küçük yerde bir hafta, adeta bir ay gibi geçiyormuş. belki de büyükşehir çocuğu olarak bana öyle gelmiştir, bilemeyeceğim. muhtemelen zamanın bir türlü akmamasının asıl nedeni, bulunduğum yerde mutlu olmamamdandır. burada gerçekten mutsuzum. vakit bir türlü geçmeyince ve yaptığın işi de sevmeyince, başta kendi hayatım olmak üzere bir sürü şeyi sorgulamaktan başka bir şey gelmiyor elimden. farkında olmadan bir bakmışım, kendi kendime mutsuzluğumun asıl sebeplerini inceliyorum. asıl sebep "ben ne yapacağım, ne olacağım?" kaygısı. bir sürü soru işareti kafamın içinde dönüp duruyor. burayı gördükten sonra alternatiflerimden birinin daha üstünü çizdim. eğer burayı hiç görmeseydim, muhtemelen seneye bu zamanlar böyle yerlere iş başvurusu yapacaktım. şimdiyse geri kalan alternatifler üzerinde düşünüyorum. ankara'dan sonra kalkıp da küçük bir yere gelemem, bunu anladım. burayı görmenin bana kattıklarını yadsıyamam, insanın bunu da tecrübe etmesi gerekiyor ancak ömür boyu böyle bir yerde yaşayamam. küçük yer dememin nedeni de yapacak bir şeyin olmamasından ziyade, insanın duyduğu yalnızlık hissi. topu topu bir hafta olmasına rağmen üstüme çöken o yalnızlık hissi beni boğuyor. büyükşehir bir buçuk saatlik mesafede ama hiç gidesim yok. açıkçası şu anda ülkemizin herhangi bir şehrini görmeye dair bir istek duymuyorum. bu tarz yerlerdeki yalnızlık hissi geçecek gibi değil. ama yalnızlık yakın çevrenden uzakta olduğun için değil de, senden çok farklı düşünce yapısındaki insanların içinde olduğundan dolayı. daha önce böyle bir şeyi tecrübe etmemiştim ama gördüğüm şey aynı nuri bilge ceylan filmlerindeki küçük kasabaya gelen okumuş adam sıkıntısı gibi bir şey. en son filminde vardı ya hani, küçük ilçeye atanan doktorun duyduğu sıkıntı. aynen öyle bir şey işte. filmlerde izleyince entel-dantel işi diye bazen dalga geçebiliyoruz ama öyle değilmiş. ayrıca yeri gelmişken söylemek isterim, vakti zamanında hangi arkadaşımla konuşsam, herkes kendini bir zamanlar anadolu'da filmindeki doktor karakteriyle özdeşleştirmişti. adeta herkes bir nuri bilge filmi içinde yaşıyordu, bir oğuz atay karakteriydi, adeta svevo'nun zenon'u ya da ne bileyim camus'nün düşüş'ündeki adamdı. şimdi düşünüyorum da, az biraz okumuş biri olarak, türkiye'de küçük bir yerde yaşayıp da bunlardan biri olmamak mümkün değilmiş arkadaşım.
22 Temmuz 2012 Pazar
fabrika günlükleri #3
fabrikanın bulunduğu bu ilçeye geçen haftasonu geldim. gelir gelmez de fabrikadan kaynaklanan o pis havayı duydum. haftaiçi orada çalışan işçilerle ve teknisyenlerle konuştuğumuda, haftasonu fabrika bacalarının filtrelerinin kaldırıldığını ve drain denen işlemin gerçekleştiğini öğrendim. nasıl yani dedim, öylesine filtreleri kaldırıyorlar ve gazları dışarı mı veriyorlar diye sordum. konuştuğum işçi, haftaiçi her türlü çevre mevzuatına uyulduğunu, üretim kaynaklı gaz salınım oranlarına son derece dikkat edildiğini ve bu salınımların filtreler aracılığıyla yapıldığını söyledi. fakat haftasonları gizlice o filtrelerin kaldırıldığını ve gazların direk havaya verildiğini anlattı. duyduklarıma inanamadım. nasıl yani, kimse şikayet etmiyor mu, bir şey demiyor mu diye hayretler içinde sordum. bana, kim ne diyebilir ki, dedi. burada yaşayanlar hep burada çalışan insanlar. kim kendi çalıştığı yeri şikayet eder ki, dedi. duyan gören yok mu, biri bir şey demiyor mu dedim; bu işler biraz da tanışıklı dövüş dedi. filtre dediğin nedir ki, böyle büyük paraların döndüğü bir yerde bir filtrenin üreticiye maliyeti ne olabilir ki diye sordum, altı üstü dandik bir filtre. konuştuğum işçi, bak şimdi sana bir şey söyleyeyim dedi. bize zam veriyorlar ve oranını %4.8 olarak belirliyorlar dedi. 5 değil, 4.8. aslında böyle bir yer için ha 4.8 ha 5, ne fark eder diye düşünürsün öyle değil mi, dedi. işte öyle değil aslında. adam %0.2'lik oranın bile hesabını yapıyor; dolayısıyla filtrenin mi hesabını yapmayacak dedi. diyecek hiçbir şey bulamadım.
