, haftaiçi her türlü çevre mevzuatına uyulduğunu, üretim kaynaklı gaz salınım oranlarına son derece dikkat edildiğini ve bu salınımların filtreler aracılığıyla yapıldığını söyledi. fakat haftasonları gizlice o filtrelerin kaldırıldığını ve gazların direk havaya verildiğini anlattı. duyduklarıma inanamadım. nasıl yani, kimse şikayet etmiyor mu, bir şey demiyor mu diye hayretler içinde sordum. bana, kim ne diyebilir ki, dedi. burada yaşayanlar hep burada çalışan insanlar. kim kendi çalıştığı yeri şikayet eder ki, dedi. duyan gören yok mu, biri bir şey demiyor mu dedim; bu işler biraz da tanışıklı dövüş dedi. filtre dediğin nedir ki, böyle büyük paraların döndüğü bir yerde bir filtrenin üreticiye maliyeti ne olabilir ki diye sordum, altı üstü dandik bir filtre. konuştuğum işçi, bak şimdi sana bir şey söyleyeyim dedi. bize zam veriyorlar ve oranını %4.8 olarak belirliyorlar dedi. 5 değil, 4.8. aslında böyle bir yer için ha 4.8 ha 5, ne fark eder diye düşünürsün öyle değil mi, dedi. işte öyle değil aslında. adam  %0.2'lik oranın bile hesabını yapıyor; dolayısıyla filtrenin mi hesabını yapmayacak dedi. diyecek hiçbir şey bulamadım.  
***
bugün yine haftasonu. şu anda duyduğum kokuyu anlatmamın imkanı yok. demek ki yine drain yapmışlar. resmen bok gibi bir hava var.

bir karamazov kardeş daha

şu anda karamazov kardeşler'i okumaktayım. hep okumak istemiştim ama hep de korkup kaçmıştım. elimdeki kitap 1962 basımı ve kütüphaneden aldığım için benden önce okuyanlar bazı satırların altını çizmişler. bence böylesi daha güzel. mesela altı çizili paragraflardan biri şuydu ve beni bir hayli düşündürttü:

"insanlığı sevdiğim halde kendi kendime şaşıyorum, diyordu. toplu olarak insanları sevdikçe kişilere karşı sevgim o nispette azalıyor. hayalimde, olanca ihtirasımla insanlığa hizmet etmeyi kurduğum çok olmuştur, gerekirse bu uğurda kendimi feda edebilirdim. gel gelelim, kimseyle aynı odada iki gün bile geçinemem; bunu deneyerek biliyorum. bana yaklaşan kimse kişiliğimi eziyor, hürlüğümü sınırlıyormuş gibi geliyor bana. yirmi dört saat içinde en iyi insandan nefret edebilirim. birinden sofrada yemeği ağır yediği, öbüründen nezlesi var, durmadan burnunu temizliyor diye... insanlar bana temas eder etmez onlara düşman kesiliyorum. ama kişilere nefretim arttıkça genel olarak insanlığa sevgim o nispette artıyor."

buna benzer şeyleri ben de düşünmüştüm, dostoyevsi bu kısımda beni anlatmış. gerçi dostoyevski hangimizi anlatmamış ki? neyse, demek istediğim insanlığı konsept olarak sevmek mümkün olsa bile; iş, bireyleri sevmeye gelince bunun kolay bir şey olmadığını düşünüyorum. yaşım ilerledikçe bundan en ufak bir şüphe duymayacak denli emin oluyorum. insanlık denen kavram güzel; ancak insanlar değil. insanlık denen şey içinde erdemleri barındıran, duygu ve zihin dünyası zengin olan canlıların oluşturduğu bir şey olsa da insanlar bireysel olarak düşünüldüğünde durum bu değil. bütünün kendisi iyi bir şeyken, o bütünü oluşturan parçalar nasıl mide bulandırıcı olabiliyor, aslında bunu anladığım pek söylenemez. bunu kendime izah etmek için maalesef ucuz bir benzetmeye başvuracağım: insanlık biraz da saç gibi. saç dediğimiz şey -mesela bir kadının uzun saçları- son derece güzel ve estetik olabilirken; o saça ait bir saç telini tek başına banyoda gördüğümüzde, herhangi bir yerde karşımıza bir saç teli çıktığında nasıl da mide bulandırı oluyor. insanlık da aynı saç gibi işte.