uludere olayından sonra insan nasıl hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eder? bu yaşanan kanımı donduruyor. travmatik bir gerçek ve çok ağır. ülkem topraklarında oluyor ve hemen akabinde gülerek, umudunu koruyarak, zevkten dolup taşarak yaşam devam eder mi benim için? bunu sindirmeye ihtiyacım var, tıpkı üzerimde aynı travmatik etkiyi bırakan diğer olaylar gibi biraz zaman geçmesi gerek. tepkimi koydum, vicdanımı rahatlattım ve artık hayatıma kaldığım yerden devam edebilirim hissi değil, bilakis etmemem gerektiğinin bilinciyle kabullenme ve sindirme dönemine giriyorum.
31 Aralık 2011 Cumartesi
28 Aralık 2011 Çarşamba
başlıksız
raymond carver'ın bir öyküsünde -öykünün ismini hatırlıyorum ancak çok uzun, yazmak istemiyorum- "her şey bir zaman gelir ve anıdan ibaret olur." gibi bir laf vardı. that's all memory. everything is memoir gibi bir şey, tam hatırlamıyorum. bunu fark eden yalnız raymond carver olmasa gerek. ancak ben onun öyküsünde okuduğumda hakikaten de öyle diye düşündüm. dünyanın en mühim tespiti gibi değil, bilakis hiç de mühim olmayan bir tespiti gibi okudum ve geçtim. sonra kendisinin bir resmine rastladım internette. elinde sigara var ve eliyle yüzünün yarısını örtmüş. neden her yazarın buna benzer bir resmi var acaba diye düşündüm.
***
yarın yine sabah olacak. bir sabah daha ve ardından gelen bir gece daha. günler elimden akıp gidiyor gibi.
***
olafur arnalds, peter broderick ya da onlar gibi birkaç isim daha. neredeyse benim yaşımdalar ve bu kadar hüzünlü müzik yapmaları karşısında ürperiyorum. insan bu yaşlarda bu kadar yalnızlık hissiyle dolup taşmamalı. onlar yalnız mı hissediyor bilemiyorum; ancak müzikleri bana yalnızlık veriyor ve hemen ardından şu soru geliyor, hangimiz yalnız hissetmiyoruz ki.
***
birine yılbaşı kartı atsam onu değil kendimi mutlu ederdim. hiçbir arkadaşımın posta adresi yok, hepsinin e-posta adresi var.
***
bu kış hiç bitmeyecek gibi.
***
havalar soğuk, iki kat çorap giymeye devam.
***
kate bush acaba yakın zamanda aşk acısı mı çekmiş? beyaz tenli, uzun boyunlu bir adam sanki. your long white neck diyor. insan elli yaşından sonra da böyle şeyler hisseder mi?
***
thom yorke ile yıldız tilbe'nin dansı aynı samimiyette, aynı sahicilikte.
***
henüz milli piyango almadım. nasılsa bana çıkmaz.
***
başlıksız; çünkü hiçbiri önemli değil. gerçi hangisi önemliydi ki diye düşünmüyor değilim.
***
yarın yine sabah olacak. bir sabah daha ve ardından gelen bir gece daha. günler elimden akıp gidiyor gibi.
***
olafur arnalds, peter broderick ya da onlar gibi birkaç isim daha. neredeyse benim yaşımdalar ve bu kadar hüzünlü müzik yapmaları karşısında ürperiyorum. insan bu yaşlarda bu kadar yalnızlık hissiyle dolup taşmamalı. onlar yalnız mı hissediyor bilemiyorum; ancak müzikleri bana yalnızlık veriyor ve hemen ardından şu soru geliyor, hangimiz yalnız hissetmiyoruz ki.
***
birine yılbaşı kartı atsam onu değil kendimi mutlu ederdim. hiçbir arkadaşımın posta adresi yok, hepsinin e-posta adresi var.
***
bu kış hiç bitmeyecek gibi.
***
havalar soğuk, iki kat çorap giymeye devam.
***
kate bush acaba yakın zamanda aşk acısı mı çekmiş? beyaz tenli, uzun boyunlu bir adam sanki. your long white neck diyor. insan elli yaşından sonra da böyle şeyler hisseder mi?
***
thom yorke ile yıldız tilbe'nin dansı aynı samimiyette, aynı sahicilikte.
***
henüz milli piyango almadım. nasılsa bana çıkmaz.