***
bugün yine haftasonu. şu anda duyduğum kokuyu anlatmamın imkanı yok. demek ki yine drain yapmışlar. resmen bok gibi bir hava var.
***
bugün yine haftasonu. şu anda duyduğum kokuyu anlatmamın imkanı yok. demek ki yine drain yapmışlar. resmen bok gibi bir hava var.
bir karamazov kardeş daha
şu anda karamazov kardeşler'i okumaktayım. hep okumak istemiştim ama hep de korkup kaçmıştım. elimdeki kitap 1962 basımı ve kütüphaneden aldığım için benden önce okuyanlar bazı satırların altını çizmişler. bence böylesi daha güzel. mesela altı çizili paragraflardan biri şuydu ve beni bir hayli düşündürttü:
"insanlığı sevdiğim halde kendi kendime şaşıyorum, diyordu. toplu olarak insanları sevdikçe kişilere karşı sevgim o nispette azalıyor. hayalimde, olanca ihtirasımla insanlığa hizmet etmeyi kurduğum çok olmuştur, gerekirse bu uğurda kendimi feda edebilirdim. gel gelelim, kimseyle aynı odada iki gün bile geçinemem; bunu deneyerek biliyorum. bana yaklaşan kimse kişiliğimi eziyor, hürlüğümü sınırlıyormuş gibi geliyor bana. yirmi dört saat içinde en iyi insandan nefret edebilirim. birinden sofrada yemeği ağır yediği, öbüründen nezlesi var, durmadan burnunu temizliyor diye... insanlar bana temas eder etmez onlara düşman kesiliyorum. ama kişilere nefretim arttıkça genel olarak insanlığa sevgim o nispette artıyor."
buna benzer şeyleri ben de düşünmüştüm, dostoyevsi bu kısımda beni anlatmış. gerçi dostoyevski hangimizi anlatmamış ki? neyse, demek istediğim insanlığı konsept olarak sevmek mümkün olsa bile; iş, bireyleri sevmeye gelince bunun kolay bir şey olmadığını düşünüyorum. yaşım ilerledikçe bundan en ufak bir şüphe duymayacak denli emin oluyorum. insanlık denen kavram güzel; ancak insanlar değil. insanlık denen şey içinde erdemleri barındıran, duygu ve zihin dünyası zengin olan canlıların oluşturduğu bir şey olsa da insanlar bireysel olarak düşünüldüğünde durum bu değil. bütünün kendisi iyi bir şeyken, o bütünü oluşturan parçalar nasıl mide bulandırıcı olabiliyor, aslında bunu anladığım pek söylenemez. bunu kendime izah etmek için maalesef ucuz bir benzetmeye başvuracağım: insanlık biraz da saç gibi. saç dediğimiz şey -mesela bir kadının uzun saçları- son derece güzel ve estetik olabilirken; o saça ait bir saç telini tek başına banyoda gördüğümüzde, herhangi bir yerde karşımıza bir saç teli çıktığında nasıl da mide bulandırı oluyor. insanlık da aynı saç gibi işte.
20 Temmuz 2012 Cuma
fabrika günlükleri #2
gördüklerimi yazmaya devam ediyorum. aslında bunların hepsi kendim için; yazmazsam sıkıntıdan ölecekmişim gibi geldiğinden. tecrübe ettiklerimi kendi süzgecimden geçirip zihnimin bir köşesine kaldırıyorum ama unutmak da istemiyorum. bunların çoğu akademik şeyler değil, daha çok başka insanların hayatlarına tanıklık etmek üzerine. başka yerde göremeyeceğim, karşılaşamayacağım insanların hayatlarını bizzat kendi ağızlarından dinliyorum ve bazen buraya akademik amaçlı değil de sırf bunları göreyim diye geldiğimi düşünüyorum.
***
stajın üçüncü günü bizim birime rahşan abla gönderildi. rahşan abla, çay-kahve demleme ve temizlik işleriyle ilgilenen bir abla. kendisi bu birime başka bir birimden gönderilmiş. herkesin sahaya çıktığı ve içeride kimsenin kalmadığı bir sırada ben ve diğer arkadaşımın yanına gelip, "kızlar iyi ki siz burdasınız. ben de buraya gönderilince demiştim ki orada hiç kadın yok ne yapacağım. en azından alışana kadar siz varsınız." dedi. biz de güldük, ilk gününüz mü diye sorduk ve sohbete başladık. kendisi pek utangaç bir abla, mühendislerin ve ustaların yanındayken bizimle hiç konuşmuyor ama ne zaman onlar gitse yanımıza geliyor. durun dedi, size bir kahve yapayım. türk kahvelerini önümüze koyduktan sonra masaya oturdu ve anlatmaya başladı. "bunca adamın arasında kadın yok diye tedirgin oldum ama ne yapacaksın ekmek parası, bir şey diyemezsin ki" dedi. doğru diyorsun abla dedik. sonra devam etti, "hem edebinle iş yaptıktan sonra nerde çalıştığının önemi var mı? işini düzgün yap, sonra her yerde çalışılır." dedi. tabii ki öyle dedik. nerden geldiniz, kimsiniz faslından sonra bize kendi ailesini anlatmaya başladı. "bu devirde ev, tek maaşla geçindirilmiyor. ben iki çocuk okutuyorum, çok şükür beni üzmüyorlar. okusunlar da sizin gibi olsunlar." dedi. inşallah abla dedik. bir aydır akşam vardiyasına da kalıyormuş ve toplamda sabah sekizden akşam ona kadar çalışıyormuş. "oo çok kötü! o nasıl bir şey öyle?" diye tepki verdik. "ilkokula giden küçük oğlum arada arıyor, anne ne zaman geleceksin diyor ama ne yapayım" dediğinde rahşan ablanın gözleri doluyor. "gece eve varınca hemen yanıma gelip uyuyor." diye devam ediyor. "ama allahtan gece vardiyasına kalınca biraz daha fazla para veriyorlar. gerçi yine de asgari maaş 700 lira veriyorlar. bari 800 verseler. 800 verseler öyle iyi olur ki" diyor. "ama bir şey diyemiyorsun, burada çalışanların içinde en aşağıda zaten biz varız, ne diyebilirsin ki?" diyor. yaş dolan gözlerini elleriyle siliyor. daha önce buna benzer bir an yaşamadığımı fark ediyorum. ne diyeceğimi bilemiyorum fakat önemli olanın bir şey demek olmadığını biliyorum. sırf birine bunları anlatabilmek bile rahşan abla için önemli, bunu anlıyorum; çünkü önemsenmediğini düşünüyor. "haklısın abla, bu devirde asgari maaş kime yeter?" diyorum. sonra kahveler bitince arkadaşımla beraber fincanları musluğa yıkamaya götürüyoruz. rahşan abla hemen elimizden alıyor ve olur mu öyle şey, siz oturun bu benim işim diyor. diretiyoruz ama zorla fincanları elimizden almayı başarıyor.
fabrika günlükleri #1
denize kıyısı olan illerimizden birinin küçük bir ilçesindeyim. ilçenin yarısını işgal eden bir fabrikada stajımın 6.günündeyim. sanayi limanı haline gelmiş bu ilçeye adımımı attığım anda burnuma çarpan havanın pisliğine halen alışabilmiş değilim. internette arattığımda burayla ilgili çıkan haberlerin başında yüksek kanser oranı ve hastalıklar çıkıyor. belediyenin yurdunda kalıyorum ve camı açtığımda odanın içine o hava doluyor. gerçi ben kokunun nedeni olan o fabrikaya gelmişim, nelerden bahsediyorum.
yurt, direk bu ilçeyi kaplayan üç fabrikaya bakıyor. benim çalıştığım da onlardan biri. hocalar övmese buraya gelmeyi ister miydim bilmiyorum. benim bunu demem de aslında şımarıklığın en üst seviyesi. zaten o yüzden bunları arkadaşlarıma ya da çevreme anlatmayıp da buraya yazıyorum. birçok insanın gelmek için can attığı bir yerde ilk haftamı doldurmama rağmen duyduğum isteksizliği kime anlatabilirim? hocalarıma desem "ne diyorsun çocum sen?" derler ve beni aforoz ederler. haklılar. ben de olsam ben de öyle derdim, bu ne şımarık öğrenci böyle derdim; ama ne yazık ki hislerim böyle değil. bu fabrikanın çalıştığım biriminde benden bir yaş- iki yaş büyük bir sürü yeni mühendis tanıdım. kendimi onların yerinde hayal etmeye çalıştım, olmadı. arkadaşlarım yanımda telefonla konuşuyorlar ve sırayla annelerine, babalarına, sevgililerine buranın ne kadar mükemmel olduğunu anlatıyorlar. nasıl bir heyecan nasıl bir heyecan anlatamam. onları gördükçe bende eksik olan şeyin ne olduğunu sorguluyorum; şevk mi, ilgi mi, sabır mı? benim için bunların hiçbirinin bu fabrikanın üretim alanına yönelik olmadığını görüyorum. üretimde olmak güzel olsa da burada sahaya çıkmak hoşuma gitmiyor. ilçeye hakim olan o kokunun kaynağındayim ve gün boyu o havayı soluyorum.