***
başlıksız; çünkü hiçbiri önemli değil. gerçi hangisi önemliydi ki diye düşünmüyor değilim.
21 Aralık 2011 Çarşamba
pete & pete
90'ların başı
kasım 2011
duygulanmadım dersem yalan olur.
bir pete&pete, bir de süper baba'nın gönlümde yeri ayrı. hep böyle şeyler izleseydim çok akıllı biri olabilirdim.
kaynak
bir pete&pete, bir de süper baba'nın gönlümde yeri ayrı. hep böyle şeyler izleseydim çok akıllı biri olabilirdim.
kaynak
19 Aralık 2011 Pazartesi
son derece lüzumsuz bilgi
birkaç ay önce lens kullanmaya başladım ancak eve gelince yine gözlüğüme dönüyorum. zaten lens de tamamen estetik kaygılardan kullanmaya başladığım bir şey. gözlüğü bir türlü kendime yakıştıramıyorum, o yüzden. gözlük çerçevemin sol sapı yaklaşık bir ay önce kırıldı. yerinde ama düştü düşecek gibi, öyle gevşek ki yüzümü azıcık aşağıya doğru eğsem yere düşüveriyor. bir ay önce yaptığım tren yolculuğu esnasında kırıldı. uyurken gözlüğümü fark etmeden taç takar gibi kafama takmışım, sonra birden çat diye bir ses duydum. bir baktım kafam tren camına çarpmış ve gözlüğüm kırılmış. o gece bir konser izleyecektim ve kırık gözlükle izledim. nasılsa dönünce yaptırırım dedim. üstünden yaklaşık bir ay geçti, hala kırık gözlüğümü kullanıyorum. çünkü gözlüğümün sol sapının kırılması şu an için hiç umrumda değil. bir aydır değil. neden bilmiyorum, işimi görüyor oluşu şimdilik bana yetiyor. herhangi bir gözlükçüye girip, şu sapı sıkıştırabilir misiniz desem, hayır diyen biri çıkmaz. sonra gözlüğüm hallolur ve borcum ne kadar dediğimde muhtemelen ne borcu derler. ben de o an mahçup olurum ve utanırım diye tahmin ediyorum. gözlüğümü aldığım yer ise yolumun üzerinde değil, gitmeye üşeniyorum. diğer gözlükçüler de fazla iyi niyetli, şu anda mahçup olduğum bir sahnenin içine kendimi koyamıyorum. kafam o kadar dolu ki, bütün bunların arasında gözlüğümü hiç ama hiç umursamıyorum. öyle umrumda değil ki anlatamam.
18 Aralık 2011 Pazar
ophelia vs. melancholia
"hayvanım her şeye benim için ve herkes için katlandı."

bill callahan'ın altı şarkılık apocalypse albümü tam olarak ne zaman çıktı -ya da internete düştü- hatırlamıyorum ancak haziran ayında hep bu albümü dinlediğimi biliyorum. o zaman izmir'e yaptığım yolculuk sırasında bu albümü dinlemiş, bitki örtüsünün değişimini izlerken bill callahan'ın yolculuğuma ne denli uygun düştüğünü düşünmüştüm. albümün bütünü çok güzeldi ancak ben drover şarkısına biraz daha fazla takıldım. albüm bu şarkıyla görkemli bir şekilde açılıyor. apocalypse albümünün ne anlattığını, derdinin ne olduğunu anlamak için bunu dinlemek yeterli. "bu acı ve hüsran benim değil" diyor drover'da, bu lafı modern insan söylüyor.
Bill Callahan - Drover by marginalissimus
drover demek küçükbaş-büyükbaş hayvan ticareti yapan insan demekmiş. türkçe'de celep deniyormuş ve ben bunu yeni öğrendim. bill callahan'in hayvan ticareti yapan bir adamı anlattığı bu şarkısı benim kafamı bir hayli meşgul etti. altı aydır belli aralıklarla albümü dinledim ve her seferinde de şarkıyla ilgili bir sürü şey söylemek istedim. beş dakikalık bir şarkı bana beş yüz sayfalık bir roman okumuşum hissi yaşattı. belki saatlerce bu şarkı hakkında konuşmak istedim ama biriyle değil. benim kafamda ayrı bir yere denk düştü, içinde bulunduğumuz döneme dair hissettiklerimle örtüştü. 2000'lerin başında blur'un out of time şarkısı hakkında böyle düşünmüştüm. ardından pj harvey'in on battleship hill şarkısının da 2000'lerin ikinci on yıllık dönemindeki havayı yansıttığını düşündüm. sanırım şimdi bir de bu şarkı var aynı yere koyduğum. büyük laflar etme kaygısı gütmeden hayata dair büyük laflar eden drover.