burada bize iş tulumu verdiler, baret verdiler, bot verdiler ve bizi yüksek yerlere çıkarttılar. kulakları yüksek sesten korumak için headphone'a benzer kulaklıklar takmak zorunlu. teknisyen sahada bize bağıra bağıra bir şeyler anlatıyor, biz de kafa sallıyoruz ama aslında hiçbir şey duymuyoruz. içeri geçince "abi kusura bakma ya hiçbir şey anlamadım, bir daha anlatır mısın?" diyorum. ah o makinaların gürültüsü! taktığımız kulaklığa rağmen beynimin içine içine işleyen yüksek desibelli sesler beni geriyor. "dikkat! kulaklık takmak zorunludur!" yazan tabelalar hiç eksilmiyor. o tulumlarım içinde öyle terliyorum ki kendimden iğreniyorum. kendi ter kokum bana geliyor. ensemden aşağı sular damlıyor. baretleri çıkardığımızda saçlarımızın banyodan çıkmış gibi olduğunu görüyoruz. dışarıdaki sıcaklık 43 dereceyi gösteriyor ama benim ayağımda kışlık botlar var. üstüme verdikleri ceketi giymeden çıkmayı denerken kırmızı baretli emniyet amirinin "hey arkadaşım! ceketini giy" dediğini duyunca bileklerime kadar kapalı ceketi 43 derecede üstüme geçiriyorum. bunlardan zevk alıyor muyum, almıyorum. aslında başka yer olsa alabilirdim ama burada uzun vadede insanların sağlığının ne hale gelebileceğini düşününce zevk alamıyorum. "iş kazasız 117.gün" yazıyor duvarlarda. bu yazı pek çok fabrikada yazar. geçen yıl yaptığımda da yazıyordu, "iş kazasız x. gün" diye. bütün bu kıyafetler hep iş kazalarını minimuma indirmek için, bu yüzden gösterdikleri hassasiyeti takdir ediyorum. büyük kurumlarda böyle şeylere gerçekten azami özen gösteriyorlar. birkaç metrede bir "önce iş güvenliği/ sen ailene lazımsın/ evine geldiğin gibi dön" levhaları asılı; afiş değil, büyük boyutlarda levhalar. emniyet amirleri sürekli sahada dolaşıyor ve baretini takmayan birini görürse sarı kart gösteriyor. görülen her emniyet noksanlığı için sarı kart tabir edilen bir uyarı veriliyor. iki sarı kart bir kırmızı karta denk geliyor ve bu işten atılmak anlamına geliyor. ama gördüğüm bir şey var ki, ne kadar tedbir alınırsa alınsın bazı kazalar olmaya devam ediyor. dünyanın her yerinde bu böyle. bu yüzden bence dünyanın en zor mesleklerinin başında ağır sanayi işçiliği geliyor. benim bu yakındığım şeyleri her gün yapıp, ekmek parasını bu işten çıkaran milyonlarca insan olduğunu düşününce kendimden utanıyorum. ben sahada üç-beş saat kaldım diye sızlanırken, sabahtan akşama ya da akşamdan sabaha orada çalışan insanların olduğunu aklıma getirince hayatın bazıları için diğerlerine göre daha zor olduğunu görüyorum.
hep okumuş adama saygı duyulur ama şunu gönül rahatlığıyla söylüyorum ki dünyanın en rahat işi okumuş, hatta çok okumuş biri olmak. fiziki güce dayalı bir işte çalışmanın, bu yüzden çabuk yaşlanmanın ve sağlığından olmanın yanında yıllar boyu okumanın, hesap kitap yapmanın, tez yazmanın zorluğundan bahsetmek ayıptır, ben bunu anlamış bulunuyorum. iyi ki de bunu bu yaşımda anladım. ben asıl "üniversiteler bitirdik, doktor/mühendis/avukat olduk." diye bir ömür gerilenlerdense; ömrü boyunca vardiya değiştirip, gecesi gündüzü belli olmadan o güneşin alnında ensesinden terler akarak çalışan adama saygı duymak gerektiğini öğrendim.
16 Haziran 2012 Cumartesi
"bilim yapmaktansa film yapmayı tercih ederim"
içten içe yaptığı işin çok büyük ve önemli olduğunu düşünenlere gülüyorum. o yaptığı iş olmazsa diğer insanların yaşayışlarının aksayacağına inananlar var. kendi yaptığı işle bizzat başkalarının hayatına etki ettiğini düşünmek nasıl bir kibirdir aklım almıyor. hep en zor iş onlarınki, en çok yorulan onlar, bir türlü hak ettiğini alamayan ve kıymeti bilinmeyen yine onlar. meslekleri birbirinden ayırmıyorum ve dünyada yapılamayacak bir meslek olduğunu düşünmüyorum.
bilimle uğraşan bazı insanlardaki "burada çok mühim bir iş yapıyoruz" tavrının koca bir yanılsama olduğunu anlayacak kadar gerekli ortamlarda vakit geçirdim. uzaktan cool görünen işler hiç de cool değilmiş, cidden değilmiş bunu anladım. zaten bu kadar yıldan sonra şunu diyebilirim ki bilimin kendisi hiç cool değil. bilim tarihindeki ve günümüzdeki bazı istisnaî biliminsanlarını bir kenara koyarsak, bunun haricindeki kişilerin hepsinin yaptığını ortalama ya da ortalamanın biraz üstü zekaya sahip olan herkesin yapabileceğini düşünüyorum. zaman, emek, sabır ve elbette çalışmayla yapılamayacak bilimsel bir uğraş yok.
bilim ne zaman çok havalı oluyor diye düşündüm de, mesela edebiyatla buluştuğunda gerçekten havalı olabiliyor. ne yazık ki edebiyatçılar ne zaman romanlarında bilimsel içerikli cümleler, tasvirler, benzetmeler yapsalar batıyorlar. üzgünüm ama korkunç bir hataya imza attıklarını söylemeden edemeyeceğim. bunun şimdiye kadar iki-üç istisnasını gördüm ki kendileri zaten pozitif bilim eğitimi almışlar. okuduğum kitap sayısının okumadıklarımın yanında esamesi bile olmaz ancak bu fikrimin zamanla değişeceğini pek düşünmüyorum. edebiyata bilimsel tasviri yedirebilen yazar cidden bir elin parmakları kadar. zaten onlar da büyük yazar oluyor.
bilimin insanlığa hep faydalı işler peşinde koştuğu da koca bir yalan. bilim öyle bir şey ki insanlığı ileri de götürebilir geri de. ancak sanat hep ileri götürür kanımca. hatta aklıma tam bu noktada şöyle bir şey geliyor; bir arkadaşım "bilim yapmaktansa film yapmayı tercih ederim." demişti. bu laf kafamın bir köşesinde kalmış. kendisi bunu söylerken dalga geçmemiş, büyük bir ciddiyetle bilimdeki ikiyüzlülüğü eleştirmişti. zaten bir sürü bilimsel gelişmenin bilimsel hatalardan ve başka bir şey yapmak isterken hiç hesapta olmayan bir şeye ulaşmakla gerçekleştiğini öğrendiğimden beri her şeyin o kadar da kontrollü idame ettirilmediğini anladım; mesela penisilinin tesadüf eseri bulunması gibi, bütün elektrik-elektronik gelişmelerin öncelikli olarak askeri amaçlara hizmet etmesi gibi.
insanoğlunun aradığı şeyin çözümünün bilimde olduğuna inanmıyorum. hatta bazı gereksiz şeylerle vakit harcandığını bile düşünüyorum.
12 Haziran 2012 Salı
the walkmen: hayat dostlukları savurdu
the walkmen'in yeni albümü heaven'ı henüz dinlemedim. the walkmen'i sevmeme ve heaven'ı çok merak
etmeme rağmen kendilerini dinlemeyi erteledim. işin aslı dinlemeyi reddettim; çünkü kendimce
sebeplerim var. yeni albümden dinleyicilere ulaşan ilk şarkı heaven'ın videosu, grubun gençlik dönemi
resimlerinden bugüne uzanıyordu. o günlerden bugünlere taşınan bir sürü resim ardı ardına
dizilmiş; adeta ilkgençlikten babalığa giden yol çizilmişti. takip ettiğim blog'larda bu video'ya
yer veren herkes bunu böyle yorumlamıştı ve zaten bütün bu resimler tam da bu anlama
geliyordu. ancak ben bu video'yu izledikten sonra bütün bunları reddetmek istedim. video'yu
bir kere izledim, şarkıyı bir kere dinledim ve bu da beni albümü dinlemekten alıkoydu.
albümün içine girmek istemedim; çünkü az önce de söylediğim gibi sebeplerim var.
video'yu izlerken başta her şey çok güzeldi. grubun ilk zamanlarına dair resimler, gençlik
günleri, eğlenceler. sonra aradan yılların geçtiğini belli eden resimler,
yine eğlenmeler, gülmeler, konserler, şarkılar. sonra bir noktada resimlere kızlar girmeye başlıyor.