"gerçek insanlar gittiler/ ama bir gün daha iyi bir dünya bulacağım/ kendimi ve rüyalarımı terk edeceğim/ sadece hayvanım ve rezonatörüm." diye başlıyor şarkı. etinden, sütünden yararlandığı hayvanını yüceltiyor ve onu önemsiyor. hintlilerin inekleri kutsallaştırması gibi bir nevi. ineği, keçiyi, sığırı mübarek olarak nitelendirmeyip de ne yapacağız? bu hayvanlar olmadan, ağaçlar olmadan insanoğlunun hayatını sürdürmesi mümkün değil. insan efendi değil sadece olayın bir parçası. bir sığırın dünya için önemi neyse insanın da o. ne daha az ne daha fazla.
ardından "kendimi ilkel düşüncelerle avuttum/ saatimi şehrin saatine ters kurdum" diye devam ediyor. insanın ilkel düşüncelere dönmesi kimi zaman o kadar da kötü değil. her şeye basit bakmak bazen ana resmi görmek açısından önemli. beş-on tane daha benzin kuyusu açılıyor çünkü benzin yetmiyor. ne de olsa henüz keşfedilmemiş ama varlığı tahmin edilen rezervler var. mis gibi, el değmemiş. herkesin arabası var ve bu beni sinir ediyor. kimi zaman trafikte bir otobüsün içinde sıkışıp kaldığımda bütün arabaları elimle hallaç pamuğu gibi attığımı hayal ediyorum. arabaların içindeki insanları sağa sola salladığımı ve onların korku dolu gözlerle bana baktığını. "hepiniz direksiyonun başında, arabanın içinde tek kişisiniz." diye öfkemi kusmak istiyorum. arka arkaya yüzlerce araba ve hepsinde de bir kişi. "safları sıklaştırın beyler!" demek istiyorum. hepsi ayrı ayrı zehirli gaz salıyor ve havamı kirletiyor. arabaya bu kadar da mecbur değiliz.
"bu vahşi ülkeyle ilgili bir gerçek/ güçlü bir zihin istiyor/ ve güçlü bir zihni harap ediyor." şarkının burasında bahsettiği sadece amerika olamaz diye düşünüyorum. kendi ülkem de bu cümleye yakışıyor. bahsettiği kapitalist sistem de olabilir, bilmiyorum. ben sadece bana çağrıştırdıklarını anlatıyorum. uzayan çalışma saatleri, sömürülen insan emeği ve bunların hepsini sanayileşen toplum adına yapan kodaman amcalar. apocalypse albümünün geneline bakınca bu düşünce çok da yanlış değil. amerika'nın sanayileşme hikayesi, tüccarlar, toprak sahipleri vs. bunların hepsi bu albümde, gel vatandaş.
bu şarkıyla ilgili internette bir yorum okudum, yazan kişi şarkının paul thomas anderson'un there will be blood filmiyle örtüştüğünden bahsediyordu. bunun mükemmel bir yakıştırma olduğunu düşündüm. şarkının o havası var ve şikayet edilen insanlar filmdeki adam gibiler: "daha çok para kazanalım, toprağın canına okuyalım. nasılsa buralar benim değil mi?" şarkının benim aklıma getirdiği atmosfer de amerika'nın ücra çiftlikleri, sarı-hardal topraklar, kurak iklim, hasat zamanı verimli topraklar, doğu'da hayvancılıkla geçimini sağlayan ve sütünü pastörize süt üreten büyük şirketlere satan çiftçiler.