tahmin ediyoruz ki kızarkadaşlar, muhtemel eşler, çocukların anneleri vesaire. tam o anda
içimde bir şey hissediyorum. nasıl desem, ucuz bir duygusallığa bürünmeden bunu nasıl anlatsam
bilmiyorum ama kendimi böyle kırılmış gibi hissediyorum. resmen tam da o resimlere kızların
girdiği an üzülüyorum. aklıma kendi dostluklarım geliyor. zaten bir süredir aklımdan dostluklar
hiç çıkmıyor. ben diyeyim bir ay, sen de iki ay. bir süredir kafamda çok sevdiğim bir-iki
dostum dönüp duruyor ve ben onları düşündükçe, ilişkimizi düşündükçe, hayatımızı
düşündükçe üzülüyorum. tam bu sırada, bunların üstüne bu video geliyor. başta yalnızken, biz
bizeyken birden bire hayatın kalabalıklaşması ve resmin içine başkalarının girmesi pat diye bir
şarkının klibinde karşıma çıkıyor. "resmin içine kız girmesi". işte bu benim kalbimin hızlı hızlı
atmasına sebep oluyor. biraz öfke, biraz üzüntü, biraz özlem.
the walkmen'in videosunda
resme kızlar girmeye başladığı an zihnimde bir ampül yanıyor. "hah işte bu!" diyorum. o
anlamlandıramadığım hissi yakalıyorum. ucuz duygusallıklardan iğreniyorum, onlara benzemek istemiyorum ama tam o an kendimi bir kenara atılmış, uzak bir
yerde unutulmuş hissediyorum. elbette o fotoğraf öyle kalmıyor. ardından çocuklu resimler geliyor. her biri kendi ailesini kurmuş adamlar görüyorum. ileride her şeyin
daha da bozulacağını, hayatın bizi iyice ayrı yollara savuracağını hiç tanımadığım o adamların
resimlerinde görüyor, buna karşı koymanın mümkün olmadığını anlıyorum. bu asla kıskançlık,
alınganlık ya da huysuzluk değil. bu hissi nasıl adlandırabilirim hiç bilmiyorum; çünkü
hayatımda ilk defa böyle şeyler hissediyorum. ömrümün üçte ikisinin, ergenliğimin, gençlik
hezeyanlarımın birlikte geçtiği, bir elin parmaklarından az insanla hayatlarımızı
güncelleyemez olduğumuzu fark ettiğim andan beri bir korku duyuyorum. hepimizin hayatı
kalabalıklaşmış, bir sürü şeyler olmuş, ilişkilere başka insanlar dahil olmuş, herkesin önceliği
değişmiş vesaire. nate fisher ne diyordu, life happened to us. işte olan tam da buydu. "resme kız girmiş", dostların önem sırası gerilere kaymış, hayat koşullarından ötürü başka dostlar edinilmiş. benim kıymetli dostumla ilgili şeyleri artık ben değil, başka arkadaşlar, onun her gün görüştüğü başka insanlar bilir olmuş. bense her şeyi aradan aylar geçince
öğrenir olmuşum. hiçbir şeyi vaktinde yakalayamaz, hiçbir şeye vaktinde dahil olamaz olmuşum. üzüntüler
de sevinçler de sadece aylar sonra buluşunca yemek yerken anlatılan şeyler haline dönüşmüş.
ben dahil olan kişi değil, duyan kişi olmuşum. ne yazık, ne kadar da bir kenara atılmışız.
işte
tüm bunların kafamda dolaştığı bir dönemde heaven'ın videosunu gördüm. tam o an, resme
başkalarının dahil olduğunu gördüğüm an beni kıran şeyin ne olduğunu anladım. albüme dair
kafamda oluşan ilk izlenim bu olduğu için de dinlemeyi reddettim. sonra bugün aşağıdaki
video'yu gördüm. yeni albümden bir şarkı daha ama bu seferki bir performans. bu video bana, the walkmen'in çok sevdiğim in the new year performansını hatırlattı. bir
binanın bodrum katında, bağıra çağıra şarkı söyleyen hamilton leithauser. işte aşağıdaki performans tıpkı o kayıda
benziyor. umutlandım, mutlu oldum. baba olmuş olabilirler, ayrı düşmüş olabilirler ama bir
araya gelince her şey kaldığı yerden devam edebiliyor dedim. kanıtı da bu video olsun dedim. eğer şu aşağıdaki satırı 8 sene önceki albümlerinde yazan da aynı adam olmasaydı, işte o zaman bu dediğime inanmazdım. ama yazan aynı adam, işte o yüzden inanmak istiyorum.
"you're an old friend/ we both know i could take you out"
6 Haziran 2012 Çarşamba
bu yazımda sana uzun ömürler diliyorum
geçen akşam kötü bir rüya gördüm. öyle kötü bir rüyaydı ki sabah kalktığımda etkisi halen sürüyordu. bradford cox rüyamda ölmüştü ve ben bunu biliyordum biliyordum diye karşılıyordum. bilinçaltıma niçin böyle bir şeyin girdiğini biliyordum. halcyon digest çıktığından beri içime biraz kötü hisler salmıştı. daha doğrusu kötü demeyeyim de, beni biraz korkutmuştu. gerçi o albümden sonra atlas sound olarak gelen parallax albümüyle, adeta yakın arkadaşımın kötü dönemi atlattığını görmüşüm gibi memnun oldum. daha umutlu, daha pozitif melodilerin ve sözlerin hakim olduğu bir albümdü. ne bileyim, belki bradford cox birini sevmişti, belki aşık olmuştu falan diye bile düşündüm. halcyon digest benim çok sevdiğim bir albüm oldu ama aynı zamanda da içimde buruk bir his bıraktı. belki de bitişi, bradford cox'un kaybettiği arkadaşı jay retard için yazdığı he would have laughed ile olduğu içindir. üzerinden iki yıl geçmesine rağmen halcyon digest'i hala çok sık döndürüyorum ve bunun üstüne parallax gibi bir albümün geldiğini hatırlayıp, rahatlıyorum. halycon digest albümünün bitiş şarkısı ile parallax'ın bitişi arasındaki fark beni gerçekten memnun ediyor. bradford cox'un belki de şimdiye kadar yaptığı en pozitif şarkılardan biri olan lightworks'ü, sabah evden çıktığımda ve sokakta henüz kimseler olmadığında kendi kendime söylüyorum. kendisinin sağlıklı ve sıhhatli olmasını istiyorum. gerçi bütün bunları derken halycon digest'in bir deerhunter albümü olduğunu unutmuyor ve asla diğer elemenların hakkını yemeyi düşünmediğimi belirtiyorum.
bu da pijamalı bradford olsun, gece rüyama girecekse bu hali girsin.
latin amerika'nın kesik damarları
elimde yaklaşık bir aydan fazla süredir eduardo galeano'nun latin amerika'nın kesik damarları kitabı var. uzun zamandır elimde olmasına rağmen henüz yarısına bile gelmiş değilim ama olsun. latin amerika'nın kesik damarları'ndan pek çok kişi gibi ben de hugo chavez sayesinde haberdar oldum. obama yeni başkan olduğu sıralarda chavez bir buluşma esnasında kendisine bu kitabı armağan etmiş ve ardından bu kitabın satışları amazon'da birinci sıraya kadar yükselmiş. hatta bu olaya "amerika'ya tarihi ayar" gibisinden yorumlar yapıldığını hatırlıyorum. kitabı okumaya başladıktan sonra chavez'i merak ettim. öğrendiğime göre bu kendisinin çok satan yaptığı ilk kitap değilmiş. "beni ben yapan şeyler" derken bir sürü kitaptan bahsettiğini gördüm. bir devlet başkanının kitaplara referanslar vermesi ve bu yolla düşünce adamlarını öne çıkarması son derece etkileyici.
latin amerika'nın kesik damarları, beyaz adamın latin amerika'ya gelişiyle başlayan yaklaşık 500 yıllık sömürüyü anlatıyor. ilk başta avrupalılar'ın, ardından da kuzey amerika'nın sömürdüğü latin amerika'nın, bugün neden bu kadar fakir kaldığını anlatıyor. bu kitap sayesinde çalışmak için amerika'ya kaçak giden meksikalıları, dünyanın değişik yerlerinde cüzzi ücretlere razı gelen latin amerikalıları ve belki de bugün brezilya ekonomisinin kötü yerlerden gelip de son derece iyi bir noktaya varmasının ardındaki motivasyonu anlamaya başlıyor insan. kitap sayesinde bilmediğim bir sürü şeyden haberim oldu. örneğin avrupa'nın sanayi devriminde kullandığı ham maddenin direk latin amerika'dan gittiğini bilmiyordum. uzun yıllar boyunca latin amerika madenleri avrupa kıtasına hizmet etmiş. ilk başta iktidar ispanyolların elindeyken, onlar da iki yüz yıl sonra avupalılar tarafından alt edilmiş. hatta galeano bunu, "inek [latin amerika] ispanya'nın ama sütünü diğerleri sağıyor." şeklinde ifade etmiş.