benim aklımda bu şarkıdan kalan ve kendime sürekli hatırlattığım şu cümle var: "daha azı, bundan daha azı vaktimi harcıyormuşum gibi hissettiriyor." yapmak istediği bir sürü şey olan ama yapamayan bir adamın hikayesi. belki de sığırdan, inekten daha zavallı bir halde. ne de olsa hizmet etmemiz gereken bir sanayi var ve iş beklemez! hayallerini erteleyebilirsin. durmak yok, yola devam.
işte yine geldik "bu acı ve hüsran benim değil" kısmına. ben bunu bu şarkıyı dinleyene kadar fark etmemiştim ancak aynı hissiyatı meğersem ben de paylaşıyormuşum. meğersem bana ait olmayan bir meselenin parçasıymışım, fabrika bacaları tütsün diyeymiş her şey, ben de bu çarkı döndürme üzerine ömrümü adayacağım falan. dışarıdan kendime baktığımda çok güldüğüm zamanlar var. ama şunu da biliyorum, insanlığa hizmet ettiğini söyleyen ve kutsal adledilen işleri yapan insanların da benden çok bir farkı yok. bundan çok eminim. sadece benimki biraz daha fazla göze batıyor ve onlar "kutsallık" maskesi ardına saklanıyorlar. beni kandırmasınlar, yaptıkları işte ünvan-prestij-para cazip değil demesinler. sosyal statü edindikçe üstel olarak artan kibir ve kendini beğenmişlikle, bir sığırı onlara tercih etmekle ne doğru iş yaptığımı bir kere daha anlıyorum. hadi şimdi onlar dünyayı ve insanlığı kurtarmaya devam etsinler. ahaha.
days of heaven
şarkının atmosferi benim aklıma da terrence malick'in days of heaven'ını getirdi. şarkının bitişi de bunu destekledi: "hayvanım her şeye benim için ve herkes için katlandı." o yüzden bu mübarek hayvanlar varken kimse kendini dünya için vazgeçilmez görmesin.3 Aralık 2011 Cumartesi
elektrik faturası çok gelecek
"lüzumsuzsa söndür" insanı olmasam karanlık çökünce dünya üzerindeki bütün lambaları yakardım. sonra sıcaktan bayılırdık, uzaydan bakanlar dünyadan dumanlar yükseldiğini görürdü. mangal mı yapıyor bunlar diye sorarlardı. çevreci arkadaşlarım beni ayıplardı, diyecek bir söz bulamazdım; çünkü haklı olurlardı. yine de bütün bunları bir kenara koyup, bir hayalimden bahsetmek isterim. hayalim ışıl ışıl sokaklardır.
***
lambaların beni mutlu ettiğini istiklal'de dolaşırken tekrar hatırladım. bunu öyle uzun bir süredir unutmuşum ki ışıklı bir caddede yürürken içim aydınladı. gözüm onlarca renk gördü, lambaların kıymetini anladım. halbuki ben lambaları ne kadar severdim, onlara mektup yazardım ve resimlerini yapardım; çünkü sevmediğim şeylerin başında karanlık gelir. bu yüzden lambalar ve fenerler gözüme güzel görünür. lava lambasına ve japon fenerlerine ayrı ihtimam gösteririm. istiklal deyince de gözümde böyle bir yer canlanır. resmen parlak bir ışık gözümün önünde patlar. geçen hafta istiklal parlak bir ışık gibi gözümün önünde patlayınca, lambalara dönmem gerektiğini fark ettim. insanın içi kararmamalıydı, mümkün olsa iç organlarımı elektriğe bağlar, sürekli aydınlatırdım.
******
lambaların beni mutlu ettiğini istiklal'de dolaşırken tekrar hatırladım. bunu öyle uzun bir süredir unutmuşum ki ışıklı bir caddede yürürken içim aydınladı. gözüm onlarca renk gördü, lambaların kıymetini anladım. halbuki ben lambaları ne kadar severdim, onlara mektup yazardım ve resimlerini yapardım; çünkü sevmediğim şeylerin başında karanlık gelir. bu yüzden lambalar ve fenerler gözüme güzel görünür. lava lambasına ve japon fenerlerine ayrı ihtimam gösteririm. istiklal deyince de gözümde böyle bir yer canlanır. resmen parlak bir ışık gözümün önünde patlar. geçen hafta istiklal parlak bir ışık gibi gözümün önünde patlayınca, lambalara dönmem gerektiğini fark ettim. insanın içi kararmamalıydı, mümkün olsa iç organlarımı elektriğe bağlar, sürekli aydınlatırdım.
bu bağlamda beş yıllık kalkınma planım içerisinde şöyle bir insan olmak var:
30 Kasım 2011 Çarşamba
sözüm sana kate
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