galeano, latin amerika üzerinde doğum kontrolünün yaygınlaşmasını sağlayan amerika'nın aslında niyetinin farklı olduğunu söylüyor. bu konuyla ilgili "latin amerika'da gerillaları dağlarda ve tepelerde öldürmek yerine, rahimlerde öldürmek hem daha kolay, hem daha temiz oluyor." cümlesini kurmuş. bunlar ilginç ve bizim ülkemizde de son derece güncel konular. bu konudan yakın zamana kadar -kürt nüfusu ve doğumkontrolü ilişkisine dair haberler yapılana kadar- haberdar değildim. bu konuda ne düşünmem gerektiğini henüz bilmiyorum ama bana farklı bir bakış açısı sunduğu kesin.
eduardo galeano'nun dili nefret dolu değil. birazcık kızgın olması ise son derece anlaşılır ve bu beni kesinlikle rahatsız etmiyor. böyle bir konuyu bir başkasının elinden, didaktik bir tarzda yazılmış olarak mümkünatı yok okuyamayacağımı biliyorum. bu yüzden son derece akıcı bir üslupla yazılmış bu kitabı okumaktan zevk alıyorum ve amerika deyince neden önce aklımıza abd olan amerika'nın geldiğini şimdi daha iyi anlıyorum (çünkü galeano bundan son derece şikayetçi).
91 yaş
yaklaşık on beş gün önce internette gezinirken bir habere rast gelmiştim. tekirdağ'ın malkara ilçesinde yaşayan 91 yaşındaki bir adamın kendisini av tüfeğiyle vurarak intihar ettiğinin haberiydi bu. haberin ilerleyen satırlarında intiharından "girdiği psikolojik bunalım sonucu" diye bahsediliyordu. bu haber birkaç gün kafamın bir kenarında takılı kaldı. aradan on beş gün geçmesine rağmen hala üzerinde düşündüğüm bir şey olduğunu fark ettim. beni bu kadar düşünmeye sevk eden neydi tam olarak tahlil edemedim. 91 yaşındaki birinin intihar etme cesareti mi, o yaşta birinin girdiği ağır psikolojik buhran mı, yoksa ölmeye yaklaşmış olmasına rağmen yine de bu işin kontrolünü eline alma isteği mi, hangisi beni daha çok şaşırtıyor ve düşündürüyor bilemedim. belki de hepsi ayrı ayrı etkiliyor ve daha önce hiç aklıma gelmeyen şeylerin varlığını bana gösteriyordu.
sanırım 91 yaşına kadar hayatla ve kendi varlığınla kavganın bitmiş olduğunu düşünüyordum. gerçi marquez'i ya da vedat türkali'yi düşününce bu savım çürüyor ama olsun. ben öyle olmasını ummayı yeğliyorum. bundan yirmi sene sonra daha huzurlu, halinden memnun ve belli bir dengeyi yakalamış bir insan olmak istiyorum. ancak böyle insanları görünce bu tip şeylerin çok da yaşla başla ilgisi olmadığını anlıyorum. aslında bu bildiğim bir şey. insan yirmi yaşındayken nasıl buhranlar içinde debelendiyse, elli yaşındayken de benzer şeylerin çevresinde dönüp durduğunu bizzat gözlemleyen biri olmama rağmen, yine de yaşla birlikte gelen bir huzura inanmak istiyorum. bu adam ve benzerleri ise benden bu inancı alıp götürüyor. ya da başka bir nokta kafamı kurcalıyor: insan 91 yaşındayken, ölüme yaklaşmışken, niçin kendini öldürmek ister ki diye soruyorum. bir nevi meydan okuyuş mu? belki inandığı tanrısına, belki insanoğlunun hayat döngüsüne bir meydan okuyuş. altında böyle anlamların yatıp yatmadığı beni hiç ilgilendirmiyor ama bir şekilde kendimi böyle düşünmekten alıkoyamıyorum. zaten öleceğini bilmesine rağmen, yaşamını kendi kendine sonlandıran insanın bu eylemini, bir meydan okuyuş olarak okumak beni biraz da gülümsetiyor açıkçası. "kontrol bende" düşüncesi yapmak istediklerimi gerçekleştirebilmek için beni kamçılıyor. "kontrol bende" diye geçiyor zihnimden. aslında birçok şeyi yapma gücüm, yetkinliğim, cesaretim var. sadece zaman zaman bu farkındalığı kaybediyorum diye düşünüyorum. fakat 91 yaşında intihar eden bu adamı görünce, iki farklı açıdan düşüncelere dalıyorum. bir tanesi iç huzurun uçucu ve anlık olduğuna dair düşüncelerimin desteklenmesinden dolayı duyduğum karamsarlık; diğeriyse yaşamımın kontrolünün benim elimde olduğunu bana hatırlatmasından dolayı duyduğum cesaret. hangisinin ağır bastığını bilemiyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
